“Sorumluluğunu Arayan Sözün Derinliği” / “yaşamayı bilmeden, ölümü bilemezsin?(*) – Nejdet Evren

?Sözcüklerin bilinci? olur mu? Sözcükler sorumluluklarının peşinden koşuyorlarsa bu neden olmasın ki? Sorumluluk bir yönüyle kişinin her şeyden önce kendine karşı bir yükümlülüğü değil midir ki; her zaman söylendiği gibi ?üstlenemeyeceğini yapma ve yapamayacağını üstlenme ? diye…İnsan, iki ayak üzerinde dik durmaya başladığı günden bu güne değin hep koşmuştur; ve fakat kaçmak bundan öte bir olgu olsa gerek. Her şeyden ?belki- kaçmak olanaklı olsa da insanın kendinden kaçması olanaksızdır; gölge yok edilemez..Görüşün, eylemin yetersiz kaldığı yerde dil devreye girer; sözcükler aracılığı ile insan insana gider ve insandan geri kendine döner. Öyle ise, ?sözcüklerin bilinci? insanın bilinci ile bir açıdan ödeşmektedir; ve bu durum bir sorumluluk demektir. Analar boşuna demiyorlar, ?söz ola kese savaşı…? ki onlar ?analar- doğurmak/yaratmakla kalmamış, söze bilinç yükleyerek kuşaklar arası yeniden doğmayı/doğurmayı/yaratmayı yeniden gerçekleştirmiş değiller midir? Elias Canetti kadim sözlerin bilincini ararken iz-düşümü ile yol göstermektedir; ?sözcüklerin bilinci? gibi…

Sözcüklerin diline ayrı bir önem veren Canetti onları bir araya getiren/seçen/ayıklayan yazar hakkında bir tesbitte bulunmaktadır; ? bir yazarın çağının temsilcisi olabilmesi için o yazarda birlikte var olan, birbiriyle çatışması gereken nitelikleri ortaya çıkarmaktır?… (1) Yazarın gerçek yükü ?sözcüklerin bilinci?nde saklanmış gibidir. Sözcükler dile geldi ve yazarın yakasını yapışarak ve hep bir ağızdan dediler ki; ?sen bizleri ayıklayıp seçersin, kurduğun binada yan yana getirip tuğla yaparsın, itaatkar görünsek, sessiz kalsak da bu, baş eğmişlik değildir; ki, bilincimizi emeğe saygıdan aldığımızdandır ve bizleri bir araya getirdiğinde senden tek beklentimiz ise, aynı düzeydeki özeni/önemi göstermendir?…Sözcük kuramcısının ?bilincinde ise- yükü öyle ağırdır ki; Canetti ismini vermediği anonim bir yazarın ikinci paylaşım savaşının başlamasından bir hafta önce şu notu düştüğüne değinir; ?Her şey bitti artık. Gerçekten bir yazar olsaydım, savaşı önleyebilmem gerekirdi?… (2) Sözün ve yazarın gücüne, sorumluluğuna yapılan bu vurgu gerçekten düşündürücüdür. Bir söz, bir yazar savaşı tek başına engelleyebilir mi? Savaşın engellenememesi tek başına bir yazarın sorumluluğunda sayılabilir mi? Canetti?nin vurguladığı gibi savaşlar yeri geldiğinde sözler üzerinde yaratılabildiğine göre sözcükler neden savaşı engelleyemesinler ki? Sözcükler tarihsel bellekle bilince dönüşen imgelemin yeniden tarihi/olayı/olguyu yaratılmasında da harç görevi görebilirler; öyle ise, sırtında küfe ile bu yükü taşıyan yazar o sözcükleri bulmakla yükümlüdür.

