Günter Grass: Akıl ve ruh hastalıkları kliniğinin sakinlerindenim

BOL ETEKLİK
Ne yalan söyleyeyim, bir akıl ve ruh hastalıkları kliniğinin sakinlerindenim. Bakıcım göz altında tutuyor beni, gözlerini üzerimden pek ayırmıyor, çünkü kapıda bir gözetleme penceresi var ve bakıcımın gözleri o malum kahverengi renkte, ben mavi gözlünün bir türlü içini göremiyorum.
Dolayısıyla bakıcım asla bir düşmanım olamaz. Hatta sevdim bile onu; kapı arkasından bakıp duran bu adam, odama ayak atmaya görsün, kendisine başımdan geçen olayları anlatıyor, aradaki gözetleme penceresi onu, beni tanımaktan alıkoymasın istiyorum. Anlattıklarıma da adamcağız değer veriyor anlaşılan; çünkü biraz bir şeyler uydurup söyledim mi, altında kalmamak için bana düğümlerden yaptığı en son heykelcikleri gösteriyor. Bir sanatçı mı, değil mi, orasını bir yana bırakalım; ne var ki, eserlerini sergilese, basında olumlu yankı uyandıracağı, ayrıca kendine üç beş alıcı bulacağı kuşkusuz. Ziyaret saatlerinden sonra, bakımıyla görevlendirildiği hastaların odalarını dolaşıp, bayağı sicimleri topluyor, dolaşık yerlerini açıp düzeltiyor bunları, üst üste çok katlı düğümler alarak hayaletlere benzeyen birtakım heykelcikler yapıyor, sonra da alçıya daldırıp donduruyor hepsini ve tahta altlıklar üzerine yerleştirdiği örgü şişlerine geçiriyor.
Eserlerini renkli yaratmak düşüncesiyle oynayıp duruyor ikide bir. Bense onu bundan vazgeçirmeye çalışıyor, beyaz nikelajlı madenî karyolamı gösterip bu eşsiz yatağı, gözleri önünde allı morlu canlandırmasını rica ediyorum. Bakıyorum, hastabakıcı ellerini dehşete kapılarak başının üzerinde kavuşturuyor, olanca korkusunu biraz fazla donuk ve katı yüzünde açığa vurup renkli tasarılarından el çekiyor.
Yani, benim beyaz nikelajlı hastane yatağım bir ölçüt bu konuda. Hatta benim için ondan da ileri bir şey, neden sonra erişilmiş bir hedef, bir avuntudur. Hani idare izin verip bir iki yerini değiştirebilsem, inancım bile olabilirdi; yatağı çeviren kafesi yükselttirildim o zaman, kimse de bundan böyle fazla yanıma sokulamazdı.
Ziyaretçiler, benim beyaz madeni çubuklar arasına örülmüş sessizliğimi haftada bir gün sekteye uğratıyor. O gün olunca geliyorlar: Beni kurtarmak isleyenler, beni sevmekten hoşlanıp bende kendilerine saygı duymak, bende kendilerini takdir etmek ve tanımak isleyenler. Ne kafasız, ne sinirli, ne arsız şeyler hepsi! Tırnak makaslarıyla karyola kafesimin beyaz nikelajının orasını burasını kazıyor, tükenmez ya da kopya kalemlerini çıkarıp üzerine uzunlamasına yakışıksız insan resimleri çiziktiriyorlar. Avukatım, günaydın haykırışıyla odayı ayağa kaldırarak içeri dalıyor ve her defasında naylon şapkasını karyolamın sol alt bacağına geçiliyor; ziyaret süresince -avukatların da anlatacakları bitmiyor bir türlü- bu zorba davranışıyla beni denge ve neşeden ediyor.
Ziyaretçilerim, getirdikleri hediyeleri, üzerine muşamba yayılmış beyaz masanın üzerine, suluboya bir haşhaş resminin altına istif ediyor, kurtarılmam konusunda sözde o sıra uyguladıkları ya da ilerisi için uygulamayı tasarladıkları planlarını bana bir bir açıklayıp bıkıp usanmadan özgürlüğe kavuşturmak isledikleri beni, hısım akraba sevgilerinin yüksek düzeyine inandırdıktan sonra, yeniden çekip gidiyor, kendi haz dolu yaşamlarına dönüyorlar. Derken, odayı havalandırıp hediye paketlerinin sicimlerini toplamak üzere, bakıcım Bruno geliyor. Topladığı sicimlerin düğümlerini çözüp açarak çevresine sessizlik yayıyor; öyle ki sonunda sessizliği Bruno’dan, Bruno’yu sessizlikten ayırt edemez oluyorum.
