Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza

Hikayenin hayattan daha büyük olduğuna inanırım ben. Hikaye yoksa insan da yoktur. Yıllarca ruhumuzun karanlık dehlizlerinde saklayıp kendimizi keşfetmek, yeniden inşa etmek için anlattığımız hikayeler hafızadan da fazladır. Onlar sadece geçmiş yaşantıların, kırık dökük hatıraların değil gelecek tahayyülünün izlerine de taşırlar çünkü.

Sevdiği yazarın ‘otobiyografik hafızasına’ güvenmek, oradan süzülerek kendi portresini çizen yazarın samimiyetine, dürüstlüğüne inanmak ister okur. Onun düşüncelerinin, duygularının ardında biriken anılarını mutlak bir gerçekmiş gibi kabul etme eğilimindedir çoğu zaman. Oysa hikayeler, onları aktaranların hafızasında bozulur, değişir ve sürekli yenilenir.

Andre Maruois’ın hatırlattığı gibi ‘hafıza’ büyük bir sanatçıdır. Orası hatırlananların ilk haliyle saklandığı soğuk, dış etkilere kapalı bir dolap değil. Ele geçirdiği her şeyi yontan, cilalayan, eksilten, çoğaltan, çürüten, dönüştüren bağımsız bir ‘canlı’. Her bir hatıranın diğerinin izlerini gölgelediği, bazen sahibine isyan eden bazen de onu isteklerine boyun eğdiren anlaşılmaz bir sistem hafıza.

Estetik, kaotik ve şiirsel bir süreçten geçen hafızadan süzülen hatıralar usta bir yazarın zihninde unutulmaz metinlere dönüşebilir. Hayatı kendi gerçeklik algısının tüm damarlarıyla kavramak isteyen Tolstoy bu anlamda sahiden benzersiz bir yazar.

Özellikle hayatının son 30 yılını hayatın anlamını keşfetmek öğrenmek için yazan Tolstoy hakkında en çarpıcı biyografilerden birisini yazan Zweig, onu anlatmanın imkansızlığını tarif ediyordu:

“Tolstoy’un eserlerini açık ve seçik bir şekilde, keskin bir gözlemle okumasını bilen biri için, her türlü biyografi, onu anlatan her çeşit belge, kelimenin tam anlamıyla gereksizdir; çünkü Tolstoy’u dışardan bakarak inceleyen hiç kimse ifadedeki açıklık ve saçıklık bakımından, kendi benliğini dikkatle inceleyen bu gözlemciyi aşamaz. O bizi en tehlikeli çatışmaların ortasına götürür, en gizli duygularını açıklar bize. Goethe’nin şiiri gibi Tolstoy’un nesri de, bütün bir hayat boyunca, imajdan imaja geçerek gelişen ve birbirini tamamlayan bir, tek ve büyük bir itiraftan başka bir şey değildir”.

Zweig, bu tespiti sadece onun romanlarında, kendini izleyen ve yaratan “kahramalarına” bakarak yapmıyor. Yazarın sürekli değişen portrelerine rağmen aynı kalabilen kişiliğinden de bahsediyor. Ölünceye kadar onun ruhuna eşlik eden, ailenin, edebiyatın, dinin, metafizik problemleri aktardığı günlükler ve mektuplar da “otobiyografik” sanatının bir parçası.

Binlerce sayfalık günlüklerle, kendisini sonu olamayan bir kitaba dönüştürmek isteyen Tolstoy’a, ‘İhtiyar Bilge’ diye anılan yazarın biyografilerine ve efsaneleştirilmiş hayat hikayesine rağmen onun hakkında farklı ne söylenebilir ki, diye düşünenler olacaktır.

Eğer benim gibi yazarların keskin bıçakları ve değişken duygularıyla birbirlerine dair yorumlarını okumaktan hoşlanıyorsanız Gorki’nin Anıları’nda edebiyat tarihinin “en iyi bilinen” yazarı hakkında aldığı notlar ve izlenimleri yeni bir bakış açısı sağlayacaktır.

‘Tolstoy’dan Anılar’, Gorki’nin Tolstoy’un ağır hastalığıyla iyileşme sürecini kapsayan dönemde yazdığı bölük pörçük notlardan derlenmiş. O her ne kadar “Kağıt parçaları üstüne çalakalem karalanmış şeylerdi” dese de pırıltılı ifadelerini okuyanların rahatça anlayabileceği gibi, belli ki geleceğe kalsın diye yazılmış ve saklanmış. Sonuna ölümünün etkisi altında yazdığı bitmemiş bir mektubu eklemiş. Tabii ki gelecek kuşaklar Tolstoy’u Gorki’nin cümleleriyle de tanısın diye.

