Hangimiz Özgürüz Ki – Sibel Özbudun

hapishanelere_esinti_yollayalımAdil Okay’ın yeni kitabı “Hapishanelere Esinti Yollayalım” için…

“Mektuplarımız gelir
Zarfında mapushane kokusu
Tanımam çoğunuzu
Oturup bir çay içmişliğimiz yoktur
Ne de görmüşlüğümüz
Bir sigara içimi
Ama Nâzım’ın dediği gibi
Bir gün ölebiliriz yan yana aynı siperde
Aynı ekmek, aynı hasret, aynı hürriyet için”
(Metin Demirtaş)

Sevgili Adil Okay benden, cezaevleri ile ilgili hazırladığı kitap için bir önsöz isteyince, bir yumru düğümlendi boğazıma…
Söze hangi birinden başlamalı, körelmiş, sağırlaşmış vicdanları biraz olsun harekete geçirebilmek için, hangisini anlatmalı?
Örneğin:
• Hasan Gülbahar 53 yaşında ve bunun 30 yılı cezaevlerinde geçmiş. 4. yargı paketiyle 11 Mayıs 2013 tarihinde tahliye edildi. Adalet Bakanlığı karara itiraz edince tekrar cezaevine gönderildi. Gülbar cezaevinden yazdığı mektupta, Haluk Kırcı’nın tahliyesi için devreye giren Bakanlığın kendisini tekrar cezaevine gönderme çabasına tepki göstererek “Bana, 19 yaşında darbeyle başlayan mahpusluk hayatımı birkaç yıllık soluklanma dışında 60 yaşında noktalamam fatura ediliyor. Özgürlüğümü geri istiyorum!” diyor. (Türey Köse, “Türkiye’nin Cezaevi Rekortmenlerinden Gülbahar’dan Mektup”, Cumhuriyet, 5 Ocak 2015, s.7.)
• Aliağa’daki Şakran Kadın Cezaevi’nde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan mahkûmlar, “çalar saatli işkence” ile karşı karşıya. Hükümlü avukatlarının verdiği bilgiye göre, cezaevindeki mahkûmlardan Yeter Akçakoca’nın, 9 Mayıs 2014’de intihar etmesinin ardından, benzer bir olay yaşanmaması için “çalar saat” uygulamasına geçildi. Mahkûmlar, yarım saatte bir kontrol edilmeye başlandı. Avukatlarının tepkisi üzerine uygulama saatte bire indirildi. Ama uygulama gece-gündüz sürüyor. Kadınlar, gece yarısından sonra da her saat başı uyandırılarak “iyi misin” diye soruluyor. Avukatlar, özellikle tek başlarına kalan kadınların “çalar saatli işkenceye” maruz bırakıldığını söylüyor. (Hakan Dirik, “Mahkûma Çalar Saatli İşkence”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2015, s.10.)
• Şakran Çocuk Cezaevi’nde kalan çocuklar, hem “güçlülerden” hem de “görevlilerden” çekiyor. Şakran Çocuk Cezaevi’ndeki kurum içi yazışma, çocukların kendilerinden daha büyük çocuklardan gördüğü cinsel istismar ve şiddeti ortaya koydu.
Habere göre cezaevindeki yaşça büyük ve güçlü çocuklar, kendilerinden küçük ve güçsüz çocuklara yönelik cinsel istismarda bulundu, tecavüz etti. Kamuoyunda ‘Şakran Cezaevi’ diye bilinen İzmir Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürü Hamit Karslıoğlu’nun infaz kurumu içindeki psikososyal birime gönderdiği 2 Aralık 2014 tarihli evrakta, çocukların “anüslerinden vücutlarına ne kadar uzunlukta hortumu alacakları yönünde kendi aralarında iddiaya girip denedikleri”, “metal çay kaşığını dörde bölerek yuttukları” gibi ifadeler yer alıyor.
