İsahag Uygar Eskiciyan ile söyleşi – Lora Sarı

İsahag Uygar Eskiciyan?ın ?Pause Anıtı? kitabı Agos?a ulaştığında, ne yalan söyleyelim ilk aklımıza düşen Eskiciyan?ın Ermeni olup olmadığıydı. Hak verirsiniz ki sayfalarımızda Ermeni olanlara öncelik tanıyoruz, kurum prensibi? Aramızda Eskiciyan?ı tanıyan yoktu; bu soyadını da ilk defa duyuyorduk. Son zamanlarda adını ilk defa duyduğumuz ?yan?lara sıkça rastladığımızdan, biraz da paranoyakça denebilecek bir tavır geliştirdik: Acaba gerçekten Ermeni mi? Elbette, kendini Ermeni hisseden herkes Ermeni?dir. Zaten hepimiz Ermeni?yiz. Fakat, bu Ermeni olma mevzuundan prim elde etmek isteyenler varsa; onlar da ayyuka çıksın istiyoruz. Eğer yanılıyorsak, o kişi safkan veya melez hiç fark etmez, azıcık Ermeni kanı taşıyorsa, bir Ermeni değerini daha okurlarımıza sunmaktan her zaman onur duyarız. Bu saikle iletişime geçtiğimiz İsahag Uygar Eskiciyan, söyleşide ne olduğuna dair hiç renk vermese de, en azından latifeli bir yazarı tanıdığımız ve tanıttığımız için mutluyuz.

Kitabınızdaki biyografik bilgiden sizin 1982?li olduğunuzdan başka bir şey öğrenemedik. Eskiciyan?ın ?yaşamı hakkında fazlaca bilgi sahibi? olmak adına, ne yaparsınız, nerede yaşarsınız, ne okudunuz, kimleri okur, dinler, seversiniz?
Kimleri mi okurum? Pessoa, Kafka, Heinrich Böll, Oğuz Atay, Kurt Vonnegut, Leyla Erbil, Sevim Burak, Orhan Pamuk, Cortazar, Borges, Zweig vb. gibi geniş bir okuma yelpazem var. Yaşayanlardan ise, uzun ömürler dilerim, Necati Tosuner, Ayhan Geçgin, Murat Uyurkulak, Burhan Sönmez, Hüseyin Kıran?ın romanlarını önemserim, yeni yapıtlarını merakla beklerim. Orhan Pamuk?u yaşayanlarla beraber saymamak gibi bir yanlışlık yaptıysam, ülke tarihini özetleyen iki cümlesinden dolayı sık sık ölüm tehdidi almasındandır. Kitapların kurşun geçirmeyeceğini sadece filmlerden öğrenmedik, şükür.

Ne mi okudum? İki fakülte bitirdim, ikincisi edebiyat. Şunu size rahatlıkla söyleyebilirim, bu edebiyat fakültelerin olduğu bir ülkede iyi roman, güzel öykü, sıkı şiir, doğru eleştirinin olması bir mucizedir. Hadi bakalım materyalistler bunu da açıklasın. Kendi kendine doğum gibi.

Pause Anıtı?nda, özgeçmiş kısmında, yer aldığı gibi doğru: Plüton kökenli Satürn vatandaşıyım. Öyle hissediyorum. Önceki kitabımda ise 5 şehirde doğmuş olduğumu hissediyordum. Sonrakinde ne hissedeceğimi şimdiden kestiremiyorum. Sizce de Plüton?un gezegenlikten azledilmesinin sebebi, güneşin en doğusunda yer alması değil midir? Doğu sorunu tüm galaksiye taşmış durumda. Daha çirkin ifadelerle affedersiniz bir hırsızın ?benim Plüton kökenli vatandaşım, kardeşim?? demeye ramak kaldığı bir ülkedeyiz. Sığınacak başka bir liman arayıp duruyorum. Lakin bu, kaçış değil!
Pardon konumuza dönelim; Udi Hrant, Udi Yervant, Mehmet Atlı, Kamkars, Azam Ali, Darya Dadvar, Kazım Koyuncu, Hivron ve ?Zeki Müren?i seviniz? severim. Sinemadan sormamışsınız; ama ben yine de söyleyeyim, Jim Jarmusch benim olmazsa olmazlarımdandır.

Bunun yanında fanzinleri, edebiyatımız için çok önemli buluyorum. Arkadaşlarla Oğlan Bizim Kız Bizim ve Beri Gel Oğlan Beri Gel Fanzinleri yayına hazırladık. Kasım ayında yeni bir yayınla geleceğiz. Bu da reklam olsun.