Bruna Münslerberg -yani bakıcım; kelime oyununu bir yana bıraktım şimdi- benim için beş yüz yaprak yazı kâğıdı alıp geldi. Saucrland’lı bekâr ve çocuksuz bir adam olan Bruno, bu kâğıt stoku yetmedi mi, küçükler için oyuncak eşyaların da satıldığı kırtasiye mağazasına bir kez daha uğrayacak ve anılarımı Allah’ın izniyle eksiksiz üzerine dökebileceğim çizgisiz kâğıtları sağlayacak. Doğrusu ziyaretçilerim, örneğin Avukat Bey’den veya Klepp’leri bana böyle bir hizmetle bulunmalarını dünyada rica edemezdim; bir ilâç gibi bana sundukları tasa dolu sevgileri, boş kâğıt gibi sakıncalı bir nesneyi yanlarında getirip benim, durmadan heceler salgılayan kafama al buyur demekten elbet alıkoyardı onları.
Bakıcım Bruno’ya: “Canım, Bruno’cuğum, n’olur, bana beş yüz yaprak kız oğlan kız kâğıt alır mısın?” dediğim zaman, gözlerini odanın tavanına dikerek ve beni bir örnek vermeye çağırır gibi işaret parmağını da aynı yöne uzatarak: “Beyaz kâğıt, demek istiyorsunuz sanırım, Bay Oskar?” diye cevapladı.
Ama ben, kız oğlan kız sözcüğünde direttim, kırtasiye mağazasında da böyle söylemesi için Bruno’ya ricada bulundum. İkindi üzeri kâğıt paketiyle döndüğünde, baktım düşünceli bir hali var; gözlerini birçok kez, uzun uzun, sanki parlak esinlerinin kaynağı olan tavana dikti. Nihayet: “Söylemem için tam da kelimesini bulmuşsunuz, Bay Oskar!” dedi. “Ben, kız oğlan kız kâğıt isleyince, yüzü pancar gibi kızardı tezgâhtar kızın, sonra gidip kâğıtları getirdi.”
Kırtasiye mağazalarındaki tezgâhtar kızlar üzerine Bruno’yla uzun boylu bir söyleşiye girmeyi göze alamayıp kâğıda kız oğlan kız dediğim için pişman oldum; sesimi çıkarmayarak, bakıcım odadan çıkıp gidene kadar bekledim, sonra beş yüzlük paketi açtım.
Elimle terazileyip tartarak fazla oyalanmadım katı, esnek paketle; içinden on yaprak sayıp aldım, gerisini komodinin gözüne tıktım. Dolmakalem çekmecede, albümün yanıbaşında duruyor; içi dolu, yani mürekkep de tamam. Peki, ama nasıl başlamalı?
Bir orta noktadan yola koyularak hikâye etmeye başlayabilirsiniz bir serüveni; sonra geriye olduğu gibi, ileriye doğru atak adımlarla yürüyüp işi karıştırabilirsiniz. Ama çağdaş bir tulumla da davranıp zaman ve uzaklıkların tümü üzerinden bir sünger geçer, hele şükür son anda zaman ve mekân sorununu çözdüğünüzü ilân edebilir ya da ettirebilirsiniz. Ama daha anlatıya başlarken bugün artık bir roman yazılamayacağını ileri sürebilir, ancak sonradan, kendiniz de fark etmeksizin ortaya zorlu bir eser koyup varlığı mümkün en son romancı edasıyla boy gösterebilirsiniz. Bana da söylemişler, kişilik sahibi kimselerin bulunmadığını, kişilik denen nesnenin yilirildiğini, insanların yalnızlık, ortak bir yalnızlık içinde, kişisel bir yalnızlık hakkından yoksun yaşayıp isimsiz ve kahramansız bir kitle oluşturduğunu, dolayısıyla roman kahramanları diye bir şeyin bundan böyle söz konusu edilemeyeceğini başta kesinlikle belirtmek uygun düşer, alçakgönüllü bir izlenim uyandırır, demişlerdi. Hani söylenildiği gibidir belki bütün bunlar, doğru ve gerçek şeylerdir. Ama yine de ben, kendim Oskar ve bakıcım Bruno hesabına şunu açıklamak islerim ki, ikimiz de kahramanız bizim; birbirinden büsbütün değişik kahramanlarız; Bruno gözetleme penceresinin önünde, ben gözetleme penceresinin gerisinde; Bruno kapıyı açmaya görsün, tüm dostluk ve yalnızlığımıza karşın, ikimiz de henüz isimsiz ve kahramansız bir kitle oluşturmaktan uzak bulunuyoruz.
