Sevdayım Tepeden Tırnağa: Nazım Hikmet’in Aşkları, Emin Karaca

Sevdayım Tepeden Tırnağa: Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitap Emin Karaca’nın kaleminden 2003 yılında okurla buluştu.
“Sevdayım Tepeden Tırnağa
sevda: görmek, düşünmek, anlamak
sevda: doğan çocuk, yürüyen aydınlık
sevda: salıncak kurmak yıldızlara
sevda: dökmek çeliği kan ter içinde.”
Nazım Hikmet’in yaşamında kadınların büyük ve önemli yerinin tanığı çocukluk ve gençlik arkadaşı Vala Nurettin, aslında Nazım Hikmet’in aşk hayatının ‘poligami’ (çok eşlilik) olmadığı görüşünde: “Aslında, Nâzım monogamdı (tek eşlilik). Birini severse, iyice severse, ona sadık kalmak isterdi. Sevemediği sıralarda da, sevilecek birini daldan dala arardı. Bunu bilinçle mi, içgüdüsüyle mi, can sıkıntısıyla mı yapardı? Daha ziyade kadınların ayartma çabasına kurban gittiğini, tanıdığım kadınların sözlü ve yazılı itiraflarından öğrendim.”
Nazım Hikmet bir mektubunda anlatmıştı Vala Nurettin’e aşk anlayışını: “Ben şöyle

dört başı mamur âşık olsam, fakat dedim ya, bana bağlı, bana bağlı olmayan şartlarıyla; hüsranı, hicranı, fırakı, ümidi, imkânı, imkânsızlığı, benim enfüsi durumum ve afaki hayat şartlarıyla, yani takım taklavatıyla dörtbaşı mamur âşık olsam -böyle aşk dostlar başına- visalin, hatta maşukamla senelerce aynı çatı altında burun buruna yaşamanın aşkımı azaltacağına değil, bilakis çoğaltacağına eminim. Çünkü maşukaya – böyle bir aşkın maşukasına hiçbir zaman yüzde yüz ulaşamayacağımı sanıyorum. Daha doğrusu bundan eminim.”
“Nazım Hikmet”in Aşkları” ünlü şairin Nüzhet, Piraye, Münevver, Vera ile evliliklerini, Dr. Lena, semiha Berksoy, Doktor Galina ve diğer kadınlarla birlikteliklerini; öncesi, sonrası ve yaşanmışlarıyla, sevda yüklü dizelerle sarmalanmış olarak bir araya getiriyor.

Ayrıca, Nazım Hikmet?in Münevver Hanım?la yaşadığı aşk yüzünden çıkan, Adnan Cemgil?in ve Yalçık Küçük?ün Emin Karaca ile polemikleri de yer alıyor.

Biz ?mavi gözlü dev?i çok sevdik?

?nâzım / sen bizi öyle çok sevdin / biz seni öyle çok sevdik ki / küçük adınla çağırır herkes seni / herkes sen der sana / fransa da rusya da yunanistan da / aragon da nâzım / neruda da nâzım / ben de nâzım / özgürlük ki adlarından biridir senin / o senin en güzel adın / merhaba nâzım.? (Yannis Ritsos)

On beş yaşındayken ilk sevgililerinden Sabiha için şiirler yazmıştır.

(……)
gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben,
koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
bir dakika göğsünün üstünde olsaydım
ömrümü bir yudumda ellerinden içerdim
gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.

On yedi yaşında aşık olduğu Azize için de şu şiiri yazmıştır;

Azize
Bir ilahi gibi içten duyulur
Seven gönüllere aşina sesin,
Başında halenur, gözlerinde nur,
Sevda mabedinde bir azizesin.
(…….)

