Halkın şairi Ali Yüce (Antakya) anmasından izlenimler – Müslüm Kabadayı

ali_yüce“Küçük bir tüy gibiyim / Büyük bir kuşun kanadında…” demiş Ali Yüce. İki dizeyle parça-bütün ilişkisini ustaca betimlediği gibi özgürlük için harcanan emeğin, yaşamın değerini de mütevazıyla dile getirmiş şair. 29 Nisan 2015’te o büyük kuş, halkın şairini alıp sonsuzluğa uçuverdi. 30 Nisan’da Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda onu sonsuzluğa uğurlarken bu iki dizeyi okuduktan sonra şöyle demiştim: “Şimdi biz de diyoruz ki ona: İmgeler yeşersin toprağında…”

O, toprağında imgeler yeşertmek için büyük kuşun kanadında uçmaya devam ederken Antakyalı şair-yazar dostları olarak “Halkın Şairi Ali Yüce Yaşıyor!..” başlıklı bir anma programı düzenlemek üzere kanat çırptık dostluk ve vefa için, şiir ve Ali Yüce adına. Ben Ankara’dan programın oluşumuna katkı koyarken Antakya’da Musa Artar, Duran Yaşar, Bedran Cebiroğlu ve Arif Okay arkadaşlarımız da taşın altına ellerini koydular. Pankart, afiş ve davetiyelerin basımında Lütfi Yücel desteğini esirgemedi. Büyükşehir Belediyesi Meclis Salonu’nun tahsisinde Orhan Yıldız duyarlık gösterdi. Anma hazırlığı sırasında idari mekanizmanın çıkardığı “ot yoldurma” babındaki zorlukları aştıktan sonra oğul Galip Yüce’yle Ankara’dan Antakya’nın yolunu tuttuk. Doğrusu, annesi Nimet Teyze’nin ciddi sağlık sorunları nedeniyle hastanede yatmak durumunda kalması, anmaya Galip Bey’in gelip gelemeyeceğine dair belirsizlik yaratmıştı. İyi ki annesi kendine geldi ve biz yolculuk boyunca gerek babasına, gerekse Hatay’a dair saatlerce söyleştik kendisiyle. Doğrusu, komşu köylerin çocukları olmamıza karşın, kendisiyle çok seyrek görüştüğümüz için gerek birbirimizin hayatlarına gerekse Ali Yüce’nin bilinmeyen yönlerine dair paylaşımda pek bulunamamıştık. Bu boşluğu az da olsa dolduran verimli bir diyalog kurduk. Konuşurken, yaşamı ve sanatıyla kendilerine büyük bir miras bırakan babanın yükünü taşıyabilme kaygısı içinde olduğunu hissetim Galip Bey’de. Bu da gayet anlaşılır bir şey değil mi?

Babasıyla ilgili anlattıkları yanında hidrojeolog olması nedeniyle Amik Ovası ve Amanos Dağları’yla ilgili verdiği çarpıcı bilgiler ilgimi çekti. Özellikle Kızıldağ’ın gerek ılıca-kaplıcalar gerekse mineral zenginliği bakımından bölgenin kalkınmasında önemli rol oynayacağına dair değerlendirmesini paylaştığı yerel yöneticilerin konuya olan yetersiz ilgileri üzerinde özenle durmayı gerektiriyor. Aynı hassasiyeti, Amik’ten yeraltı sularının çekilmesi nedeniyle meydana gelen çökme ve göçmelerin de bilimsel ekipçe sürekli izlenmesi gerekirken bunun ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çeken Galip Bey’in, toplumsal duyarlıkla hareket eden bir bilim insanı olmasında babasının eğitim anlayışının etkili olduğunun altını çizmeliyim.