İşte şimdi çok eskilere dönüp başlıyorum anlatmaya; çünkü öz yaşamını kayda geçirmeden önce, anne ve babasından hiç değilse birini anımsama sabrını gösteremeyen kimse bu işe kalkışmasa daha iyi eder. Benim sakini bulunduğum akıl ve ruh hastalıkları kliniğinin dışında karmaşık bir yaşam sürenler, sizlerin hepinize ve siz kâğıt stokumun varlığından bir şey sezinleyemeyen dostlarımla haftalık ziyaretçilerime, izin verirseniz şimdi Oskar’ın anneannesini tanıtmak istiyorum.
Anneannem Anna Bronski, ekim ayında bir ikindi üzeri eteklikleri içinde, bir patates tarlasının kıyıcığında oturuyordu. Öğleden sonra görecektiniz anneannemi! Doğrusu o ne beceriklilikti!
Elinde tırmık, kurumuş patates yapraklarını güzelce bir araya toplayıp öbekler yapmış, öğleyin üzerine domuz yağı sürdüğü marmeladı ekmeğini yemiş, derken tarlayı son bir kez çapalamış, nihayet eteklikleri altına, nerdeyse ağzına kadar patates dolu iki sepet arasına çökmüştü. Ayağındaki burunları birbirine bakan çizmelerin dik pençeleri önünde için için yanan patates yapraklarının ateşi, astımlı hastalar gibi arada bir başını kaldırıyor, dumanını pek de meyilli olmayan yer kabuğu üzerinden, alçacık ve salınarak ötelere yolluyordu. Yıl, bin sekiz yüz doksan dokuzdu ve Kaschubei’in[1] göbeğinde oturuyordu anneannem; Bissau’a yakın, kiremilhaneye daha yakın, Ramkau önünde, Viercek gerisinde, Brennlau şosesi doğrultusunda, Dirschau ile Karlhaus arasında, Karaorman ile Goldkrug’u arkasına almış oturuyor, ucu kömürleşmiş bir fındık dalıyla kızgın külleri eşeleyip, patatesleri altına sürüyordu.
Az önce etekliği üzerinde özellikle durarak, umarım yeteri kadar açık seçik: “Anneannem eteklikleri altına çökmüştü” dedimse ve hatta kitabın bu ilk bölümüne “Bol eteklik” başlığını koydumsa, söz konusu giysiye neler borçlu olduğumu bildiğim içindir. Yalnız bir değil, üst üste dört eteklik giyerdi anneannem. Hani en üste bir üst eteklik, onun altına üç tane iç eteklik giyerdi anlaşılmasın; dört tane, dördü de üst eteklik giyerdi. Her eteklik bir ötekisini taşır, anneannem de belli bir düzene uyup etekliklerin sırasını günden güne değiştirerek, bunların dördünü birden üzerinde taşırdı. Dün en üstteki eteklik bugün hemen onun altında yer alır, ikinci yerde bulunan üçüncü yere geçer, daha dün üçüncü yerdeki, bugün anneannemin tenine iyice sokulurdu. Dün kendisine en yakın etekliğin ise bugün açıkça nakışlı yüzü, daha doğrusu nakışsız yüzü görünürdü; çünkü anneannem Anna Bronski’nin etekliklerinin tümü aynı patates rengine kaçardı; bu renk yakışıyor olmalıydı kendisine. Renk tonlarından ayrı, büyükannemin etekliklerinin bir diğer belirleyici özelliği daha vardı ki, bunlara bol keseden kumaş harcanmasıydı. Rüzgâr çıktı mı geniş bir çember çizer, şişip kabarırdı eteklikler; rüzgâr dinince porsuyup kendilerini bırakır, rüzgâr yanıbaşlarından geçse lakır lakır eder, arkadan esmeye görsün, dördü birden anneannemin önüsıra uçuşup dururdu. Oturacağı zaman, önce etekliklerini elevşirip öyle otururdu anneannem.
