İftarlık Gazoz’da anlatılan kimin hikayesi?

İftarlık GazozTürkiye toplumu, 1980’li yıllardan bu yana bir kimlikler savaşı yaşıyor.
Yüzyıllık modernleşme ve uluslaşma süreci içinde bastırılmış ve dışlanmış kimlikler, toplumun yapıtaşlarını yerinden oynatacak şiddette sarsıntılar yaratarak birbiri ardına geri dönüyor.
Son aylarda, ülkenin güney sınırlarına gelip dayanmış olan iç savaş ortamı, kanlı çatışmalar ve katliamlarla içeriye doğru yayılıyor.

Türkiye toplumu, adeta (siyaset felsefecisi) Thomas Hobbes’un “doğal durum” tanımına uygun, “herkesin herkese düşman olduğu bir savaş” iklimine doğru hızla sürükleniyor.
Böyle bir şiddet atmosferi içinde bir türlü geçmek bilmeyen bu soğuk kış günlerinde, Yüksel Aksu’nun bizi 1970’li yıllara, bir Ege kasabasında sıcak bir yaz mevsiminde yaşanmış bir Ramazan ritüeline davet etmesi oldukça anlamlı.
Başka bir dünyanın ve başka bir hayatın mümkün, çünkü yaşanmış ve belki hala yaşanmakta olduğunu hatırlatması açısından anlamlı.
Ve… Film Başlıyor
Bir AVM sinema salonunda patlamış mısırlarımızı alıp koltuklarımıza yayılıyoruz.
Işıklar kararıyor ve film, anlam veremediğimiz bir cezaevi sahnesiyle açılıyor.
Siyasi mahkumlar açlık grevinde.
Fonda, siyah-beyaz bir televizyon ekranında üzerine bayraktan bir elbise dikilmiş bir şarkıcı, 12 Eylül 1980 darbesinin ısmarlama şarkısı “Türke Türkten Başka Dost Yok” icra ederken, Bobby Sands (İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu IRA’nın cezaevindeyken milletvekili seçilip açlık grevinde ölen üyesi) misali saçı sakalı birbirine karışmış bir grevci mahkum sedyeyle taşınıyor ve çatlamış dudaklarıyla “gazoz, gazoz” diye sayıklıyor. Ne oluyor?
Sonrasında, yönetmenin üst üste bindirdiği kasaba hayatı ve bu hayatın içinde ilkokuldan “hepsi pekiyi” karnesi ile mezun olup yaz tatiline başlayan çakır gözlü Adem’in hikayesi, bize bu kaotik açılışı unutturacak.
Adem: Kemalist-modern öğretmeninin gözbebeği, anne ve babasının “büyük adam olacak” diye üzerinde titrediği, arkadaşlarının sevip gıptayla baktığı – ve tabii ki sınıfın en güzel (ve zengin) kızının da gönlünü çalmayı başarmış – bir güzel adem işte.
Öğretmeni, anne-babası ve müstakbel sevgilisinden sonra hayatına başka “önemli ötekiler” ya da “ego-idealler” girdiğine hep birlikte tanık oluruz.
Önce, ustası Cibar Kemal: “Cebren ve hile ile” agresif küresel kapitalizmin pazarı haline getirilmekte olan bir kozmosta hayatta kalma mücadelesi veren yerel gazoz imalatçısı.
Rakibi, Coca Cola’dır ki karşısında durmak zorlu bir mücadele gerektirmektedir.
Adem, ilk açlık grevini, yaz tatilini Cibar Kemal’e çıraklık etme kararını verdiğinde yapar ve sonuç alır. Bu sırada Ramazan da başlamıştır. Plajdaki turistler ve iftardan sonra yazlık sinemada toplanan kasaba halkına gazoz satmaya çalışır ustasıyla birlikte.
