İsmet Paşa ve Mussolini – Ernest Hemingway

( 27 ocak 1923, The Toronto Daily Star)
Lausanne Konferansının toplantıları, Partenon’a benzeyen ve çok çirkin bir yapı olan Ouchy şatosunda yapılıyor.

Ouchy; bundan 60 yıl kadar önce, zamanın aşındırdığı evleri, beyaz badana boyalı, gölgelik ön balkonunda Byron’un ağrıyan ayağını dayayıp yemek saatini haber veren çanın çalınmasını beklerken Cenevre gölünün mavi sularını seyrettiği güzel hanı, göl kenarında yükselen eski ve yıkık kulesiyle küçük bir balıkçı kasabasıydı.

İsviçreliler balıkçı evlerini yerle bir etmişler, hanın önündeki gölgeliği genişletip Byron’un koltuğunu bir müzeye kaldırmışlar; Lausanne’a kadar çıkan tepelerin yamacındaki dev gibi, bomboş otellerin lâğımlarından akan pislikle güzelim göl kıyısını doldurmuşlar ve eski kulenin çevresinde de Avrupa’nın en çirkin yapısını inşa etmişler. Gölün kenarından bir tepe, Lausanne şehrine kadar uzanıyor.

Göle bakan şatoda toplantının başlayıp başlamadığını, şato boyunca sıralanan limusin arabalara bakarak anlıyabilirsiniz. Limusin’lerin hepsinin üzerinde delegasyonların mensup oldukları ulusların bayrakları asılı. Bulgar ve Rus bayrakları yok. Bulgar Başbakanı Stambuliski şatonun döner kapısından koca gövdesiyle çıkıyor, miğferli iki İsviçreli polis memuruna kuşkuyla bakıyor, kalabalığı selâmlayıp, tepeye, oteline doğru yürüyor. Stambuliski, parası olsa bile bir limusin’e binmeyi göze alamaz; çünkü bunu Sofya’ya rapor ederler. Köylü hükümeti de kendisinden derhal bir açıklama isteyebilir. Daha birkaç hafta önce Bulgar Meclisinde ipek çorap giydiği hakkındaki iddialar karşısında çoban seçmenlerine karşı kendisini parlak bir şekilde savundu. Başbakan ayrıca sabah saat dokuzdan önce uyanmamak, şarap içmek ve şehrin başdöndürücü hayatı ile ahlâkının bozulmuş olmasıyle suçlanıyordu.

Rus delegasyonu ise, ne zaman konferansa davet edileceğini, ne zaman konferans dışı bırakılacağını bilemediğinden, Savoy otelinde gece yarısı aralarında yaptıkları bir aile toplantısından sonra kendileri için çok pahalıya mal olacak bir limusin tutmaktan erkenden caydı. Kapıya bir taksi yanaşıyor ve Çeka’nın adamı, Bolşevik basın ajanı Arrens, peşinde Rakovski ve Çiçerin’le birlikte, karanlık suratıyla dışarı çıkıyor. Ukraynalı olan Rakovski’nin solgun bir yüzü, ahenkli yüz hatları, atmaca gibi bir burnu, ince dudakları var. Floransalı bir soylu kişiye benziyor. Çiçerin, Cenevre’deki karanlıktan gün ışığına çıkmış adam halinde değil artık. Kendine daha çok güveniyor, yeni bir paltosu var, görünüşü çok daha hoş. Berlin’de iyi bir yaşantısı vardı; profili ve kızıl sakalı yine aynı, ama yüzü çok daha dolgun.

Herkes asıl İsmet Paşayı görmek istiyor, fakat bir gören, bir daha görmek istemiyor. İsmet Paşa kısa boylu, kara kuru bir adam. Hiçbir çekiciliği yok. Bir insan ne kadar ufak tefek ve silik olabilirse, o da öyle. Sanki dikkati çekmemek için özel bir deha sahibi. Mustafa Kemal’in kimselerin unutamıyacağı, İsmet Paşa’nın da, kimselerin hatırlıyamıyacağı bir yüzü var.