?İnsan Olma Saatlerim? öykünüzde, Müslümanlaştırılmış bir Ermeni olduğunuzu söylüyorsunuz. Şiir kitabınızın kapağından tutun, bu kitaptaki ?dede? vurgularınızdan atalarınızla güçlü bir bağınız olduğunu hissediyorum. Ailenizin hikâyesini ve Ermenilikle olan bağınızı anlatabilir misiniz?

Varlığım ve yaşantım üzerine sorulan soruları geçiştirmek gibi bir huyum var. En sevdiğim huylarımdan biridir. Böbürlenmek olsun bu. Mesela şimdi sizin öğrenmek istediklerinizin sadece bir kısmına cevap vereceğim; ama bunun yanında size, aslında ben bunu sormamıştım, dedirtecek ilaveler de yapacağım.

Müslümanlaştırılmış bir Ermeni var o öyküde; ama onun kim olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok. Ben miyim o? İnanın bilmiyorum! Ayrıca birinci tekil ağızdan yazılmış her metin, otobiyografik değildir, bunu tabii ki biliyorsunuz, ben sadece hatırlatma gereği duydum. Ve ailemin hikâyesinde serencam olan ben, kesinlikle aşk çocuğu değilim. Atalarımla olan duygusal bağım ise, onları kaçak android telefonuma wallpaper yapacak kadardır.
Köyümüzün bir yarısı, kendinden olmayan diğer yarıyı acımasızca katletmiş. Ermenilikle olan bağımın kısa özeti budur, aynı zamanda ülkenin de.

İsminiz İsahag Uygar Eskiciyan’ken, benim sorduğum soruya ‘Müslümanlaştırılmış bir Ermeni var o öyküde; ama onun kim olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok. Ben miyim o? İnanın bilmiyorum!’ diye yanıt vermeniz ilginç geliyor. Üstelik kimliğinizi sıkı sıkıya saklıyorsunuz. İsminiz; ben bir Ermeni’yim ve muhtemelen Müslümanlaştırılmışlardanım diye bağırırken, ve kitabınızın kapağında bile (biliyorum kitap kapaklarını sonradan görüyorsunuz) soyadınız kitabınızın adından bile büyük yazılmışken, neden Ermeni olup olmadığınızla ilgili soruları yanıtlamaktan kaçınıyorsunuz?

Hayatta sadece siyah ve beyaz yoktur. Aradaki gri tonlar da binlerce doğru yanıtın karşılığıdır. Hâl böyleyken soruya, ben şuyum ya da değilim diye yanıt vermek bana pek doğru gelmiyor. Ama biz; ırkı, dini, dili, siyasi partiyi ve de futbol takımını babadan alanlar kavmi için, bu soruların net yanıtları çok önemli, hatta elzem derecededir. Ermeni olup olmadığımın araştırılmasına yönelik ilk soruşturma, üniversitedeki ilk yılıma denk geliyor, on dört yıl önceye. Maalesef bu edebi bir soruşturma değildi. Soruşturma başlangıcı ise, önce ahır sonra da cami olarak kullanılan Ermeni kilisesinin tekrar kiliseye dönüşmesi için verdiğimiz imzalar ve İnkılâp hocamızın ?Ermenilerin Türkleri nasıl katlettiği? konulu dönem ödevine verdiğim yanıttı. Hatta bölümden iyi niyetli bir hocamın referansı şöyle olmuştu, ?Ermeni değil müzisyen?. Müzisyenlik ise bir konserde zorla okutulan şiirden kaynaklanıyordu. Demek bana Ermeniliği ve şairliği yakıştıramamış, müzisyen deyip geçmişti. Ermenilik konusuna gelince, köyümün yarısı Ermeniydi. Bir yarısı, kendinden olmayan diğer yarıyı zalimce katletti. İşte ben o iki yarının günahı ve sevabıyım. Fermana Fıla?dan (Ermeni katliamı için yazılan ferman) önce nasıl ki kimin hangi milletten olduğu önemli değildiyse, benim de şimdi milliyetimin hiç ama hiç bir önemli yok. Tabii bu zaman zaman akıllara şu soruyu da getirebilir, ?Ermeni değil ama Ermeniliğin primini kullanıyor.? Ben de bunu soruyorum: İsahag Uygar Eskiciyan olarak kimden yemek yedim, kimden içki ve çay içtim, kimle seviştim, kimden borç aldım? İki yayıncım oldu, ikisinden de bir şey yemişliğim içmişliğim yok! Beni görmemişlerdir bile. Telif derdim de yok! Profil resmi olarak google görsellerden aşırdığım bir gölgeden başka emanetim de mülkiyetim de yok! Ne tuhaftır ki, bugün Ermeniliğin prim yapan bir şey olduğundan söz ediliyor. Onca katliamı yaşayan ve zamanında ülkenin yüzde yirmi nüfusuna sahipken şimdi parmakla sayılacak bir halkın primi ne olabilir ki! Acı! Evet acı. Ben bu acı paydanın ortağıyım. Kâr marjını önemsesem, muktedir hazretlerinin misvakla kirini asla temizleyemeyeceği küfürlü ağzına bakardım. Bakınız bakanlar çok kazanıyor ve yeminlen ben de çok kazanırdım. Hiç olmazsa sonradan Müslüman olacak bir İngiliz kadının romanını yazardım, araya Mevlana ve ayet de serpiştirirdim, oldubitti. 15 günde yazacağım bu roman için 300.000 satış garanti. Bakınız prim budur! Kimse kusura bakmasın. Milliyetim, dilim, bayrağım, resmim, bedenim yok! Acı bir paydanın ortağıyım. Kimseden kabul beklemedim ki ricacı olayım!

