Filozofça / Söyleşiler, Düşünceler – Mehmet Akkaya

Belge Yayınları?ndan çıkan ?Filozofça? kitabının yazarı Mehmet Akkaya, 1964?te Malatya?da doğdu. İlkokulu doğduğu kentte okudu. Orta ve lise eğitimini İstanbul?da sürdürdü. Kocasinan Lisesi?nden sonra Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi?nden mezun oldu. Maltepe Üniversitesi?nde Psikoloji, İnsan Bilimleri ve Felsefe programında yüksek lisans yaptı., dil ve kültür felsefesi konusundaki tez çalışmasıyla mezun oldu. EVRENSEL, BİRGÜN ve CUMHURİYET gazetelerinde ve birçok kültür-sanat dergisinde halen felsefe, sanat, siyaset içerikli kitap tanıtım yazıları, söyleşiler ve makaleler yayımlıyor. İNSANCIL dergisinin sürekli yazarlarından olan Akkaya, şu sıralarda DEM televizyonunda DÜŞÜNCE KERVANI adlı programı hazırlayıp sunuyor.
Arif Arslan

?Filozofu sorular yönetir? belirlemesinden yola çıkan Mehmet Akkaya, günümüz Türkiye?sinde yaşayan felsefecilerin bazılarıyla röportajlar yaparak onların filozofça yanıtlarını derleyip toparlayarak bir araya getirmiş. Bu filozofça yanıtlar kimi zaman güncel bir sorunu bütünlüklü bir genele, kimi zaman da genel bir bütünlüğü güncele dayandırmış. Sığ günlük yaşamın içinde, parlak zihinlerin ışığından kaçarcasına yaşayanların çok olduğu bir toplumsal yaşamımız var ne yazık ki. Bilim, sanat, felsefe alanında çok değerli telif, çeviri, derleme kitaplar yayınlansa da yeterli ilgiyi gördüğünü söylemek zor. Umarız ki, sorulu cevaplı kurgusuyla, kolay anlaşılır diliyle Filozofça* hak ettiği ilgiyi bulur. Filozofça?nın yazarı Mehmet Akkaya on bir kişiyle tartışma yapmış görünüyor, tartışma yaptığı felsefeci ve siyaset bilimcilerin çalışmalarına, görüşlerine ilişkin de ayrıca yazılar yazıp, değerlendirmelerde bulunmuş. Felsefe ve siyaset düşüncesiyle ilgili kesimlerin yakından tanıdığı kişiler tartışmaya katılmış: Betül Çotuksöken, Afşar Timuçin, Örsan Öymen, Çetin Veysal, Fatmagül Berktay, Ufuk Uras, Ö.Naci Soykan, Uluğ Nutku, Yener Orkunoğlu, Ahmet İnam ve Taner Timur. Bu tanıtım yazısında birkaç yazıyı anmakla sınırlı kalınacaktır.
Dünya Felesefe Günü dolayısıyla yazılmış olan Felsefe Kapitalizm Ve Din başlıklı yazı, siyasal-toplumsal yaşamla ilgili çok önemli belirlemelerin de yapıldığı, kitaptaki en önemli yazılardan biri. Filozofların düşünüş tarzının genellikle dine karşı aldıkları tutuma göre belirlendiğini, din ile ilk çatışanların da Aydınlanmacı filozoflar olduğu biliniyor. Ancak bununla beraber dine karşı asıl kapsamlı eleştiriyi Marx?ın yaptığını belirterek başlamış Akkaya yazısına. Marx, dinin belirli ekonomik-toplumsal ilişkilerin bir ürünü olduğunu ortaya koymuş ve halkın gerçek mutluluğu için dini engel olarak görmüş ve ?Din, afyondur? demişti. Din, ortaya attığı cennet ütopyasını, öbür dünyaya ertelediği için, bu dünyada mücadelenin önemini azaltmış, bu tutum da her zaman sermayeci düzenin işine gelmiştir. Çünkü onlar egemenliğini bu dünyada sürdürüyordu ve bu dünyayı ?yalan? sayan dinsellik onları tedirgin etmiyordu. Din, bu dünyanın olumsuzluklarını ?yazılmış kader?e yüklediği için sorunların gerçek nedenini sorgulamaktan da insanları uzak tutabiliyordu. Bu yüzden Akkaya?nın önemle altını çizdiği nokta şudur: Din bir güç olarak çağlar boyunca olduğu gibi bugün de özgürlüklerin engelleyicisi durumundadır. Sadece kapitalizmin gelişkin olmadığı Doğu toplumlarının sorunu değil, kapitalizmin gelişkin olduğu Batı toplumları için de tehdittir. Sermayeci düzen, dinin özgür düşünce için tehdit olup olmaması ile ilgilenmemektedir. Bu yüzden günümüzde dini, devletin politikalarından, sınıf ilişkilerinden, emperyalistlerin amaçlarından ötede düşünemeyiz, derken yazar çok haklıdır. Yazıda feodal inançların, metafizik tutumların panzehirinin bilim ve felsefe olduğuna da ısrarla vurgu yapılıyor.
Mehmet Akkaya ile yaptığı röportajda Bütül Çotuksöken, insanların günlük yaşamda bilgiye çok da ilgili yaklaşmadıklarını, bilginin göz ardı edildiği ortamlarda ise boşluğu inançların, alışkanlıkların, kalıp düşüncelerin ve önyargıların doldurduğunu belirtmiş ve bu tür toplumlarda geleneksel ve hiyerarşik toplum yapısının etkili olduğuna değinmiş. Türkiye?nin de bu geleneksel yapıyı kıramadığını, Cumhuriyet?le başlayan Aydınlanmanın yarıda kaldığını eklemiş Çotuksöken. Aydınlanmacı öznenin, yerel olanla kendi arasına mesafe koyduğunu ve göreneklerini, inançlarını mercek altına alıp onu eleştirmeye çalıştığını belirterek bizde bir özgürlük sorunuymuş gibi sunulan türbanın, siyasal bir simge olduğuna göre, bir özgürlük meselesi olmadığını, kamusal alanda da belirli bir giyim çerçevesinin dışına çıkılmaması gerektiği düşüncesin de olduğunu belirtiyor.
