Halk Çağının Şairi Ali Yüce – Müslüm Kabadayı

ali_yüceEmekçi halkın özgürlük ve bağımsızlığı için şiirini sömürgenlerin beynine saplayan “Mürselekli Kadınlar”ın şairi Ali Yüce ışıklı yolculuğuna çıktı. “Salkım Saçak Keldağ”ın çocuğu olarak “Halk Çağı”nın çınarını saygıyla anıyorum.

Onun adını, ilk kez, 1976’da bir kış günü konukluğa gittiğim komşumuzun çok okuyan kızı Neriman Abla’dan duymuştum. Bana, gaz lambasının sarı ışıklarıyla köy evlerimizin ocak başlarını anımsatan kapağında “Şeytanistan” yazan kitabını göstermişti. Asarcık’ı anlattığını, ayrıca bizim köyden de (Kışlak’tan) söz ettiğini söylemişti.
Ali Yüce’nin ilk ve tek romanı olan bu yapıtını iki günde okumuştum; o yaşta beni oldukça etkilemişti. O yıl lise ikideydim. Onun “Şeytanistan”ından aydınlanarak yücelmesine zemin hazırlayan Düziçi Köy Enstitüsü’nün güzelim mekanından (Bizim dönemimizde İlköğretmen Okuluydu) Çanakkale Erkek Öğretmen Lisesi’ne sürgün edildiğim o yıl, Türkiye genelinde öğretmenlik haklarımızın alınması nedeniyle Öğretmen Okullarında boykotlar yapılmıştı ve bu koşullarda okuduğum o roman beni derinden etkilemişti.
Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’ta kurulmuş ve Düziçi de ilk kurulanlar arasında yer aldığı için Doğu Akdeniz bölgesinin önemli aydınlanma merkezi olmuş. Ben de çocukluğumdan itibaren yöremizden ediğini veya çobanlığı bırakarak buraya gidip okuyan, öğretmenliğe başlayan insanların ismini duymuş, kendim de nasıl okuyup ekmeğimi elime alırım, diye düşünmeye başlamıştım. Köyümüzün eğitmenlerinden Mehmet Türkkölesi ilkokul ikinci sınıftayken öğretmenimiz olunca, bu düşüncemi ona anlatmıştım; o da Köy Enstitüleri’nin 1950’li yıllarda Öğretmen Okulları’na çevrildiğini, beşinci sınıfta sınava girip kazanabilirsem oraya gidebileceğimi açıklamıştı. Gün gelip de sınavı kazanınca, Düziçi’nin yolunu tutmuştum. Hiç unutmuyorum, cılız bedenimle tahtadan bavulumu zor taşıyarak Cümle Kapısı’ndan girdiğim Düziçi, Ali Yüce’lerin, taşa ağaca kendilerini çalarak inşa ettikleri binalar ve çamlığıyla gözüme bir cennet gibi görünmüştü.
Öğretmen Okullarının yoksul köylü, işçi ve memur çocuklarının iyi bir eğitim ve bilgi edinmelerindeki işlevini yeterince anlayamamıştık doğrusu ilk yıllarda. Yalnız 1940’lı yıllarda okul binalarının, çevre düzenlemelerinin, tarım alanlarının nasıl güzelleştirildiğini gösteren fotoğraf ve yazıları belgeliklerden okuduk. Belgesel nitelikte gösterilen filmler de izlediğimizi hatırlıyorum. Ayrıca o dönemi yaşamış öğretmenlerimizden, hatta okulun emektar işçilerinden anılarını dinlerdik. Onlar anlattıkça ben, hazıra konduğumuzu düşünürdüm hep…
Sürgün edilince, Öğretmen Okullarının niçin liselere dönüştürülmek istendiğini daha iyi kavramıştım. Köy Enstitüleri, köy çocuklarının emeklerini sömürmek isteyenlerin dilini yakmıştı. Onlar, giderek ülkenin aydınlanmasında ağırlıklarını hissettirmeye başlayınca kapatıvermişlerdi bu yuvaları. Bizim dönemimizde de işlevsiz hale getirme kararı almışlardı. Halbuki bizler, sınavlardan geçerek buralara gelmiş ve öğretmenlik-eğitimcilik idealiyle yoğrulmuştuk o güne kadar. O nedenle birden bire boykot dalgası Türkiye’yi sarmıştı. Ne yazık ki bu dalga, tepedekileri sarsmaya yetmedi. Olayın enkazı bizlerin üzerine yıkıldı. Ali Yüce’nin Şeytanistan’ını bu gelişmelerin üzerine okumak, daha kararlı ve mücadeleci olmama katkıda bulunmuştu doğrusu. (Yıllar sonra 13-14 Mart 2000’de Antakya’dan Kerim Dönmez ve Düziçili Ali Ozanemre’yle içimiz parçalanarak gezmek durumunda kaldığımız bu okulun her şeyinin yağmalanmış olması, ülkemizin geleceği adına çok derinden sarsılmamız ve ayağa kalkmamız gereken bir gerçekti… O deneyden yararlanarak bugün ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğuna inandığım Kent Enstitüleri ve Halk Üniversitelerinin yaşama geçirilmesi konusunda kafa yormaya devam ediyorum.)