Sürekli kabaran, üzerinden sarkan, katlar, ve kıvrımlar yapan, ya da katı ve boş, yalağın yanıbaşında yer alan dört eteklikten ayrı, bir beşinci etekliği daha vardı anneannemin. Bu beşinci etekliğin patates rengindeki öbür dört eteklikten hiçbir başkalığı yoktu. Bu beşinci eteklik de hep beşinci eteklik olarak kalmaz, o da kendi erkek kardeşleri gibi -çünkü etekliklerin cinsiyeti erkektir hep- yer değiştirirdi. Üstle taşınan dört üst eteklikten biriydi o da! Onun da ötekiler gibi sırası gelince, yani her beş cumada bir, çamaşır teknesini boylaması, cumartesi günü mutfak penceresi önüne gerilen ipe asılması ve kuruduktan sonra ütü tahtası üzerine yatırılması gerekiyordu.
Anneannem evin büyük temizliğini yaptığı, ekmek pişirip çamaşır yıkayarak ütü ütülediği cumartesi akşamları, ineği sağıp yemini suyunu verdiği, tepeden tırnağa banyo teknesi içine girip sabunlu suya kendinden biraz bir şeyler kattığı ve sonra iri çiçek motifleriyle bezenmiş bornozuna sarılıp yalağın kenarına iliştiği zaman, giyilmiş dört eteklikle yeni yıkanmış eteklik, yere yayılmış duruyor olurdu önünde.
Anneannem, sağ işaret parmağını sağ gözünün alt gözkapağına dayar, kimseye, erkek kardeşi Vinzent’e bile akıl danışmayarak hemen kararını verirdi: Çıplak ayakları üzerinde dikilir, patates rengi parlaklığını en çok yitirmiş etekliği ayak parmaklarıyla sürüp kenara alır ve boşalan yere temiz etekliği geçirirdi.
Cumartesiyi izleyen pazar günü kiliseye giderken bu yeni baştan düzenlenmiş eteklik dizisini sağlam bir inançla bağlı bulunduğu Hazreti İsa onuruna ilk kez üzerine geçirirdi, anneannem. Eleklikler içinde yeni yıkanmış elekliğin yeri neresiydi acaba?
Yalnız temiz değil, biraz da kendini beğenmiş bir kadındı anneannem; en iyi etekliğinin göze görünecek yerde, hava güzelse güneşe karşı bulunmasına dikkat ederdi.
Ama şimdi anneannemin patates ateşi karşısında oturduğu bir pazartesi ikindisiydi. Pazartık etekliği pazartesi günü anneanneme bir eteklik daha yaklaşır, pazar günü tenceğiziyle ısıttığı eteklik, pazartesi günü tam da pazartesiye uygun düşen kasvetli bir görünümle etekliklerin en üstünde anneannemin kalçalarından aşağı dökülürdü. Anneannem, belli bir ezgi gözetmeksizin rasgele bir ıslık tutturmuş çalıyordu; derken, bir fındık dalıyla külleri eşeleyip ilk patales kebabını çekti ateşten. Rüzgâr vurup serinletsin diye, patates yumrusunu için için yanan tepeleme patates yapraklarının oldukça uzağına aldı. Üstü kömürleşmeye başlayarak kabuk kabuk yarılmış yumruyu, ucu sivri bir dal parçasına geçirerek ağzına götürdü. Islık çalmayı bırakan ağzı, rüzgârda kuruyup patlamış dudaklarının arasından hava üflüyor, külleri ve toprakları patates kabuğundan uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Patatesi üflerken gözlerini yumuyordu anneannem. Yeteri kadar üflediğine güven getirir getirmez, önce bir gözünü, sonra öbürkünü açtı; aralarındaki boşluklardan gerilerin görülebildiği, ama başkaca bir kusuru bulunmayan ön dişleriyle patatesi ısırdı; ama hemen yine çekti dişlerini; henüz fazla sıcak patates yarımını, unumsu ve buğular çıkararak açık ağzında tuttu; ateşin dumanını ve ekim havasını soluyup duran şişkin burun deliklerinin yukarısında belerttiği gözlerini tarla üzerinden ötelere dikti, telgraf direklerinin dilimlere ayırdığı ve kiremithane bacasının ancak üstten bir parçasının görülebildiği yakın ufku süzmeye başladı. Telgraf direkleri arasında bir şeyler kımıldıyordu. Anneannem, ağzını yumup dudaklarını içeri çekti; gözlerini kısıp geviş gelirir gibi patates yumrusunu çiğnemeye koyuldu ağzında. Telgraf direkleri arasında bir şeyler kımıldıyordu. Bir şeyler hopluyor, sıçrıyordu direklerin orda. Üç adam, telgraf direkleri arasında hoplayıp sıçrıyordu; derken her üçü bacaya doğru koşmaya başladı, sonra dolanıp arkasına geçtiler bacanın, biri ters yüz edip yeni bir hızla ileri atıldı, kısa ve şişmana benziyordu, kiremithane üzerinden geçip gitti; ötekiler ince uzundu daha çok, ama hemen arkadan onlar da seğirttiler, işte yine direkler arasındaydılar; ama kısa ve şişman, birden yön değiştirdi ve daha çabuk hareket eder gibiydi ince uzunlardan, hoplayıp sıçrayan öbür ikisinden daha çabuk hareket eder gibiydi. Kısa ve şişmanın baca üzerinden yuvarlanıp gittiğini görünce, ince uzunlar gene bacaya doğru seğirtmek zorunda kaldılar ve bacaya iki karış uzaklıkla hızlanıp gözden kayboldular, artık usanıp bıkmış gibiydiler bu koşudan; derken kısa boylu da bacadan aşağı atladı, ufkun gerisinde görünmez oldu.