Kitaptaki notlara geçmeden önce, Maksim Gorki’nin meşhur üçlemesinin (Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim) edebiyat tarihinin en hakiki ve çarpıcı otobiyografilerinden birisi olduğunu hatırlatmakta fayda var. Tolstoy hakkında düşünen, yazan, yüceltmenin ötesinde gözlemlerini aktaran yazar, sıradan bir anlatıcı değildi kuşkusuz.

“Çocukluğum”un hemen başındaki cümleler, kendi edebiyat anlayışını da gösterir: “Ama gerçek, acıma duygusundan üstündür. Kaldı ki, ben burada kendimi değil, sıradan Rus insanının o gün bugündür yaşamakta olduğu boğucu, kahredici, ürpertici çevreden edindiğim izlenimleri anlatıyorum”.

Bir yazarın diğerine hissettiği muhtemel öfkeye, belki biraz kıskançlığına rağmen sevecen bir saygıyla yaklaşmasındaki incelikten etkileniyorum doğrusu. O gölgeli bahçede ‘gün ışığına’ çıkan duygular, izlenimler bazen yazarın kendi hakkında yazdıklarından daha etkili oluyor. Bir yazarın bakışıyla sevilen başka bir yazarı izlemenin hazzı da çok özel tabii.

Gorki kızdığı, eleştirdiği, bazen acımasız yorumları karşısında küçük bir çocuk gibi küsüp alındığı Tolstoy’a dair bir tespitle başlamış notlarına: “Onu her şeyden daha çok uğraştıran, açıktan açığa kemiren düşünce. Tanrı düşüncesi. Gerçekten bir düşünce değil de, kendisinden daha yukarılarda duyduğu bir şeye karşın çılgınca bir direnme gibi bir şey bu zaman zaman”.

Eleştirenlerin kendisini Homeros’la andığı, çağının pek çok yazarı tarafından Tanrısal bir yaratıcı güce sahip olduğuna inanılan Tolstoy’u böyle tarif etmesi anlaşılır. Aralarındaki kırk yaşın neden olduğu zaman sıçramasına rağmen onu “zamansız” bir yazar olarak izlemiş belli ki. Yüceltirken ya da eleştirirken kendisine olan mesafesini de çekinmeden hatırlatmış; “Bana duyduğu ilgi etnolojik. Onun gözünde ben, tanımadığı soydan gelme bir varlığım – hepsi bu”.

Bir gün ona “Boğa” adlı öyküsünü okumuş. Tolstoy, önce “dil kurnazlıkları” hakkındaki bilgisini övmüş. Sonra kıyasıya eleştirmiş: “Ama sözcükleri kullanışın ustaca değil; sizin o köylülerin hepsi de büyük bir ustalıkla konuşur. Gerçek yaşamlarında söyledikleri, budalaca tutarsız şeylerdir, bir köylünün ne demek istediğini ilk çırpıda anlayamazsınız. İyi bir köylü kafasından geçenleri hiçbir zaman belli etmez. Bir çıkar sağlamaz çünkü bu kendisine…

Kuşkucudur; içinden geçeni karısına bile söylemekten korkar. Ama siz köylülerin her öyküsünde her şey her an açılıveriyor. Evrensel bir bilgelik kurulu sanki. Hepsi de özdeyişlerle konuşuyor. Bu da gerçek yaşamdan uzak bir şey”.

Malum, Tolstoy karakterlerini hakiki kılmak için ait oldukları sınıf özelliklerinin, kullandıkları dilin, kültürel iklimin gerçek olmasını tercih eden bir yazar. Gorki’yi böyle hırpalaması doğal. Ancak bu konuşmada Gorki hemen kendisinin de konuşmalarında özdeyişleri kullandığını hatırlatınca, “Asla” diyor. Ve kısa bir açıklamadan sonra ona basit bir nasihat veriyor: “Hiç kimsenin seni etkilemesine göz yumma, hiç kimseden de korkma. İşte o zaman başarılısın”. Tolstoy’u büyük bir yazar yapan onca özelliğinin yanı sıra yazıya dair inancından asla taviz vermeyen bu net duruşu.

Kitapta yazmak isteyenlerin ilgisini çeken başka anektodlar da var. Gorki, başka bir gün ona “Ayaktakımı Arasında” adlı oyundan birkaç bölüm okuyor. Onu da eleştiriyor ve soruyor: “Oyun yazmak güçtür. Ama orospuyu iyi çizmişsin. Öyle olurlar mı hep? Çok orospu tanıdın mı?”. “Evet, bir zamanlar” diye cevap veriyor Gorki.