Felsefeyi, ?insanın kendini tanıması üzerine bir düşünme tarzı? olarak yorumlayan Örsan Öymen, CHP Parti Meclisi Üyesi olmasından dolayı siyaset felsefesine yakın duran isimlerden biri. Akkaya?nın ?Marksist misiniz? yollu sorusuna Öymen, Marx?ın ?geleceğe yönelik kaçınılmaz, zorunlu gelişmeler?den söz etmesini doğru bulmadığını belirtse de kendini Marksist biri olarak gördüğünü söylüyor. Marx?ın görüşlerini de birebir benimsemediğini ekliyor. Öymen?e göre, Marx, şiddete dayanan bir devrim öngörmüştür, şiddete dayalı devrim ise mümkün değildir; olacaksa reformlarla ve barışçıl yollarla devrim olacaktır. Yani önce sosyal demokrasi kurulmalı ve vahşi kapitalizmin gücü kırılmalı ve buradan da komünizme geçilmelidir. Şiddete dayalı devrim yerine reform ve evrim olmalıdır Öymen?e göre.
Filozofça?nın ortaya koymaya çalıştığı olgulardan biri de Türkiye?de de az çok felsefe yapıldığını göstermekken Taner Timur, Türk felsefesinden söz edilemeyeceğini, Türk fikir hayatına köşe yazarlarının yön verdiğini söyleyerek söze giriyor. Türkiye?de bir düşünce geleneği olmadığı için düşünürün de önem kazanmadığını, din ve ilahiyattan bağımsız tamamen özgür bir düşünce hayatının gelişemediğini, ancak Batı?dan kimi filozofların sözcülüğünün yapıldığını söylüyor. (Eğer Taner Timur?un bu düşüncesini az çok benimsediyse Akkaya, kitabına Filozofça adını koyması isabet olmuş.) Taner Timur?un söyledikleri arasında en dikkat çeken şey, Türkiye?de genel olarak felsefecilerin pek tutmadığı hatta eleştirdiği Politzer?i övmesidir aslına bakılırsa. Akkaya?nın ?hocalarımız Politzer?i küçümsüyor? ifadesine karşılık tepki gösteren Timur; Politzer, felsefeyi işçilere ulaştırmak için çok çalışmış ve yöntemler aramış biridir, savaş yıllarında bile felsefeden uzak durmamış, partili olarak işçilere dersler vermiş, ancak daha kırklı yaşlarda Nazilerce katledildiğinden çalışmaları yarıda kalmıştır, diyor. Taner Timur, sırf bu yüzden bile ona saygı duyulması gerektiğini belirtiyor. Marksizm İnsan ve Toplum kitabında da değindiği gibi, Marx?ın felsefenin eksenini değiştirdiğini vurguluyor. Sınıf kavgalarını dışta tutarak felsefenin anlaşılamayacağını belirterek Marx?ın, mutlak bir gerçek ortaya koymadığını, kapitalizmin gerçeği olduğunu ama mutlak gerçek diye de bir şey olmadığını söylüyor Taner Timur. Filozofça?da 20. yüzyıl felsefesini değerlendiren Afşar Timuçin, felsefenin Antikçağ?da ve Yeniçağ?da yükseldiğini, 20. yüzyılda ise inişe geçtiğini söylüyor. Filozofça?nın yazarı, Timuçin ile de rahat bir tartışma yapıyor, onun eserlerini, genel felsefesini iyi bildiği üslubundan anlaşılıyor. Afşar Timuçin, insan yaşamını doğru değerlendirmek için onun düşüncesinin ve bu düşüncenin de kaynaklarının bilinmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Timuçin, Leibniz?i önemsediğini bunun nedenini de onun daha 17. yüzyılda ?çağdaş gelişim fikrinin ilk tohumlarını? vermiş olmasına bağlıyor. Timuçin?in yorumuna göre 19. yüzyıldan önce çizgisel gelişim fikri yoktu, döngüsel bir yaşam anlayışı söz konusuydu. Yeniçağ?da insan kendini araştırmaya koyulmuş, kendini araştırırken evreni de araştırmıştır. Yeniçağ başlangıçta özgürlükler çağı olacak gibi görünse de sermayeci gelişim, kendine uygun görmediği özgürlükleri yok etme yolunu seçmiştir. Özellikle 20. yüzyılda düşüncenin dumura uğramasının nedeni sermayeci düzenin baskılarıdır. Kısacası 20. yüzyılın insanı kurulu düzenlerin belirleyiciliği altında düşünmekten çok çalışmaya ve üretmeye yöneltilmiştir, demektedir Afşar Timuçin. 20. yüzyılda bilimin, sanatın, felsefenin sermayenin kıskaçları arasına girmesi, bu baskının altında bilim, sanat ve felsefenin üniversitelerin soğuk duvarları arasına sıkışmasına, felsefe yapanların filozoflar değil, profesörler olması sonucunu doğurduğunu söyleyen Timuçin, felsefe profesörlerinden de dünyaya hayır gelmediğini belirtiyor. Felsefede güncellik konusu üzerinde duran Uluğ Nutku, felsefenin güncelliği kavraması gerektiğine dikkati çekerek filozofların hem felsefe tarihini incelemek hem de toplumun önyargılarından kurtulmasına hizmet etmek, bilimlerin ulaştığı düzeyin altına düşmemek gibi güncel görevleri olduğunu belirtiyor. İnsanın özellikle de tarih biliminin verilerinin içselleştirilmesinin, değerli olanı çekip çıkarmaya ve işlemeye yönlendireceğini eklemiş Uluğ Nutku. Akkaya?nın deşici soruları burada da kendini hissettiriyor, o insanın ne türden olanaklara sahip olduğunu araştırıyor. Nutku, İnsanın bir olanaklar varlığı olarak; olanları oldukları gibi bilmek (bilim), anlam vererek kurgulamak ve kendi kurgusuna tapınmak (sanat/din), amaç koymak, son olarak da tarihselliği devşirmek gibi yetileri olduğuna işaret ediyor. Uluğ Nutku, ?İnsan, insanın kurdudur? düşüncesini, ?İnsan, insanın yapıcısıdır? şeklinde düzeltiyor. Ona göre insanın sınırlı olanakları olduğu halde sınırsız biçimalışları söz konusudur, insan doğuştan iyi ya da kötü özelliklerle gelmez. Nutku, onu ortamı biçimlendirir, diyor. ?Biçimalış? kavramını dünya sorunlarıyla ilişkilendiren Nutku, bu sorunlarının kaynağının insan olduğunu, küresel tefecilik anlayışının temel amaç olarak sürmesinin doğayı ve insanı kirlettiğini belirtiyor. Dünyanın bütün gıda ve hammadde ve enerji kaynaklarının bütün halklarca adil paylaşımı gerçekleştiğinde dünya üzerindeki savaşların sona ereceğini vurguluyor. Şiir kitabı da yayımlamış bir felsefeci olarak Nutku, sanatın ve felsefenin insana hayatın paradokslarını, çelişkilerini kavratarak bütünlüklü bir bakış kazandırdığını belirtiyor. Özellikle de felsefenin bütünlüklü bakış, nedensellikleri açıklamak ve nedensel bağlarla çözüm önerileri sunmak için önemli olduğunu, ?felsefesiz yaşayan bir toplumun güdük bir hayat yaşayacağını? ekliyor.