Cibar Kemal nezdinde orta sınıfların hile, fırsatçılık ve kaypaklık üzerine kurulu hayatları kadar, dayanışmanın ve dürüstlüğün önemi de Adem’in gözleri önüne serilecektir. Bu bağlamda, Aksu’nun bir stand-up komedyen olarak bilinen Cem Yılmaz’ın içindeki dramatik oyuncuyu çıkarıp bize sunmaktaki başarısına şapka çıkarıyoruz.
‘Sonra Hasan: Zengin ve muhafazakar bir ağanın Ankara’da üniversite okuyan solcu oğlu. Dönemin Dev-Genç hareketi içinde kasabanın okuyan gençlerini Halkevi çatısı altında örgütlemeye ve kasaba halkını sosyalist fikirleriyle etkilemeye çalışmaktadır.
Adem, ustası Cibar Kemal’in, “oğlum solcu olacaksan işte CHP, bunların aşırısı, komünisti falan bize uymaz” mealindeki öğüdüne (ve bu o kadar gerçekçidir ki aynı yıllarda ve belki hala bu ülkede yaşayan her sol eğilimli genç, bu sözleri mutlaka bir büyüğünden işitmiştir ) pek kulak asmayacaktır.
O, tütün tarlasında ırgatlık yapan yoksul bir ailenin oğludur ve Hasan ağabeysinin “aşırı” fikirleri içinde özdeşleşecek çok şey bulmuştur bile.
Ve son olarak İmam: Türkiye sinemasının dev oyuncusu Macit Koper’in büyük bir tevazuyla canlandırdığı bu karakter, Adem’in hayatına tam bir süperego olarak girer. İmam güçlüdür; çünkü diğer “önemli ötekilerden” farklı olarak metafizik bir gücün bu dünyadaki temsilcisidir. İmam, Adem’in hafızasından hiç çıkmayacak iki şey söyler.
Biri, İsmet Özel’in solculuktan İslamcılığa geçişinin manifestosu olan “Amentü” şiirinin ilk dizesidir:
“İnsan eşref-i mahlukattır”.
İkincisi ise arzuları, dürtüleri ve ihtiyaçları terbiye etme; inanç, pişmanlık ve kefaret üzerine: “Nefsine hakim olacaksın. Bir kez niyet ettiğinde eğer orucunu bozarsan 61 gün kefaret orucu tutacaksın.”
İşte bu özdeşleşme karmaşası içinde Adem’in ikinci “açlık grevi” başlar. İmam, anne-baba, usta, Hasan… bütün büyüklerinin itirazlarına rağmen oruç tutmaya karar verir ve illegaliteye geçer: Orucu, onlara fark ettirmeden, gizli gizli tutmaktan başka çaresi yoktur. Çünkü sınıfın en güzel kızı, oruç tuttuğunu söylemiştir ona. Ama Ege’nin gittikçe artan sıcağında pedal çevirerek gazoz satarken, uzun bir günü aç susuz yaşamak hiç kolay olmayacaktır.
On dakika ara
Işıklar yanıyor, çok susadık. Ama çocukluğumuzun sinemalarındaki gibi gazoz ya da “alaska” ve “frigobuz” satıcıları yok etrafta. Her şey cocacola ve türevlerine indirgenmiş durumda. Yutkunup susuzluğumuzu bastırıyoruz.
Yalnızca Aksu’nun yapıtına saygımızdan değil ve belki daha çok Cibar Kemal ‘in içimizde tetiklediği anti-emperyalist duygulara hürmeten yapıyoruz bunu.
Travma, Siyaset ve Tragedya
“Edebi bir eserde siyaset, bir konserin ortasında patlayan tabanca gibi kaba ama göz ardı edemeyeceğimiz bir şeydir. Şimdi çok çirkin şeylerden söz edeceğiz.” (Stendhal).
Travmatik dönüş anı, dışarıdan, Ankara’dan gelir.
O ana kadar anlatının gerçekliğinden dışlanmış 1970’li yıllar Türkiye’sinin siyasal gerçeği (“kaba ama göz ardı edemeyeceğimiz bir şey”), aniden ve bütün şiddetiyle dışarıdan içeriyi zorlar. Komedya buraya kadardır. Artık masumiyeti korumanın, eşref-i mahlukat olarak var olma sınavının zamanıdır.

