‘İnce Memed’i biliyorsun da Yaşar Kemal’i niye bilmiyorsun, ben onun yazarıyım işte!’

İnce Memed‘Peki, Kerimoğulları nerede?’ dedim. ‘Şu aşağıdaki köy benim köyüm, Hemite köyü. Onlar gelirler, yanımızda konaklardı,’ dedim. ‘Haa,’ dedi, ‘biliyorum o Kerimoğlları’nı, ama görmedim. İnce Memed romanında var onlar,’ dedi. ‘Peki,’ dedim, ‘İnce Memed’i biliyorsun da Yaşar Kemal’i niye bilmiyorsun, ben onun yazarıyım işte!’ ‘Ne bileyim ben onun yazarı olduğunu, Köroğlu gibi bir şey zannediyorum,’ dedi…”

‘Köroğlu gibi bir şey…’

Bu yazıyı, her gün gazetemizin Kültür sayfalarından Yaşar Kemal’in sağlık haberlerini verdiğimiz sırada yazıyorum. En büyük dileğim, bir an önce sağlığına kavuşması.

Yaşar Kemal’in rahatsızlanması, onun yazdıklarıyla yetişmiş, dahası Türkçenin pek çok güzelliğinin ayırdına onun edebiyatıyla varmış olanları kaygılandırdı. Pek çoğumuz kaleme sarıldık, Yaşar Kemal’in bizim için taşıdığı anlamı dillendirmeye çalıştık.

Hiç kuşkum yok, hastaneden çıkacak, şu son günlerde kendisi için yazılanları gülümseyerek okuyacak…

Geçende, gazetemizin arşiv görevlilerinden Mahmut Gündüz, Yaşar Kemal ile otuz yıla yakın bir süre önce yaptığım bir söyleşiyi bulup getirdi.

Yaşar Kemal, Fethli Naci’nin “Korkuyu böylesine yoğunlukla, böylesine elle tutulurcasına veren bir başka roman anımsamıyorum” dediği “Kale Kapısı” adlı yapıtıyla Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldığında söyleşmişiz. 1 Haziran 1986 günü yayımlanmış Cumhuriyet’te. Belki de, yalnızca “Kale Kapısı”nın değil, ta 1943’te başlayan bir dostluğun da ödülünü konuşmuşuz.

Kuşkusuz, öncelikle Orhan Kemal’i anmışığz. Kısa bir süre önce doğumunun yüzüncü yılını kutladığımız, romanımızın bir başka büyük ustası Orhan Kemal’i.

Şimdi söyleşiyi yeniden okuyorum.

Yaşar Kemal, Orhan Kemal’le 1943 yılında Adana’da Balzac’ın “Goriot Baba”sı ile başlayan dostluğunu anlatıyor ilkin. Orhan Kemal yirmi dokuz, Yaşar Kemal yirmi yaşında. Orhan Kemal, hapislikten sonra yazarlığa başlamış, o yıl yeniden Adana’ya dönmüş.

DOSTLUĞUN BAŞLANGICI

Yaşar Kemal, Adana Halkevi’ne bağlı Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde çalışıyor:

“Sonradan çocuk şiirleriyle ünlenen şair Şükrü Enis Regü geldi bir gün. Yanında Orhan Kemal de vardı. O zamanlar Orhan Kemal’in hikâyeleri İstanbul’daki dergilerde çıkıyordu. Adanalı olduğunu biliyordum. Sene 1943. Orhan Kemal, benden Balzac’ın ‘Goriot Baba’sını istedi. O zamanlar kütüphaneler dışarı kitap vermiyorlardı. Gittim, müdürden ‘Goriot Baba’yı on beş günlüğüne aldım, Orhan Kemal’e verdim. Dostluğumuz böyle başladı. Ondan sonra artık her gün beraberdik. Her gün edebiyattan, sanattan konuşuyorduk…”

Sonra, yazarlık arkadaşlıklarının nasıl başladığını anlatıyor:

“Ben ilk hikâyelerimi Arif Dino, Abidin Dino ve Orhan Kemal’e okumuşumdur. 1948’di. ‘Bebek’ hikâyesini okudum zaman çok şaşırmıştı. Ümit Yaşar Oğuzcan da yanımızdaydı. Meyhaneye gidecek kadar paramız yoktu. Orhan Kemal, ‘Bebek’ hikâyesinin onuruna Ümit Yaşar’la bana meyhanede bir şişe şarap ısmarladı. Böylece ilk yazarlık arkadaşlığımız başladı…”