Moskova’daki Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde evlendiği ilk eşi Nüzhet, ders sırasında o Dağıstanlı gençle konuşup güldüğü için kıskanmıştı da küsmüşlerdi. Yine şiirle sonlandırdı küskünlüğü:
“Yumuşak, beyaz kıvrılışlarıyla beynime giren kurdu
çürük bir diş çeker gibi söktüm!
Epeyce ter döktüm!
Bu sonuncuydu bir daha olmayacak!”
Eşi Nüzhet Hanım İstanbul’a dönmüştü. Sağlığı bozuktu. Ayrılmaya karar vermişti:
“Nâzım çok hareketli, canlı, heyecanlı, gerçek bir ‘dev’di. Ben hastalığımı tedavi ettirmek için Avrupa’ya sanatoryuma gittim. Bu sırada bazı gerçekler beni gelecek hakkında ciddi şekilde düşünmeye yöneltti. Bu bünye ile o ‘dev’ insana yoldaşlık edemeyeceğim sonucuna vardım.”
Ayrılırlar. Yine bir şiir düşürmüştür yaşam, şairin aklına:
“O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi bahçesinde ebrulii hanımeli açan bir ev (…)
Minnacıktı kadın
Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda deyip mavi gözlü deve
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliii
hanımeli açan eve
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz
bahçesinde ebruliii
hanımeli açan ev…”
Sonra ‘kalbinin kızıl saçlı bacısı’
Piraya Hanım… Tam evlenmek üzereyken cezaevine girmişti. Yine ‘adını kol saatinin kayışına tırnağıyla kazıdığı’ kadın girer şiirlerine:
“Bir tanem!
Son mektubunda
‘Başım sızlıyor yüreğim sersem’ diyorsun.
‘Seni asarlarsa seni kaybedersem’diyorsun
‘yaşayamam!’ Yaşarsın karıcığım!
Kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda!
Yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı!
En fazla bir yıl sürer yirminci asırlılarda ölüm acısı!”
Cezaevinden çıkış, evlilik, yeniden cezaevi, yeniden tahliye… Büyük aşkını yaşamaktadır şair. Ama komünistlikten soluğu Bursa Cezaevi’nde alır. Şiirler yazar ‘zevcesi, ruhu revanı, Hatice Piraye’sine:
“Güneşte denizin sonunda mavi bir duman gibi gözümde tütüyorsun.
Yeşil bir erik dalı yüreğim sen altın tüylü bir yemiş sallanıyorsun.”
Sevdası duvarları deler geçer, ya da kendisine sevdalıları duvarlardan içeri çeker. Bunlardan biri de Zeliha Berksoy’dur. Cezaevine girmeden önce kendisini ‘derin derin süzen kocaman, dağınık sarı saçlı adamı’ ziyarete gider: “Müdüre çıktım, Nâzım Hikmet’i görmek istediğimi söyledim. Onun yazdığı ‘Kafatası’ piyesinde oynadığımı, arkadaşı olduğumu söyledim. Hemen Nâzım’ı çağırdı. Nâzım geldi. Beni görünce sevindi. Biraz konuştuk. Gel sana odamı göstereyim, dedi. Ona hapishanede bir oda vermişlerdi. Kocaman boyu, dağınık sapsarı kıvırcık saçları karşımdaydı. Üstünde bir de palto vardı. Odasına gidince ben duvarlara baktım. Birden içimden geldi, ona sarıldım. O da beni bir anda kucaklayarak havalara kaldırdı. Sonra dudaklarımdan öptü. Bu ilk öpüşmemdi. Çok heyecanlanmıştım. Birden kendimi kurtardım.”

Cezaevinden çıktıktan sonra da Semiha Hanım’la ilişkisi bir süre ‘gizli gizli’ devam eder. Şairin çocukluk ve gençlik arkadaşı Vala Nurettin aslında ‘poligami’ olmadığı görüşünde:
“Aslında, Nâzım monogamdı. Birini severse, iyice severse, ona sadık kalmak isterdi. Sevemediği sıralarda da, sevilecek birini daldan dala arardı. Bunu bilinçle mi, içgüdüsüyle mi, can sıkıntısıyla mı yapardı? Daha ziyade kadınların ayartma çabasına kurban gittiğini, tanıdığım kadınların sözlü ve yazılı itiraflarından öğrendim.”