Antakya’ya 16 Mayıs 2015 Cumartesi sabahı ulaştık. Kahvaltımızı, ablam Menekşe Kabadayı’nın hazırladığı murç salatası, tuzlu yoğurt eşliğinde yapmak güzeldi. Kahvaltının ardından Meryem Gün öğretmenimizi ziyaret edip geçmiş olsun dedikten sonra Musa Artar dostumuzla buluşup Emek Mahallesi’ndeki Ali Yüce Parkı’na gittik. Galip Bey ve kayın biraderi Nihat Dede Öğretmen de oradaydılar. Birlikte fotoğraf çekildik. Parkın Ali Yüce şiirleriyle zenginleştirilmesi üzerine konuştuk. Tabii insanların farklı yaklaşımları ya da duyarsızlığı da gündemimizdeydi. Dolayısıyla Ali Yüce gibi eğitimciliğini ve sanatını halkın aydınlanmasına adamış bir öğretmen şairin bile halka nasıl yalan yanlış propaganda edildiğini öğrenmek, içimizi sızlattı. Cehalete, sömürücülerin karanlığına işaret eden romanına “Şeytanistan” adını verdiği halde, kendisi için “şeytana tapan şair” olarak karalama yapılması, işimizin ne kadar zor olduğunu bir kez daha gösteriyordu. Her zorluğa karşın halkı içinden aydınlatma savaşından yılmadan mücadeleye devam dedik.

İstanbul’dan anma toplantısına katılmak için gelen Yusuf Yıldırım, Antakya Öğretmenevi’nde bizi beklediğini telefonla söyleyince, gecikmeksizin oraya gittik. Bahçede Düziçi İlköğretmen Okulu’ndan 1967-1968 döneminde mezun olan bir grup öğretmen toplanmıştı. Yusuf Bey, bazılarıyla bizi tanıştırdı; Mersin-Adana-Osmaniye-Maraş-Antep’ten gelenler yanında Antakya’dan Mehmet Ceylan ve (Gazi) Nizamettin Zan da vardı aralarında. 1971-1976 yıllarında öğrencisi olduğum Düziçi İlköğretmen Okulu’nun atmosferini kısa süreli de olsa anımsama vesilesi olanlar arasında Matematik öğretmenimiz İsmail Narlı ve Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Adana (Düziçi) Şubesi Başkanı Bayram Ali Taparlı da vardı. MKÜ Tarih Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Süleyman Hatipoğlu da Hatay Büyükşehir Meclis Salonundaydı.
Karabey Aydoğan’ın yazdığı “Arifiye Köy Eğitmenleri Tarihi” kitabını İstanbul’dan gelen Yusuf Yıldırım Öğretmenden aldım. Bu konu üzerinde fazla yayın yapılmadığı için Demkar Yayınevi tarafından Nisan 2015’te gün ışığına çıkarılan 306 sayfalık bu kitabın, bilgi yanında belgeler ve fotoğraflarla desteklendiğini belirtmeliyim. Karabey Aydoğan’ı bu zengin çalışması için kutluyorum, konuyla ilgilenenlere önemli bir kaynak olan bu kitabı için.