Orada da kaldılar hepsi, mola verdiler ya da kılık değiştirdiler, belki de kiremit döküp para aldılar. Anneannem, moladan yararlanıp ucu sivri değneğiyle patateslerden bir ikincisini şişlemek islemiş, ama değneği isabet etlirememişti. Çünkü kısa ve şişmana benzeyen adam, üzerinde deminki giysi, yine ufku tırmanmaya çalışıyordu; sanki ufuk bir çilli de adam hoplaya zıplaya peşinden kovalayanları çil gerisinde, kiremitler arasında ya da Brentau şosesi üzerinde bırakmıştı. Öyleyken acele ediyor, telgraf direklerinden daha da tez davranmak istiyordu; uzun, yavaş adımlarla tarla üzerinden doğru yaklaşıyor, ayakkabılarının pençelerinden etrafa balçık sıçratıyor, ne kadar uzun adımlar alsa da yine balçık içinde güç belâ ilerleyebiliyordu. Bazen yere yapışıp kalmışa benziyor, sonra yine uzun bir zaman kımıldamaksızın âdeta havada duruyor, kırk dönümlük tarla içinden çukur yola doğru toprakla yarıklar açarak ilerleyen topuğunu taze sürülmüş tarlaya her seferinde yeniden bastırmadan, sıçramasının tam orta yerinde alnını, kısa ve geniş, silecek vakit bulabiliyordu.
Derken çukur yola varmayı başardı; kısa ve şişman daha yeni gözden kaybolmuştu ki, bu arada kiremilhaneyi şöyle bir kolaçan elmiş öbürleri de ufuktan ince ve uzun tırmanıp çıktılar. Çizmeli adımlarını işte öylesine uzun ve ince atıyorlar, oysa çizmeleri balçığa da az bulaşmıyordu. Anneannem patatesleri şişlemeyi bırakmıştı, her Allah’ın günü görülebilecek bir manzara değildi çünkü; boyları değişik büyüklükte de olsa üç büyük adam, telgraf direklerinin çevresinde hoplayıp zıplıyordu. Derken kiremithanenin az kalsın, bacasını koparacak oldular, sonra belli aralarla, ilkin kısa ve şişman, arkadan ince ve uzunlar, ama üçü de güçlük ve inatla, çizmelerinin tabanlarında daha çok balçık taşıyarak iki gün önce Vinzcet’in sürdüğü ve büyükannemin yeni temizlediği tarladan, sıçraya zıplaya geçtiler ve çukur yolda gözden kayboldular.