Yaşamı ve Kişiliği

Çıktığı yöresinin kültür-sanat insanlarına vefa borcunu ödemeye çalışan Amik Kültür-Sanat Dergisi’nin Eylül-Ekim 2002 tarihli 20. sayısında dosya olarak işlendiği için, burada ayrıntılı bir bilgilendirmeye gitmeden Ali Yüce hakkında şunları vurgulamakta yarar var: Üç kez dünyaya geldiğini belirten Ali Yüce, resmi kayıtlara göre 1928’de Yayladağı’nın Hisarcık köyünde doğar. İlköğrenimini benim doğduğum köy olan Kışlak’ta yapar ve babamın da öğretmenliğini yapan Malatyalı Niyazi Tuncer’in desteğiyle 18 yaşında Düziçi Köy Enstitüsü’ne gidebilir. Köylüleri “Amanın dünyanın çivisi kopucu! Nuru’nun oğlu Molla Ali gavur yazılmış.” diyerek ayağa kalksalar da, o aydınlanma yolculuğuna inadına devam eder.
1951’de Düziçi’nden mezun olur ve Hatay’ın köy okullarında 1961’e kadar çalışır. 1961’de Gazi Eğitim Enstitüsü’nün İngilizce Bölümü’nü dışardan bitirerek Antakya Ticaret Lisesi’nde İngilizce Öğretmenliğine başlar. Emekli olduktan sonra da oğlunun Ankara’da yükseköğrenimini sürdürmesi nedeniyle oraya yerleşir. Bir kez Antakya’ya gelmeyi denerse de Asi suyu içmiş kimi insanların kumpasına dayanamaz ve Ümitköy’e döner. Halen Eserköy’de yaşamaktadır. Yıllar sonra Antakya’dan Ankara’ya taşınan bir başka Köy Enstitülü Abdullah Özkucur’la daha sık buluşabilmektedir şimdilerde.
“Köycek şakacı” olduklarının altını çizen Ali Yüce’nin kişiliğini şiirlerinde kullandığı sözcükler de ele vermektedir. Yaşar Seyman’ın yaptığı söyleşideki şu cümlesi onun bu yönünü daha iyi yansıtmaktadır: “Benim Ankara’da resimlerim iyi çıkmıyor. Antakya’da çektiriyorum!”(1) Aynı söyleşide Yaşar Seyman’a “Bak Seyman, ben yıllarca köy okullarında okurken oturup dizlerimde yazdığım için, bu oda çok lüks geliyor. Mutluyum çalışırken.” Onu yakından tanıyanlar bilir ki, mütevazı ve kadirşinas bir kişiliği vardır. Yaşadığı zorlukları unutmayan yönüyle dikkat çeken Ali Yüce, rahatsızlıkları ve unutkanlığı nedeniyle arkadaşlarıyla uzun boylu birlikte olamamaktan ve çok sevdiği Antakya’ya gelememekten yana da üzgündür.
Onun şakacılığına bir örnek olarak da, Trabzon’da uzun yıllar Kıyı dergisinin çıkmasında emeği geçen Ahmet Özer’e yazdığı bir mektupta, 1980’li yıllarda Ankara’dan Antakya’ya göç ettiğini betimlerken kullandığı “Ankara’dan birliklerimi çekiyorum.” cümlesini verebiliriz. Yine yakın arkadaşı Abdullah Özkucur’a Almanya’nın Krefeld kentinden yazdığı 24.9.1988 tarihli kartpostalda “Önceki gün bir süpermarketi gezdim. O kadar çok eşya var ki başım döndü. 350 çeşit ekmek var… Acından ölür insan. Hangisini alacağına karar veremezsin. Bir kalem alıncaya dek başım döndü. Bu kadar çok çeşit yapanlara ‘Eliniz kırılsın!’ dedim. Mevlüt Koca gülmekten çatladı.”
Bu arada Abdullah Özkucur’un arşivindeki notlardan öğrendiğim kadarıyla Ali Yüce, “Avni İnce” müstear adını da kullanmış ya da arkadaşı ona bu adı vermiş.

