Horgörü Hoşgörü – Cemal Süreya

Sanatçı tarihsel işlevini üstlenirken dogmatizmden uzak kalacaktır elbet. Ama onun seçeneği olarak birtakım kimselerce ileri sürülen hoşgörü kavramının yanlış anlaşılması daha da sakıncalıdır. Hoşgörü diyoruz, nedir hoşgörü?

Anlayışlı davranmak mı? Özürlü bulmak mı? Bağışlamak mı? Katlanmak mı? İşi çekimserliğe vurmak mı? Hiçbiri değil. Daha doğrusu bunların hiçbiri olmamalı. Hoşgörüyü bir “özgürlük araştırması”, bilinçli bir seçme işi olarak görmek gerekir. Bir çeşit uzaklaşma olarak değil. Ne yazık ki ülkemizde hoşgörü kavramı uzun süre yanlış anlaşılmıştır. Bir kaçınma anlamı taşımıştır, bir çeşit seyirci kalma. İşin tuhafı bu anlamda hoşgörüye tutarlı bir biçimde bağlı kalan yazar da çıkmamıştır. Ataç da öyleydi. Ataç bir şeyin tersinin de mutlaka doğru olabileceğini ileri sürmüştür hep. “Bir şey düşünülmüş, öyleyse onda da doğru payı vardır” demeye getirmiştir. (Bununla birlikte bunun kanıtını hiçbir yazısında vermemiştir.) Bu anlamda hoşgörü hastalıklı bir tutumdur.

Değerli olan ya da olmayan yapıtları aynı hizada görmek değildir hoşgörü. Tersine, değerler arasında karşılıklık ve hiyerarşi kurabilmek için gerekli olanağı yalnız o hazırlayabilir. Bilindiği gibi “evrimin önünde sayısız yol vardır; ama onlardan biri kendini kabul ettirdiği anda, öbürleri silinip gider.” Hoşgörü ancak bu çizgiye uygun bir düşünce konumu elde edebildikten sonra ve bu çizgi üstünde yaratıcı ya da yararlı olabilir. Ancak o zaman hoşgörü çelişme değil, kökleşme öğeleri yaratabilecektir. Ayrıca böyle bir düzlemdeki çelişmeler de doğurgan bir nitelik taşıyabilecektir.

Hoşgörü yanlış anlaşılmıştır ve horgörü her zaman en aşırı biçimlerde var olmuştur.

Dikkat edersek, yazar, toplumcu bilinç içinde, tarihi, her türlü insani değerleri yeni bir sıfır noktasından başlatmak istiyor, geçmiş yüzyılların kültürünü toptan yadsımak istiyor. Her eski kültürün diri yanları, bir de yozlaşmış, gerici yanları vardır. Önemli olan bunları ayırt etmek, birincileri insanlığın kazançları olarak seçmektir. Toplumcu kültür, gerçek anlamda bir kültür olmak istiyorsa, önceki kültürlerin diri kalmış değerlerini kapsamalı, onların bir bireşimi, bir devamı haline gelmelidir.

Bu yüzden Türk sanatçısının tarihe eğilmesi, dünya tarih zincirini bilinçle kavraması gerekiyor. Günlük hayattaki temel ilkelerin bilincini yitirmemeli sanatçı. Yoksa, tarihin, sadece kendi tarihi olduğu izlenimi içine sıkışabilir. Bir sanat yapıtının ulusal kültür içinde çiçekleneceği, orda serpileceği doğaldır. Ancak dünya edebiyatının geleneksel yüzünün iyiden iyiye değişime uğramaya başladığı şu yıllarda başka bir durum da ortaya çıkıyor. Görmezden gelemeyeceğimiz bir durum. Şu: artık o değişimi yalnızca ileri bir kültür aşamasına ulaşmış uluslar yaratıyor değil. Bütün ulusların, bütün kültürlerin katkısı söz konusu. Bunun için de bir sanat yapıtı ancak dünya kültürleri karşısındaki yeri ile değerlendirilebilir.

Asıl iş, insan hayatındaki sorunların çözümüne bizim özel bir katkıda bulunup bulunmadığımızı bilmekte. O yolda bir çaba göstermekte.

Ulusallık, evet. Ama giderek evrensel bir bütün içinde dönmeye de başlıyor edebiyat. Görmezden gelebilir miyiz bunu? Sanırım, önümüzdeki yıllarda gelişecek olan Türk düşüncesi de, Türk sanatı da bu sorunun değerlendirilmesinden doğacaktır. Bir çözümden mi? Hayır, iki ucun çatışmasından.

Cemal Süreya

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here