Hikâyelerinizde Aram, Arat, Roni gibi isimleri kullandığınızı fark ettim. Mesela ismi Ramazan olan bir arkadaşınıza sizin Roni demeniz gibi. Hikâyelerin kurgusal olabilme ihtimalini göz önünde bulundurarak yine de sormak isterim, bu isimleri kullanmanızın özel bir sebebi var mı?

Özel bir nedeni yok. Ama sorunuzun yönü acıya dayanıyor. Çocukluğumun isimleri. Tahmin edersiniz ki, ve öyküde de yeri var, kimlikteki isimleri bambaşka. Çocukluk arkadaşım Şemsettin?in evdeki adının Arsen olduğunu öğrendiğimde üniversiteydim. Devlet yurdunda kaçak kaldığımız bir gece şarabı abartmasaydık, bunu asla öğrenemeyecektim. Bir de öykü canlılarım bu toprakların kadim isimleriyle yaşam bulması normal geliyor bana. Buna daha önce hiç dikkat etmemiştim. Siz sorunca fark ettim. Pause Anıtı?ndan sonra yazdığım öykülerde de durum aynı. Uzak bir coğrafyadan insanların isimleriyle yaşam bulsalardı, sorunun yönü acıya değil, muzipliğe varacaktı. Annelerin ?yavrum dışarıda adın ne diye sorsalar, Can de? cümlesi ülkenin en acı diyaloglarındandır. İsmini saklamak, dinini saklamak, dilini saklamak zorunda kalmak! Cemal Süreya?yı tekrar ediyorum: ?Tanrım siz şu uzun Anadolu’yu / Çocukluk günlerinizde mi yarattınız??

?İnsan Olma Saatlerim?de öykücüleri sevdiğinizden ama onların biraz şey olduklarını söylüyorsunuz? Nedir bu şey?
Söz konusu öyküdeki öykü kişisine sorunuzu yönlendirdim, şu cevabı verdi: ?Öykücüler çok güzel insanlar. Hep özel bir tür yazdıkları söylenmiş onlara, bunu yemeyenler de var. Canlarım benim. Çok iyiler; ama sizce de biraz şey değiller mi??

Görsel öykü mü diyelim onlara, biraz da onlar hakkında konuşmamız gerek. Pek nadir rastlanıyor bu tarz öykülere ve şiirlere, nedir sizi çeken bu türe?

Görsel öykü demeyelim onlara. Esasında öyküyü, öyküden koparmaya çalışan tüm tanımlamalara itirazım var. Bir şey öyküyse, sadece öyküdür. Önünde arkasında başka bir sıfata ihtiyacı yoktur. Az kelimeli olunca, ?kısa öykü?; çizgili, desenli olunca ?görsel öykü? olmaz. Öyküdür neticesinde. Deneysel öykü/şiir tanımı ise daha korkunçtur mesela. Bu noktadan ele alırsak deney öncesi/sırası/sonrası dönemde ürünün adı hep kobaya çıkmalıdır. İlla bir tanım gerekiyorsa (ki kesinlikle gerekmiyor) ?kobay öykü/şiir? deyin de mevtayı hep beraber taşıyalım. Bu tanımlamaların, ana hattan ayrılmasını, kabul edilmemenin ezikliğine bağlıyorum. Birileri bu öykü değil; ama deneysel öyküdür, demiş. Telif sahibi de bunu kabul etmiştir. Görsel içeren şiirlerin, şiir kabul edilmeyip buna yeni bir başlık açmak gibi. Müsebbib yine telif sahipleridir. Yarı sus payı! Tanıma gettolar eklemek. Dışta tutmak. Hem kim demiş ki öykü/şiir (ve de roman) sadece kelimeler oluşur diye. Kavalıyla masal anlatan bir dengbeji nereye koyacaksınız? Sözlükle doğmuyoruz ki alfabeye iman edelim! Gramere iman, sözlüğe iman, imlaya iman, İstanbul Ağzına iman, deyimler ve atasözlerine iman, Türk dili edebiyatı ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu iman!
Velhasıl ben öykü diyorum, şiir diyorum. Edebiyatın kelimeleri aştığını düşünüyorum.

