Yedinci Mühür Yön: Ingmar Bergman – Zahit Atam

Üniversiteye başladığım yıllarda kitaplardan öğrendiğim, çok merak ettiğim, hakkında gereğinden fazla bilip bilmeden konuşulan bir filmdi Yedinci Mühür.

Bu tip filmlerin meraklısı bizde genelde “kolejlilerdi” üst başlığı altında toplanabilir. Ama daha ilginç şeyler var: Mesela bu “kolejlilerin” bu filmleri nasıl seyrettikleri gibi: çünkü Kolejlilerimiz aslında bu filmleri bir “film” gibi seyretmiyorlardı. Onlar bu tip filmleri çok daha büyük bir yere koymaktaydılar, mesela tarihi hakikati söyleyen bir eser gibi yaklaşıyorlardı!

Bu tip filmler onların dünya görüşlerini etkiliyordu. Onların dünya görüşlerinde ve dünyaya dair ansiklopedilerden, felsefe kitaplarından, bilimsel araştırmalardan öğrenebileceklerini bir kenara bırakıp, bunları lüzumsuz addedip, tam tersine kolayca ezberleyebilecekleri kopya kitapları gibi değerlendiriyorlardı. Filmlerden öğrendiklerini “ucuz felsefe kitapları” olarak, okumak gibi “zahmetli” bir şeyden kurtulup, kolay yol olan seyrederek bir anda üçüncü dünyanın en bilgilisi, zekisi hissettikleri, karakter olarak “iddiacı” oldukları filmler bunlar.

Şimdi Kalamış’ta Parkta gösterdiklerinde, ben de tam olarak gençliğime “hayıflandım”, çünkü çok merak ettiğim bu tip filmlerin esasında felsefi olarak ne kadar zayıf olduklarını görmek insanın içinde bir acı yaratıyor: çünkü filmin teolojik ve evrensel sorulara ilişkin söylemi kökünden ve yapısından itibaren zayıf ve iptidaidir. Buna karşın batılı insanlar için hâlâ çok ünlü ve şaşalıdır, bu onların bileceği iş, ama şurası net: Yedinci Mühür hâlâ günceldir!

Yedinci Mühür (1957) filmini nasıl anlatmalı?

Ortaçağ’da geçiyor ve belirli bir zaman yok, veba salgını var, kahramanımız Block diye bir şövalye. Daha filmin başında davetsiz bir misafiri var: Bay Ölüm. Block “misafirinden” zaman istiyor, misafirin sözü de net: hep zaman isterler, hiç kimse zamanında hazır olmaz.

Ardından filmin kuruluşunda temel olan bir aile geliyor: bu aile üç kişilik bir aile, anne, baba ve küçük bir çocuk. Üç kişilik ailemiz “panayır oyuncuları”, küçük çocuğa ilişkin planları da onu ya bir cambaz ya da hokkabaz yapmak. Aktörün en önemli özelliği film boyunca “kutsal ve yüce” ile dalga geçmek. Evet, bildiğiniz dalga geçmek, dinsel kitaplarda anlatılanlar ve isimler ile şu ya da bu şekilde onlara atıfta bulunarak şunu gördüm, bu oldu, şu oldu diyerek onlara ilişkin “masalımsı, hayalimsi, uydurma” hikâyeler anlatmak. Kadının durumu da net: onu tanıyordur, o hep böyle şeyler anlatır, o da erkeğini alaya alır, onu ciddiye almaz, işi vardır kadının, mesela biraz daha uyumak gibi. Bunları anlatmak için uyandırma beni tavrı!

Filmin insan hafızasında kalacak en yer eden diyalogları ve görsel olarak en biçimsel ve büyük oranda “teatral” bölümleri nedir? Şövalyemiz ile Bay Ölüm arasındaki diyaloglar. Bu diyalogların esası da “inanmak ve Tanrıya ilişkin konuşmak” üzerine kurulu.

Filmin eğlenceli figürü aktör/hokkabaz Jof ile ekibin başı oyuncu Skat arasında müthiş bir diyalog var:

Skat: Papazlar öyle iyi para vermeselerdi, istemem eksik olsun derdim.

Jof: Sen ölümü mü oynayacaksın?