Çağdaş Hukukçular Derneği’nin (ÇHD) 2014 yılında hazırladığı Şakran Çocuk Cezaevi’nde kalan çocuklara işkence raporu sonrası kurum yöneticilerine herhangi bir hukuksal yaptırım uygulanmadı. ÇHD İzmir Şube Başkanı Şule Arslan Hızal, Şakran’da yaşananları rapor ettikten sonra herhangi bir hukuksal işlem yapılmadığını, yalnızca ilerleyen günlerde cezaevi yönetiminde değişiklik yaşandığını kaydetti. Devletin cezaevine kapattığı çocukları korumakla yükümlü olduğunu, bunun yerine cezaevinde yaşanan işkencelere göz yummanın suç olduğunu vurguladı. (“Devlet, İçeride de Koruyamıyor”, Cumhuriyet, 25 Şubat 2015, s.7.)
• İHD’nin Adalet Bakanlığı’na sunduğu rapora göre cezaevlerinde, 247’si ağır olmak üzere, 647 hasta tutsak bulunuyor. Rapora göre sadece Ege Bölgesi’nde cezaevlerinde 70 hasta tutsak bulunuyor. Üstelik 70 hasta tutsaktan 16’sı hakkında ise cezaevinde kalamaz raporu bulunmasına rağmen tahliyeleri yapılmıyor. Hasta tutsakların durumu gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor. Bandırma T Tipi Cezaevinde kalan PKK’li tutsak Erdal Polat, tam teşekküllü bir hastanede tedavisinin yapılması gerekirken, Adli Tıp Kurumu rapor vermedi. Kısmi felçli olan ve başında bir kurşun ile yaşamaya çalıyan Sekvan Becerikli’nin durumu ise ciddiyetini koruyor. Şakran Cezaevi’nde tutulan Yılmaz Sancak ise troit kanseri. Buca Kırıklar Cezaevi’nde bulunan ve prostat kanseri olan Mehmet Okur ise ilaçlarının karşılanmaması üzerine tedavi olamıyor. Yine ağır prostat kanseri olan Halil Çelik, artık hiçbir tedaviye yanıt vermiyor. (“Cezaevlerinde Hak İhlâlleri Arttı”, Gündem, 9 Nisan 2015, s.7.)
• Bafra T Tipi Hapishanesi’nde tutulan hükümlü Cem Aslan tarafından milletvekili Veli Ağbaba’ya gönderilen mektupta, hapishanedeki bazı keyfi uygulamalara ilişkin bilgiler verildi. Mektupta, şunlar kaydedildi: “Hapishanelerdeki tutsaklar için büyük önem taşıyan, dışarıyla tek bağ kurma aracı olan mektuplarımız, iktidarı teşhir ettiği, devrimci-demokrat düşünceleri savunduğu gerekçesiyle engelleniyor. Yürüyüş Dergisi’ne gönderdiğimiz karikatürler, ceza ve güvenlik tedbirlerine aykırı olduğu gerekçesiyle gönderilmiyor, el konuluyor. Çizdiğimiz karakalem Mahir Çayan ve Zülfikar resimlerine, ‘suçu ve suçluyu övdüğü gerekçesiyle el konuluyor.”(“Zülfikar çizimine yönetim el koydu”, Milliyet, 3 Mayıs 2015, s.22)
• Deniz Kahraman 19 yaşında, 25 Nisan’dan beri tutuklu. “Örgüt üyesi” olmakla suçlanıyor. Önce Metris Hapishanesi’ne gönderildi, 8 Mayıs’ta da İzmir’deki Şakran Hapishanesi’ne. Birlikte yargılandığı arkadaşları da yine İzmir’deki Kırıklar F Tipi Hapishanesi’ne götürüldü. Tek başına hücrede tutuluyor.
Ağırlaştırılmış müebbet cezası gibi insanlık onuruna aykırı bir uygulamaya, daha mahkûm olmadan tabi tutuldu. 23 saat tek başına hücrede bırakılıyor. Günde bir saat havalandırmaya çıkarılıyor, o da gardiyanla birlikte. Oysa yasaya göre ağırlaştırılmış müebbet mahkûmları dışında herkes bütün gün havalandırmayı kullanabilir. Hapishane idaresine defalarca başvurdu, diğer tutuklularla, kendi arkadaşlarıyla birlikte kalmak istediğini söyledi. Reddedildi.