Filozofça?da mektuplarla yapılmış tartışmalar da bulunuyor. Mersin Üniversitesi felsefe hocalarından Çetin Veysal ile yapılan bir uzun yazı yer alıyor. Tartışma savaş üzerine. Türkiye?de felsefenin pek de el atmadığı alanlardan biri olan ?savaş? üzerine Savaşın Felsefesi adlı çalışmasıyla el atan Çetin Veysal, savaşın temel nedeninin; güçlünün güçsüzü denetim altına alıp baskılayarak yönlendirip yönetmesi yani iktidar olmaya çalışan ile buna direnenlerin mücadelesi olduğunu söylüyor. İnsanı insan yapan olgular olarak özgürlük, adalet ve eşitliği belirleyen Veysal, bu kavramların insanın insan olma sürecinde politik, etik, toplumsal, antropolojik ve tüm kültürel değerlere belirleyici olarak etki ettiğini önemle belirtiyor. Bu kavramların dayandığı kaynak, insansallık ilkesidir. Bu ilke, insanların yaşama bakış, eylem ve karşılıklı ilişkilerinin hangi çerçevede bulunacağını belirler. Veysal, insansal olanın, bireyin kendi yetilerini gerçekleştirmeye çalıştığı gibi başkalarının da kendilerini gerçekleştirme olanaklarını geliştirmesinin önünü açmayı amaçlayacağını belirterek, insansallık ilkesinin yalnız bireysel yaşamlarda değil, toplumsal yaşamlarda da gerçekleşmesi gerektiğini söylüyor. Ayrıca o buradan hareketle, ulusal anlamda özgürlüğünü kazanamamış toplumların kendini belirlemelerinden söz edilemeyeceğini, kendi özgürlüğünü belirleme yoluna girmek içinse mücadele etmesi gerektiğini vurguluyor. Karşıtlıklar ortadan kalkmadıkça çatışmalar bazen artarak bazen de azalarak devam edecektir. Savaş, ?herkesin yeteneğine göre iş, herkese gereksinmesi kadar ürün? özsözünün gerçekleşmediği sürece ortaya çıkacak bir sonuçtur diyen Veysal, bu gerçekleşmenin de asıl mücadele alanının da sınıf hareketine dayalı geniş bir toplumsal örgütlülük olduğunu sözlerine ekliyor. Akkaya ise Veysal?a, bu temanın kitabında açıkça anlaşılamadığını söylüyor.
(Kaynak: 05.12.2008 tarihli Evrensel Kitap)

Felsefe Dünyasına Sabırlı Bir Yolculuk (Önsöz) – Betül Çotuksöken
Filozofça Söyleşiler Düşünceler?de uzun soluklu ?elbette daha uzun yıllar sürecek olan? felsefe serüvenini, Mehmet Akkaya bir bütünlük içinde, okurlarıyla, felsefeseverlerle paylaşıyor. ?Filozofça? olduğu ileri sürülen ya da gözlenen ve söyleşi ortamlarında kendini var etmiş olan yazılarda Türkiye?nin farklı düşünsel-felsefi ?sesleri? kendine yer buluyor.
Mehmet Akkaya, felsefi yöneliminin oluşmasına katkıda bulunanlarla yaptığı söyleşilerle, Nermi Uygur?un sık sık kullandığı bir deyimle, ?arı-duru bir Türkçe?yle kaleme aldığı yazılarıyla, Türkçe yoluyla; Türkçede yapılan felsefenin ne durumda olduğuna, dışdünya-düşünme-dil ya da son yıllarda dikkati çektiğim yeni bir üçlüyle, insan-dünya-bilgi arasındaki ilişkilerin sorunlu yanlarına, sorunlu bölgelerine diyalog ortamında, söyleşiler çerçevesinde d o k u n u y o r. Mehmet Akkaya, sadece yazarlık yoluyla değil, günümüzün yeni iletişim kurma tekniklerinin de sunduğu olanaklardan yararlanarak, televizyon
aracılığıyla da daha çok sayıda kişiye ulaşılmasına, felsefe kültürünün yayılmasına katkı sağlıyor.
Mehmet Akkaya; Cengiz Gündoğdu?nun ve Berrin Taş?ın inançla, dirençle varkıldığı İnsancıl dergisi çevresinde felsefe dünyasına girdi. Bu çevreyle olan bağı sürüyor ve İnsancıl dergisi felsefeye, felsefi söyleme, özellikle Türkiye?de, Türkçede sürdürülen felsefe çabasına yaptığı katkıyla dikkati çekiyor. İşte Mehmet Akkaya da yıllardır bu çalışmaların içinde yer alıyor. O; sabırlı, dirençli, hedeflerini bilinçli olarak belirlemiş bir kişi. Belleğimi iyice yokladığımda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Felsefe Bölümünün bulunduğu koridordaki 201 numaralı seminer odasında yaptığımız ?Bilgi Teorisi? derslerindeki imgesi canlanıveriyor. Bugün gibi anımsıyorum, dersleri ne denli büyük bir dikkatle izlediğini.
Mehmet Akkaya felsefe alanına, felsefe çevresine girmek için yıllarca uğraştı, didindi; gerçekten büyük zorluklarla başa çıkmaya çalıştı; bütün bunları çok yakından biliyorum. Esoterik ortamlar, akademi çevresi kolay açmaz kendini dışarıya ya da dışarıdakini kolay kabul etmez içeriye. Ama o direndi; direngenliğini zamana yaymayı bildi. Çünkü o izleyen, iz süren, vazgeçmeyen biri.