Bir mektubunda anlatmıştı Vala Nurettin’e aşk anlayışını: “Ben şöyle dört başı mamur âşık olsam, fakat dedim ya, bana bağlı, bana bağlı olmayan şartlarıyla; hüsranı, hicranı, fırakı, ümidi, imkânı, imkânsızlığı, benim enfüsi durumum ve afaki hayat şartlarıyla, yani takım taklavatıyla dörtbaşı mamur âşık olsam -böyle aşk dostlar başına- visalin, hatta maşukamla senelerce aynı çatı altında burun buruna yaşamanın aşkımı azaltacağına değil, bilakis çoğaltacağına eminim. Çünkü maşukaya – böyle bir aşkın maşukasına hiçbir zaman yüzde yüz ulaşamayacağımı sanıyorum. Daha doğrusu bundan eminim.”
Yıllar geçiyordu. Bir af gündemdeydi. ‘Bursa Kalesi’ndeki komünist şair’in ziyaretçilerden biri de ressam Nurullah Berk’le evli ve bir kız çocuğu annesi olan dayısının kızı Münevver Hanım’dır:
“Ve günlerden bir gün, 1948’de, kuzenim Münevver, ziyaretime geldi. Bir güzellikle girdi içeri. Üstünde Fransız parfümlerinin kokusu… Bir taşra hapishanesinde bunun ne demek olduğunu tasavvur edebiliyor musunuz? Kendine güvenli, şen şakrak bir kadın! Afalladım ve… Anlıyorsunuz, ne oldu. O sırada on yıldır hapisteydim artık… Dünya serbest bırakılmamı istiyor, tüm dostlar hükümetin yelkenleri suya indireceğinden ve salıverileceğimden yüzde yüz enim ve biz, Münevver’le birlikte yaşamaya karar verdik.”
Piraye’ye mektup yazar ‘ayrılalım’ diye. Artık şiirleri başka bir kadın üzerinedir. Ama geciktikçe tahliyesi, yeni sevdası da çıkmaza girer. Günlerce mektup gelmediği olur. Gelen bir mektupta Münevver kocasının ayrılmak istemediğini, çocuğunun da bu ayrılıktan çok olumsuz etkileneceğini anlatmaktadır. Şair yine şiire sarılmıştır:
“Sende, ben kutba giden bir geminin sergüzeştini,
sende, ben, kumarbaz macerasını kâşiflerin,
sende, uzaklığı, sende, ben, imkânsızlığı seviyorum,
fakat asla umutsuzluğu değil.”

Zorlu bir süreçten sonra, cezaevinden çıkar. O Piraye Hanım’dan, Münevver Hanım da eşinden ayrılır. Artık birliktelerdir ve şiirlerinin yeni öznesi Münevver Hanım’dır. Doğum günü armağanı olarak da bir şiir yazar sevdalı olduğu yeni kadına:
“Yapraklara, dallara, yeşillere, allara,
Nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara
Yaprak dala, al yeşile yaraşır,
Gayrı bundan böyle vermem seni ellere.”
Bir de çocukları olacaktır. Münevver Hanım hamiledir. Yüreğinin bir yanı ‘Uzak Asya’da beyaz bir ejderhayla dövüşen sarı ay yüzlü insanlar’dadır, diğer yanı bir süre
sonra doğacak Memo’sunda:
“Uyandın,
Neredesin?
Evinde.
Alışamadın hâlâ uyanır uyanmaz evinde olmaya.
On üç yıl hapiste kalmanın sersemliklerinden biri de bu.
Yanında yatan kim?
Yalnızlık değil, karın.
Uyuyor melekler gibi mışıl mışıl.
Yaraştı hatuna gebelik.”
Türkiye’nin koşulları giderek ağırlaşmaktadır. 49 yaşında askere almaya kalkarlar. Ülkesini terk etmek zorunda kalır.
Artık ‘sevgilisi, gonca gülü, dayı kızı, Memed’inin anası’ uzaklardadır.
Elbette boş durmaz koca şairin yüreği. Gönlünü Moskova’da Vera’ya kaptırır.
“İri iri damlalarıyla yağmur üzüm salkımıydı doğum gününde
senin şaşkın ve sırılsıklam durdum önünde sen altın kubbeli bir ağaçtın
denizin ortasında ilk ergenlik düşümden geliyorum sana bu şehrin bana verdiği en tatlı yemiş en akıllı söz en insanlı sokaksın günlük güneşlik rüzgârım benim saçları saman sarısı kirpikleri mavi karım benim.”
Yaşamının sonuna sevdi Vera’yı. ‘Sesini duydumu dünyayı unutuyor’du. Son şiirini de son aşkı Vera’ya yazdı:
“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim,
Kaldım,
Güldüm,
Öldüm.”