Şiirinin Kaynakları ve İzleksel Özellikleri

Tuncer Uçarol, bu konuda şunları söylemektedir: “Yüce, şiirlerinde doğup büyüdüğü köyünden, daha sonra yerleşip kaldığı Antakya’dan, giderek çevre yerlerden de sık sık söz eder. Böylece Yüce, Hatay yöresi insanının sorunlarını, beğenilerini, söyleyişlerini edebiyat coğrafyamıza kesinlikle yapıştırır. Şiirini böyle sürekli Anadolu içinden alıp vererek, yazdığından da, en çok yoksul halktan, halka karanlığın serbest edilip ışığın yasaklanmasından, uygarlığın bile halkı ısırmasından, büyük kentlerin imrenilen ve tiksinilen yaşamından, bir gerçeğin bin düşü eskitmesinden, demokrasiden söz eder… Bu anlamda Yüce’ye ‘gerçek halk ozanı’ ya da ‘doğal milletvekili’ de diyebiliriz.” (“Ali Yüce’nin Şiir Kitabı”, Türk Dili, 1976/303)
Mehmet Bayrak : “… 1960 öncesi Başaran ve özellikle Apaydın’da gördüğümüz günlük özel gözlemlerden çok genel gözlem, izlenim ve sorunlar işlenmiştir. Başka bir deyişle Yüce’nin şiiri, özelden çok genel konuludur. Sözgelimi 960 sonrası en çok tartışılanlardan biri bağımsızlık-bağımlılık konusudur. ‘Boyunduruk’ bunun şiirsel anlatımıdır. (…) Yüce’nin en çok üzerinde durduğu konulardan biri de ‘batılılaşmanın maliyeti’dir. Başka bir söyleyişle ‘Batı kavramının toplumumuzdaki çelişkisi’. Kara Batı I-II’de bütünüyle; Patlak, Davul, Sorular vb. şiirlerinde kısmen bu konuyu işlemiştir.”(2) Bu değerlendirmesinin devamında yazar şunu da vurgulamaktadır. “Konuları için son olarak şu söylenebilir: Köy çıkışlı bir aydın olan Ali Yüce, hem köy hem de kent emekçilerinin yaşamını iyi bilmekte; bunların kişiliğinde insanoğlunun ve geri bırakılmış Türkiye’nin sorunlarını işlemektedir.”(3)
Mehmet Bayrak, Yüce’nin sanata bakış açısına dair de şunları dile getirmektedir: “Sanatın toplumcu işlevine inanıyorum. Bütün devrimci ve kalıcı yapıtların mayasında insan vardır. Bütün büyük yapıtlar, bu harç ve mayanın usta ve namuslu bir sanatçının imbiğinden geçerek meydana gelmişlerdir. (…) Özünü insandan almış bir sanat yapıtı, milyonları tek bir düşünce çevresinde birleştirebilir. Güzel bir müziği dinleyen, bir oyunu seyreden, bir romanı okuyan milyonlar, sanatçının duygu ve düşüncesini bölüşürler. Sanatçının yarattığı yeni dünyada toplanırlar. Sanatçı en çok oğlu, kızı olan baba, en büyük ordunun komutanıdır bence.”
“Yüce’nin şiirlerine, romanında olduğu gibi (Şeytanistan, M.K.) Fransız döneminin acıları da yansır: Ben küçüktüm/Atatürk’ü bilmiyordum daha/ Türk olduğumu bilmiyordum/ Anımsarım sılanın gurbet olduğu günleri/ Üç frank vergi için babama/ Yüz kırbaç attı Fransız tahsildarı”(4) Bu değerlendirmeye paralel olarak Ceyhun Atuf Kansu şöyle diyor: “Gel istersen Maya, somut bir değişimi, Türk devrimini gözleyerek varalım bazı gerçeklere. Sana bir şiir okuyacağım şimdi. Bu şiirden gidebiliriz tartışmanın yaylasına. Şiirin adı: Sorular. Ali Yüce adında bir genç ozan yazmış. Bu ozanın her şiirini, her yeni çıkan şiirini ilgiyle okur oldum ben.”(5) “Eski Antakya’nın dar sokakları, baharat kokan çarşıları da Yüce’nin şiirine girmiştir: Antakya sokakları dar/ Antakya sokakları bir kişilik/ Sen giderken ben gelemem/ Bir gönlümü ahar almış/ Bir gönlümü yaz/ Antakya sokakları bir kişilik/ Öte git biraz.”
Yüce’nin şiiri halk kaynağından beslenmekte insan gerçeğini tüm yönleriyle dile getirmektedir: Herkesin Antakyası kendine göre/ Bizim Recep’inki de kerpiçten/ Anası onu Bağrıyanık’ta doğurur hep/ Babası çorba ile rakı içerken.”(6)
Bu konuda şairin kendisi şöyle der: “ Benim şiirimin en göze çarpan özelliği halk ekiniyle beslenmiş olmasıdır. Şiire yeni başladığım bellembeç yıllarındaki arayışlarım ve etkilenmelerim dışında, bu nitelikten hiç sapmadım. Şiirimin halk ekiniyle beslenmesi bir rastlantı ya da özenti değildir. Ben halktan biriyim. Halk, benim şiirimin hem tohumu hem toprağıdır. Halk ne söyleyecekse apaçık, dosdoğru söyler. (…) Alacakaranlıkta saklambaç oynamayı bilmez. Kendi lirizmini kendi yapar. Kimseden ödünç lirizm alıp kullanmaz. En dar durumlarda umudunu, gülecenliğini, sevecenliğini yitirmez. Acıları kendi şekeriyle şekerlemesini bilir. Benim ilk karşılaştığım yazılı ürünler de halk ozanlarının ürünleridir. Arzu ile Kamber, Kerem ile Aslı, Yunus Emre, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan ve Nasreddin Hoca. Şiirimin bunlardan biçimsel izler taşıması çok doğal. (…) Karaca Oğlan benim eniştem ve kökendeşim. Onun yaptığı gibi gezip gördüğüm yerlerin coğrafyasını şiirime geçiriyorum. Haritaya bakarak değil, kendisine bakarak. Antakya’ya özlem duyarım. Valla İstanbul’a gidince de Ankara’ya özlem duyarım.”(7) Ali Yüce’nin “bellembeç yılları”ndan kastı, 1955’lerde yayınlanan ya da yazılan Garip tarzı şiirler, yani Boyundan Utan Darağacı kitabının 9-15 sayfalarında yer alan şiirlerle Salkım ve Pazar Postası’nda II. Yeni etkisinde yazdığı şiirler olsa gerek. Tuncer Uçaraol, O’nun bu şiirlerinden utandığı için kitabında yer vermediğinden söz eder.(8)