?Sözcüklerin bilinci?ndeki tini irdeleyen yazar o cevherin işleyeni/törpüleyeni olma ayrıcalığına sahip ve bir o kadar da yükünü taşıyandır; bu nedenledir ki hem ona bir kisve biçmek ve öncelikle onu irdelemek gerekmiştir. ?Bir yazar ya özgündür, ya da yazar değildir.? (3) Herman Broch?u tanımlamayı sürdürürken yazarın ikinci niteliğine değinir ve der ki yazar, ?çağını özetlemeye yönelik ciddi bir istencin ve tümele erişmeyi amaçlaya, hiçbir görev karşısında ürkmeyen, hiçbir şeyi görmezlikten gelmeyen, unutmayan, kolaya almayan bir çabanın varlığıdır.? (4) Yazarın özgün/kendine-has, ilişkin olması demek, yonttuğunun tek örnek olması demektir. Öykünmesi, beğenisi, nefreti, sevgisi, yönelimi ne olursa olsun o, birikimini kendi biçiminde şekillendirebilen bir taş ustasına benzer; yontulan taş, sözcüklerin dokundukları düşünce ve duygular benzer olsalar da ona yüklenen anlam ile farklılaştırıcı olduğunda bunu gerçekleştiren yazarın kendine ilişkin olduğu rahatlıkla görülecektir. Bu durum bir ayrıcalık değildir; bu durum bir var-olma biçimi, var-olma nedenidir. Durum bu merkezde olunca, ? sözcüklerin bilinci? ile geleceğe savrulan düşüncenin gerçek gücü ortaya çıkar; ne sözcükleri ne de düşünceleri prangalamak artık mümkün olamaz. Çünkü onlar, ayrıştırdıkları duygu, düşünce, özlem, beklenti, umut ve tüm ütopyaların yaratıcısıyla aynı bedende bir araya gelmiş, bir varlığa dönüşmüşlerdir. Düşüncenin geleceğe savrulması, gün-selinin karanlığı tırnaklarıyla yırtıp aralıktan ışımasına benzer. Ve yazar, çocuksu coşkusu ile tüm sözcüklerden ışık huzmelerini karanlığa doğru savuran kişidir. Bu nedenledir ki; bir yazardan beklenen üçüncü ?istem, onun çağına karşı çıkmasıdır…Yazarın karşı çıkışı sesli olmalı, biçim içersinde somutlaşmalıdır; yazar, donup kalmak ya da susup yazgıya boyun eğmek hakkına sahip değildir. Küçük bir çocuk gibi tepinmeli, bağırmalıdır; ama en sevecen göğüsten bile gelse, dünyadaki hiçbir süt onun karşı çıkışlarını boğmamalı, onu tatlı bir uykuya itmemelidir.? (5)

Çocuklar koşar-adım büyürler. Büyükler ağı-adım ilerlerlerken kaçmayı öğrenirler. Kaçmak, koşmaktan ötedir. Çocuklar üstesinden gelemedikleri için ağlarlar, oysa büyüğün göz-yaşları kurumuştur, onun göz-yaşları belki de ?en yakınımızdakinden üstesinden gelemeyeceğimiz için kaçmamızdır.? (6)

İnsan kendini ve yaratısını yüceltmek ister, değeri aşan bu istemin kendini aşıp ayrı bir kimlik kazanması ile put yaratılmış olur. Yaratanın önünde eğildiği kendi gücü artık ondan kopmuştur. Her yücelti aynı zamanda karşıtını da içinde barındırmaktadır. Yalnızca hayvanlar kemirmez; toplumsal bir hayvan olan insan da kemirir, aşındırır ve gün geldiğinde yıkar. ?putlarına karşı keyfinin istediği gibi davranır insanoğlu, onların neler olduklarını sormaz; bu putların varlık nedeni, yüceltilmek ve yıkılmaktır;…? (7) Sözcüklerle dans eden yazar çağına karşı gelebilme yürekliliğini gösterdiği oranda entelektüel bir kimlik/duruş kazanabilir. Bilge ve bilginin ayrıştığı noktada o, bilgiyi damıtmasını bilmiyorsa amansız bir hastalığa kapılır. Bu hastalığı Canetti bir alışkanlık olarak yorumlamaktadır. Der ki, ?Aydının en kötü alışkanlığı, dünyanın yalnızca aydınlardan oluştuğuna inanmasıdır.? (8) Bu duruma aydın hastalığı demek sanırsam abartı olmayacaktır. Bilgi yüklü Kien?in ?Körleşme? si, onun bu sentezi yaratamamış olmasının bir sonucu değil midir?