Ve koca şairin yüreği 3 Haziran 1963’te, içinde büyük sevdasıyla birlikte durdu.
Yalnızca bunlar mıydı aşkları? Bilinen, bilinmeyen başka aşkları da vardı elbette. Moskova’ya ilk gittiğinde kısa bir gönül ilişkisi yaşadığı Sofya Isk belki de onu en iyi anlayan kadınlardan biriydi: “Büyük şairin ebedi olarak bana kalması zaten imkânsızdı. Bu kadarı bile talihin hediyesidir.”
1995 yılında Nâzım’ı aşklarıyla ilgili dizi yazı Milliyet’te yayımlanınca, yazar Emin Karaca pek çok yerden ihbar alır; “Romanya’da da bir sevgilisi vardı, Bulgaristan’da da bir sevgilisi vardı” diye. Araştırmaya koyulur.
Onun aşklarından biri olduğu iddia edilen Blaga Dimitrova, 1952 yılında ‘Nâzım Hikmet Bulgaristan’da ‘adıyla bir de kitap yayımlamıştır. Ancak bütün ısrarlara karşın konuşmaz. Ancak Kemal Anadol’un ‘Karşı Yaka Memleket’ adlı kitabında bu aşkla ilgili bir ize rastlanır: 1957 yılında Sofya’dan Moskova’ya dönüyordur Nâzım. Dostlarıyla vedalaşır: “Birini bekliyor gibiydi. Gözleri sık sık kalabalığın dışına kayıyordu. Hüzünle ve merakla… Biraz sonra, elinde kocaman bir buketle, genç, güzel ve alımlı bir kadın göründü! Ozan ve gazeteci Blaga Dimitrova, hızlı adımlarla kalabalığa yaklaşıyordu. Nâzım’ın mavi gözleri ışıldadı. Buketi aldı. Dimitrova’ya sarıldı, öptü.”
Röportajı yayımlandığında büyük tartışmalara yol açmıştı ‘Nâzım’ın Aşkları’. Bazılarına göre devrimciler ‘yemez, uyumaz, olduğu gibi âşık da olmazdı’. Nâzım da ‘Komünist Türk Şairi ‘ olduğuna göre ‘nereden çıkmıştı bu Nâzım’ın aşkları’.

Bu yıl yayınlanan ‘Nâzım Hikmet’in Aşkları’nın yazarı Emin Karaca, 1990’larda bir ‘Nâzım Hikmet’i ehlileştirme kampanyası başlatıldığını anlatıyor:
“Herkesin bir Nâzım Hikmet’i çıkmaya başladı. Öyle bir hale geldi ki, radikal, faşist bir partinin lideri bile kendine uygun gelen şiirlerden bölümler okudu. Kimi yerlerde aşk şiirleri öne çıktı. Kimi yerlerde de sırf siyasi ve komünist şiirleri. Çok parçalı bir Nâzım vardı. Ben şairinin kadınlar dünyasının zenginliğini bildiğim için en başından, Vera’ya kadar naif bir araştırma yapmak istedim. Amacım insan Nâzım’ı ortaya koymaktı. Bazı sol çevreler, dünyevi bir yanının ortaya çıkmasından rahatsız oldu. Tepki gösteren çevrelere âşık olmanın o kadar ayıp olmadığını anlatmak gerekiyor.”

O elbette ‘Yepyeni ve çok güzel bir dünyanın insanları gibi sevişmesini bildiği kadar bugünkü bedbaht dünyadakiler gibi de biliyordu sevişmesini’:
“Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
Şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
Aldattım kadınlarımı
Konuşmadım arkasından dostlarımın.”
‘Yaşamak güzel şey’ be usta! Şair de aşklarıyla anılır elbette!

Sevdayım Tepeden Tırnağa
sevda: görmek, düşünmek, anlamak
sevda: doğan çocuk, yürüyen aydınlık
sevda: salıncak kurmak yıldızlara
sevda: dökmek çeliği kanter içinde
komünistim
sevdayım tepeden tırnağa

Cahit Sıtkı Tarancı?nın, 80?li yılların sonlarına doğru biz lise sıralarındayken, edebiyat dersi kitaplarında yer alan şu güzel şiirini hatırlarsınız herhalde:

BİR ŞEY

Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lazım insana lazım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor.

Bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor.

1947?de yazılan bu şiirin ?ikinci bölümü?, elden ele dolaşıyor ama tek parti yönetiminin korkusundan 1950 yılına kadar hiçbir yerde yayınlanamıyordu? Bu ?ikinci bölüm?, 12 Eylül sonrasında bir kere daha sansürlenecek, bir süre sonra sansürlendiği dahi unutularak, o haliyle dönemin lise kitaplarına girecekti!

Peki, Cahit Sıtkı Tarancı?nın bu sansürlenen şiirinin devamında ne vardı? Cahit Sıtkı Tarancı, Bursa Cezaevi?nde yatan birisi için üzülmektedir bu şiirde:

II
Bir şey daha var yürekler acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa?ya götürür.

Yeşil Bursa?da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür.

Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evladı bu memleketin
Nâzım ağbey hapislerde çürür.

