Füruğ Ferruhzad’ın hayatını alt üst eden şiir: “Günah”

furuğ_ferruhzadFuruğ Ferruhzad’ın 1955 yılında, önce basın ve sonra kendi ikinci toplu şiir kitabının. Duvar”ın başlarında, yayımladığı ve onun birinci şairlik dönemi zihniyetini, yani ” Tutsak”, “Duvar” ve “İsyan” kitapları dönemini anlamamız açısından gerekli olan şiir, “Günah” şiirdir. Biz, onun birinci dönem şairliğini işte bu şiiri aktararak onun ışığı ve ekseninde inceleyelim:

günah işledim lezzet dolu bir günah
titreyen esrik bir tenin yanında
tanrım ne bileyim ne yaptım ben
o karanlık susku dolu zulada (Günah)

Bu şiirin yayımlanması Furuğ’un hayatını alt üst etti. Anlaşılan şiir, onun “Roşanfekr” (Aydın, ç.n.) dergisinin baş editörü Naşir Hodayar ile ilişkisi üzerinedir. Bu dergi aydınlık değil, tam tersine en rezil ve en bayağı düzeyde yayımlanan haftalık bir dergiydi. Diğerlerinden belki tek bir farkla; meşhur romantik şair, Feridun Müşiri onun şiir sayfası sorumlusuydu. Sonraları Nasır Hodayar, o evli ve ünlü kadınla sevişmenin öyküsünü bu dergide yayımladı. Bu tür cinsel ilişkinin ve peşinden gelen yankıların sonucu onun kendi ailesi ve babaevinden tamamen kopması oldu. O günün toplumu böylesi olaylara açtı. Şiirin kendisi, sadece evli bir kadının günaha olan itirafı açısından önemlidir ve gerçekte basmakalıplar yığınından başka bir şey değildir. Şiir imgesel olmayan ortalama bir sıfat ve zarflar yığınıdır: “sarhoş ve kıvranan”, “karanlık ve susku dolu”, “gizem dolu”, “çırpınan”, “gereksinim dolu”, “divâne”, “sarhoşça”, “alevli yangılı”, “kinci, sıcak ve demirsi”; basmakalıp betimleyen isimler: “günah”, “zula”, kalp”, “göğüs”, “kalbin üzüncü”, “aşkın öyküsü”, “cânâne”, “aşık”, “heves” vs… Gerçekte şiirin bir itirafın küstahlık ve korkmazlığı dışında hiçbir şairane ve sözsel, anlamsal ve anlatımsal, titreten hiçbir şeyi yoktur. Daha çok da halk arasında yaygınlaşabilen, birkaç sözsel obsesyonun dışında, sıradan şarkı sözlerine benzer.

yaralarim-asktandirTemel nokta başka yerde aranmalıdır. “Günah” ve ona benzer anlamlar, Furuğ’un bu dönem şairlik yaşamında, bir tik gibi kaçınılmaz bir şekilde onun tüm şiirine egemendir. İşte sorun budur: Furuğ’un -ki büyük olasılıkla evlilik öncesinde başka biri ile cinsel ilişki deneyimi olamamıştır- bu deneyimden kaçınmak için özel bir nedeni vardı. Aile, ilk baştan çocuğa, evlenmeden önce cinsel ilişki günahtır düşüncesini aşılıyor. 1944-1951 yılları İran toplumu gibi kapalı bir toplumda bile, genel olarak, erkek kadına göre daha fazla serbestti. Fakat bir kız için böyle bir serbesti söz konusu bile edilemezdi. Acımasız toplum tüm acımasızlığını kadına yöneltiyordu. Gelenekler her yönden onu bastırıyordu. Denebilir ki Iran Yazın tarihinde, Furuğ’dan önce, hiçbir kadın ne âşıkane şiir söylemiş ne de bir erkeğe hitaben şiir söylemiştir. Ne evli bir kadın olarak kimse bir erkekle evlilik dışı ilişkisini böylesi bir açıklıkla itiraf etmiş ne de o ilişkiden “lezzet dolu bir günah” diye söz etmiştir. Öyle görünüyor ki Furuğ’un “günah” ve “lezzet dolu bir günah”ı vurgulaması biraz da alaycıdır. Furuğ lezzetin günahla birlikte olduğunu söylemek istiyor. Genel olarak “yasak”, “yasal” ve “meşruluk”tan daha tatlıdır. Her tür geleneksel egemenliğin odak noktasına alışkanlık, olağanüstülük ve gelenek dişiliğin tersine, günah oturmuştur. En büyük günah ise cinseldir. Furuğ bizi günahın odak noktası olan ilkel günaha geri götürüyor. Günah, bir yerde, en büyük geleneksel sisteme karşı başkaldırı olarak boy gösteriyor. Furuğ’un geleneğe karşı isyanı şaşılası bir hızla ve kısa bir sürede, 1951-57, yani evlenme ve İsyan kitabının yayımlanmasına kadarki sürede geçiyor.