Her can bir dünya ise, her insan da ayrı bir dünya demektir. İnsan her hal ve şartta ve var-olduğu günden bu yana biriktirdikleri ile sürekli bir kıyaslama yapmaktadır/yapmıştır. Yalnızca iyi ile kötüyü değil iyi ve kötüyü de kendi içinde kıyaslamıştır. ?Kendini yaratan insan? yaratılarını doğada hazır bulmamış ve bunları doğal süreçler ile kıyaslama gereğini duyumsamıştır. Gün döngüsünden saati icad ederken güneş siteminin devasa inceliği ve kusursuzluğu karşısında hayranlık duymuştur. Oysa doğa kusursuz değildir; kusurlu da değildir; o, öylece vardır ve öylece var olduğundan dolayı insan vardır. Dolayısı ile, kusursuzluk olgusu yaratan insanın bir yargısıdır. Dünyasını şekillendirmekte sınır tanımayan insan, zenginliğinin ve mutluluğunun farkına vardıkça paylaşımı öğrenebilir. Paylaşımın da türlü şekilleri vardır. ?İnsan çok yönü, binlerce yönü bulunan bir varlıktır ?en büyük şansı ve mutluluk kaynağı da budur; ve insan ancak belli bir süre sanki böyle bir varlık değilmiş gibi yaşayabilir. Kendini amacının kölesi gibi hissettiği anlarda, insana yardımcı olabilecek tek çare vardır: Eğilim ve yeteneklerin çok yönlülüğüne boyun eğip, kafasından geçenleri hiçbir ayıklama yapmaksızın kağıda dökmek.? (9) Hiçbir ayıklama yapmamak aslında çoğunlukla farkında olunmadan yapılan oto-sansürün/düşünsel zincirlerin yıkılmasıdır; ki, en zararlı örümcek beyin dokusunda yuvalanandır. Kör zincirin ilk kırıldığı yer düşüncede olsa gerek. İnsan salt varlık olarak ne kadar anlamlı ve önemli ise sözcük olarak da bir anlam ifade edebildiği için anlamlıdır; değilse, insan sözcüğüne yer verilmezdi. ?Herkes,tek tek herkes dünyanın bir odak noktasıdır ve dünya, böyle odak noktalarıyla dolu olduğu içindir ki değerlidir. Herkesin, bir odak noktası olmakta kendisinden aşağı kalmayan sayısız başkalarıyla birlikte odak noktası olması, insan sözcüğünün de anlamını oluşturur.? (10) Ve insanı diğer türlerden ayıran belki de en büyük fark, onun, yaptıklarını üstlenebiliyor olmasındadır. Doğal belirleme ve bir açıdan iç-güdüsel edimler/edimsizlikler bir üstlenmeyi gerektirmezler. Onlar, yapılması kaçınılmaz olandır ve bu nedenle kendinden hiçbir değer taşımazlar. Oysaki insanın üstlenebildiği çokluklar arasından seçmesi, onun zorunda olmadığı edimler/edimsizlikler arasında bir tercihine dayanır ve bu nedenle doğal iç-güdülerden farklı olarak salt bu tercih nedeniyle değerli hale gelir. BU durum aynı zamanda insanın eylemselliği ile var-oluşumunu ifade eder. ? Sonunda tek önem taşıyan şeyin, insanın ne yaptığı olduğunu bana anımsatıyor. Çünkü iş düşünmeye kaldığında, herkes her şeyi düşünebilir.? (11)