Eksilmeden süren bir dostlukları olmuş Yaşar Kemal ile Orhan Kemal’in. İstanbul’a gelişlerinin öyküsünü dinlerken acı acı gülümsemeden edemiyor insan. Biri hapisten yeni çıkmış; biri işten atılmış:

“1951’de Adana’dan İstanbul’a gelmeye karar verdik. Ben hapishaneden yeni çıkmıştım. O da, Verem Savaş Derneği’ndeki kâtipliğinden atılmıştı. Şimdi gibi aklımda. 105 lira maaş alıyordu. Babası ölmüş, 600 lira miras kalmıştı…”

Ne ki, Orhan Kemal’e kalan 600 lirayla İstanbul’da ne yapmayı tasarladıklarını okurken, insan acı acı gülümsemeye bırakıyor, enikonu gülmeye başlıyor:

“O parayla İstanbul’da sebzecilik yapacaktık. Bir araba alacaktık. Arabaya sebzeleri dolduracak, İstanbul mahallelerinde sebze satacaktık. Güçlü kuvvetli olduğum için arabayı ben sürecektim, Orhan Kemal de bağıracaktı…”

Yaşar Kemal, bir ay kadar önce, mayıs başlarında gelir İstanbul’a. Orhan Kemal de, “Çoluğu çocuğu, evi haneyi toplar, öyle gelirim” der. Gel gör ki, bir ay sonra geldiğinde 600 lira çoktan suyunu çekmiştir:

“Orhan Kemal, bir arkadaşın evinde, balkonunda kalmaya başladı ailesiyle. Sonra ben Cumhuriyet gazetesine girdim. İlk olarak Diyarbakır’a röportajlara gittim. Döndüğüm zaman, Orhan Kemal Adana’da başladığı ‘Murtaza’yı bitirmişti. ‘Murtaza’yı Vatan gazetesine, Tunç Yalman’a götürdüm; Tunç Yalman, romanı gazetede yayımladı. Sonra anımsıyorum gene, ‘Vukuat Var’ ve ‘Hanımın Çiftliği’ni Dünya gazetesinme götürdüm. O zaman Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faikti. Bedii Faik iki romanı da yayımladı. Sonra ’72. Koğuş’ büyük olay oldu. Orhan Kemal’le dostluğumuz ölünceye kadar hiç eksilmeden sürdü…”

TARTIŞMALAR, ÇATIŞMALAR

Peki, bu eksilmeden süren dostluk boyunca tartışmalar, çatışmalar olmamış mı hiç? Bu kadar yakın bir dostluk olunca, çatışmalar da olmuş elbette. Hele ikisi edebiyatçı, yazar olduğuna göre…
Yaşar Kemal anlatıyor:

“Ama bu çatışmalar dostluğumuzun sürmesini engelleyemedi. Çatışmalarımız da çok doğal. Roman anlayışımızda birtakım değişiklikler oldu. Ben romanı artık başka bir yoldan düşünüyordum. Bu anlayış değişikliği bizi elbette düşünsel çatışmalara götürüyordu. Yalnız bu çatışmaların arkadaşlığımıza hiçbir etkisi olmuyordu. Örneğin, Ölmez Otu’nun sonlarına doğru zorlandım. Orhan Kemal’e anlattım ne yapmak istediğimi ve beraber düşünmeye başladık. Orhan’ın romanında da böyle bir sıkışma olduğu zaman, o bana anlatır, beraber düşünür, bir çare arardık…”

Orhan Kemal’in edebiyatından söz ederken de, “’Murtaza’nın çağımızın en güzel romanlarından biri olduğunu bugün de söylerim” diyor Yaşar Kemal. “’Bereketli Topraklar Üzerinde’, benim için gerçekten büyük bir romandır. Türk edebiyatında gerçekçi romanın başlangıçlarından biridir, temel taşlarından biridir. Sonra, benim için, ‘Baba Evi’, ‘Avare Yıllar’ dizisi romanımıza getirilmiş en yalın şiirlerdendir…”

Söyleşinin sonlarına doğru, Yaşar Kemal’in efsane yapıtı “İnce Memed”den söz açılıyor. O “İnce Memed” romanının başına gelenleri anlatırken, kitabın başından geçenler İnce Memed’in yaşadığı serüvenlerden aşağı kalmıyor diye geçiriyorum aklımdan:

“’İnce Memed’ olaydır. Sadece polisiye vakalara karışmıştır edebiyat eseri ‘İnce Memed’. Sadece devletin yasaklarıyla uğraşmıştır bu ‘İnce Memed’, otuz yıldır. Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilirken savcılık takibatı; UNESCO Fransızcaya çevirtmek isteyince bizimkilerin karşı koymaları, buna karşı UNESCO’nun diretip çevirtmesi; televizyon yasağı. Dünyanın hiçbir yerinde, en totaliter ülkesinde bile bir edebiyat eseri bu kadar yoğun biçimde engellemelerle karşılaşmamıştır…”
“İnce Memed”in, beyazperdeye aktarılması söz konusu olduğunda başına gelenler de cabası:

“En korkuncu da film olayı tabii. 1964’te Twentieth Century Fox şirketinden öneri aldım. ‘İnce memed’in film yapılması için ünlü rejisörlerden birkaçını önerdiler. Ben de, yapımcım da, büyük rejisör Joseph Losey’in üstünde durduk… Senaryo hazırlandı. Ama filmin Türkiye’de çevrilmesi için izin verilmedi. Böylece şirket vazgeçti romanı çevirmekten. En son Peter Ustinov kendisi bir senaryo yazdı, getirdi, ona da izin verilmedi. Ve Türkiye’de değil, Yugoslavya’da çevrildi film. Bu benim için bir şanssızlık oldu. Türkiye’de çevrilseydi, bu kadar kötü olmazdı…”

Peki, “İnce Memed”in, bunca engellemeye karşın, edebiyatımızın kült kitaplarından biri olmasının sırrı neydi? Onu da Yaşar Kemal’in büyülü dilinden dinleyelim:

“Geçenlerde Çukurova’daydım. Uzun yıllar sonra ilk kez birçok yeri yakından gördüm. Savrun Gözü’ne gidiyordum, yani Savrun Çayı’nın kaynağına. Yolda motorize Yörüklere rastladım. Traktör arkasında, römork içinde adamlar; yöresinde sürüler, dağlara doğru çekilip gidiyorlar. Eskiden görkemli develerle, deve katarlarıyla giderlerdi. Çok da süslü olurlardı, develerin havutlarının üstüne kilimler atarlardı. Develerin, sığırların çanlarının sesleri duyulurdu.

Bunları anımsıyorum. Şimdi traktörle gidiyorlar. Biraz gittikten sonra düzlükte üç çadır gördüm. Her birinin önünde bir traktör ve römorklar. Bir traktörde akümülatör gördüm. ‘Bu ne?’ dedim. ‘Televizyonumuz var da,’ dediler.

Yanımdakiler beni tanıttılar: ‘İşte bu Yaşar Kemal, ünlü romancımız.’ Genç bir çocuk, ‘Hiç duymadım,’ dedi. ‘Peki,’ dedim, ‘sen hangi obadansın?’ ‘Ben,’ dedi, ‘Karakeçili obasındanım.’ ‘Sarıkeçililer nerede?’ dedim. ‘Onlar Kozanaltı’nda,’ dedi. ‘Hacıahmetler nerede?’ diye sordum. ‘Bilmem,’ dedi. ‘Horzumlular nerede?’ dedim. ‘Onlar Maraş altında,’ dedi.

‘Peki, Kerimoğulları nerede?’ dedim. ‘Şu aşağıdaki köy benim köyüm, Hemite köyü. Onlar gelirler, yanımızda konaklardı,’ dedim. ‘Haa,’ dedi, ‘biliyorum o Kerimoğlları’nı, ama görmedim. İnce Memed romanında var onlar,’ dedi. ‘Peki,’ dedim, ‘İnce Memed’i biliyorsun da Yaşar Kemal’i niye bilmiyorsun, ben onun yazarıyım işte!’ ‘Ne bileyim ben onun yazarı olduğunu, Köroğlu gibi bir şey zannediyorum,’ dedi…”

Celâl Üster
02 Şubat 2015 http://www.cumhuriyet.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Emmanuel Levinas ile Söyleşi (Yüz Fenomenolojisinden Kopuş Felsefesine 1983 -1994) – Michael de Saint Cheron

Michaël de Saint Cheron, ömrünün son demindeki Emmanuel Levinas'la söyleşiyor. Pus ve umut dolu, sevgi ve hayranlıkla süren bir söyleşi....

Kapat