Konferansın ilk günlerinde kalabalık bir gazeteci topluluğunun Çiçerin’in ünlü «kitle toplantıları»’ndan birinden çıkarken, İsmet Paşa’nın da Savoy oteline girdiğini hatırlıyorum. Paşa, asansörün gelmesini bu kalabalığın arasında beklemişti ve kalabalıkta kendisiyle görüşmek için randevu kopartmaya çalışanlar da olduğu halde, hiç biri onun kim olduğunu bilememişti. O kadar sıkıcı bir sokuluşu vardı ki.

Onu tanımış olmak iyi bir atlatmaydı ve yürüyüp kendisini karşıladım.

Asansörün kapısı önünde birkaç gazeteci onu kalabalıkta itip kakalayınca, «Ne komik bir durum, değil mi ekselans ?» dedim. Okullu kızlar gibi gülümsedi, omuzlarını silkti ve alaycı bir davranışla ellerini kaldırıp yüzünü örttü. Güldüm. O da kıkırdadı.

«Randevu alıp benimle görüşmeye gelin,» dedi. El sıkıştık. Asansöre girdikten sonra yüzüme bakıp güldü. Görüşme sona ermişti.

Kendisiyle yaptığım mülâkatta çok iyi anlaştık. Çünkü ikimiz de gayet kötü Fransızca konuşuyorduk.

Türkiye’de kültürlü bir Türk için büyük eksiklik sayılan kötü Fransızcasını, İsmet Paşa da sağır taklidi yaparak örtmeye çalışıyordu. Fransızca bilmek, tıpkı Rusya’da olduğu gibi, Türkiye’de de toplumsal bir ihtiyaçtı. İsmet Paşa şakayı değerlendirmeyi de biliyor, koltuğunda arkaya doğru yaslanıp memnun memnun gülümsüyor ve Türk sekreterinin kulağına fısıldadığı sözleri dinliyordu.

İsmet Paşa’yı, mülâkattan sonra bir kere daha gördüm. Montreux’de bir dansingde oturmuş, gülümseyerek dans edenleri seyrediyordu. Masasında oturan iri yarı, ak saçlı diğer iki Türk de, Paşanın yediği bir sürü kekle, içtiği üç fincan çayı asık suratla seyrediyorlardı. Paşa, kötü fransızcası ile servis yapan kadın garsona durmadan şaka yapıp takılıyordu. Dansingde yine kimse kendisini tanıyamamıştı.

İsmet Paşa’nın tam zıddı bir «şahsiyet» ise, Mussolini idi. Mussolini, Avrupa’nın en büyük blöfçüsü. Mussolini, beni yarın dışarı çağırıp kurşunlasa bile, yine de kendisinin blöfçü olduğu inancından geri dönmem. Kurşunlama işlemi bile blöftür, derim. Vakit bulursanız Signor Mussolini’nin bir fotoğrafını alın ve şöyle bir inceleyin. Kaş çatıp surat asmak için kendisini zorlarken, ağzının aczinin nasıl ortaya çıktığını görebilirsiniz. Oysa, bu kaş çatmayı İtalya’da 19 yaşındaki bütün Faşist delikanlıları taklit ediyor. Geçmişini de şöyle bir yoklayın. Faşizmin sermaye ile işçi sınıfı arasında yer aldığı koalisyon devresini inceleyin ve geçmişteki koalisyonların tarihini tartın. Basit fikirleri parlak cümlelerle nasıl allayıp pulladığını düşünün. Düello etmek için ne kadar iştahlı olduğunu gözden ırak tutmayın. Gerçekte cesur insanlar düello etmek ihtiyacını duymazlar. Korkakların çoğu, cesur olduklarını göstermek için aralıksız düello sebebi ararlar. En sonra kara gömleğine ve beyaz tozluklarına bakın. Kara gömlekle beyaz tozluk giyen bir adamın, «aktör» bile olsa, bir eksikliği var demektir.

Burada Mussolini’nin blöfçü mü, yoksa büyük ve sürekli bir kuvvet mi olduğu sorununu tartışmak için pek yerimiz yok. Mussolini belki 15 yıl iktidarda kalır, belki de gelecek ilkbaharda kendisinden nefret eden Gabriele d’Anunzio tarafından devrilebilir de. Siz izin verin de ben Mussolini’nin Lausanne’daki iki halini anlatayım.