Bu arada tutuklandığı yer de, ailesi de, mahkemesi de İstanbul’da. Hâliyle İstanbul’a sevkini istedi. Dedim ya, duruşmaları İstanbul’da görülecek. Zaten neden en baştan İzmir’e götürüldüklerinin de bir açıklaması yok. Arkadaşlarını İstanbul’a gönderdiler. Ama Deniz Kahraman hâlen Şakran’da, tek kişilik hücrede. Adalet Bakanlığı da sevk talebini reddetti. Ailesi İzmir’e götürüldüğünden beri ziyaretine gidemiyor. Tamamen yalnız. Tek kişilik hücrede disiplin cezası bile almamış olmasına rağmen aylardır tutulduğu ve havalandırma hakkını kullanamadığı için, yani kanuna aykırı şekilde tecrit koşulları dayatıldığı için hapishane idaresi ve gardiyanlar hakkında “görevi kötüye kullanma ve işkence” suçlarından suç duyurusu yaptı. İzmir Valiliği’ne ve Savcılığa dilekçe gönderdi. Cevap yok.
… Ancak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ölene dek, Deniz Kahraman da belirsiz bir süre için tek kişilik hücrede. Devletin de “ceza” diye adlandırdığı koşullarda. (Ayça Söylemez, “19 Yaşında, Hücrede ‘Unutuldu’…”, Birgün, 30 Haziran 2015, s.9.)
• Renklerin dahi yasaklandığı İzmir F Tipi Cezaevi’nde mahkûmlara getirilen kitap sınırlaması üzerine Cumhuriyet’e yazan hükümlü Ozan Oğuz, sadece kitapların değil, renkler ve kırtasiye ile enstrümanların da sınırlandığını vurguluyor.
Tecritin içinde soluk borularının kitaplar olduğunu belirten Oğuz, mektubunda şu ifadelere yer veriyor: “Onlar daima yasaklarlar ve daima özgür tutsakların direnişiyle karşılaşırlar. Yine bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bu saldırının yeni adı kitap sınırlaması. Hücrelere aldığımız kitap sayısı kişi başı 15’i geçemiyor. Bunun nedenini sorduğumuzda ‘kurum güvenliği’ cevabını alıyoruz. Ve soruyuroz ‘Kitap neye zarar verir?’, ‘Bu kitaplarla bomba mı yapılır? Ateş mi edilir?’ Bizim Robinson olmamamızın, düşüncelerimizi korumamızın, insan olarak kalmamızın nedenlerinin başında ‘Direnerek üretmemiz, üreterek direnmemiz geliyor’. Yaşamımızın temelini yazı ve okuma faaliyeti oluşturuyor.
Kitap yasağıyla üretimin fiilen yasaklandığını belirten mahkûm, kitap yasağının nedenini sorduklarında “Biz kitapları yasaklamıyoruz sadece sınırlıyoruz” cevabını aldıklarını söylüyor.“Kitapları yasaklayarak bizi tecritin karanlığında boğmak istiyorlar” diyen Ozan Oğuz “Çizgisiz defter de yasak. Sanırım gerekli düzen ve tertibi sağlayamadığı gerekçesiyle alınmıyor. Renkler de yasak, sadece mavi, siyah ve kırmızı serbest…” bilgisini de veriyor. (Ceren Çıplak, “Bu Cezaevinde Renkler Bile Yasak”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2015, s.16.)
• “Bu cezaevinde renkler bile yasak” başlığıyla mektubunu haberleştirdiğimiz mahkûmlar sürgün edildi. İzmir 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nden mektup gönderen Ozan Oğuz adlı mahkûm ve arkadaşları Silivri 2 No’lu L Tipi Hapishanesi’ne yollandı. (Ceren Çıplak, “Sen misin Gazeteye Cezaevi Yasağı Yazan”, Cumhuriyet, 2 Ağustos 2015, s.3.)
• Amasya F Tipi Hapishanesi’nde mizah var, dergisi yok! Amasya F Tipi Hapishanesi mahkûmlarının okumak için aylardır talep ettikleri mizah dergisi Penguen’in onlara verilmeme gerekçesi de kara mizah gibi. Karikatür – mizah dergisi Penguen için gardiyanlar tarafından “Devlet büyüklerinin ağzını, burnunu yamultuyor” denildiğini belirten mahkûmlar, hapishane yönetiminin yayın hakkı gaspı yaptığını ve derginin kasıtlı olarak temin edilmediğini belirtiyorlar. Ayrıca, hapishane idaresinin kendileriyle alay edercesine “Penguen dergisi bayilere gelmiyor” gerekçesini de sunduklarını belirterek “Koskoca Amasya’da dergi bayilere gelmiyormuş! O zaman idare neden bayilerden istetmiyor?” diyorlar. (Ceren Çıplak, “Amasya’da P Tipi Yasak”, Cumhuriyet, 10 Kasım 2015, s.19.)