Albert Camus, 1946 yılında kaleme aldığı ? Ne kurban, ne de cellat? adlı denemesinde 20.yy.ı ?Korku Çağı? olarak tanımlamaktadır. Geleceği düşleyememenin ağır sancısı, yıkıntıları kaldırabilecek diyalog eksikliğinden, insanın yabancılaştırılmasını anlayamamasından ve her şeyi yaratan emeğin gücüne olan inancından kopartılmasından kaynaklı bir sancıydı; şiddetin, korku ve umutsuzluğun yıkıntıları üzerinde yükselen modernite insanı, o eşsiz dünyasını makinenin dişlisine, vidasına çevirmişti. Nazım?ın dediği gibi insan ?trrrrum/trrrrum/trak tiki tak! /makinalaşmak istiyorum!? dercesine makinenin bir parçasına dönüşmeye meyletmişti. Spartacus?un bin yıllar öncesinden haykıran korkusuz yüreğine ne olmuştu da insan korkmaya başlamıştı böyle?! Kadim seslere kulak vermemesi ve kendine olan inancını yitirmekten başka ne olabilir ki?! 1965 yılında Canneti?de benzer bir tesbitte bulunmaktan kendini alı-koyamamaktadır; derki, ?Geleceğin etkin biçimden hem istenen, hem de korkulan bu çifte yanı, yüzyılımızın gerçekliğini geçen yüzyılın gerçekliğinden ayıran asıl ögeyi oluşturmaktadır.? (12)

Ve kadim bir ses Konfüçyüs kendinden emin, mağrur bir şekilde bakar. Sözün yaldızlı olması, heyecanlı ve kışkırtıcı olması, sabırsızca dudaktan dökülmesi anlık olarak bir sığınak oluştursa da, derinliğine bir sığınak oluşturabilir mi? Bilgi yığınlaşması ile bilgeliğin bir kez daha farklılaştığı noktaya gelmiş bulunmaktayız; bilgi yığınlaşması ile bilgelik, aydın ve entelektüel tam da bu noktada ayrışırlar; sözü yaldızlamadan gerçek değerini ortaya koymak ve ona uyan eylemselliği gerçekleştirebilmek…?Konfüçyüs?ün güzel konuşma sanatına karşı oluşunun nedeni: seçilen sözlerin taşıdığı ağırlık. Konfüçyüs, sözcüklerin kolay ve akıcı kullanım sonucu gücünden yitirmesinden korkar. Sözden önceki duraklama, süre her şeydir, ama sözden sonraki süre de önemlidir. Yalıtılmış konumdaki sorunun ve yanıtın ritminde, bunların değerini yükselten bir yan vardır. Konfüçyüs, Sofistlerin çabuk söylenen sözlerinden, sözün top gibi gidip gelmesinden nefret eder. Önemli olan, çabuk verilen yanıtın çarpıcılığı değil, sorumluluğunu arayan sözün derinlik kazanmasıdır.? (13)

Konfüçyüs der ki; ?İnsan daha yaşamı bilmedikten sonra, ölümü nasıl bilebilir?? (14) Yaşam ve ölüm zıt olgular gibi durmaktadırlar; oysa ki, ne yaşam ölümün neden ölüm yaşamın zıttıdır. Her süreç bir eklemlenme olduğuna ve süreçler-arası kopuş söz konusu olmadığına göre; yaşam ve ölüm halkaları bir diğerine eklemlenen süreçlerden başka bir olgu olmasalar gerek; ve ölüm devinimin istençsiz haline denk düşen bir süreç olmakla yok olma olarak değerlendirilemez; aslında bir dönüşüm zinciri demek daha doğru olacaktır. Bu dönüşüm halkalarından yaşama dair olanına dair bilgi henüz tüm yönleriyle çözümlenmemiş iken ve sürekli kendini yenileyerek çoğaltırken sonraki halkayı tanımlamaya, sonraki süreçleri kurgulamaya kalkışmak yaşamın kendisine gerektiği kadar önem vermemeyi ifade edecektir.