Işıklar yanar, gözyaşları saklanır
Işıklar yandığında, aklımız fikrimiz Adem’de, ruhumuzu o salonda bırakıp vücudumuzu telaşla dışarı atıyoruz.
Kendimize geldiğimizde, önce siyasi eleştiriler çalınıyor kulağımıza.
İslamcılara göre bu film, İslami değerleri kullanarak komünizm propagandası yapmakta; Ortodoks Marksistlere göre ise, sol değerlerin İslami muhafazakarlığa teslimiyetini vazetmektedir.
Birbirinin muadili bu iki argümandan uzaklaşıp sakin kafayla birkaç noktaya değinmek en doğrusu olacak.
Öncelikle bu film, Hobbes’un karşısına Jean Jacques Rousseau’nun “doğal durum” tanımını getirerek içimizi serinletiyor; tıpkı Cibar Kemal’in gazozu gibi. Rousseau’ya göre, insan özünde rekabetçi değil dayanışmacıdır; medeniyet ve modernleşme, bu “doğal insanı” yozlaştırarak günümüzdeki herkesin bireysel çıkar ve kazanç peşinde koştuğu, “herkesin herkesle savaşı” noktasına getirmiştir.
Bu çerçeveden bakıldığında, Aksu bizim bugünümüze bir “altın çağ” alternatifi sunmaktadır.
Özellikle İslam’ın kendini topluma dayatmak yerine, içinde var olduğu toplumla uzlaştığı (teravih namazı ile dünya kupası finali saatlerinin çakışması sorunu, Cibar Kemal’in imam nezdindeki girişimi ile çözüme kavuşacaktır) bugünden bakarak anlaşılması imkânsız başka bir dünyadır bu.
Patronun oğlunun lüks arabasıyla üzerimize çamur sıçratmak yerine devrimci olup bizi babasına karşı isyana teşvik ettiği, hatta bu uğurda ölümü göze aldığı başka bir çağdır.
Mikhail Bakhtin’in (edebiyat ve dil kuramcısı) deyişiyle, sınıf ve statü farklarının göz ardı edilerek eşitlendiği Karnavalesk ruhtur bu “yitirilmiş cennete” egemen olan.
On beş yıldır Türkiye’yi yönettiğini Ege yazlarının dayanılmaz sıcağı gibi artan dozlarla hissettiğimiz siyasal İslam için, tahammül edilmez olanın tam da bu Karnavalesk ruh olduğu iddia edilebilir.
Gündelik hayata ve giderek bireylerin özel hayatlarına artan müdahaleleri ile muhafazakar otorite, inançlı ile inançsız ya da dindar ile seküler arasında derinleştirdiği uçurumdan sürekli besleniyor.
Aynı İslamcı iktidar, neo-liberal dünya ekonomisine entegre bir vahşi kapitalizmin ve rant ekonomisinin peygamberliğine soyunarak zengin ile yoksul ayrımını da en şiddetli biçimde empoze etmektedir.
Bu, 1970’lerin o Ege kasabasında yaşanmış Ramazan pratiğiyle kıyaslandığında, anlaşılır ya da kabullenilebilir bir durum değildir.
Folk İslam ile resmi İslam ya da devletleşmiş siyasal İslamcı rejim arasındaki farktır söz konusu olan. İslamcı çevrelerin filme yönelik rahatsızlıkları bu noktada anlaşılır hale gelecektir.
Sonuçlar: Yüksel Aksu Sineması
Yüksel Aksu, komedya ve tragedyayı başarıyla eklemleyerek anlatmak istediği her şeyi, beyazperdede bize kelimesi kelimesine aktarmayı başarmış. Tornatore’nin Cinema Paradiso’su, Fellini’nin Amarcord’u gibi bir tatla bizi evlerimize uğurluyor. Ama, en önemlisi, Jameson’ın deyişiyle, bu ülkenin ulusal alegorisini gözlerimizin önüne seriyor.
Bugünlerde kaybettiğimiz büyük yazar Umberto Eco, bize ağır felsefi ya da politik mesajlarla yüklü çok katmanlı metinlerin milyonlarca okura ulaşmasının, yani hem best seller hem de zeka sahibi olmanın aynı anda mümkün hatta zorunlu olduğunu öğretmişti.
İşte Aksu da bunu yapabilme becerisine sahip olduğunu gösteriyor.
Bol metaforlu, ödüllü, fakat kıt gişeli “festival filmleri” yapmak yerine; yüzeyde basit, güldürmeyi ve ağlatmayı aynı derecede beceren, fakat derine indikçe kendini tekrar ve tekrar izleten katmanlı metinler kurmayı başarıyor.
En önemlisi de, anlattığı hikayenin gerçekliği: Adem, Hasan ve Cibar Kemal ve dahi Ula halkı o kadar gerçek ve o kadar bizden ve hikayeleri o kadar sahici ki bu samimiyet; naif, ortalama “müşteri” kadar Marksist, İslamcı ya da liberal bütün entelektüel izleyici ve yorumcu camiasını da içine çekiyor; sarıp sarmalıyor.
Bir hikayeden başka ne bekleyebiliriz ki?

Yrd. Doç. Zafer F. Yörük
Akademisyen, konuk yazar
26 Şubat 2016 http://www.bbc.com/

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Sinema
Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden Kadın Cinayetlerinin Karanlığına… Tezer Özlü

Yaşam-ölüm, varlık-yokluk, hiçlik-benlik, anlam-anlamsızlık, gitmek-kalmak kavramları zihnimde birbiriyle cebelleşiyor. Ben kimim? Yaşamın anlamı nedir? Neden birilerinin dayattığı kurallar hayatımızı belirliyor?...

Kapat