Yüce, Yaşar Seyman’ın kendisiyle yaptığı bir söyleşide şunları dile getirir : “Bak! Benim şiirimde sadece aşk anlatan şiir yoktur. Ama tüm şiirlerimde aşk var. Yaşamın öteki öğeleriyle aşk bir aradadır. (…) Yine de tüm şiirlerimde köylülüğün damarları var.”(9) Oysa 6 yıl önce yayınlanan Tuncer Uçarol’un yazısında “Sevda konularını da, şiirimizde şaşılacak olandır, unutmuş sayılır.” denmektedir. Ali Yüce bu açıklamasıyla Tuncer Uçarol’un bu görüşünü, dolaylı biçimde eleştirmiş olmaktadır.
Muzaffer Uyguner’in değerlendirmesine gelince: “Antakya Çarşıları’nda doğduğu ve uzun süre yaşadığı Hatay ili insanını, Antakya’nın yaşamını buluyoruz. (…) O, şu anda yaşadığı büyük bir kentte kendini yalnız duyumsamakta ve bu yalnızlığın da şiirini söylemektedir. (…) Hatay ve Antakya insanı şiirinde genişçe yer alırken, bu insanların da bütün Anadolu insanı olduğunu, yer adlarını bir yana bırakırsak, bu insanları da genelde birer insan gibi değerlendirmemiz gerektiğini söyleyebiliriz. (…) Mürselekli kadınların şiiri olan ‘Abooov’, Egeli tütün kıran kadınların da şiiri sayılmaz mı? Yüce, şiirleriyle kırsal alanlarda büyük kentlerin dışında yaşayanların şiirini, tarihsel ve güncel boyutları içinde yazmıştır. Yüce, bu geniş uzanım içinde insancıl bir barışın şiirini de yazmıştır (Akvaryum şiirinde). (…) yaşam boyu karşılaşılan çelişkilerle, çelişkili durumlarla alay ve böylece toplumsal yaşamdaki çarpıklıklar onun şiirinde oldukça geniş yer tutar. Diyebiliriz ki bu toplumsal alay, onun şiirinin en önemli öğesidir. (…) Kentlerdeki çelişkiler de, şiirinde alay konusu olarak alınmıştır. (Eskici )10 Muzaffer Uyguner, onun şiir sanatına değinmeye şöyle devam eder: “Düğünüme Hoşgeldiniz” adlı şiirindeki ‘Kapımda bir şiiri imge/ Kimi al giyinmiş kimi kırmızı/ Sevindiler beni görünce’ dizeleri ile şiirin birinci bölümünün sonundaki ‘Giyinip kuşandı sözcükler/ Ellerine kına yaktı/ Sürme çekti gözlerine / Şiirime gelin geldi’ dizeleri, şiirde imgelere ve sözcüklere verdiği önemi gösterir. (…) ‘Halay Çeken Sözcükler’ adlı şiiri, şiirdeki sözcükler üzerine kurulmuştur diyebiliriz. (…) ‘Karakura’ adlı şiirde de halk türkülerinde keklik gibi seken sözcüklerden söz eder. Sözcüklerin şiirdeki önemini belirten ve sözcüklerle şiir sarayını kuran Yüce, Antakya’nın yaşamına çarşılardan başlamıştır. (…) Ali Yüce’nin kitabında tek sözcükle kurulmuş dizelerden oluşan şiirlerle (Kadın Yontuları 1-5) koşma biçimi ve söyleyişinde şiirler (Sencik Gibi) de vardır. Bir yerde sözcüklerin şiirini yazan bir ozan diye de niteleyebiliriz Yüce’yi. (…) Anasının ‘halk’, işinin de ‘sorguya çekmek çirkinlikleri’ olduğunu söyleyen Ali Yüce, çirkinlikler yanında çelişkileri, haksızlıkları da sorguya çekmekte ve böylece kendine özgü bir deyişle şiiri kurmaktadır. İmgelerden yararlanmadığı izlenimi verecek kadar yalın, ama yine de imgelerden yararlanarak güzel ve sağlam yapılı, değişik görüntülü şiirler Ali Yüce şiirinin özellikleridir.”(11)
Necati Güngör: “Ali Yüce, Güney’in sıcak ortamından ülke geneline, oradan da evrensel davalara varan bir şiir rüzgarı estiriyor. Bunu yaparken hayatın candamarını elinde tutmasını da biliyor. Şiirini bu ‘candamar’dan besliyor boyuna. Söyleyişindeki rahatlık da buradan kaynaklanıyor kuşkusuz.”(12)
Ali Yüce, çocuklara yönelik şiirler de yayınlar. 1990’lı yıllarda yayınlanan birkaç kitabında bunun örneklerine sıkça rastlarız. “Coğrafya” şiiri, eğitimde şiirin kullanımı bakımından da yerinde bir örnek olarak verilebilir. Onun 1980’li yıllarda yayınlanan “Anamı Arıyorum” kitabındaki “Unutmuşuz” başlıklı şiir, şiir izleği konusunda önemli bir duraktır, diye düşünüyorum. İşte bu şiirden kesitler:

“Yediğimiz bülbül eti Dişimizi sıka sıka Yıkmışız çadırı obayı
İçtiğimiz gül şerbeti Bilerek basmışız faka Satmışız dirgeni yabayı
Sıla yapmış gurbeti Biraz ciddi biraz şaka Görünce Ford arabayı
Yurdumuzu unutmuşuz Adımızı unutmuşuz Kağnımızı unutmuşuz”

Şiirinin Dili ve Estetiği

“Şeytanistan” romanından sonra “Boyundan Utan Darağacı” adlı şiir kitabını okumuştum. Şiirlerinde dile getirdiği yöresel motifler, Türkiye’nin hatta Dünya’nın değişik köşelerinde yaşayan aynı insanların işlediği sevgi halısının birer ilmikleri gibiydi. Şeytanistan romanıyla aynı yılda 1976’da yayınlanan bu şiir kitabı üzerine Muzaffer Uyguner’in tanıtım yazısını(13) 1978’de A.Ü Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü birinci sınıf öğrencisiyken okuma fırsatı bulmuştum. Aynı yıl Türk Dili’nin 303. sayısında Tuncer Uçarol’un bir değerlendirme yazısı çıkmış; bunu da biraz gecikerek inceleyebilmiştim. Yüce’nin şiirlerinde somut sözcükleri kullandığını, halk deyimlerinden yararlandığını, dolayısıyla Dede Korkut anlatımına yakın bir tarzı olduğunu vurguluyordu Uyguner. Uçarol’un “boncuk şiir” dediği şiirlerle ilgili olarak da şöyle demekteydi: “… birbiriyle hiç ilişkisi yokmuş gibi görünen, ama alttan alta bağları bulunan bazı sözcükleri hiçbir takıya bağlamadan yan yana getirip şiir kurmasıdır. (…) Geniş ve özgür bir çağrışım anlayışına dayanan bu dizeler, yadırgatıcı bir haz yaratmaktadır da denebilir. Yüce’nin bu görüşü karşısında onun dizesini sözcüğe indirgediğini yazanlar da olmuştur.”
Ben, Yüce’nin şiirlerinden bir bölümünü yazdığı bu tür şiir üzerinde durmak istiyorum. Uyguner, tanıtım yazısında “Şiirinde dize yok, belki toplu dizeler vardır.” demektedir. Bu birbiriyle kavram alanı duygu tabakası bakımından yakın olan sözcük ya da söz öbekleriyle kurguladığı şiirleriyle ilgili olarak Mehmet Bayrak “tekerleme söyleyişli şiir”olarak nitelemektedir.(14) Uçarol, bu nitelemeyi uygun görmemiş; çünkü, Kaygusuz Abdal ve Levni’nin tekerlemeleriyle bir benzerliğinin olmadığını ileri sürmüştür. Halk şiirimizdeki tekerlemeler, sözcüklerin kavram alanı ve duygu tabakası bütünlüğüne değil, eylem ya da duyguların akışına göre gelişir. Bu bakımdan Uçarol’un eleştirisi yerindedir. Ancak, kendisinin ileri sürdüğü “boncuk şiir” adlandırması da pek tutmamıştır. Yüce’nin “Asılacak Kitap” adlı yapıtını tanıtım yazısında Sennur Sezer, “Divan edebiyatının tenasüp diye adlandırılan birbiriyle ilgili sözcük ya da kavramların dize ya da beyitlerde bir arada kullanılması sanatını, bir başka biçimiyle şiirinde işleyen Ali Yüce, sözcüklerini yerleştirdiği dizelerde özgür bırakır. Bu özgür sözcükler, bir çiçek dürbünü gibi her okuyucuya yeni görünümler çizer.” demektedir. Tenasüp sanatında işlev ya da duyum bakımından birbiriyle ilgili sözcükler, nazım birimi olarak dize ya da beyit içinde yer alırlar. Oysa Yüce’nin şiirlerindeki sözcüklerin işlenen temaya, ana düşünce ve konuya göre çağrışımcı ve bütünleyici bir sıralanışı söz konusudur. Belki bu sıralanış bakımından Uçarol’un “boncuk şiir” ya da “tespih şiir” nitelemesi yerini bulmaktadır. Şairin kendisi de, bu nitelemelerin şiir serüveni noktalanmadan kesinlik kazanamayacağını dile getirmiştir. (Ankara’dan 15.8.1991’de bana yazdığı mektup.)
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatımızda “boncuk şiir” tarzında ilk şiir yazan Ercüment Uçarı’nın 1962’de yayınlanan “Kuyudaki Yusuf” şiiri önemlidir. Ali Yüce’nin bu tarzdaki şiiri ise 1965’te yayınlanır.
Ali Yüce’nin şiir tekniği üzerine Mehmet Bayrak’ın değerlendirmesi ise şöyle: “Bu söyleyiş, çağdaş Türk şiirinde devrimci özle birleşmiş olarak ilk kez Ali Yüce’de görüyorum. Bu tip şiirlerde Yüce, benzetmelerden ve sözcük oyunlarından çokça yararlanır. İmgeye sık sık başvurur. Fakat öbür tip şiirlerinde olduğu gibi bu tip şiirlerinde de imge hiçbir zaman anlamın yitmesine yol açmaz, tersine daha da güçlendirir.”(15)
Kendisi gibi Köy Enstitülü şairlerden biri olan Şevket Yücel ise şöyle demektedir: “İlk bakışta basit gibi görünen şiirleri, toplumsal yaşamdaki derinliği ustaca yansıtır. Kısacık söyleyişler içinde insanı öylesine düşündürür ki… Ali Yüce çoğu şiirlerinde sözcükler, dizeler arasındaki çağrışım köprüsünü kurmakta başarılı. Ondaki imgeler, sisler içinde değil, ışıklar altındadır. Dizeler ilk bakışta soyut gibi görünür, ama okudukça somutlaştığını görürüz.”16
Şiirin dilin en duyarlı ve ustaca soyutlandığı, en yoğun anlamın yüklendiği sözcükler dizgesinden oluştuğu bilinmektedir. Sözcüklerden yaratılan şiirin Ali Yüce’deki ifadesi dikkat çekicidir: “Çoğu zaman bir kuyumcu gibi çalışırım, çabalayarak. Sözcüklerle boğuşarak onlar beni, ben onları yararım. Helal etmeseler, can veremem. Sözcüklerin hakları bende çoktur. . Hırpalarım. Ben onlardan davacı değilim.”(17)
Halk Çağı kitabıyla ilgili bir değerlendirme yazısı kaleme alan Necati Güngör, şunları söylemektedir: “Ali Yüce, kısa söylenmiş şiiri pek sevmiyor. Rahat bir söyleyişle, enine boyuna işliyor bildirisini ozan. Şiiri yalınlıkta, şiiri halkçı bir davanın peşinde, şiiri yerellikte ve gelenekselde arayıp buluyor Yüce. (…) Güneyin sıcak ortamından ülke geneline, oradan da evrensel davalara varan bir şiir rüzgarı estiriyor. (…) Ali Yüce, bilinçli yaşadığı çağından Karacaoğlan’a, Yunus’a bağlanmak için yollar arıyor şiirinde. Aynı toprağın bu kadim ustalarına kendi şiirini bağlamak istiyor dil yoluyla. Ali Yüce’nin dili, üzerinde yaşadığı topraktan yoğrulup kotarılmış bir dil denebilir. (…) Halk Çağı’ndaki kimi şiirlerinde ise, birer hikaye birikimi göze çarpıyor: Sözgelimi ‘Poliklinik’, ‘Babalarımız’ adlı şiirler, gücünü hikayeden alan şiirlerdir denebilir. Toparlarsak; Ali Yüce yerel dil çemberi içinde sıkışıp kalmadan, içinden geldiği halkın zengin söyleyiş özelliklerinden yararlanarak bezediği şiirlerinde kah günlük hayatımızın, kah bir nehir gibi akıp giden toplum hayatının sorunlarını, insanlığa birer bildiri halinde sunuyor, diyebiliriz.”(18)
O’nun şiir diline bir anlamda gönderme özelliği taşıyan şu anlatı kesitini – hemşehrilik, Düziçi’nde okuma ve öğretmenlik bakımından ortak yönleriyle dikkati çeken İhsan Kutlu’nun kaleme aldığı – burada örneklemek isterim.
“Anteke zokmak sensiz bomboş Hocam/ ne tusbağa kimin yanpiri yürüyen Alluş var/ ne ayrancı Felek ve ne de sarhoş Mahsen… (…) Uzun sözün kısası, vallahi seni çok özleyiğik Hocam/ ne kadar olsa memleketimizin okumuş bir adamısın/ ne kimsenin haramında gözün bağında elin var, doğrusun/ arada sırada sene bir selam saloduk, kuru bir çayını içoduk/ bizi senden ve bunlardan mahrum koydun bre Hocam…”