Maltepe Üniversitesinde sürdü felsefe çabası. 2000 yılından beri benim de içinde yer aldığım Maltepe Üniversitesinde yapılan felsefe çalışmalarına çeşitli bağlamlarda katıldı. Sevgi İyi?nin danışmanlığında, Dil ve Kültür Bağlamında Nermi Uygur`un Felsefe Anlayışı konulu bir tez hazırladı; Felsefe Bölümü olarak düzenlediğimiz toplantıları izledi ve izlemeye de devam ediyor.
Mehmet Akkaya ?yaşamboyu öğrenim? kavrayışıyla felsefe ile olan bağını sürdürüyor. Adı böyle konsun ya da konmasın, bir düşünme boyutu, bir bilgi alanıyla kurulan bağ, ömürboyu, yaşamboyu olduğunda verim de alınıyor. Burada sözü edilen verim ün, unvan, statü ya da başkaları değil; yaşanan ve diğer öznelerin ilgisine, değerlendirmesine açık kılınan içtenliğin, sonunda gelip dayandığı nokta. İşte Mehmet Akkaya tüm alçakgönüllülüğüyle tam da burada duruyor.
Tüm çalışmalarından dolayı kendisini kutluyor; yapıp ettiklerinin tümünü, gerçek bir başarı öyküsünün anlamlı birer parçası olarak, bir direniş öyküsü olarak değerlendiriyorum.
(Kaynak: İnsancıl Dergisi, Aralık 2008)

Mehmet Akkaya ile ?Filozofça? Üzerine Söyleşi – Yusuf Sarıkaya
Felsefeye ilgi artıyor mu? Son zamanlarda peş peşe felsefe kitaplarının yayınlandığını fark ettiğimiz için bu soruyu soruyoruz. Belki biz konuya biraz daha yakın olduğumuz için öyle görünüyor da olabilir. Fakat ne olursa olsun sonuçta telif, çeviri, tartışma, eleştiri düzeyinde bir çok felsefe ya da felsefi içerikli çalışmaya tanık oluyoruz. Bunlardan birini de Mehmet Akkaya hazırlamış bulunuyor. Yazarın Filozofça* adlı kitabında Çetin Veysal, Ahmet İnam, Betül Çotuksöken, Ömer Naci Soykan, Örsan Öymen, Afşar Timuçin ve Uluğ Nutku gibi felsefecilerin yanısıra Yener Orkunoğlu, Fatmagül Berktay, Ufuk Uras ve Taner Timur gibi sosyal bilimcilerle yapılan söyleşiler ve bu kişilerin düşünce tarzlarına dair yazılmış yazılar yer alıyor.
—Tarih bitti, felsefe bitti, sanat bitti deniyor ama bir yandan da felsefe kitapları yayınlanıyor…

MEHMET AKKAYA
Bu ?bitti?lerin Hegel?le başladığı biliniyor. Hegel, felsefenin bittiğini değil, kendi felsefesinin en son felsefe olduğunu söylüyordu, bunu bir yana bırakalım. F. Engels, ve K. Marx radikal bir tarzda felsefenin bittiğini ilan ettiler. Daha doğrusu onlar spekülatif, dizgeci ve kurgusal felsefenin bittiğini öne sürüyorlar. Onlara göre kurgusal felsefe, gerçeklikten kopuk olan, her şeyi maddi gerçeklikten kopmuş bir akıl ile izah etmeye çalışan felsefeydi. Dizgeci felsefe ise: Bir adam çıkıyor, bütün insan, doğa, toplum sorunlarına dönük açıklamalar yapıyor ve bunların bütün dünyada tarih boyunca etkili olacağını iddia ediyor. Bu tarz felsefenin artık bittiğini söylüyorlar, biz de öyle düşünüyoruz.
—Marx?ın felsefesinin de belli bir dizgeye, belli bir sisteme dayandığını söyleyemez miyiz? Örneğin Marx?ın dünyayı ve tarihi sınıf mücadelesiyle açıklaması buna örnek verilemez mi?
Marx?ın ünlü bir sözü var. ?İnsan zorunluluklardan kurtulunca gerçek tarih başlayacaktır? diyor. Marx, Özgürlüğü, ?zorunluluğun egemenliğinden kurtuluş? olarak değerlendirir. Bir başka deyişle, ?özgürlük zorunluluğun bilincine varmaktır?. Marx?ın felsefesi özgürlüğün nasıl gerçekleşeceğini açıklamaya çalışıyor. Engels?in Anti-Dühring?te üzerinde durduğu gibi Töz?den, Geist?ten, Cogito?dan, Kendinde şey?den özgürleşmiş felsefe yapılıyor artık. Yalnız gerçek felsefe değil, Marks?ın tarihe ilişkin söylediği, gerçek iktisat, gerçek sosyoloji de tarih bitince başlayacak deme imkanı veriyor bize. Marx?ta hiçbir şey bitmez, yeni biçimleriyle devam eder. Çünkü Marksist felsefe dizgesinin ana özelliği bu, bu da taa Herakleitos?tan geliyor.
—Yani Hegel felsefesi gibi belli bir noktada bitmiyor diyorsun.
Aslında Hegel de tarihi bir noktada bitirmiyor da biz öyle yorumluyoruz. Hegel?in, tarihin sonu ile kastettiği şey, anladığım kadarıyla şöyle ifade edilebilir: Tarihin sonu, dünyanın sonu demek değildir. Tarihin sonuyla kastedilen şey, çelişkilerin ortadan kalkmasıdır. Burjuva toplumunda çelişki ortadan kalkmaz tam tersine keskinleşir, Hegel?e eleştiri budur, o ayrı bir konu. Çelişkilerin ortadan kalkmasının nedeni ise, aklın egemenliğidir ona göre. Yine Hegel?e göre Fransız Devrimi aklın egemenliğini ve politik özgürlüğü getirdiğinden dolayı, çelişkiler ortadan kalmıştır. Hegel, efendi-köle diyalektiğinden kendi tarih anlayışını üretir. Geist Doğu toplumlarından hareket ediyor Hıristiyan-Alman toplumunda özgürleşiyor dediği için böyle düşünüyoruz. Bir filozof hiç bir zaman özgürleşme son buldu, felsefe son buldu demez zaten, ama doğruları ben söyledim diyebilir, onun doğruluğuna da bir bakıma tarih karar verir, pratik yani. Geist?ı Platon?un İdea?sına benzeterek söylersek, Hegel?in Geist?ı Platon?unki gibi mekanik değil, Hegel?de kopya yok, Geist sosyal dünyayla sürekli ilişki içinde, iki yapı arasında korelasyon var, bu son derece önemli.
