İki çocukluk (Gorki ve Tolstoy), iki Rusya

İki çocukluk, iki Rusya
Gorki, Çocukluğum kitabında kendi çocukluğunu anlatırken, Tolstoy da Çocukluk’ta kendisiyle eseri arasına mesafe koyuyor
Otobiyografik bir anlatı okurken birçok kişinin kendisiyle anlatıcıyı karşılaştırdığını düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki başka başka anlatıcılarla kendisi arasındaki benzerlik ve farklara büyüteçle bakan okur, gidip kendisine en benzeyeni sever. Kendini sevdiğinden değil; anlatılanı bildiğinden.

Geçtiğimiz günlerde Maksim Gorki’nin Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim1 kitaplarını, bu sırayla, bir solukta okudum. Okuma sırasında, ruhumun tarlasına tohumlar saçılıyormuş ve bu tohumlar sadece animasyonlarda rastlanacak bir hızla büyüyüp filizleniyormuş; Aleksey2 ile anneannesinden gelen tohumlar çiçeğe dönüşürken, geri kalanlar (filmde gemiyi saran) sarmaşıklar hâlini alıyormuş gibi hissettim.

Bu etkiyle Gorki’nin çağdaşı bir başka Rus’un, Tolstoy’un, Çocukluk, İlkgençlik ve Gençlik3 kitaplarını okumaya karar verdim. Gorki’nin üçlemesinin otobiyografik, Tolstoy’unkininse yarı-otobiyografik olması, üzerinde çok durmadığım bir unsur oldu. Bu büyük yazarların ikisi de yaşamlarının aynı dönemini anlatmıştı; üçlemeleri ise sanki arka arkaya okunmak için vardı.

Gorki başka Tolstoy başka
Eserler arasındaki farklar, benzerliklerden daha fazla çekiyordu ilgimi. Bunların bazıları öngördüğüm farklardı; mesela aynı ülkede yaşamalarına karşın farklı sosyal sınıflara ait oluşlarının hayata bakışlarını tümden etkileyeceği muhakkaktı. Soylu ve zengin bir aileden gelen Tolstoy ile yetim ve yoksul Gorki’nin aynı Rusya’yı “görmüş” bile olamayacağını düşünüyor, anlatılarındaki Rusya fotoğraflarını iyice merak ediyordum.

Bir diğer fark yaşlarıydı. Tolstoy bu üçlemeyi 24-28; Gorki ise 45-55 yaşları arasında yazmıştı. Yaşın, hayat algısı kadar geçmiş algısını da belirleyen bir yanı olması ve insanın geçmişini anlatmaya karar verme yaşının, anlatının nüvesini oluşturacağına olan inancım nedeniyle, fark ne kelime, birbiriyle ilgisi bile olmayan kitaplar okuyacağımdan emin oluyordum.

Yazma nedenlerini merak ediyordum bir de. Neden otobiyografik roman yazmaya kalkmışlardı ve bunu neden “o zaman” yaptılar?

Heyecanla Tolstoy’un üçlemesini de okudum. Şimdi, sadece üçlemelerin çocukluk üzerine olan ilk kitaplarını değerlendirmek ve üçlemelerin bütününe dair kısa birkaç şey söylemek niyetindeyim.

Çocukluk – Çocukluğum
Gorki Çocukluğum kitabında kendi çocukluğunu anlatırken, Tolstoy Çocukluk’ta bir Rus asilzadesinin çocukluğunu anlatıyor ve kendisiyle eseri arasına (ya da kendisiyle gerçek arasına) mesafe koyuyor. Şu bana ilginç geldi; iki kitabın da Rusça adı aynı: Detstvo. Gorki de Tolstoy gibi eserine Çocukluk demiş; ama kitap Türkçeye de (mesela) İngilizceye de Çocukluğum olarak çevrilmiş. İyelik ekini Gorki değil, çevirmenler koymuş yani. Bana, çevirmenler eseri sahiplendiği için böyle yapmış gibi geliyor. Böyle düşünmeyi tercih ediyorum demeliyim ya da. Gorki’nin Çocukluğum’u insanda önce şefkat duygusunu uyandırıyor çünkü. İsimle oynamak istiyor insan kendiliğinden: Çocukluğun, Canım Çocukluğun. Tolstoy’un Çocukluk eseri ise şefkate benzer herhangi bir duygu uyandırmamakla kalmıyor, Norveç politika haberleri okuma hissi veriyor.