Şiirini Nasıl Yazıyor? Şiir İşçiliği Nedir?

“Yürürken, konuşurken bir şey gelir çarpar bana. Çok belirsizdir. Onu atmam, anında veya eve gidip imgemdeki motiflerle not alırım. Bir gün gelir orada duran notlar, beni rahatsız eder. Alır yazarım. Bazen aylar geçer, tek dize yazmadığım olur. Kuluçka dönemim uzundur. Kimi zaman aklımda olmayan şiiri yazarım. Bir günde oluşan şiirlerdir bunlar. “ diyerek şiirinin oluşum sürecini anlatan Ali Yüce, “ Bir şiiri çözümlerken tadını yitirmekten korkarım. Söz gelimi bir gülün taç yapraklarını mikroskop altına yatırıp incelersek, gülün güzelliğini görebilir miyiz? (…) Kısacası, ben şiiri laboratuvara sokmayı, ameliyat masasına yatırmayı sevmem.” Sözleriyle de şiirin akademik açıdan incelenmesinin ayrı bir konu olduğuna vurgu yapmaktadır.
Şiir yazmakla ilgili görüşlerini şu şekilde de maddeleyerek anlatır Ali Yüce: “1. Şiir sözcüklerle boğuşmak sanatıdır. Baudlaire de ‘Esin dediğin şey, nasıl olsa gelir, güçlük onu sepetlemektir.’ diyor.
2. Kültürsüz, birikimsiz hiçbir şey olamaz. Birikim doğarsa, biçimi bulur insan.
3. Yetenek. Bir insan, herhangi bir işi başkalarına benzemeyecek biçimde başarmak istemeli. Salt yetenek, insanı başarıya ulaştırmaz. Yeteneği çabayla beslemeli. Tekniğini bulmalı.
4. İşlevsel yön unutulmamalı. Neden mi? Sanatın toplumcu işlevine inanıyorum. Şiirlerimi bu doğrultuda yazıyorum. Toplumculuğun sanatı ve sanatçıyı kısırlaştıracağına inanmıyorum.”(19)
Aynı yazıda Ali Yüce’nin “Bazan, bazı şiirlerimi daha çok severim. Bunlar kolay okunanlar, ezberlenmesi kolay olanlardır. Çünkü kimi şiirlerin kullanım kolaylığı var.” Demektedir. Şiirin halka ulaşmasındaki işlevselliğini önemseyen Ali Yüce’nin kitap adlarını koyarken de şu yöntemi izlediği görülüyor: “Ben kitaplarımın adlarını kimi zaman sormaca ile koyarım. Kafamdaki adları yazarım bir kağıda. Her yaş ve uğraştan kitapseverlere teker teker sorarım. Bunlardan en çok hangisini beğendiklerini öğrenirim. (…) Şu anda yayımlanmamış Yeni Su Eski Gemi şiir kitabımla Boyundan Utan Darağacı kitabımın adını sormaca yolu koydum.” Bu söyleşinin yayınlanmasının üzerinden 21 yıl geçmesine karşın birinci kitabı yayınlanmadığına göre, ikinci bir soruşturma yaptığı anlaşılıyor Ali Yüce’nin.