Bayram Ali Bey’den de “Düziçi Köy Enstitülü Yıllar” adlı kitabı aldım. Doğrusu bu kitabı hazırlayan İbrahim ve Birgül Bozkurt’la Nazlı Geylani’ye, katkıda bulunan tüm Düziçi mezunlarına ne kadar teşekkür etsem az gelir. Çünkü, merak ettiğim ve kişisel çabamla öğrenmekte çok zorluk çekeceğim birçok bilgiye kavuştum. Örneğin Ali Yüce’nin sınıf arkadaşı olarak 1950-1951 döneminde mezun olduğu söylenen köylüm Mahmut Çetin’in 1949-1950 döneminde okulu bitirdiğini öğrendim. Yine bir ay önce kendisiyle görüşme olanağı bulduğum Fatma Kurnaz’ın (Selçuk) 1926’da Misis’te doğduğunu ve kardeşi Hatice Selçuk’la 1945-1946 döneminde okulu bitirdikleri bilgisini edindim. Çünkü kendisi hatırlamakta zorlanmıştı. Fatma Hanım, Düziçi’ne gelen kızlar arasında Mersin Arslanköylülerin ağır bastığını söylemişti. 10 dönem boyunca Düziçi Köy Enstitüsü’nden mezun 45 Arslanköylüden 6’sının kız olması önemlidir. Ülkenin henüz eğitimde köylere yönelik ilk ciddi adım attığı bir dönemde bir kasabadan bu kadar öğretmenin, özellikle de kadın öğretmenin yetişmesi incelenmeye değer bir konudur. Edebiyatımızda iz bırakan Behzat Ay ve yakını İzzet Ay’ın da Arslanköylü olmaları ve Düziçi Köy Enstitüsü’nü bitirmiş bulunmaları dikkat çekicidir.
Bu kitabın “Düziçi ilköğretmen Okulu 1954-1974 Bölümü”nü yazan Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi emekli öğretim görevlisi Yusuf Yıldırım, anma sırasında Ali Yüce’nin 1951’de birlikte mezun olduğu Hataylı sınıf arkadaşlarının diploma kayıtlarının slaytlarını sundu. Orada bulunan okul arkadaşları Haydar Demirtaş, Osman Sakallı, Ahmet Coşkun, Refik Eryılmaz, Cabir Doğruer ve Hasan Bekmez başta olmak üzere izleyenleri duygulandıran bir sahneydi… Sonra Yusuf Bey, Düziçi Köy Enstitüsü döneminin tüm mezunlarının kayıtlarının, Düziçi Anadolu Öğretmen Lisesi döneminde Bilgisayar Öğretmenliği yapan Ali Coşkun tarafından taranarak dijital belge haline getirildiğini söyledi. Hemen, “İlköğretmen Okulu dönemi kayıtları da var mı?” diye sorduğumda “Ne yazık ki yok.” yanıtını alınca üzülmüştüm. 1971-1972 dönemindeki fotoğraflı kaydımın nasıl yapıldığını şimdi daha çok merak ediyorum doğrusu. Ali Yüce’yi anma etkinliğimizin böyle bilgi ve duygularla bizi beslemesi de çok anlamlıydı.
Ali Yüce, esas doğum tarihinin 1924 olduğunu vurguladıktan sonra, 1926 ve 1928 tarihlerinin doğum tarihi olarak kayıtlara geçtiğini açıklar. Daha sonra da 1946’da Düziçi Köy Enstitüsü’ne kaydolduğunda yeniden doğduğunun altını çizer. Söz konusu kitaba da alınan şiirinde şöyle diyor: “Yıl 1946/Düziçi Köy Enstitüsü’nde/Bu dünyaya ayak bastım ben/Ekmeğime ışık sürdü Tonguç/Eşitlik özgürlük sürdü beynime/Bin yıllık uykudan uyandım/Bir gramcık bilgi için/Tırmanmadık yokuş koymadım ben/Saç döktüm ömür tükettim/Öğrenmeye doymadım ben” Evet, Ali Yüce’nin öğrenmeye doymadığı bu toprakları, tam da onun Düziçi’ne kaydolduğu 1946’dan beri adım adım kirleten bir emperyalizm ve aydınlatılan halkın çocuklarını yeniden ortaçağ karanlığına sürükleyen bir gerici siyaset söz konusu. Onun gibi “öğrenmeye doymayan”, aynı zamanda yeni kuşağın beynine “eşitlik ve özgürlük” sürmek için yaşamını adayan öğretmenlere, sanatçılara ihtiyaç var bugün.

Anmada Ali Yüce için yazdığı şiiri okuyan kentteşi Mustafa Akyürek şöyle diyordu:

“…şimdi söyleyin
ey yazıcılar
ne yana düşer
‘şiiristan’
neresi ‘şeytanistan’

ya siz
çağcıl gazelciler
söyleyin hadi
şiir nerede
ıssız mahfil nerede”

Akyürek dostumuzun “Kartal Ömrüne Eş” şiirinin bu bölümündeki sorulama sanatı, Ali Yüce’yi tanıyanlar için fazla söze gerek duyulmayacak kadar açıklayıcıdır. Onun “Şeytanistan”dan “şiiristan”a dişi ve tırnağıyla gerçekleştirdiği devrim, başlı başına takdire değerdir.