—Buna göre Hegel felsefesinde iki dünya, maddesel ve düşünsel, birbirini etkilemektedir diyorsunuz.
Evet, başlık olacak cümleyi söyledin. Alman İdeolojisi düşünürlerinde ?karşılıklı etki? kavramını sıkça bulmamız bu düşünceyle bağlantılı. Ayrıca Hegel emek kavramını, toplumsal olay ve olguları felsefenin konusu yapmaktadır. Artık Hegel?den sonra kimse ilk öğe nedir sorusunu soramaz. Çünkü yaşam ve toplum değişmiştir, bu nedenle felsefe sorunları da değişmiştir artık.
—Betül Çotuksöken?i çok önemsiyorsunuz, değil mi, Filozofça?ya önsöz de yazmış.
Doğrudur. Ama görüşme yaptıklarımın özgün kimseler olduklarını düşünüyorum. Çotuksöken, felsefede ne söylediği kolay anlaşılan ve yalına yönelen biri. Felsefesi kolay formüle edilebilir. Mesela ona göre felsefe dışdünya, düşünce ve dil arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Diyor ki ?Felsefe dışdünya, düşünce ve dil arasındaki ilişkiyi incelemektedir.? Bütün toplumsal olay ve tartışmaları bu formülü uygulayarak incelemek mümkündür. Bu düşünceye göre örneğin davranış tarzımızı dış dünyada buluyoruz. Düşüncede davranış tarzımızın gerekçelerini, dilde ise bu gerekçeleri dile getirmeyi buluyoruz. Bir başka şey de töze karşı ilineği savunması. Leibniz? den gidersek monadik yapıları önemsemiyor.
—Afşar Timuçin var, Naci Soykan var…
Elbette onlar da önemli, onlar da özgün. Mesela Afşar Timuçin?in ünlü sözü: Felsefe yapmak, insan araştırması yapmaktır, deyişidir. Ona göre felsefenin sınırları çok geniş, çünkü kendisi sanatçı aynı zamanda. Ama Naci Soykan?ın felsefe anlayışında genişlikten çok derinlik var. Her sorun dikey ilerleyerek araştırılır. Burada ayrıntılı bir analiz yapma imkanı yok tabii. Hocalarımızın felsefi tutumlarını, özgünlüklerini okurun ortaya koyabilmesi için Filozofça?da
bir çok noktanın altı çizilmiştir. Kaldı ki vurgulamak lazım, bu hocaları seçme nedenim düşünüş ve davranış tarzlarını iyi bildiğim, yakından izlediğim kimseler oluşlarıdır.
—Bildiğim kadarıyla Dem televizyonunda bir felsefe programı yapıyorsunuz. TV de felsefe programıyla neyi amaçlıyorsunuz?
Ben felsefenin topluma yayılmasını (felsefeden de Marx ve Engels?in kurup Marksistlerin geliştirdiği düşünce tarzını anlıyorum, bugün açısından) hedefliyorum. Önceleri TV lere olumsuz bakıyordum. Sonra Dem Televizyonundaki arkadaşlarla görüş alışverişimiz oldu. Bir proje sundum ve projemi özgün bulup desteklediler. Böylece tüm disiplinlerden hocaları davet edip, felsefe eksenli bir program yapmaya başladık. Bu programda insan, dünya ve toplum sorunlarını tartışmaktayız. Genel olarak egemen güçler felsefe kültürünün gelişip yaygınlaşmasını istemezler. Benim yayın yaptığım gazete, dergi ve televizyon gibi iletişim araçlarında böyle bir sorun yaşamadığım için amaçlarımı büyük oranda gerçekleştirdiğimi düşünmekteyim. İşte Filozofça da bu amaçlarımdan birisiydi, gerçekleşmiş oldu. Okurun ilgisi de oluşmuş durumda kitaba, okuyanlar var, arayanlar, kutlayanlar var…
—Egemen güçler sizce neden felsefi etkinliklerin gelişmesini istemiyor?
Felsefenin bir toplumda yaygınlaşması demek, o toplumdaki statükonun eleştirilmesi demektir. Hiç bir iktidar kendi statükosunun eleştirilmesini/değiştirilmesini istemez. Hele teolojik niteliktekiler, asla istemezler. Yaşanan tecrübeyi anarak söylüyorum, sosyalist toplumlarda da bunun böyle olduğu söylendi ve hep eleştirildi.
—Bir de şu soru aklıma geldi. Neden bizim toplumda düşünürler, felsefeciler değil de köşe yazarları takip ediliyor.
Taner Timur da kitabımdaki tartışmada bu soruyu yanıtlıyor. Ama bana sorarsanız, tartışma götürür olduğunu bilerek söyleyeyim. Bunun iki nedeni olmalı: Birincisi, toplumda felsefi düşünüş tarzının oluşmamış olması. Toplum düşünmeyi, sorgulamayı bilmiyor, öğrenmek için çaba göstermek gerektiğini de bilmiyor. Bu nedenle kolaya, en kolaya yöneliyor. Başkalarının fikrini kendi düşüncesi sanarak yıllarca yaşayan ve hatta farkında bile olmadan ölüp gidenler var. İkincisi de bizdeki hocaların (düşünürlerin), kitlelerin çok yakından takip edeceği derinlikte fikirler ürettikleri kanaatinde değilim. Bu yüzden de izlenmiyor olabilirler. Bunlar Gramsci, Lenin, Altusher, Sartre olsalardı belki takip edilirlerdi. Ama şu anda böyle bir yeterlilikte kimse yok sanıyorum.
(Kaynak: Cumhuriyet Kitap 26.02. 2009)

İnsana, Tarihe ve Topluma ?Filozofça? Bakış – Arif Arslan
Kültürün önemli ürünlerini bilim, sanat, felsefe ve siyaset düşüncesi diye belirleyebiliriz. Bunların içinde çoğu zaman kitlelerle buluşması açısından zorluklarla karşılaşanı sanırım felsefedir. Onun kitlelerle buluşturulması konusunda felsefecilerin büyük mücadele yürüttükleri de gözlerden kaçmıyor. Mehmet Akkaya Filoozfça* adlı yeni çalışmasında bu amaca hizmet etmenin çabasını göstermiş. Kitap tanınmış felsefecilerimizden Prof.Dr.Betül Çotuksöken?in önsözüyle başlıyor. Son on yıl içinde düşünce dünyasında hangi felsefi ideolojik düşünüş tarzlarının etkili olduğunu göstermesi bakımından oldukça güncellik taşıyor Filozofça. Bugün medya, insanlığın entelektüel birikiminden kopuk ya da bu birikimi kendi işine yaradığı kadar/biçimde kullanan bir endüstri olmuş durumda.