Faşist diktatör basın mensuplarını kabul edeceğini bildirmişti. Herkes kalktı, geldi. Salonda toplandık. Mussolini bir kitap okuyarak masanın başına geçti, oturdu. Yüzü, ünlü kaş çatınası ile daha da asılmıştı. Diktatörlüğünü gösteriyordu. Kendisi de eski bir gazeteci olduğundan salonda bulunan ve konuşmasını bekleyen gazeteciler aracılığında kaç okuyucuya «hitap» edebileceğini hesaplıyordu. Fakat görünüşte, elindeki kitaba dalmıştı. Aslında kafası iki yüz muhabirin çalıştığı 2000 gazetenin satırlarını okumaya dalmıştı bile. «Salona girdiğimizde kara gömlekli diktatör iyice daldığı ve okuduğu kitabından başını kaldırmadı bile, vb . . .»

Mussolini’nin ardına geçip böyle ilgiyle okuduğu kitabın ne olduğunu görmek istedim. Fransızca- İngilizce bir sözlüktü ve üstelik ters tutmuştu.

Mussolini’yi diktatör rolünde aynı gün ikinci defa Beau- Rivage otelinde, Lausanne’da yaşayan bir grup İtalyan kadını kendisine bir demet gül hediye etmek için geldikleri zaman gördüm. Köylü sınıfından altı kadındı bunlar ve Lausanne’da çalışan İtalyan işçilerinin eşleriydi. Kapının dışında İtalya’nın ve kendilerinin yeni «millî kahramanı» tarafından kabul edilmek şerefine erişmeyi bekliyorlardı. Mussolini sırtında frak, ayaklarında gri pantolon ve beyaz tozlukları ile kapıyı açıp dışarı çıktı. Kadınlardan biri bir adım ileri çıkıp hazırladığı söylevi okumaya başladı. Mussolini kaşlarını çatıp kadına baktı; alaycı bir tavırla gülümsedi, akları iri Afrikalı gözleriyle diğer beş kadını süzdükten sonra, tekrar odasına çekiliverdi. Pazarlıklarını giymiş, hiç de çekici olmayan köylü kadınlar, gülleri ellerinde, öylece kalakaldılar. Mussolini yine diktatörlüğünü göstermişti.

Yarım saat sonra aynı Mussolini çeşitli mülâkatlar sırasında kendine özgü «tebessümü ile diktatörün aklını başından alan Claire Sheridan’ı kabul ediyor ve kendisiyle yarım saat görüşmek için vakit buluyordu.

Hiç şüphe yok, Napoleon çağındaki gazeteciler de aynı şeyleri Napoleon’da görmüşlerdir. Sezar’ın devrinde «Giornale d’Italia»da çalışanlar da, Julius da aynı «zaaf»ları sezmişlerdir. Ama konu yakından incelendiğinde Mussolini’de, Napoleon’dan çok daha büyük cüret olduğu görülür. Mussolini, bir İtalyan Horatio Bottomley’idir.

Aslında o, Bottoınley bile değildir. Mottomley bir çılgındı. Mussolini, hiç de deli değil, iyi bir örgütçü. Ama samimî değilseniz, bir ulusun vatanseverlik duygularını örgütlemeye kalkışmanız çok tehlikeli olabilir. Öyle bir örgütleme ki, hiçbir çıkar beklemeden hükümete para bağışlamaya başlıyorsunuz hem de.

Latin ırkı bir işe yatırım yaptı mı, sonuçlarını almak ister ve sonunda Signor Mussolini’ye, hükümete karşı olmanın, hükümet etmekten çok daha kolay olduğunu gösterecektir.

Yeni bir muhalefet doğacaktır sonunda, tohumları şimdiden atılmıştır ve başında da ihtiyar, dazlak kafalı, belki biraz kaçık, fakat gerçekten samimî bir insan olan Gabriele d’Anunzio bulunacaktır.

ERNEST HEMINGWAY
İŞGAL İSTANBULU ve iki dünya savaşından mektuplar
Türkçesi : M. Ali KAYABAL
Milliyet Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here