Anmada oğlu Galip Yüce, anmayı düzenleyenlere ve programa katılanlara teşekkür ettikten sonra 2005’te Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenen Ali Yüce programının video kaydını sundu. Ardından babasının “Şiir Sıcağı” ve “Anamı Arıyorum” şiirlerini özgün bestesiyle bağlama eşliğinde okudu. Dinleyenlerin çok etkilendiği bu şiirlere ek olarak Fikret Burgaz arkadaşımız Ali Yüce’nin Mürselekli kadınları işlediği ve Ruhi Su tarafından bestelenen “Abov” şiirini seslendirdi. Metin Yılmaz’la iki türkü okuyarak anmayı zenginleştirdiler. Hele Doğuş İlkokulu 4. Sınıf öğrencilerinden Azra Tosun, Defne Deniz Berber, Demir Elmas, Dost Kaplan, Nami Veysoğlu, Nehir Naz Karanlık, Nihat Mişel Kuşoğlu, Ekin Karaoğlu’nun Ali Yüce’nin şiirlerini okumaları çok önemliydi. Böylece onun, “çocukların şairi” olduğunu da kanıtladılar. Çocuklardan birinin, Süha Kıyak tarafından Arapçaya çevrilen “Evrensel Kardeş” şiirini okuması, orada bulunanlar için sürpriz olduğu kadar Türklerle Arapların iç içe yaşadığı Antakya’ya armağan olmuştur.

10 yaşındaki çocuklardan 90 yaşındaki sınıf arkadaşlarına, onunla Kışlak İlkokulu’nda okumuş Ali Çuhadar’dan Kışlak’ta üç dönem muhtarlık yapmış ve yörenin aydınlanmasına, kalkınmasına emeği geçmiş olan Mehmet Yıldız’a, Köy Enstitülü Öğretmen Mahmut Çetin’in eşi Feride Çetin’den Şeytanistan romanını okumamı ve böylece Ali Yüce’yle tanışmamı sağlayan Neriman Kızılay’a (Gündüz) kadar yaklaşık 150 kişinin katıldığı anma programı 2,5 saat sürdü. Hiçbir abartıya, yapaylığa kaçmadan doğal bir akışla gerçekleşen programın sunuculuğunu, güzel sesiyle ve akıcı biçimde Türkçe Öğretmeni Suzan Ağbaba yaptı. Ben, “Barış ve Özgürlük Şairi: Ali Yüce” başlıklı bir sunum yaptım. “Şiir Sıcağı”ndan “Olmaca” şiirine kadar bu temayı işlediği şiirlerden örneklerle onun sevgi yüklü Akdeniz sıcağının şiir dilini ustaca kurduğunu vurguladım. Yusuf Yıldırım, “Ali Yüce ve Çocuk Edebiyatı” başlıklı sunumunda çocuk eğitiminde önemli bir işlevi olan Ali Yüce şiirinin çocuğun yaratıcılığını güçlendireceğinin altını çizdi. Musa Artar, Ali Yüce’nin şiir evrenini oluşturan temel unsurları şiirlerinden örneklerle değerlendirdi. Bedran Cebiroğlu, şairimizle mektuplaşmalarından söz ederek şiirin çok emek istediğini belirten bir mektubunu okudu. Ali Yüce’nin yaşamından çarpıcı anekdotlar anlatan Duran Yaşar ise onun kitaplarının yeniden basılması gerektiğini dile getirdi. Aralarında 10 yaş fark olmasına karşın Düziçi Köy Enstitüsü’nde aynı sınıfta okuyan Haydar Demirtaş anılarını canlı biçimde aktardı. 1950 seçimlerinde okuldan sadece onun oy kullandığını ve yanlarına geldiğinde, “Sizi tıfıllar sizi!” dediğini anlattı. Köydeşi Hasan Bekmez de, kendisine her konuda ağabeylik yapan Ali Yüce’nin şakacılığına dair örnekler verdi.

