Hayatın Anlamı üzerine… 4 – Zahit Atam

Hayatın içinde mükemmel olmaya çalışmak, güçlü kudretli bilgili olarak başkalarına üstün olmaya çalışmak ve diğerlerini yetersizlikleri nedeniyle hor görmek: işte zavallı tutumun özeti. İnsanların arasında Kardeşlik Yasasının kırılması, egemenlik ve buyurma isteği bir zehirdir, o zehirden tadanlar ve bu zehre bağımlı olanlar kendi ruhsal yoksulluklarının da temelini atarlar.

Bu ilişkiyi ve bu hedefin açmazını bizzat hayatıyla ve eylemleriyle Tolstoy yaşamış ve bize İtiraflarım’da mükemmel özetlemiştir.

“Şimdi geçmişe dönüp baktığımda hayvan içgüdülerinin dışında yaşamımı etkileyen, sahip olduğum tek gerçek inancın mükemmeliyete duyduğum inanç olduğunu açıkça görüyorum. Ancak mükemmeliyetin nasıl oluştuğuna veya amacının ne olduğuna dair söyleyeceğim bir şey yoktu. Fikri mükemmeliyete ulaşmaya çalıştım; hayatın bana sunduğu her şeyi elimden geldiğince araştırıp öğrendim. İrademi geliştirmeye çalıştım ve kendim için takip etmeye gayret gösterdiğim kurallar oluşturdum. Kuvveti ve beceriyi geliştiren bütün alıştırmaları yaparak ve tahammül ile sabır konusunda özbenliği terbiye eden bütün zorluklardan geçerek fiziki mükemmeliyet için uğraştım. Benim için mükemmeliyet bunların tamamıydı. Başlangıç noktasını elbette manevi mükemmeliyet oluşturuyordu. Ancak bu, kısa sürede yerini geniş kapsamlı bir mükemmeliyete olan inanca bıraktı. Yani asıl önemli olan şey, kendi görüşüme göre ya da Tanrı’nın nezdinde daha iyi olma arzusundan ziyade diğer insanların gözünde daha iyi olma arzusuydu. Böylece diğer insanların gözünde daha iyi olma çabası çok kısa sürede yerini diğer insanlardan daha güçlü; başka bir deyişle daha ünlü, daha önemli, daha zengin olma isteğine bıraktı.” (İtiraflarım, 17)

Evet, paradoks en net şekliyle ortaya konmuş: Tanrı’nın huzurunda değil, diğer insanların gözünde daha iyi olma arzusu. Böylelikle kendi vicdanının önünde, kendi ruhunun derinliklerinde değil, ahlaki düzlemde değil, tam tersine diğer insanların gözünde, yani özde değil, biçimde, manevi değil, bizzat somut hiyerarşik ilişkilerin içinde… Manevinin yerini ise fiziksel ve varlık açısından daha üstün olma arzusu ve çabası; karşımıza ne çıkıyor, üstünlük ilişkisinde manevi olandan maddi olana geçiş. Kısacası Materyalizm ve İdealizm arasındaki ayrışmayı bir Aristokrat ve Edip olan Tolstoy gençlik yıllarında bu şekilde soyutlamış, özetlemiş, hedefleştirmiş ve pratiğe dökmüştür.

Ancak yaş Kemale erdikten sonra, fiziksel ve madde anlamındaki bu üstünlüğün hiçliğini ve değersizliğini vicdan, süper-ego kişiye hatırlatıyor. Vicdan aynı zamanda insanın kendisinin kusurlarını, erdemlerini ve zaaflarını en iyi bilen, maddi gücün ve üstünlüğün kifayetsiz olduğunu varlığa hatırlatıyor. Gerisi çok enteresan bir hikâye Tolstoy için:

“Bir gün, gençliğimin o on yılının hem içler acısı hem de öğretici yönleri dâhil olmak üzere, bütün hayat hikâyemi anlatacağım. Bana kalırsa birçok kişi aynı deneyimleri yaşıyor. Bütün kalbimle iyi olmayı istedim ama gençtim, tutkularım vardı ve iyi olanın peşine düştüğümde kelimenin tam anlamıyla yalnız kaldım. Ne zaman MANEVİ ANLAMDA İYİ OLMA YÖNÜNDE EN İÇTEN DİLEKLERİMİ İFADE ETMEYE ÇALIŞSAM KARŞIMDA AŞAĞILAMA VE İSTİHZA BULDUM. [Kimden peki, kendi aristokrat çevresinden, kimden peki, kendi yazar çevresinden, kimden peki, Rus Soylularının Batıyı yücelten ve kendilerini onun bir parçası sayan ve Halkı küçük gören kesiminden. Bunun tam tersi ne? Mujikler, ne zaman onlara yardım etse, ne zaman Mujiklerle hasbıhal etse, büyük bir sevgi, minnet ve saygı gördü!] Kötü tutkulara boyun eğdiğim anda ise takdir gördüm ve cesaretlendirildim. Hırs, güç, kişisel menfaat, zamparalık, kibir, öfke, intikam… Tüm bunlar bir hayli saygı görüyordu. Kendimi bu tutkulara bıraktığımda büyüklerim gibi oldum; benden hoşnut olduklarını hissettim” [Kimler gibi olmuş? Büyükleri kim? Ait olduğu eğitimli, halkını küçük gören ve halkını sömüren Aristokrat kesimi, ait olduğu kesim, Çarın sarayındaki balolarda boy gösterenler. Kısacası Tolstoy’un içine doğduğu Aristokrat/Burjuva kesimi. Bundan yaklaşık 150 yıl sonra, Türkiye’den bir aklıevvel profesör aklına estikçe Marksizm’e laf atıp, Türkiye’nin geri kalmışlığını Aristokrasinin yokluğu ile açıklamaya kalktığında insanın küfür edesi geliyor. Her şey açık seçik çünkü.]

Şimdi gerçek bir itiraf geliyor Tolstoy’dan:

“Birlikte yaşadığım, tanıdığım en iyi kadınlardan biri olan güzel yürekli teyzem bana en içten dileğinin evli bir kadınla bir ilişki yaşamam olduğunu söylerdi hep: ‘Genç bir adamı düzgün bir kadınla ilişki kurmak dışında hiçbir şey şekillendiremez.’ Benim için dilediği başka bir mutluluk ise tercihen Çara yardımcı olmamdı. Mutlulukların en büyüğü de bana mümkün olduğunca çok köle getirebilecek, çok zengin, genç bir kadınla evlenmek olurdu.”

İşte Aristokratların Tolstoy’a iyi dilekleri ve öğütleri…

Ama yıllar sonra Tolstoy bunları anlattıktan sonra ruhundaki yarayı net söyler;

O yılları korku, nefret, yürek parçalayıcı bir acı hissetmeden hatırlamam mümkün olmuyor.” Tolstoy’u manevi bir boşluğa düşüren tam da bu anti-manevi öneriler, yaşam biçimi, hor görerek kendini büyükseme ve kendi ayrıcalıklarını insanları ezmek için kullanan sınıfın değersizliği idi. Tolstoy’u tövbeye götüren sürece çeken sadece ve sadece kendi acımasız vicdanıydı: hikaye basit, bir gün AYNADA KENDİ SURETİNİ ÇIPLAK OLARAK GÖRDÜ VE İĞRENDİ, gerisi bir aranışın hikâyesidir.

Zahit Atam

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”