Artık gitmişti her üçü de, anneannem nerdeyse soğumuş bir patatesi şişlemeye cesaret edebilirdi; kabuğundan tozları ve külleri şöylece bir üfleyip patates yumrusunu hemen tümüyle ağız boşluğuna yerleştirdi ve bir şey düşündüyse şunu düşündü: Allah bilir ya, kiremithanenin adamları bunlar. Hâlâ patatesi ağzında döndüre döndüre çiğneyip duruyordu ki, çukur yoldan zıplayıp çıktı biri, kara bir bıyık üzerinden deli gibi çevresine bakındı; iki sıçrayışla gelip bir önüne, bir arkasına, bir yanına dikildi ateşin; burda sövüp saydı, orda korkuya kapıldı; bilmiyordu nereye gitsin; geri dönemezdi, geriden inceler, çukur yoldan uzunlar geliyordu. Sonunda dövünmeye başladı, dizlerine dizlerine vurdu elleriyle. Başında iki gözü vardı, ikisi de yuvalarından fırlamak ister gibiydi; alnından ter boşanıyordu. Derken tıkanır gibi nefes alıp bıyıkları titreyerek sürüne sürüne yaklaştı; anneannemin ateşin önünde duran çizmelerinin pençelerine kadar sokulmayı göze aldı; tâ burnunun ucuna kadar yaklaşıp, kısa ve şişman bir hayvan gibi, büyükanneme baktı. Anneannem dayanamayarak iç geçirdi, ağzındaki patatesi çiğneyemez oldu, çizmelerinin pençelerini yatırdı; kiremithaneyi, kiremitleri pişirip boyayanları düşünmekten vazgeçti; birden etekliğini, hayır, dört etekliğinin dördünü yukarı kaldırdı; öyle ki, kiremithane işçilerinden olmayan adam, kısa ama şişman, tüm vücuduyla girebildi etekliklerin altına ve bıyıkları kayboldu ortadan ve artık bir hayvana da benzemiyordu; artık ne Ramkau’lı, ne de Viereck’liydi, korkularıyla eteklikler altındaydı ve dizini dövmüyordu artık, o hırıltılı solumayı, türemeyi ve elleriyle dizlerini dövmeyi bırakmıştı. Dünyanın yaradılışındaki o ilk ya da son gün gibi sessizdi ortalık: Hafif bir rüzgâr patates yapraklarının ateşiyle bir söyleşiyi sürdürüyor, telgraf direkleri seslerini çıkarmaksızın kendi kendilerinin sayımını yapıyor, kiremithanenin bacası hazırol durumunda dikiliyordu. Anneanneme gelince, orasını burasını düzeltip ikinci eteklik üzerindeki en üst etekliğine doğal bir görünüm vermeye çalışıyor, dördüncü eteklik altında adamı pek hissetmiyor, tenine böyle yeni ve şaşırtıcı gelen şeyin ne olduğunu hele üçüncü etekliğiyle hiç anlamamışa benziyordu. Bu şey şaşırtıcı olduğundan, ama en üst eteklik uslu uslu durduğundan ve sonra üçüncü eteklik gibi ikincisi de henüz hiçbir şeyin farkına varmadığından, anneannem külü eşeleyerek içinden birkaç patates daha çıkardı; sağ dirseğinin altındaki sepetten dört çiğ patates alıp teker teker kızgın küllerin içerisine sürdü, üstlerini de yine küllerle kapadı, ateşi dürtükledi ardından, duman canlandı. Başka da ne yapsındı anneannem?
Anneannemin eteklikleri henüz yatışmış, kıyasıya diz dövmeler, yer değiştirmeler ve dürlüklemelerle doğrultusunu yitiren patates yaprağı ateşinin koyu dumanı yine rüzgâra uyup, tarla boyunca sarı soluk sürünerek güneybatıya henüz yönelmişti ki, eteklikler altındaki kısa ama şişman adamı kovalayan uzun ve inceler, ansızın çukur yoldan çıkıverdi ve anlaşıldı ki gerçekten uzun ve inceydiler ve görevlerinin gerektirdiği jandarma üniformaları vardı üzerlerinde.
Anneannemin önünden az kalsın dolu dizgin geçip gidiyorlardı. Hatta ateşin üzerinden atlamıştı biri. Ama ansızın akıllarına geldi; ayakları ve ayaklarında topukları vardı; topukları üzerinde fren yapıp döndüler, çizmeli adımlar attılar ve üzerlerinde üniformalar, duman içinde dikildiler ve kısa öksürüklerle duman içinden, dumanları da birlikte sürükleyerek yine çekip aldılar üniformalarını, hâlâ kısa kısa öksürerek anneanneme döndüler, Koljaiczek diye birini görüp görmediğini sordular; çünkü akıllarınca, anneannemin adamı görmüş olması gerekiyordu; değil mi ki orada, çukur yolun yanıbaşında oturuyordu anneannem; Koljaiczek de işte bu çukur yoldan kayıplara karışmıştı.