Doğrusu, böylesine çok yönlü ve dolu dolu akıp giden programın sonuna doğru Ali Yüce’nin Düziçi Köy Enstitüsülü arkadaşlarına, Yusuf Yıldırım tarafından hazırlanan katılım belgesinin verilmesi de çok anlamlıydı. Belgeleri verenlerden birinin öğrencilik dönemimizde Düziçi İlköğretmen Okulu’nda Eğitim Şefi olan Mehmet Göl hocamızın olması, bizim için sevindiriciydi. Etkinliklerde duygusal yoğunluklar, hatta beklenmedik tepkiler de gündeme gelebilir kaygısını taşımıyor değildim. Bu anlamda dinleyicilerden bir kişinin, “Ali Yüce’nin devrimci yönüne değinilmedi? Onu anlatmak isterim.” diyerek akışa müdahale etmesi, gerek sunucu Suzan Hanım’ın gerekse bizlerin, “Programdaki serbest kürsü bölümünde duygu ve görüşlerinizi ifade edebilirsiniz.” biçimindeki açıklamamızla tatlıya bağlandı. Sonradan anlaşıldı ki bu dinleyici konuşmaları yeterince dinlememiş, bunun farkına varınca da konuşmaktan vazgeçmişti. Bu durum, aklıma Ali Yüce’nin mizah dilinin gücünü gösteren bir anekdotunu getirdi. 1970’li yıllarda Antakya’daki TÖB-DER binasına gittiğinde oradaki “şekilci devrimci” gençlerden biri, “Devrimci Ali Yüce’ye bakın, jilet gibi ütülü pantolonla gelmiş.” der. Hemen pantolonunun paçalarını çamaşır çitiler gibi çitileyen Ali Yüce, “Şimdi devrimci oldum mu?” yanıtını verir. Onun anında mizahi dille gerçeği ifşa etme gücünü, şiir dilinde de ustaca kullandığını bilmekteyiz.

Sanatçılar, eğer doğanın ve toplumun dilini, yaşamın diyalektiğini sezgi ve yaratıcılıklarıyla sanat diline dönüştürenlerdir. Onlar, toplumsal bir sorumluluk ve duyarlıkla yaşamı eşitlik ve özgürlük doğrultusunda dönüştürmek için sözcükleri, ezgileri, renkleri kullanırlar.

Ali Yüce’nin Hisarcık gibi dağların arasındaki küçük bir köyden sakal tıraşı olduğu bir yaşta Düziçi Köy Enstitüsü’ne giderek Şeytanistan karanlığını yıkması çok önemlidir. Köy Enstitüsü aydınlığıyla 10 yıl köylerde öğretmenlik yaparken bir yandan da dişini tırnağına takarak Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümü’nü bitirir. 1961’de Antakya’da İngilizce Öğretmenliğine başlar. 1977’de Ticaret Lisesi’nden emekli olana kadar öğrencilerine dili ve edebiyatı sevdirmeye çalışır. Öğrencilerinin zorlandıkları her konuda okulda başvurdukları ilk öğretmendir, ayrıca evini de öğrencilerine açmıştır. Eşi Nimet Hanım’ın zaman zaman öğrencilere kahve yapmaktan yorgun düştüğü söz konusudur. Onlar özveriyle gençlerin yetişmesine katkıda bulunmaktan geri durmazlar. Anma sırasında Ali Yüce’nin bir şiirini okurken göz yaşlarına hakim olamayan şair ve eczacı Çetin Kalkan, onun böyle öğrencilerinden biridir.

Anmaya şair-yazarlardan, dergi ve dernek vb. örgütlerden mesajlar da gelmişti. Ankara’dan Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı adına Başkan Erdal Atıcı’nın, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin, Bağlaç Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin, şair Ahmet Özer’in; İstanbul’dan şair Sabahattin Yalkın’ın mesajları okundu. Ayrıca Ali Yüce’nin kadim dostlarından Abdullah Özkucur’un ve Almanya’dan Mustafa Önal’ın şiirli iletileri seslendirildi. Hepsinde dile getirilenlerin ortak özelliği, şairimizin toprak ve insana duyduğu derin sevgiyi, halkın aydınlanmasına adanmış yaşamını vurgulamalarıydı. Yanılmıyorsam 1986’da Ali Yüce’yi Almanya’da ağırlayan, velisi olduğu komşu köylüsü (Kandıl-Arslanyazı) Mustafa Önal’ın yazdığı “ağıt”ı buraya aktarmak istiyorum.