Sonsöz Yerine

Toprakları verimli bir coğrafyada yaşadığımız biliniyor. Yaratıcı, üretken insanların da yetiştiği ülkemizin, “kul” anlayışından kurtulup aydınlanmaya başlamasında, yeni şair-yazarların yetişmesinde önemli katkısı bulunan (ideolojik boyutuyla ilgili eleştirilerimiz saklı kalmak kaydıyla) Köy Enstitüleri’nin kuruluşunda emeği geçen tüm eğitimcileri saygıyla anarken, Ali Yüce’nin şahsında bu okullardan yetişen aydın ve sanatçılarımızın birikimlerine de sahip çıkılmasının gerektiğini bir kez daha vurgulamak isterim. En başta kültür-sanatla ilgili bir yapıya adının verilmesiyle(20) bu sorumluluğumuzu yerine getirmeye başlayabiliriz.

“TAHSİLDAR BASKISI”NDAN “FİNANS KAPİTAL CENDERESİ”NE Mİ OLMALIYDI?

Osmanlı döneminde öşür vergisini toplayanlar arasında mültezimler varmış. Bu feodal yapının son döneminde merkezi otoritede meydana gelen çözülme nedeniyle yerel yöneticilerin keyfi uygulamaları da artmaya başlamış. Halkın gözüyle tam bir “derebeylik dönemi” yaşanmaya başlamış.
Yayladağı’nın o zamanki adı Ordu’ymuş. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi ile Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-zünun eserlerinde anlatıldığı kadarıyla korunaklı, ormanlık bir alanmış. “Eski Roma Yolu” ile daha sonraki “Fellah Yolu”nun kuzey-güney irtibatını sağladığı bu bölge Osmanlı döneminde Cisr-i Sugur’a bağlı bir nahiye konumundaymış. O zamanlar Halep, vilayet merkeziymiş. Kadılık, Cisr-i Sugur’da olduğundan, yörenin mültezimbaşları belli bir miktar üzerinden vergi toplamak üzere kadılıkla anlaşma yapar ve bunun birkaç katını halktan çıkarmak için her türlü baskı ve hileye başvururlarmış. Mültezimbaşları, bu sömürü ağlarını, köylerdeki adamları aracılığıyla uygulamaya koyarlarmış. “Şahna” adı verilen bu öşür toplayıcıları, çoğu kere ürün harmandayken gelip hasıla el koyarmış. Bu nedenle halk arasında “Şahna ölçer, hakkını alır.” sözü yaygın olarak kullanılmıştır.
Yaşamlarını çok zor koşullarda kazanan köylülerin, bu şahnaların elinden kurtulmak için değişik yöntemlere başvurduğu, hatta köylerini bile terk ettikleri anlatılır. “Senin yaptığını Çorumlu bile yapmaz.” kalıplaşmış sözünün arka planında bu yöntemlerden birinin yer aldığı bilinir. İşte bu zorluklar için-de açlık tehlikesiyle karşı karşıya gelen Ordu (Yayladağı) köylülerinin ot bile yayılmaktan dişlerinin yemyeşil olduğu söylenir. Bir zamanlar hayvanlara yem olarak dahi verilmeyen ince darıyı yemek zorunda kalan halkın bu durumunu, bu yöreden yetişmiş halk şairi Kâmil Sarıateş “Akdarı” şiirinin bir dörtlüğünde şöyle dile getirir:

“Ekmek olup ulaşmazsın ocağa
Sofralarda yakışmazdın çanağa
Şimdi nedir senin için bu kavga
Bana doğru cevap ver akdarı “