Ama Koljaiczek adında kimseyi görmemişti anneannem, Koljaiczek adında birini tanımıyordu çünkü. Kiremithanedekilerden olup olmadığını öğrenmek isledi bu Koljaiczek’in, çünkü yalnız kiremithanedekileri biliyordu. Ama üniformalılar, Koljaiczck’i, kiremithanedekilerle hiçbir alıp vereceği bulunmayan, bücür bir adam diye tanıttılar. Anneannem anımsar gibi oldu derken, böyle birini görmüştü, koşa koşa geçmişti yanından; belirsiz bir hedefi kastederek, sivri değneğin ucundaki tüten patatesle Bissau yönünü gösterdi. Patatese bakılırsa, kiremithane bacasından sağa doğru altıncı ve yedinci telgraf direkleri arasında olmalıydı bu yer. Ama koşarak yanından geçip giden adam Koljaiczek miydi, bunu bilmiyordu anneannem; bilmemesini de çizmelerinin pençeleri önündeki ateşle bağışlatmaya çalıştı, ateşin yanması zaten yeterince uğraştırıyordu kendisini; baksana, şöyle doğru dürüst yanmayı bilmiyordu! Bir de yanıbaşından koşarak geçip giden ya da duman içinde dikilen adamlarla mı ilgilenecekti! Zaten tanımadığı kimseleri hiç merak etmezdi anneannem; bütün tanıdıkları ise Bissau’da, Ramkau’da, Viereck’te ve kiremithanede olanlardı, bu kadarı da kendisine pekâlâ yetiyordu.
Anneannem, işte bunları söyleyerek biraz kini çekti, ama hayli sesli bir iç çekişti bu, dolayısıyla üniformalılar ortada iç çekilecek ne olduğunu öğrenmek istediler. Anneannem ateşe doğru başını salladı; hani demek istiyordu ki, doğru dürüst yanmayan ateşten ve biraz da duman içinde dikilen bir sürü adamdan ötürüdür iç çekişi. Sonra birbirinden aralıklı ön dişlerini ağzındaki patatesi çiğnemeye vererek, gözbebeklerini sol yukarıya kaydırdı.
Jandarma üniformalılar, anneannemin dalgın bakışından bir şey çıkaramayarak, telgraf direklerinin gerisindeki Bissau’ı bir kolaçan edip etmemek konusunda karara varamadılar; dolayısıyla, ellerindeki karabinalarla oracıkta henüz yanmamış patates yaprağı yığınlarını dürtüklemekle yetindiler. Ansızın akıllarına esip anneannemin dirsekleri altındaki nerdeyse ağzına kadar dolu iki patates sepetinin ikisini de devirdiler yere; çizmelerinin önüne örme sepetlerden yalnız patateslerin dökülüp neden bir Koljaiczek’in yuvarlanmadığını uzun bir süre kavrayamadılar. Sanki Koljaiczek, bu kadar kısa sürede patates yığını içine dalıp izini kaybettirebilirmiş gibi, usulcacık ve kuşkuyla, patateslerin çevresinde dolandılar; beri yandan ustalıkla nişan alıp kasaturalarını önlerindeki patates yığınına sapladılar, ama onların canlı bir nesneye isabet elliğini gösteren bir ses işitmediler. Hiçbir fare yuvası, köstebeklerin yığdığı hiçbir toprak tepecik, ne kadar kel olursa olsun hiçbir çalılık yoktu ki, üniformalıların midelerini bulandırmasın. Ama kuşkuları, dönüp dolaşıp anneannemin üzerinde toplanıyordu. Anneanneme gelince, bulunduğu yere kök salmış gibi oturuyor, göğüs geçiriyor, gözbebeklerini gözkapaklarının altına çekip gözlerinin akını açıkta bırakıyor, ne kadar ermiş varsa Kaschubei dilindeki adlarıyla hepsini tek tek sayıp döküyor, bunu da doğru dürüst yanmayan ateşten ve devrilmiş iki patates sepetinden dolayı kahırlanmış bir edayla ve yüksek sesle yapıyordu.