Skat: Düşün bir, böyle saçma sapan şeylerle elin namuslu halkını korkutup aklını oynatmak.

Jof: Ne zaman oynayacakmışız bu oyunu?

Skat: Elsinore’deki ermişler yortusunda. Tam kilisenin basamaklarında oynayacağız…

Jof: Açık saçık bir şey oynasak daha iyi olmaz mıydı? Halkın daha hoşuna gider…

Skat: Aptal. Ortalıkta dolaşan bir söylentiye göre, korkunç bir veba varmış ülkede, şimdiyse papazlar, apansız gelecek bir ölümden ve her türlü ruh azabından dem vuruyorlarmış.

Jof: Peki ben hangi rolü oynuyorum?

Skat: Sen salağın birisin, onun için İnsan Ruhunu oynayacaksın.

Kritik olan ne bu diyalogda? Çok net: Ortaçağ sanatçısı olarak resmedilen bu insanların özelliği, inançsız olmaları ve kendilerine kim arpa verirse onun için “sanat icra etmeleri!” Bir de kendi gülünçlüklerinin farkında olmaları, zavallı insanlar bunlar!

Filmin içinde bir sanatçı daha var: O da ressam, Ölüm Dansını resmediyor bir kilisede!

Şövalyenin yardımcısı ve alaycı Jöns sorar ressam’a: Peki şu Ölüm mü? / Evet, o hepsiyle dansederek alır götürür.

Jöns: Niye böyle saçma sapan şeyler resmediyorsun? / Ressam: İnsanlara bir gün öleceklerini hatırlatmak yararlı olur diye düşündüm. Jöns: Bu onları mutlu kılmaz ki! Ressam: Ne diye insanları hep mutlu kılmalı? Onları ara sıra korkutmak hiç de fena fikir sayılmaz.

Jöns: O zaman gözlerini yumar, senin resmine bakmaktan kaçınırlar. Ressam: Yo yo, bakarlar. Kuru kafa, çıplak bir kadından hemen hemen daha ilginçtir.

Jöns: Sen onları korkutursan… Ressam: Düşünürler. Jöns: Düşününce de… Ressam: Daha çok korkarlar.

Jöns: O zaman da papazların kucağına düşerler.

Ressam: O beni ilgilendirmez.

Jöns: Sen sadece Ölüm Dansını resmetmeğe bakıyorsun.

Peki, buradaki sanatçı ile diyaloğun özelliği nedir? Çok net: Ressam da iş almıştır, insanlarla ilişkilerinde kendi ruhsal sorguları değil de, sistemle ilişkisi belirleyici olmaktadır, yaptıklarının mesuliyetini almaz. Ama Jöns’ün sorgulaması da enteresan, çünkü insanlar Tanrıya yönelmiyorlar, tam tersine “Papazlara koşuyorlar”. Bu ne demektir? Çünkü esas itibarı ile filmin söylemi de burada karşımıza çıkmaktadır, çünkü bu diyalogun ardından Şövalye ile Ölüm arasında geçen diyalog gelir, orada Şövalye ölümü tanımaz, onu günah çıkaran bir rahip sanır, onunla konuşur ve orada kendince şu soruyu sorar;

“Tanrıyı duyularla kavramak, öyle amansızcasına anlaşılmaz bir şey mi? Ne diye yarım-söz vermeler ve görünmeyen mucizeler sisinde saklar kendini? Kendimize inancımız yokken, inananlara nasıl bağlayabiliriz? İnanmak isteyip de inanamayanlarımızın başına neler gelecek? Peki, ne inanmak isteyen, ne de inanmaya gücü yetmeyenlere ne olacak?”
Kritik soru budur, çünkü bir Papazın oğludur Bergman ve içinde yer etmiş ölüm korkusuna ilişkin bu filmi yapmaktadır. Filmin sonunda da bütün diğerleri ölüm ile bir tepenin üstünde ölüm dansını yaparken hokkabaz Jof onları görür ve gördüklerini anlatır. Karısının ona yanıtı nettir: “Ah şu senin hayallerin, düşlerin.” Film bir düş ile bitmez, film seyrettiğimizin bir düş oyunu olduğunu söyleyerek biter. Kısacası Bergman kendisiyle alay etmiştir filmde.

Zahit Atam
17.09.2018 birgun.net

Yorum yapın