İnsan kaçtığını düşünür, gizlendiğini; koskocaman ayakları dışta kaldığında ise kabahati yorganda arar. Nereye kaçarsa kaçsın insan dönüp dolaşık kendine varır; kendinden kaçış yoktur. Sözcükler eşlik eder ona ve o sözcüklerin ardına takılır; yaşam bir söz-oyunu gibi perde alır/açılır ve kapanır; döngüsünde kah oyuncu kah figüran olur; odaklanır ve geriye düşer. Düşe kalka büyür insan; yavaş ve sabırla öğrenir; sorgulamayı, direnmeyi…?İnsan ateşe ayak uydurabilmek için koşar, demire bakmak için de durur.? (15) Demir ateşte tavlanır, insan ateşi körükler ve eritip kalıba döker demiri; bunu yaparken yalnızdır, çoğulun içinde yapa-yalnızken yapar bunu. Ve kendine açılmak için her açıdan yalnız kalmayı seçer; çünkü, derinliğine kendine yürüyüş yolu sessiz olmalıdır ki insan gerçek kendine giden yolda tereddüt etmeden yürüyebilsin. Kendine yürürken koşmaz, sabırlı ve dingindir. Kendine yürümenin bir yolu da yazmaktır. Franz Kafka?nın dediği gibi ?Çükü yazmak, kendini sonuna değin açmak demektir. ..Bu yüzden insan yazarken ne denli yalnız kalsa, yine az gelir; bu yüzden insan yazarken çevresi ne denli sessiz olursa olsun, yine de yeterli bulmaz bu kadarını, gece, yeterince gece değildir. Bu yüzden zaman bir türlü yetmez, çünkü gidilecek yollar uzundur ve insan kolaylıkla yolunu şaşırabilir…? (16)

Canlı-cansız tüm var-oluş biçimleri, algılanabildikleri sürece anlam kazanırlar. Bunların kendiden yüklü anlamları yoktur, bu anlamları yükleyen birikimsel kolektif bellek anlamlandırdıklarını iletirken çeşitli araçlar kullanır; bu kimi terde bir yontulan taş, kimi yerde ateşten çıkan duman ve çoğu yerde dil/sözcükler ile yazın sanatı şeklinde ortaya çıkar. İnsan olgu üzerinde egemenlik kurdukça bunun araçsallığını unutup amaca dönüştürme eğilimini göz-ardı etmemelidir; yoksa egemenlik ile şiddet iç içe geçer ve yaratısının edilgenine dönüşmesine neden olur. ?Kendimizden uzaklaştığımız, cansız güçlere teslim olduğumuz ölçüde olup bitenler üzerindeki egemenliğimizi de yitirmekteyiz.? (17) Kuşak içi ve kuşaklar arası iletişimin en etkili araçlarından olan söz/yazın dili bunu kullanan yazarın/aktarıcının da sorumluluğunu o denli önemli hale getirmektedir. Tüm uğraşısında ?Yazarın kendisinin her zaman varlığını bilmediği bir şey gizlidir; çoğu kez zayıf, ama kimi zaman da yazarı paramparça edebilecek denli güçlü bir şey; sözlerle dile getirilebilen her şeyin sorumluluğunu üstlenme ve sözün başarısızlığa uğradığı yerde kendi kendini cezalandırma iradesi….ki insanın kendi kendine üstlendiği, düşünce ufku en dar olan kişilerce bile, insana zorla yüklenenden çok daha fazla ciddiye alır.? (18)

Değişim/dönüşüm için ?insana giden yollar açık tutulmalı? dır (19)

Yazan: Nejdet Evren
Ekim 2010,Batı

(*) Elias Canetti/ Konfüçyüs

Alıntılar
(1) Sözcüklerin Bilinci/Das Gewissender Worte, Elias Canetti, Payel Yayınları İkinci Basım, Şubat 2001, Ahmet Cemal Çevirisi, S:16 (278 Sayfa)
(2) Age, S: 268
(3) Age, S: 19
(4) Age, S: 19
(5) Age, S: 21
(6) Age, S: 31
(7) Age, S: 49
(8) Age, S: 52
(9) Age, S: 63
(10) Age, S: 65
(11) Age, S: 70
(12) Age, S: 84
(13) Age, S: 121
(14) Age, S: 125
(15) Age, S: 158
(16) Age, S: 201
(17) Age, S: 268
(18) Age, S: 270
(19) Age, S: 274

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, İnceleme, Makaleler
Platon’un Devlet’inde İdealar Kuramı (1) – İrem Kılıç

Bu makalede yapılmak istenen Platon?un idealar kuramını açıklamak, yani değişim içinde olan ve onun bilgisi ile, değişmeyen ve onun bilgisi...

Kapat