Genel olarak yazar olma haliyle ilgili bir sıkıntınız olduğunu hissediyorum. Öykülerinizde yazarın varlığı da kuvvetlice okunuyor. Bu anlamda, twitter, facebook gibi mecralar üzerinden gelişen ?ben? esanslı yazı dilini benimsediğinizi görüyorum. Doğru mu anlıyorum?

Evet, doğru anlamışsınız. Twitter ve Facebook?un hayatı etkilediği gibi sanatı da etkilemesi kaçınılmazdı. Özellikle Twitter?ın karakter sınırı fazla sözden kurtarma eğitimi gibidir. Öte yandan muktedirin ikide birde, kökünü kazıyacağım, diyeceği kadar tekçi iktidarlar için tehlike alandır. Gezi Direnişin ana karargâhıydı. Roboskî, Reyhanlı, Afyon katliamlarını; seçim hilelerini, hırsızlıkları, yolsuzlukları bize direkt aracısız elden bir kanal olarak taşıması da son derece önemli. Patronsuz medya. Edebiyata geri dönelim. Yazdıklarımızın değil, metinden çıkardıklarımızın edebiyat olduğunu düşünüyorum ve Twitter?ı önemli buluyorum.

Yukarıdaki çıkarsamanıza sadece şu noktada şerhim olacak: Yazar olma değil insan olma haliyle ilgili sıkıntılarım mevcut. Arabanın ezdiği bir hindinin başında ağlayan, ağıt yakan başka bir hindi gördükten sonra, bir filin üzüntüden ölebileceğini öğrendikten sonra, bir dişi aslanın öldürdüğü ceylanın hamile olduğunu fark edip ceylanın yavrusunu kurtarmaya çalışmasını, kurtaramayınca da yığılıp ölmesini gördükten sonra, insan olma haliyle ilgili sıkıntılar baş gösteriyor. Sorunun yönünü çevireyim, öldürmekle cennete gideceğini düşünen kaç canlı var? Zevk için cinayet işleyen başka canlı var mı?

Sonrasında marşları değişse de Orwell haklı “dört ayaklılar ve kanatlılar iyi, iki ayaklılar kötü.”

Şiir kitabınız Türkiye?yi eleştirirken, bu kitapta artık bireysel; ve yerel değil genel sıkıntıları anlatmışsınız. Nasıl bir sürecin sonucu bu?

Şunu belirtmem gerekir, iki kitapta da kapakları ve kitap arkası yazılarını baskı öncesinde görmek istemedim. Okurlar gibi ilk defa kitabevlerinde ya da internet satış mağazalarında karşılaşmak istedim. Öyle de oldu. Rica ettim, kırmadılar, sağ olsunlar. Böyle bir durumda kitap arkası yazılarını ve tanıtım bültenlerini yüzde yüz kabul ettiğim düşünülmemelidir. Soruya gelelim, şiir kitabım bir şiir kitap olarak duruyor. Özellikle Türkiye?yi eleştiren kozmik yapısı yok. Bilimsel, tarihsel bir strateji kitabı değil, sadece şiir kitabı. Türkiye?yi ve katliamlarla bezeli tarihini eleştirecek yazılar yazmaya karar verirsem şiirle değil deneme ya da makalelerle bunu yapardım. Ana başlık da şöyle olurdu: ?İttihat ve Terliksi?den İttihat ve Takunyası?na Türkiye? Ama ben şimdi şiir, öykü, roman yazıyorum. Ve dâhi çocuğun ilkokulla tanışmasıyla başlayan gerilemesi, üniversitede burjuva olmak için sponsor aramasıyla sürebilir. İlkokulda içinden nehirler geçen ve yaz kış demeden bacası tüten köyler çizdiği defterine, büyüyünce TOKİ hayallerinin taksit tutarlarını yazabilir. Müteahhitlerin yönettiği bir toplumun yönü bireysellikten betonsallığa doğrudur. Babaannemizin, ?yalan söylemeyin, hırsızlık yapmayın, yoksa Allah sizi taş yapar? ikazının vukuu bulduğunu düşünüyorum. Yalan, hırsızlık var ve şimdi tüm ülke betonarme! Diyeceklerim bunlardır, sağ olun.

Lora Sarı
http://www.agos.com.tr/,01 Eylül 2014

Yorum yapın

Daha fazla Ermeni Edebiyatı, Söyleşi
Irmak Zileli: İktidarla iyi geçinme algısı yerleştiriliyor

Yazar Irmak Zileli, İleri Haber'in ?Edebiyat'a devlet teşviği? dosyasına verdiği yanıtta; ?Burada temel sorun şu; hükümet vatandaşın ödediği vergilerle oluşturulmuş...

Kapat