Gorki ve Tolstoy’un çocukluklarına dair anlattıkları bir yana, dilleri tamamen farklı; bunu özellikle belirtmek gerek. Gorki’nin beş yaş anlatısında, anlatıcının gözleri, duyuşu da beş yaşında bir çocuk nasılsa, öyle. Cenaze töreninde babasının tabutunun çukura koyuluşu sırasında, ölüm gibi soyut bir kavramı algılamaktan uzak çocuk beyninin kurbağalara odaklanması, onların küreklerle atılan toprakta yaşamaya nasıl devam edecekleri sorusuyla meşgul olması, eserin gerçekçi yönünün en aydınlık şekilde ortaya çıktığı anlardan biriydi diyebilirim. (Beş yaşını, beş yaşın duyuş ve düşünüş özellikleriyle anlatan, kahramanın yaşı ilerledikçe anlatının dil özelliklerini de değiştiren Gorki’yi okurken, James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi kitabında kullandığı dili hatırlamamak mümkün değil. Birkaç yıl arayla ama –Joyce Rusça bilmiyorsa- büyük ihtimalle birbirinden habersiz olarak iki yazarın da aynı anlatım tekniğini keşfetmesi, büyüleyici değildir de nedir?) Tolstoy’un 10 yaştan başlattığı anlatı ise o yaştaki bir çocuğun sahip olamayacağı ifade zenginlikleri içeriyor. Bu ise anlatının, gerçekten en kopuk, en kurgusal yanını oluşturuyor. “Babam nasıl bir adamdı? Geçen yüzyılın adamıydı, o yüzyılın gençliği için ortak olan şövalyelik, açıkgözlük, kendine güven, nezaket ve eğlenceye düşkünlük özelliklerini taşıyan, anlaşılması zor bir karaktere sahipti.”

Bu elbette Tolstoy gerçekçi değil, karakter de yazamıyor demek değil. Savaş ve Barış’ta altı yüzden fazla özgün karakter kurgulayan, Anna Karenina’da insanlar bir yana hayvanlara, doğaya bile kişilik kazandıran Tolstoy’dan söz ediyoruz. Yazıda Tolstoy ve Gorki’yi değil, Çocukluk ve Çocukluğum’u karşılaştırdığımızı hatırda tutarak devam edelim.

Her iki üçleme de yazarlarının geçmişi hakkında bilgi verirken, kişilik gelişimlerini izlemeyi de olanaklı kılıyor. Gorki’de insan sevgisi, merhamet, acıma gibi duyguların ne kadar erken uyandığını şaşarak okuyoruz örneğin. Annesiyle birlikte dedesinin evine sığınmalarının ilk aylarında, dedesi onu bayıltana kadar döver. Günlerce hasta yatan Aleksey, iyileşmesinin ilk günlerinde kendinde bir değişim fark eder: “İşte o günlerde, o güne dek hiç tatmadığım, yepyeni bir duyguyu tatmaya başladım. O günden sonra, başkalarına acıma duygusu beni bir daha hiç bırakmadı ve kurban ister ben olayım, ister başkası olsun, herhangi bir aşağılama ya da fiziksel acı karşısında âdeta yüreği parçalanan, aşırı derecede duyarlı bir insan olup çıktım.” Tolstoy’un Çocukluk eserinde, Rus asilzadesinin yaşadığı şiddete en yakın şey, evin hizmetçisinin masa örtülerini kirleten bu çocuğa kızmasıdır. “Bu o kadar ağrıma gitmişti ki, öfkeden hüngür hüngür ağladım. Gözyaşlarına boğulmuş, salonda bir ileri bir geri dolaşırken kendi kendime, ‘Nasıl olur? Natalya Savişna, yani bildiğin Natalya bana sen diyor, dahası uşak çocuğuymuşum gibi ıslak örtüyle yüzüme vuruyor. Yoo, bu korkunç bir şey!’ diyordum.” Bu örnek, Tolstoy’un yetiştiği ortamı göstermesi açısından önemli. Evde Alman ve Fransız mürebbilerden eğitim alan bu çocuk, dadı, uşak, kâhya, hizmetçi dışında yüzlerce toprak kölesi olan bir kontun çocuğu. Bilindiği gibi Tolstoy, ileriki yaşlarında hayata başladığı yerden çok uzaklara giderek, topraklarındaki köleliği çardan önce kaldıracak, kendi sevgi ve ahlak felsefesini oluşturacaktır. Gorki ise tam da hayata başladığı yerde kalır. Beş-altı yaşlarındayken, işçi Grigoriy’in “Sonunda kör olup, dilenciliğe başlayacağım; bu bile, burada kalmaktan iyidir,” dediğini duyduğunda, “Ah, bir an önce kör olsa bari… O zaman ben onun kılavuzu olurdum, dilenmeye ikimiz beraber çıkardık,” diye düşünen Gorki, kendi acısı yaptığı Rus halkının acılarına her yaşında çare arar. Denebilir ki onun sosyalizme bağlılığı en çok da eşitlik ve adalet arayışından, insan sevgisinden ötürüdür.