İnsanların derinleşmesinden yana değil, bundan rahatsızlık duyacak olan çevrelerin elindeki bir güç. Bazı kesimlerin rahatının sürdüğü bu düzenin sürmesinden yana olanların elindeki bir araç olan medyanın sığ belirlemelerinden ve etkinliklerinden uzak durarak kendini entelektüel birikime açmanın en kesin, en kolay ve en ucuz ulaşım aracı kitap. Ama her kitap değil. Şimdi, verdiğimiz zamanın karşılığını verimli bir şekilde bize döndürecek olan Filozofça?da neler var neler yok bir göz atarsak ilgili okuyucu için yararlı olacaktır sanırım.
Tanınmış siyaset bilimcilerinden Fatmagül Berktay, siyaset ile felsefe arasındaki ilişkinin tarihine göz atıyor Akkaya?ya verdiği röportajda. Birçok filozofun felsefesini, siyasal kuramını payandalamak için kurduğunu, mevcut düzenin kaymağını yiyen filozofların da yerleşik düzeni sürdürmek üzere felsefelerini kurguladıklarını belirtiyor. Mesela Sokrates, Platon, Aristoteles gibi filozofların bilindiğinin aksine, hiç de demokrat filozoflar olmadığını, her üçünün de polis düzenini korumak gibi bir kaygıdan dolayı demokrasiden ve özgürlük anlayışından uzak olduklarını ortaya koyuyor. Varolan düzeni meşrulaştırmak ve sürdürmek için kullanılan ideolojik araçlardan birisi de dindir Berktay?a göre. Bunu en iyi fark edenlerden biri ise Makyevelli?dir. O, dini hiç sevmediği halde hükümdarın denetimi altında kullanmasını ister. İnsanların hem zor gücüyle hem de din gücüyle korkmaları gerektiğini söyler. Din, herkesin ?yerini bilme?sini, mevcut düzene katlanmasını önerir. Bu, Platon gibi filozofların da fikridir. Platon da eşitlik fikrinin, organizmacı devlet düzenini sarsacağını düşünür, bu yüzden de ?yönetici yöneticiliğini yapsın, üreten üreticiliğini? diye düşünür. Kısacası sömürü düzenlerinde, dinin çok önemli bir ideolojik işlevi vardır. Günümüzde de din, iktidarın meşrulaştırma aracı olarak kullanılmaya devam etmektir. 20. yüzyılda teknoloji ilerlemiştir ama insanların yaşam kalitesi, etik tutumları aynı ölçüde gelişmemiştir. Özellikle de son dönemlerde din, bütün dünyada bir yükselişe geçmiştir, insanlar mistisizme, tarot fallarına, yıldız fallarına ilgi göstermeye devam etmektedir. 18. yüzyılda burjuvazi, kilisenin ayrıcalıklarıyla çatıştıysa da dinle tam olarak çatışma yaşamamıştır. Bugün kapitalizmin yarattığı yıkımlar karşısında Marx?ın deyişiyle ?kalpsiz dünyanın kalbi? olmaya devam etmektedir.
Ahmet İnam, felsefe çevrelerinde renkli, sevimli yönleriyle de tanınıyor. Akkaya?nın isabetli seçimlerinden birisi Ahmet hocamız. Akkaya?nın tahrik edici sorularıyla başlıyor tartışma. Ahmet İnam ise öncelikle felsefi bilgi ile günlük dilde kullanılan ve daha çok malumat sözcüğü ile karşılanabilecek bilginin ayrımını ortaya koyuyor. Sanat, bilim ve felsefe alanındaki bilginin episteme ile karşılanması gerektiğine işaret ederek bilinçli insan deyince, malumat yığını insan değil, farkında olarak bilen, episteme iyeliğini barındıran insan anlaşılmalıdır, diyor. Anadolu?nun felsefeyle ilişkisini araştıran bir soruya karşılık İnam, bizim kültürümüzde, bir geleneği olmadığından felsefenin olmadığını ancak, hikmet ve bilgelik sandığımız olduğunu dile getiriyor. Bizde felsefe yapacak unsurlar var ama bunu felsefeye dönüştürme sorunu var. Bu sandıkları bilenlerin felsefeyle ilgileri olmadığını, felsefeye ilgisi olanların da Batıya yöneldiğini ekliyor. Bizde hikmet sandığının önemli isimleri olarak da; Mevlana, Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi isimleri sayıyor. Kendi kültüründen bir felsefe devşirememek de sadece bizim sorunumuz değildir, felsefe geleneğine sahip olmayan birçok toplum aynı sorunu yaşamaktadır, diyor. Türkiyeli felsefecilerin muhalif yanını sorgulayan Akkaya?ya İnam?ın yanıtı ise; Sartre ve Russell gibi filozofların savaşları ve işgalleri sokaklara çıkıp protesto edebildiklerini, bizde ise hapislere girmediği gibi basın açıklaması yapmadığını, iktidara karşı bir bildiri yayınlamadığını, bir dilekçenin altına imza bile atmadığını söylüyor. Bizdeki felsefecilerin akademik çerçevede durarak filozof tavrı, muhalif tavrı alamadıklarını
belirtiyor. Akademik olmanın felsefeciyi ?mızmız? ve ?korkak? yaptığını da espirili bir dille ifade ediyor.