Tolstoy’un yorumu yine acımasız: “Belli. Söylediklerinin çoğu senden, kendinden çıkıyor. Onun için kesin doğal özellikler gösteren kişilerin yok, bütün kişilerin de aynı yüzü taşıyor. Kadınları anlayamadığını söyleyebilirim; kadın kişilerinden hiçbiri iyice belirmiyor. Hiçbir iz kalmıyor insanda onlardan”.

Öte yandan başka bir notta Gorki’den Tolstoy’un kadınlara yaklaşımını da okuyoruz: “Kadınlara amansız bir düşmanlık besliyor bence…Alabildiğince bütün tatları almayı başarmış bir erkeğin düşmanlığı bu ya da ruhun “gövdenin aşağılık dürtülerine” karşı düşmanlığı”.

Tolstoy’un kimi zaman o tanıdık yazar kibrinin ötesine geçen kaba bencilliğiyle kadınlara pek nazik yaklaşmadığı sır değil. Çehov’un “Çok zamparalık yaptın mı gençliğinde” sorusuna “Ben durmak bilmezdim” diye cevap veriyor ve başka bir gün ispinoz kuşunun kıskançlığıyla ilgili konuşurken bugün söylendiğinde bile kadınları irkiltebilecek bir yorum yapıyor :

“Bir erkeğin, bir kadına, o kadının, kendisiyle ilgili olarak bilmesi gerekenden fazla şeyler söylediği anlar vardır. Erkek söyler, sonra da unutur ama kadın unutmaz. Kıskançlık, insanın ruhunu küçük düşürme korkusundan, hor görülme, gülünç olma korkusundan doğar belki de. Bir erkeği …inden tutan kadın değil, ruhunun …inden tutan kadın tehlikelidir”. Tolstoy her zamanki gibi fazlasıyla açık sözlü.

Bu tür kitapların güzel yanı, yazarlara rağmen yazı sanatının sahne arkasını bir biçimde göstermesi. Bugün edebiyat tarihinde iz bırakan iki yazarın birbirlerini eleştirirken düşüncelerini, duygularını okuyabilmek, bu vahşi ‘meydan savaşına’ rağmen kıymetli. Çünkü bu dikenli eleştirilerin gerisinde her ikisinin de saklamadığı bir zarafet ve ömrünü yazıya vakfedenlerde rastlanan içten bir hayranlık var. Gorki’nin başka bir notunda mücevher gibi parlıyor o his. Tolstoy söylemiş: “Gene bir sessizlikten sonra, düşünceli düşünceli ekledi: “Senin kafanı bir türlü anlamıyorum – çok karışık bir kafa – ama yüreğin ince sezişli…evet ince sezişli bir yürek”.

Notların sonuna eklediği, muhatabı bilinmeyen mektubu da okuduktan sonra “İyi ki bütün bunları Gorki yazmış diye düşündüm. Ömrü boyunca kendini ve hayatı anlamlandırmak için romanların dışında neredeyse her anını kayda geçiren Tolstoy, bu hatıraları ‘sanatçı’ hafızası yüzünden başka türlü hikaye ederdi muhtemelen.

1789’da kendisine ‘Niçin yaşamalı’ sorusuyla başlayan, ‘Ölüm nedir? Kendimi nasıl kurtarabilirim’ sorusuyla biten bir liste yapmış. Soruların cevabı son yıllarında dine sığınışında, eserlerinde fazlasıyla hissedilir. Bu kitabın sonunda, Gorki, “İnancım yok, benim Lev Nikolayeviç” diyor. Tolstoy, “Gerçek değil. Doğuştan inanan bir kişisin” dedikten sonra uzunca bir “söylev” vermiş. Gorki sözlerinin ciddiliği karşısında biraz heyecanlanmış. Susmuş. Tolstoy, gülümseyerek “Susmakla kurtulamazsın” diye bağırmış. Gorki’nin son cümlesi onu neden ciddiye aldığını, her şeye rağmen hayranlığını iyi anlatıyor:

“O zaman Tanrı’ya inanmayan ben, bilmem neden, epey, sakınarak biraz da ürkerek baktım ona, baktım, düşündüm: “Tanrı gibi bir adam”.

Yaşadığı sürece kendinden yola çıkarak insanın en görkemli halini arayan, yazan Tolstoy’un eserleri, onun hayat hikayesiyle birlikte nesiller boyu devam eden bir efsaneye dönüştü. Gorki haksız mı?

Esra Yalazan
25 Ağustos 2018 ahvalnewstr.com

* Maksim Gorki – Tolstoy’dan Anılar / Yapı Kredi Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Camus ve başkaldırma felsefesi

Kapat