• Dersim, Mazgêrd (Mazgirt) doğumlu Abdullah Kalay’a 1996 ve 2000’de ölüm oruçlarına katılmasının ardından Wernike-Korsakoff teşhisi konuldu. Daha önce kalp krizi geçirmiş olan Kalay’da ileri derecede kalp yetmezliği de var. Ayrıca yüksek oranda duyma kaybı, kulaklarda çınlama, romatizma, reflü, hemoroid, sürekli baş ağrısı, alerjik astım, boyunda düzleşme, bağırsak sorunları, baş dönmesi, sırt ve göğüs ağrıları, kollarda ve bacaklarında uyuşma sorunu yaşıyor. Kocaeli Üniversitesi 30 Aralık 2013 tarihli raporunda Kalay’ın tahliye edilmesi gerektiğine karar vererek Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi. 3’üncü Adli Tıp İhtisas Kurulu ise 24 Ocak 2014’te verdiği raporla, Kalay’ın hastalıklarına rağmen “cezaevinde kalabileceği” belirtildi. Bunun üzerine tekrar Kocaeli Üniversitesi sevk edilen Kalay için üniversite 4 Temmuz 2014 tarihli raporda da bir kez daha tahliye edilmesi gerektiğini ifade etti. 25 Eylül 2014 tarihinde Adli Tıp Kurumu ise bir kez daha Kalay’la ilgili, yeni bir raporu hazırladı. Raporda, “hastalıklarının ilerlemesi veya vasfının değişmesi durumunda yeniden değerlendirme yapılabileceği” mütalaa edildi. 7 Temmuz 2015’te Kocaeli Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı heyetince hazırlanan üçüncü raporda ise Adli Tıp Kurumu’nun tekrar değerlendirme yapması istendi. (“Raporlara Rağmen Tahliye Edilmedi”, Gündem, 13 Ağustos 2015, s.13.) Abdullah Kalay, hâlen tahliye edilmedi!
• Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan ağır hasta tutsak Mehmet Yamaç’ın bilinçli olarak tedavisi engelleniyor. Yamaç, kaldığı hapishanenin havasının nemli, hücresinin de rutubetli olmasından nefes almakta dahi zorlanıyor. Başka bir cezaevine sevki için sağlık kurulu raporu isteyen Adalet Bakanlığı’na raporu göndermesine rağmen bu kez de ‘hastane ismi yazmadığından’ isteği reddedildi. Sevk talebinin kabul edilmemesi durumunda süresiz açlık grevine başlayacak Yamaç, kamuoyuna hasta tutsaklar konusunda duyarlılık çağrısı yaptı. (Özgür Aydın, “Yamaç Açlık Grevine Başlayacak”, Gündem, 6 Ağustos 2015, s.10.)
• Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde hükümlü bulunan ve 22 kez ameliyat geçirip yaşamını tek başına idame ettiremeyen kanser hastası Erol Zavar’a, 2 ay süreli hücre cezası verildi. Hücre cezası bittiği gün arkadaşının yanında ağır bir enfeksiyonu geçiren Zavar, baygın hâlde hastaneye kaldırıldı. Zavar, gönderdiği mektubunda yaşadıklarını şöyle anlattı: “Hücre cezasına uygun olup olmadığımıza karar vermek için kurul raporu istiyorlar. Hastane kurulu bana bunca hastalığıma rağmen ‘hücrede tek başına kalabilir’ raporu verdi. Kurul kararları bir tıp kararı değil; idareye göre verilmiş bir karar oluyor. Hekimler idari devlet görevlisi gibi davranıyorlar verdikleri kararlarda genelde siyasi oluyor. Bu tür raporların verilmesi günlük yaşamlarımızda hayati tehlike oluşturabiliyor. Bu karardan dolayı aldığım 2 aylık hücre cezasını yeni bitirdim. Sonrasında ağır bir enfeksiyon hastalığı geçirdim. Eğer bu hastalığı hücrede yalnızken geçirseydim sonucu çok kötü olabilirdi.” (“Ağır Hasta Tutsağa Hücre Cezası Verildi”, Gündem, 4 Ağustos 2015, s.4.)