Filozofça?nın en güncel ve en önemli bölümlerinden biri, Yener Orkunoğlu ile yapılan röportaj. Orkunoğlu, felsefeyi insan pratiğine dayandırarak, insanın varoluş alanını genişleten etkinlik olarak tanımlıyor. Bu yaklaşım Marx?ın doğruluğun ölçütünün pratik ve deney olduğu görüşüne dayanıyor. Sadece algılar yoluyla bilginin üretileceğini düşünen empirizm ve sadece düşünce üretimine önem veren rasyonalizmin tek yanlılığını Marx, hem algılar yoluyla bilincin kurulduğunu hem de düşüncenin bilgi üretimine katkısı olduğunu belirtmiştir. Tartışmada haklı olarak Akkaya, bilgiyle yorumu birbirine karıştırmamamın üzerinde duruyor. Ve Orkunoğlu da verdiği röportajın nerelerinin bilgi nerelerinin yorum olduğunun altını çiziyor ki, bilinç karmaşasının da etkili olduğu şu süreçte bu titiz tutum son derece önemli oluyor. Orkunoğlu, Postmodernizm ve Nietzsche adlı kitabında eleştirdiği gibi postmodernistlerin bilim ve bilgi anlayışını da eleştiriyor. Özellikle de Foucault, insanın, biyoloji, ekonomi politik ve dilbilim tarafından kurulduğunu, bu bilimlerin de iktidarın ihtiyaçlarından kaynaklandığını söyleyerek bilimlere eleştirel yaklaşmıştır. İktidarın sosyal bilgiler üreterek topluma yayıldığını ve meşruiyet sağladığını ve tüm kafalara iktidarın var olduğunu söylemiştir. Yani insan bilimlerini, kendi ihtiyaçlarına göre üreten iktidar, insanı öldürmüştür demek istiyor. Bu temel bilimlere hizmet edenlerin de iktidara hizmet edecekleri iddiasında bulunur. Ancak, sürekli iktidar analizlerine yönelmiş bu düşünceler, üretimin ve sermayenin analizini gözden kaçırmaktadır. İktidarın bilgiyi ve insanı biçimlendirdiği düşüncesi, iktidarı aşmaya yaramaz netice itibarı ile. Bu düşünceler insanlığa yeni bir perspektif açmıyor, onu pasifizme, kötümserliğe ve teslimiyete itiyor. Bu düşüncelerin eksikliğini Orkunoğlu şöyle tamamlıyor: İktidar bilgiyi biçimlendirir ama iktidara karşı da toplum içinde bilgi kaynakları vardır. İktidarı aşmak istiyorsak muhalif bilgi ve bilgi anlayışlarına ihtiyacımız olduğunu da ekliyor Orkunoğlu. Postmodernizm akla saldırıyor, ama çözüm üretmiyor; insanı çıkmaza götürüyor. Bu durumda da insana, düzene kendini kaptırmaktan başka seçenek kalmıyor. Postmodern felsefecilerin çokluk ilgi gösterdikleri alanlardan biri de bilinç felsefesi yerine dil felsefesidir. Bunun nedeni de, farklı yorumlarla gerçekliği parçalayarak, bütünlüğünden kopararak anlaşılmasını güçleştirmektir. Bu kadar yorum farklılığı olduğuna göre, tüm dünyayı bir araya getirecek bir ortak paydanın olma imkanı yoktur demek istiyorlar. Orkunoğlu ise bu açmazı, her dilin kendine özgü değerleri olmakla birlikte diller arasında ortak noktaların da bulunduğu bilgisiyle aşıyor. Postmodernler, farkları abartarak ortak noktaları unuttukları gibi, çoğu kez de ikincil çelişkilere dikkat çekerek asıl çelişkinin üstünü örtmektedirler. Asıl sorunsa kapitalizmde her zaman, emek-sermaye çelişkisidir.
Tanınmış felsefecilerimizden Ömer Naci Soykan, Mehmet Akkaya açısından önemli bir figür. Akkaya?nın Soykan üzerine yazılmış bir çok yazısı bulunuyor. Bu yazılardan birisi Filozofça?da da yer alıyor. Ö.Naci Soykan, Türkiye?de felsefecilerin siyasetin uygulama alanına girmedikleri gibi, siyaset felsefesine de meraklı olmadıklarını dile getiriyor. Türkiye?de siyasal bir tarzda kendini ortaya koyamayan felsefe, dil felsefesi alanında etkili olmuştur Soykan?a göre. Bunun nedeni de Cumhuriyet?le birlikte uluslaşma sürecinin etkin kılınmasıdır. Ulus devlet olgusunun öncelikle dile işaret ettiğini, dil felsefesinin ilk önce Almanya?da başlamasının da Almanya?nın uluslaşma dönemine denk düşmesiyle ilgisi olduğunu eklemiş Soykan. Dil alanında yapılan çalışmaların ?gelişkin dil/gelişkin olmayan dil? anlayışı doğru olmadığını gösterdiğini, her toplumun dilinin kendine özgü bir felsefesi olduğunu ve kendi dilinden giderek dünyayı anlamlandırdığını belirtmiş. Her dilin bir felsefesi olması dolayısıyla, bütün dillerin önemli olduğunu ve özgürleşmesi gerektiğini de ekliyor Soykan.
Uzun zamandır aktif siyasetin de içinde bulunan Ufuk Uras, Mehmet Akkaya?nın ?ideolojilerin sonunun gelip gelmediği? ile ilgili bir sorusuna; ideolojilerin sonu geldiği ile ilgili yorumların gerçekçi olmadığını, çelişkiler ve sorunlar bitmeyeceğine göre, ideolojilerin de sonunun gelmeyeceğini belirtiyor. Marx, burjuva hegemonyasının eleştirisini yaparken, felsefecileri, burjuva aklı merkeze aldıkları konusunda eleştirdi ve ideolojiyi olumsuz anlamda kurguladı. İdeoloji, bizim, yaşama ?ezilenlerden yana mı, egemenlerden yana mı? baktığımız konusunda bizi etkileyişi ile önemlidir. Tanımı gereği muhalif olması gereken aydının, bizde emekçi mücadelelerine mesafeli durduğunu, darbelerin onları korkuttuğunu belirterek, Gramsci?nin ?organik aydın? tanımlamasına yöneliyor Ufuk Uras. Organik aydın, halkın içinden giderek geleneksel tutumlara karşı tavır takınacak, yeni fikirler, yaşamı değiştiren düşünceler üretecek, birtakım teorik tartışmaların içinde sıkışıp kalmayacak, somut koşullara göre düşünce üretecek aydındır. Aydının, günümüzde neoliberal politikalara karşı emekten yana olması gerektiğini, hurafelere ve dinsel gericiliğe karşı özgürlükçü özellikte olması gerektiğini vurgulayarak konuşmasını neticelendiriyor Uras.