Çocukluk’ta mutluluk, öfke, hasret, yetersizlik hissi ya da korkudan sık sık ağlayan bir çocuk görürken, Çocukluğum’da aşağılanmasına, dövülmesine, gücünü aşan işlerde çalıştırılmasına rağmen yakınmayan bir çocuk görürüz. Aleksey bunları bize birer olgu olarak anlatır, ve Gorki yazar olarak araya girdiği her fırsatta, bunların Rus halkının sıradan acıları olduğunu hatırlatır. Geriye dönüp çocukluk yıllarına baktığında Tolstoy “Bir daha geri gelmeyecek mutlu çocukluk dönemi! Çocukluk anılarını nasıl sevmez, nasıl üstüne titremez insan? Bu anılar ruhumu canlandırır, yüceltir ve benim için en yüce zevklerin kaynağıdır,” demesin de kim desin? Yaşam yolunu nasıl ve nelerle çizdiğini daha yirmilerindeyken yazmak ve dönemin en ünlü edebiyat dergisi Sovremennik’te yayımlatmak istemesinde o çocukluğun payı da yok mu? Gorki ise “Ben şimdi bu hayatı, gerçek zalim de olsa, o gerçeğe tutkuyla bağlı riyasız bir sanatçının eseri gibi, insanın yüreğini burkan bir öykü gibi görüyorum. Geçmişi yeniden canlandırmaya çalışırken, bütün bunların gerçekten de olup bittiğine inanmak bana bile zor geliyor. Öylesine canavarlıklarla doluydu ki o hayat, bunların büyük bölümünü hiç olmamış varsaymak ya da üstüne bir perde çekmek isterdim. Ne var ki gerçek, insanın kendine acıma duygusundan daha yücedir. Hem ben aslında sadece kendimden değil, vaktiyle sıradan Rus insanının yaşadığı, bugün de yaşamakta olduğu o çilelerle dolu, o acılı, insanın soluk alıp veremediği o dapdaracık, küçücük dünyadan da söz ediyorum,” diye anlatacaktır yazma sebebini. Gerçekle bu bağının onu sosyalist gerçekçilik akımının öncüsü kılmasına; Rus halkına olan inancının onu devrimci yapmasına şaşırmıyor insan değil mi?

Tolstoy’un yer verdiği insan portreleri arasında, sürekli ileride yazacağı romanların eskizlerine ya da düşünce kırıntılarına rastlamaya çalıştım. Manevi yaşamına yön verme çabasını anlattığı kısımlar ise sanırım eserdeki en otobiyografik unsurlardı. Ama bütün olarak baktığımda duygudaşlık kuracağım ya da sahipleneceğim kitaplar değillerdi. Gorki’nin üçlemesini ise yaşamla, mücadeleyle, yıkımla, direnişle, azimle, yoksullukla, umutla, umutla, umutla hemhâl olan herkesin seveceğini düşünüyorum.

İnsan kendine benzeyeni sever, çünkü ne anlattığını bilir diye başlamıştım ya yazıya, Yordam Edebiyat’ın yayımladığı ilk otobiyografik eserlerin Gorki’ye ait oluşunu düşününce, yayınevleri de çok farklı değil sanıyorum.

Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim’in okuyanı seveni bol olsun.

Doğumunun 150. yılında Gorki’ye selam olsun.

1 Yordam Edebiyat, Mete Ergin, Hasan Âli Ediz çevirisi.
2 Maksim Gorki’nin gerçek adı Aleksey Maksimoviç Peşkov’dur.
3 İş Bankası Kültür Yayınları, Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisi.

ALİ C. TOPRAK
http://t24.com.tr 19 Nisan 2018

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Güzel Günler Göreceğiz – Nazım Hikmet (seslendiren: Edip Akbayram)

Kapat