ALİ YÜCE’YE AĞIT

Bir Mayıstan
bir gün önce
ölünmez
Ali Yüce.

Bir Mayıstan
bir iki saat
bir kaç dakika önce
ölünmez.

Bir Mayıstan
bir gün önce
Veysel Veysel adımlanır
Yeryüzü.

Bir Mayıstan bir gün önce
gurbette
mendilsiz nasıl ağlanır
öğrenilmez öğretmenim.

Bir Mayıstan
bir gün önce
tekrarlanmaz şiir sandığımız şey
Hece hece
Ali Yüce Ali Yüce.

Bir Mayıstan
bir gün önce
terk edilmez
çırak çocuklar
ellerinde kara kalem
önlerinde beyaz kağıt

Evet, 30 Nisan Perşembe günü Ali Yüce’yi şiir ışıklı yolculuğuna Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda uğurlarken onun bizi, toprak ve insanın yaşamı güzelleştirmek için direnme gücünü imgelere, dizelere dönüştüren bir şair olarak hiç terk etmediğini düşünmüştüm. Gelecek kuşaklar, Doğuş İlkokulu öğrencileri başta olmak üzere onun şiirindeki barış, eşitlik ve özgürlük, evrensel kardeşlik sevgi damarını yeniden yeniden attıracaklardır. Bu dilekle, “Halkın Şairi Ali Yüce Yaşıyor” etkinliğimize emek veren, katılan tüm Ali Yüce dostlarını selamlıyorum.

Halkın şairi Ali Yüce (Antakya) anmasından izlenimler – Müslüm Kabadayı” üzerine 3 yorum

  1. Sayın, Ali Yüce Öğretmenimizin, 1975-76 yıllarında Antakya Ticaret Lisesinde öğrencisi olma onuruna erişmiş öğrencilerinden birisiydim…Oğlu Galip beyle aynı sınıfta okuduk…Liseden mezun olana dek…Tam 3 yıl…Öğretmenimizin Vefatını tesadüfen şu anda öğrendim…Çok üzüldüm…Allah Rahmet Eylesin…Nur İçinde Yatsın…Çok Üzgünüm…Başta Oğul Galip Bey olmak üzere…Ailesine ve Tüm Sevenlerine Baş Sağlığı Dilerim…En Derin Sevgi ve Saygılarımla…Mersin…14.06.2015

  2. Fikret Bey Merhaba,
    Evet, hepimizin kanadı kırıldı Ali Hocamızın kaybıyla.
    Galip Bey’le temas kurmak isterseniz aşağıdaki telefonumdan arayınız. Selamlar…
    Müslüm Kabadayı

  3. Merhaba Müslüm Bey, Galip Bey’le görüşmeyi çok isterim…İlginize Çok Teşekkür Ederim…Yaklaşık, 36 Yıldır hiçbir temasımız olmadı…Galip Bey’le gurur duyuyoruz…Sizin Telefon Numaranızı Benim Cep Telefonuma veya E-posta adresime gönderebilirseniz çok sevinirim…(veya bu sayfada açıklarsanız da olur)…Kolay Gelsin…Sevgilerimle…Fikret Özçelebi…0532 510 51 10…Mersin

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Biyografiler
Stendhal’ın Günümüz İçin Anlam ve Önemi – Stefan Zweig

Stendhal, bir sıçrayışta bütün bir yüzyılı, on dokuzuncu yüzyılı aşmıştır; hızını on sekizinci yüzyıldan, Diderot ve Voltaire’ in kaba özdekçilik’ini...

Kapat