• Türkiye ’deki 61 cezaevinde, 1 Ocak 2015 ile 29 Haziran 2015 arasında 176 tutuklu ve hükümlünün eceliyle, 29’unun intihar yoluyla, 7’sinin de başka sebeplerle olmak üzere, toplam 212 kişinin hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Bu arada, cezaevlerinde 2005’te 59 olan toplam ölüm rakamının 2014’te 380’e tırmandığı belirtildi. (İsmail Saymaz, “Bu Yılın İlk 6 Ayında 212 Kişi Cezaevinde Öldü”, Radikal, 23 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/turkiye/ bu_yilin_ilk_6_ayinda_208_kisi_cezaevinde_oldu-1420449)
Böyle sonsuza kadar uzatılabilir, ama burada keseyim…
Bu ülkede yaşayan insanların çok büyük bölümünün ruhu duymuyor; ya da, daha kötüsü, umursamıyorlar. Ama Türkiye cezaevlerinde hüküm süren koşulları tek sözcükle betimlemek gerekirse, vandalizm diyebiliriz. Tutsaklar (evet, evet: “tutuklu” ya da “hükümlü” konumunun kendilerine tanıdığı ve uluslararası sözleşmelerde kayıtlı haklardan keyfî olarak yoksun bırakıldıkları, hak ihlallerine ilişkin şikâyetleri ve suç duyuruları hemen her zaman sümenaltı ya da örtbas edildiği… sürece onlar, “savaş tutsağı” statüsünün bile tanınmadığı tutsaklar…) cezaevi yönetimlerinin ellerine terk edilmiş durumda. Hiçbir yasa ya da yönetmelikte tanımlanmamış “suç”lardan dolayı, keyfî biçimde cezalandırılıyorlar: tek başlarına hücreye atılıyor, mektup ve görüş yasağına tabi tutuluyor, hücreleri hoyrat baskınlarla tarumar ediliyor, kişisel eşyaları kırılıp dökülüyor. Kışın ısıtılmayan hücrelerinde, sınırlı sayıda bulundurabilecekleri kazaklarla ısınmaya çalışıyorlar. Kitap, defter, kalem gibi siyasal tutsakların vazgeçilmez ihtiyaçları sınırlandırılıyor. Mektuplaşmaları keyfi biçimde engelleniyor, dışarıda serbestçe satılan gazete ve dergiler “sakıncalı yayın” diye kendilerine verilmiyor. İstekleri dışında doğdukları, yaşadıkları yerden uzaklara, binlerce kilometre uzaktaki cezaevlerine gönderiliyorlar. Böylelikle aileleri de alıyor cezalardan nasibini. Hasta tutsaklar kelepçeli sevk ediliyor, bunu reddettiklerinde ise muayene olanağından yoksun bırakılıyorlar. Hoş muayene edildiklerinde dahi bir aspirin tutuşturulup geri gönderiliyorlar. Dile kolay, 6 ayda 212 ölü çıktı bu yıl Türkiye cezaevlerinden.
Çocukların durumu beter: Dayak, taciz, tecavüz rutin uygulamalar. Çocuk İnfaz Kurumlarında küçük yaştaki mahkûmlar, daha büyük çocukların cinsel saldırılarına karşı korunmuyor… Pozantı’nın tüyler ürpertici anısının belleklerde kol gezmesine rağmen.
Çıplak aramaya maruz bırakılan kadın tutsaklar, aşağılanmanın en “yaratıcı” biçimlerine tabi kılınan trans bireyler…
Anlayacağınız, cezaevleri, yalnızca “genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, mizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmak”(1) vb. amaçlarla tesis edilmiş hürriyet kısıtlayıcı kurumlar değillerdir. Onlar, -hele ki siyasal tutsaklar sözkonusu olduğunda- Devletin tutsakları elinde rehin tuttuğu, “dışarıdakiler”e gözdağı verdiği, kimi zaman intikam aldığı, kimi zaman siyasal pazarlık konusu yaptığı kurumlardır.