Hatay’ın Fransız işgalinde kaldığı 18 yıl boyunca da yöredeki köylüler, bu kez “tahsildar baskısı”ndan kurtulmak için çözüm aramaya başlamışlar. Bununla ilgili bir örneği de, Hisarcık köyünden yetişmiş eğitimci şair Ali Yüce’nin Şeytanistan romanından aktarmak istiyorum.
“Gavur Süleyman, bir kere tahsildar Alexi geldiğinde kendini Hoşaf Ali olarak göstermiş ve Alexi’den ölesiye dayak yemişti. Hoşaf Ali, kazmasını omuzlayıp kaçmıştı köyden. Alexi köyden gidinceye dek dönme-mişti. Bu sürede günlerini nasıl geçirdiğini anlatır güldürürdü herkesi. ‘Gene böyle tahsıldar Elekçi gelikti. Elimizde avcımızda bir delikli kuruş yok. Şura bura başvurduk, bulamadık. Alicik Memet’e gittim, ağa dedim, beğe sekkiz kâğıt para ver, seğe on gün kök sökerim, dedim. Vermedi. Göğe baktım göğ yırak, yere baktım yer yırak. Karayılan Boğazı’nda iki evlek tarla vardı, onu satak dedim, şu bizim çiçek avrat bıdır bıdır etti, ırazı olmadı. Hem Elekçi tahsıldar gelik hem Kulaksız tahsıldar… Köyü bir baştan başlayıklar, kırıp geçiryolar…”(21)
Fransız döneminde vergi toplanmasıyla ilgili olarak Yayladağı eski Belediyesi Başkanlarından Yusuf Şerifoğlu Koca Reisin Seyir Defteri adlı kitabında şöyle bir olaydan bahsediyor:
“…Harmanlardan öşür toplanıyor. Bir ev ambar edilmiş, oraya yığılıyor, kapı mühürleniyor görevlilerce. O ev muhtarın sorumluluğunda. Halk aç, perişan. Muhtarlar, nahiye müdürü olan bu zata geliyor, durumu anlatıyorlar. Hacı Hissam Ağa, ‘Yüzde yetmişini dağıtın köylüye.’ diye direktif veriyor. ‘Kapılar mühürlü’ diyorlar. Kızıyor. ‘Damı delin, ne kadar buğday, arpa çıkardıysanız, o kadar toprak koyun!’ talimatını veriyor. Muhtarlar bunu aynen uyguluyorlar. Bilâhire, toplanan bu hububatın şimdi Suriye’de kalan Kesap’a nakli emrediliyor. Köylümüz oraya naklediyor. Nahiye Müdürüne bir yazı: ‘Bu gelen hep toprak’ diye. Cevabi yazıda Nahiye Müdürü ‘Allah böyle verdi.’ diyor.”(22)
Fransız işgali 1938’de sona erince, yörede halk bayram ediyor. Yeni dönemin eğitimde, idarede ve ekonomide yaratacağı olumlu gelişmelere ümit bağlayan halkın bu sevinci de, II. Emperyalist Dünya Savaşı’nın gerilimleri ve jandarma baskısının yoğunluğu içinde kendilerine yansıyınca, kursaklarında kalıyor. Bu kez, yeni nahiye müdürüne, nüfus memuruna, tahsildara, karakol komutanına “hediye”ler götürmekten gına geliyorlar. Çocuğuna yediremediği yumurtayı, işi düşeceği için, bunlara yediriyor halk. Hak hukuk aramanın, örgütlü ve bilinçli bir yurttaş olmanın kültürünü edinememiş insanlar olarak, yeni zorluklarla boğuşmaya başlıyorlar. Neyse ki, Köy Enstitüsü, Eğitmenlik Kursu vb. olanakları iyi değerlendiren Ali Yüce gibi onlarca genç çıkıyor da, köylüler yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyorlar.
Köylülerdeki, işçilerdeki bu uyanış, güçlenen burjuvazinin ve uşaklığını yaptığı emperyalistlerin hiç hoşuna gitmiyor. Okullara Amerikan süt tozundan ekmeğe kadar yiyeceklerle girip insanların kafasını yeniden köleleştirmenin sürecini başlatıyorlar. Amik ve Adana toprak ağaları, bu yoksul köylülerin elcileri aracılığıyla bir sonraki yıl bile borçlu hale getiriyorlar onları ve çok düşük ücretlerle sarı sıcakta çapa kazdırıyorlar, pamuk toplattırıyorlar. Bu ilişkiler banka faizciliği, tefecilik vb. uygulamalarla gelişirken, günümüzde ülkenin en ücra köşesine kadar ulaşan bayilik, temsilcilik vb. ağlarla her alanda halkı cendereye almaya başlıyor finans kapital.
Günümüzde tümüyle IMF’nin emek düşmanı politikalarının uygulandığı, köylünün ürettiği her şeyin değer kaybettiği, desteklemelerin iptal edildiği, buna karşılık mazottan gübreye, elektrikten telefona kadar her şeye zam üstüne zam yapıldığı bir dönem yaşanıyor. Bu gerçeklik, ülke nüfusunun % 80’ini olumsuz yönde ve giderek derinleşen biçimde etkilerken, halkın direncinin de parçalandığı bir tezatlık yaşanıyor. İşte tarih, bu çok daha önemli cendereyi parçalama görev ve sorumluluğunu yüklüyor Türkiye emekçilerine, yurtseverlerine. Fransız işgalinden kurtulmak için verilen mücadelelerin gerçek anlamını bu noktada kavramak gerekiyor. Nuri Aydın Konuralp, Şeyh Salih, Cemil Hayyik, Boklukaya direnişçilerinin ve adsız kahramanların emeklerine saygı, günümüzün işgalcileri olan finans kapitalin tahribatına “Dur!” demekle mümkündür. Bunun gereğini yapmayanların hamasi nutuklarına artık kanmamaktır, gerçek yurtseverlik ve “Hatay sevgisi”…

(1) Gösteri Dergisi, Aralık 1982, S:25
(2) Köy Enstitülü Yazarlar, Ozanlar, TÖB-DER Yayını, Ankara, 1978, s.598
(3) A.g.e., s.601
(4) Yurt Ansiklopedisi, s.3494
(5) Varlık Dergisi, 1 Mart 1969
(6) Yurt Ansiklopedisi, s.3494
(7)T.Uçarol, “Yapıtlarını Anlatıyorlar”, Varlık, Mayıs 1982/896, s.46-47
(8) Türk Dili, 1976/303
(9) Gösteri, Aralık 1982/25
(10) “Ali Yüce’nin Antakya Çarşıları”, Kıyı Dergisi, Mart 1987/12
(11) A.g.m,1987/12
(12) Gösteri, 1982/24
(13) Türk Dili, 1976/301
(14) Soyut, Mart 1974/68
(15) M.Bayrak,s.571
(16) “Ali Yüce’nin Şiirleri”, Yeni Ortam, 19.9.1973
(17) Yaşar Seyman, “Acıyı Güzelleştiren İnsan”, Gösteri, Aralık 1982/25
(18) “Dünyaya Engin Bir Gönülle Bakıyor”, Gösteri, 1982/24
(19) Yaşar Seyman, a.g.m, s.8
(20) Yıllar önce gündeme getirdiğimiz bu öneri, Antakyalı başka dostların da çabasıyla 2014 yılında hayata geçirilmiş olup Antakya’daki bir parka Ali Yüce’nin adı verilmiştir.
(21) Ali Yüce, Şeytanistan, Ankara, 1999, Güldikeni Y., s.78
(22) Yusuf Şerifoğlu, Koca Reisin Seyir Defteri, Antakya, 1999, s. 28)

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Federico Garcia Lorca’nın ölüm sebebi aydınlandı

İspanyol oyun yazarı ve şair Lorca’nın ölüm sebebi aydınlandı.Ölümü aydınlatan rapor, Lorca’nın ‘Franko’nun askerleri tarafından kurşuna dizildiğini ortaya koyuyor. Ünlü...

Kapat