Üniformalılar, rahat bir yarım saat kaldılar anneannemin yanında. Ateşin bazen uzağına, bazen yakınına gelip dikildiler, kiremithane bacasını süzdüler; bir ara Bissau’ı ele geçirmek isleyip, derken saldırıyı sonraki bir zamana ertelediler ve morarmış ellerini ateşin üzerine tuttular. Anneannem, iç geçirmelerine ara vermeksizin, adamların her birine elindeki incecik değneğe geçirilmiş ve kabuğu yer yer çatlamış birer patates uzattı. Ama adamlar tam patatesleri çiğniyorlardı ki, ansızın üniformaları geldi akıllarına; sıçradıkları gibi bir taş atımı uzaklığa seğirttiler, çukur yolun kenarındaki katırtırnakları boyunca ilerlediler, bir tavşanı ürkütüp kaçırdılar; ama Koljaiczek değildi tavşan. Derken yine ateşin başına dönüp, karşılarında sıcak buğular çıkaran unumsu patatesleri buldular; az önce devirmeyi kendilerine ödev bildikleri sepetlerden yuvarlanmış çiğ yumruları uslu uslu, biraz da yorulmuş bir edayla yeniden toparlayıp sepetlere doldurmaya başladılar.
Ancak akşamın ekim göğünü sıkıştırıp ince ve çapraz bir yağmur yağdırması ve mürekkebe benzeyen bir loşluğu ortalığa çöktürmesi üzerine, acele ve neşesiz, bir de tutup tarla içindeki gittikçe karanlığa gömülen bir kayaya saldırdılar; kayanın hesabını gördükten sonra da pes ettiler. Biraz bacaklarını çalıştırıp, üzeri habire yağmurla örtülen ve enine boyuna tütüp duran ateşi kutsar gibi ellerini uzattılar, yeşil duman içinde bir kez daha öksürdüler. Yeşil duman içinde yaşaran gözlerin ve çizmelerin Bissau’a doğru öksürüklü ve gözyaşlı bir koşusu… Burada bulunmadığına göre Bissau’da olması gerekiyordu Koljaiczek’in; zaten jandarma dediğin iki olasılık tanır hep.
Yavaş yavaş sönüp giden ateşin dumanı anneannemi pek bol bir beşinci eteklik gibi sarıp sarmalamıştı; anneannem de, tıpkı Koljaiczek gibi iç geçirmelerinden ve ermişlerin kutsal adlarından oluşan bir eteklik altındaydı sanki. Ancak üniformalılar uzakta kımıldanan telgraf direkleri arasında, akşam içinde giderek eriyen noktalara döndüğünde, anneannem, oturduğu yere kök salmış da henüz dal budak salmaya başlayan kökünü, toprakları, toprak parçalarını da birlikte çekip alarak yeniden söküp çıkarır gibi hayli zahmetli doğruldu.
Koljaiczek, kendini öyle başı açık, kısa ve şişman, ansızın yağmur altında bulur bulmaz, bir üşüme hissetti; pantolonunun düğmelerini ilikledi çarçabuk; içindeki korku ve sınırsız barınak ihtiyacı, eteklikler altımdayken ona pantolon düğmelerini çözük tutmasını öğüllemişti. Pistonunun bir anda soğumasından çekinerek elini acele düğmeler üzerinde gezdirdi, çünkü güz mevsimine özgü üşütme tehlikesiyle doluydu hava.
Derken anneannem, kül allından dört kızgın patates daha bulup çıkardı. Üçünü Koljaiczek’e verip birini kendine ayırdı ve patatesi henüz ısırmamıştı ki, kiremithanenin adamlarından olup olmadığını sordu Koljaiczek’e; oysa Koljaiczek’in başka bir yerden geldiğini, kiremithanede çalışmadığını bilmesi gerekiyordu, dolayısıyla aldığı cevaba pek aldırmadı. Koljaiczek’in sırtına hafif sepeti vurdu, kendisi de ağır sepeti yüklenerek kamburunu çıkardı; ayrıca, tırmıkla kazmayı da kavradı boştaki eliyle. Sepetle, patateslerle, tırmık ve kazmayla, dört eteklik içinde, Bissau-Abbau’a doğru yel gibi seğirtmeye koyuldu.
Bissau değil de, daha çok Ramkau yönünde bulunuyordu gidecekleri yer. Derken kiremithaneyi solda bırakıp içinde Goldkrug’un ve arkasında Brenntau’ın yer aldığı Karaorman’a saptılar. Ormanın önünde, bir çukurluk içinde Bissau-Abbau görülüyordu. Joseph Koljaiczek, kısa ve şişman, anneannemin arkasından oraya doğru yürüdü; anneannemin etekliklerinden ayrılamaz olmuştu artık.

Günter Grass

TENEKE TRAMPET
Çeviren: Kâmuran Şipal
İSTANBUL
Gendaş Kültür

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Agatha Christie: İnsan önce evden eve taşınmanın hoş bir şey olduğunu, bunun zevkini çıkaracağını düşünür.

Kapat