Bu şiir bir yerlerde yayınlanamasa da, kuş olur, elden ele dolaşan bir mektup olur ve bir şekilde Bursa Cezaevi?nde yatan Nâzım Hikmet?e ulaşır. Nâzım şiirden ötürü çok duygulanmış, ama kendisi için ?bir garip kuş? diye bahsedilmesinden de bir parça üzülmüştür. Cevap olarak, en ünlü şiirlerinden biri olan ?Yatar Bursa Kalesi?ni kaleme alır:

Sevdalınız komünisttir
On yıldan beri hapistir,
Yatar Bursa kalesinde.

Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
En âlâ bir mertebeye ermiş yatar,
Yatar Bursa kalesinde.

Memleket toprağındadır kökü,
Bedreddin gibi taşır yükü,
Yatar Bursa kalesinde.

Yüreği delinip batmadan,
Şarkısı tükenip bitmeden,
Cennetini kaybetmeden,
Yatar Bursa kalesinde.

Emin Karaca?nın Yaşam öyküsü
1949 yılında Denizli ilinin Acıpayam ilçesine bağlı Yatağan Kasabasında dünyaya gelen Emin Karaca İlkokulu doğduğu yerde, ortaokulu Aydın?da okudu. Aydın lisesinin ikinci sınıfındayken, sol kitaplar okuduğu gerekçesiyle okuldan uzaklaştırıldı.
1967?de İstanbul?a gelerek, Bab-i Ali?de amatör olarak gazeteciliğe başladı. Dr. Hikmet Kıvılcımlı?nın çevresinde oluşmuş devrimci grupla beraber oldu. 1970?lere girilirken Kavel Kablo Fabrikası?nda işçilik yapıyordu. 12 Mart 1971 Darbesi, kendisini Kavel?deyken buldu. Tutuklandı. THKP-C örgütüne bağlı İşçi Kesimi davasında sıkıyönetimde yargılandı. 1974 affıyla hapisten çıktı.

Babıalide çalışmalarını sürdürdü. 12 Eylül döneminden sonra profesyonel gazeteciliğe başladı. 1980?lerin sonuna doğru, mesaisinin tümünü yazarlığa verdi. Şu an için yayımlanmış 13 adet kitabı bulunmakta.
Türkiye Yazarlar Sendikası?nda iki dönem Genel Sekreterlik görevinde bulundu.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti?nin üyesi.
Musa Anter Gazetecilik yarışmasında köşe yazısı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Türkiye Gazetecilik Başarı ödüllerinden araştırma dalında mansiyon, yine aynı yarışmanın dizi ? röportaj dalında başarı ödülleri kazandı.
Halen yazar olarak çalışmalarını sürdürüyor.

Eserleri
1. Ağrı Eteklerinde İsyan Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi Karakutu Yayınları, Eylül 2003
2. Eski Tüfeklerin Sonbaharı Ozan Yayıncılık, Ocak 2004
3. Plazaların Efendisi Aydın Doğan – Bir Medya İmparatorunun Öyküsü Karakutu Yayınları, Ekim 2003
4. Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi 1929 Komünist Tutuklaması Nazım Kültürevi Kitaplığı
5. Sevdalınız Komünisttir Nazım Hikmet’in Siyasal Yaşamı Gendaş Kültür, Aralık 2001
6. Sosyalizm Yolunda İnadın Ve Direncin Adı Kıvılcımlı Nazım Kültürevi Kitaplığı, Ekim 2001
7. 12 Eylül?ün Arka Bahçesinde Avrupa?daki Mültecilerle Konuşmalar Gendaş Kültür, Şubat 2001
8. Sintinenin Dibinde (T.C.’Nin Hukuksal Öyküsü) Gendaş Kültür, Aralık 2000
9. Cumhuriyet Olayı Altın Kitaplar, 1995
10. Milliyet Olayı Altın Kitaplar, Mayıs 1995
11. Kalaşnikofa Güzelleme Toplumsal Dönüşüm Yayınları
12. 150’likler Altın Kitaplar, 2007
13. Nazım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih Karakutu Yayınları, 2005
14.Sevdayım Tepeden Tırnağa: Nazım Hikmet’in Aşkları, Emin Karaca, Gendaş, 2003
15-Sevdayım Tepeden Tırnağa: Nazım Hikmet’in Aşkları, A. Emin Karaca Bilge Karınca Yayınları;

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları, İnceleme
Zaman Tüneliyle Sümer’e Yolculuk, Muazzez İlmiye Çığ

"Size kendimi tanıtayım: Ben bir Sümerli çocuğum. Adım "Ludingirra", anlamı "Tanrının adamı". Adımı söylemek size zor gelirse, kısaca "Lu" diyebilirsiniz....

Kapat