Filozofça?da, konusunu ettiğimiz tartışmalar dışında Betül Çotuksöken, Afşar Timuçin, Çetin Veysal, Örsan Öymen, Uluğ Nutku ve Taner Timur gibi önemli felsefecilerle yapılmış tartışmalar da bulunuyor. Bu isimlerden Taner hocamız iktisatçı ve tarihçi olarak bilinmekle beraber son zamanlarda felsefe içinde yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Son olarak şunu söylemeli: Düşünce dünyasının zenginliklerini bir kitaba sığdırmak elbette zordur. Bütün zorluklara rağmen Filozofça?nın yazarının, Filozofça adlı çalışmasıyla 2000?li yıllardaki Türk düşünce dünyasının birçok rengini bir yelpazede toplayarak önemli bir işe imza attığı görülüyor.
(Kaynak: Birgün Pazar 05.04. 2009)

Filozofça – Yener Orkunoğlu
?Eğitim sadece okumak değildir Okudukları üzerinde düşünebilmek yeteneğidir.? Hilty Filozofça, Belge Yayınları`ndan çıkan bir kitabın adı. Yazarı Mehmet Akkaya. Kitap Ekim 2008 tarihinde çıktı. Mehmet Akkaya, dil ve kültür felsefesi üzerine felsefe mastırı yapmış. Bildiğim kadarıyla tez çalışması halen İnsancıl Dergisi`nde yayınlanıyor. Mehmet Akkaya, felsefe dünyasında tutunmak için çok mücadele vermiş biri.
Kitaba önsöz yazan Betül Çotuksöken şunları yazıyor: `Mehmet Akkaya, felsefe alanına, felsefe çevresine girmek için yıllarca uğraştı, didindi; gerçekten zorluklarla başa çıkmaya çalıştı; bütün bunları yakından biliyorum. Esoterik ortamlar, akademi çevresi kolay açmaz kendini dışarıya ya da dışardakini kolay kabul etmez içeriye. Ama o direndi; direngenliğini zamana yaymayı bildi. Çünkü o izleyen, iz süren, vazgeçmeyen biri.`
Mehmet Akkaya, Cumhuriyet, Evrensel ve Birgün gibi gazetelerin yanısıra birçok dergide felsefi içerikli kitaplar üzerine çeşitli değerlendirme yazıları yazan biri olarak tanınıyor. Halen de Türkiye`nin belli başlı felsefecileri ile çeşitli konularda tartışmalar yapıyor, bu bağlamda Dem Televizyonu`nda bir de program yapıyor. İşte Filozofça, bu çerçevedeki röportajlardan ve özellikle de Akkaya`nın söz konusu felsefeciler ve onların kitapları üzerine yazdığı makalelerden oluşuyor.
Kitabın içeriği hakkında kısaca da olsa bilgi edinmek için, Mehmet Akkaya`nın kitabına yazdığı kendi önsözünden bazı ifadeleri aktaralım. Şöyle yazıyor Mehmet Akkaya önsözde: `?Filozofça?da ülkemizin seçkin birçok felsefe ve siyaset insanıyla yapılmış söyleşileri bulacaksınız; ayrıca bu insanların düşünceleri ve çalışmalarına ilişkin kendi değerlendirmelerimi de okuyacaksınız. Söyleşiler değerlendirmelerimi beslerken, değerlendirmelerimde söyleşileri daha anlaşılır hale getirmekte, onları güçlendirmektedir. Çokça tartışılan bir konudur. Türkiye`ye özgü bir felsefenin, özgü bir düşünce sisteminin bulunup bulunmadığı. Buna bağlı olarak ülkemizde filozof olup olmadığı da sıkça sorulan bir soru olmuştur/olmaktadır. Böylesi bir çalışmanın toplu halde yayınlanmasının en önemli amacı işte bu tartışmalar bağlamında düşünülmelidir.
Mehmet Akkaya, ülkemize özgün bir düşünüş tarzının olup olmadığını, var ise bunun boyutlarının ne düzeyde olduğunu anlaşılması için okuyucuyu kitabı okumaya davet ediyor. Kitapta 11 kişiyle yapılmış röportaj yer alıyor: Betül Çotuksöken, Afşar Timuçin, Örsan Öymen, Çetin Veysal, Fatmagül Berktay, Ufuk Uras, Ö.Naci Soykan, Uluğ Nutku, Yener Orkunoğlu, Ahmet İnam ve Taner Timur.
Kitapta esas olarak çeşitli felsefe ve siyasal sorunları dert edinmiş insanların görüşleri yer alıyor. 5 Aralık 2008 tarihli Evrensel Gazetesi Kitap ekinde, ?Filozofça? üzerine bir değerlendirme çıktı. Bu değerlendirmenin yazarı Arif Arslan, değerlendirmesinde tartışmaları çözümlüyor. Arif Arslan, Taner Timur`la yapılan röportaja işaret ederek şunları yazıyor: `Taner Timur, Türk felsefesinden söz edilemeyeceğini, Türk fikir hayatına köşe yazarlarının yön verdiğini söyleyerek söze giriyor. Türkiye`de bir düşünce geleneği olmadığı için düşünürün de önem kazanmadığını, din ve ilahiyattan bağımsız tamamen özgür bir düşünce hayatının gelişemediğini.` Bu satırların yazarı Türkiye`de gerçek bir burjuva aydınlanma yaşanmadığını sık sık tekrar ediyor. Oysa günümüzde sadece gerçek bir burjuva aydınlanmasının yanında aynı zamanda sosyalist bir aydınlanmaya ihtiyaç duyuyoruz. Kitap okunmaya değer kuşkusuz. Felsefi sorunlarla ilgilenen insanların görüşlerinden bazı kesitleri öğrenmek açısından da değerli bir kitap.
(Kaynak: Gündem 10.11.2008)

Kitabın Künyesi
Filozofça & Söyleşiler Düşünceler
Mehmet Akkaya
Belge Yayınları
2008
286 sayfa

Not: Bu kitabın tanıtımı için bilgi toplayıp sitemizde yayımlanması için hazırlayan, yazarımız Nilüfer Tekin’dir.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, İnceleme, Politika
Saat Onüçte Sayın Generalim – Arkady Vasilyev

Arkadiy Vasiliev gerçek olaylara dayanan romanı ?Saat On Üçte, Sayın Generalim?de, demiryolu işçisi olan Andery Martinov?un, Rusların sosyalizmi güçlendirmek amacıyla...

Kapat