Bu ülkede yaşayan herkes, devletin canı istediğinde pervasızca kırıp döktüğünü, hele ki “ensesi kalınlar”dan olmayan yurttaşlarına karşı fütursuz bir hoyratlık sergileyebileceğini, kişisel ya da aktarılmış deneyimleriyle bilir. Sözkonusu cezaevleri olduğundaysa, bu fütursuzluk daha da sınır tanımaz, deyim yerindeyse sadistçe boyutlara ulaşır. Tutsak, devleti temsil ve onun adına hareket eden bir yetkililer silsilesinin “patria potestas”ı(2) altındadır; eti de kemiği de devletindir. Her türlü suçun hedef tahtası olabilecek, her türlü ihlal nasıl olsa sümenaltı edilecek, kovuşturulmadan dosya kapatılacaktır. Ailesinin, avukatlarının, arkadaşlarının itirazları, Türk adaletinin loş, tozlu koridorlarında varsın yankılansın, dursun… İçine düştükleri Kafkaesk labirentten er geç yılacaklardır ne de olsa!
Bu kadar mı umutsuz?
Tabii ki hayır. Çünkü Onlar, umutsuzluğa kapılmayı reddediyorlar. Teslim olmuyorlar. Yazıyor, çiziyor, resim yapıyor, içlerinden birinin uğradığı haksızlığı hep birlikte hücrelerinin parmaklıklarına vurarak, marşlar, sloganlar haykırarak protesto ediyor, çiçek yetiştiriyor, kuş besliyor, dergi çıkartıyor, binbir yaratıcı yoldan birbirleriyle haberleşiyor; F Tipinin ruhları teslim almaya yeminli yalıtılmışlığında, her gün dayanışmanın yeni biçimlerini üretiyorlar. Durumlarından haberdar olmamız, bir ses vermemiz için bize mektuplar gönderiyorlar…
F Tipi’ne geçildiğinden beri onlarca kitap yayınlandı cezaevlerinden. Şiirler, öyküler, romanlar, bilimsel araştırmalar, siyasal değerlendirmeler… Ne tecrit dinlediler, ne tretman, ne sürgün. Kimse hayattan kopartamadı onları. Son 15-16 yılı F tipi hücrelerde olmak üzere, 25. yılını dolduran da var aralarında, AKP ceberutluğunun “slogan attı, halay çekti, poşu taktı” diye örgüt üyeliğinden içeri attırdığı gençler de… Sayıları her geçen gün artıyor. Beton duvarlar arasında buldukları her çatlaktan hayata boy atan inatçı, direngen çiçekler…
Bu kitapta onların seslerini duyacak, yazdıklarını okuyacak, çizdiklerine bakacaksınız. Umuyorum ki, okuduklarınız, gördükleriniz, duyduklarınız cezaevlerindeki dostlarımızı hayatlarımızdan silip atmaya, onları kesif bir unutulmuşluk pusu içerisinde terk etmeye yönelik suskunluk duvarını yıkma kararına sürükler sizi de… Siz de tutsak dostlara ses verenler, “hapishanelere bir esinti yollayanlar” arasına katılırsınız.
Çünkü cezaevlerinde insanlar ölmeye, tutsakların yaşamı keyfî ve zorbaca uygulamalarla cehenneme çevrilmeye, çocuklar tecavüze uğramaya, kadınlar çıplak aramalara tabi tutulmaya devam ettikçe, hangimiz özgür olabiliriz ki?
Ellerine, yüreğine sağlık, Adil Okay…

Sibel Özbudun,
11 Aralık 2015, Ankara.

(1) Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi İle Ceza ve Güvenli Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük.
(2) Patria potestas: Eski Roma hukukunda hane reisinin ailesi (karısı, erkek çocuklar, evlenmemiş kız çocuklar, gelinler, hizmetkârlar, köleler) üzerinde sahip olduğu öldürme dahil mutlak yetke.

Künye: Adil Okay, Hapishanelere Esinti Yollayalım, Ütopya yayınevi, Ankara, Ocak 2016.

Yorum yapın

Daha fazla Denemeler, Makaleler
Kırmızı Saçlı Kadın’da Rastlantılar ve Saplantılar

Orhan Pamuk, “Kafamda Bir Tuhaflık”ı 2015 yılında yayımlamıştı. Sadece bir yıllık bir aranın ardından yeni romanını da tamamladı. Okuyucuları açısından...

Kapat