Helene Sixous bir yerde “Başkaldırı erkeklerde görülmeyecek bir şekilde kadın benliğinde vardır,” diyor. Ancak ataerkil çağın acımasız egemenliği, kadının başkaldırışını, darbeler altında tutup onu sindirip saklamıştır. Biz kadının başkaldırışı yerine onun işlediği günahı görüyoruz. Ve kadın kendisi bile, kendi başkaldırışından vicdan azabı duyuyor. Günah hissi, kadının başkaldırışının unutuluşundan doğmaktadır. Eril egemenlik, bu unutkanlığı insanlığa dayatmıştır. Tarihsel, toplumsal ve sanatsa] ataerkil sistemler bu unutuşun temel ve özünü oluşturur. Başkaldırışın unutuluşu ve günahın onun yerine oturuşu. Helene Sixous, Tevrat’tan iki öykü aktarıyor. Birinci öykü, Tevrat’ın hemen hemen ilk sayfalarında yer almakta. Adem ve Havva’ya cennetteki o yasak meyve dışında, tüm nimetlerden yemeleri emredildiğinde, başkaldıran ve yasak meyveden yiyen kadındır. Lezzetin yolu o yasak meyvenin yenmesi ile başlıyor. Bu öykü, yeryüzüne lezzet kapısını açanın kadın olduğunu göstermekte. Başkaldırı ve lezzet ve peşinden ilkel günah. Esasında ataerkil çağ Tevrat ile başlamaktadır. Gerçi lezzetin duyumsanması insan yaşamının benliğini göstermektedir ve kadın onun odak noktasında yer almakta, ancak tarihsel devinim ve düşünme ve düşlemede ikiciliğin başlaması, kadını sahnenin gerilerine itiyor ve onu erkeğin uydusu ve sol kaburgasının parçası yapıyor.

Yazan: Rıza Beraheni
Farsçadan Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

Günah
günah işledim lezzet dolu bir günah
titreyen esrik bir tenin yanında
tanrım ne bileyim ne yaptım ben
o karanlık susku dolu zulada

o karanlık susku dolu zulada
baktım gözlerine gizemleriyle dolu
gözlerinin çaresiz isteklerinden
kalbirn göğsümde çırpınıp durdu

o karanlık susku dolu zulada
yanında darmadağın oturdum
dudaklarıma heves döktü dudakları
deli kalbimin üzüncünden kurtuldum

aşkın öyküsünü okudum kulaklarına:
seni istiyorum ey benim cananemi
ey bağrı can bağışlayan, seni
seni ey aşığım benim divanemi

kırmızı şarap camda oynadı
gözlerinde heves yalazlandı
yumuşak yatakta benim bedenim
göğsünde onun sarhoşça kıvrandı

günah işledim lezzet dolu bir günah
alevii yangılı bir kucakta
günah işledim kinci, sıcak
ve demirsi iki kol ortasında

KAYNAK:
Yaralarım Aşktandır
Yazar: Füruğ Ferruhzad
Çevirmen: Haşim Hüsrevşahi
Kanguru Yayınları
Basım: 20 Şubat 2009

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dilek Ağacı – William Faulkner

Dilek Ağacı, dünyanın en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen, Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi William Faulkner’ın bilinen tek...

Kapat