Jean-Jacques Rousseau: “Bir insan özgürlüğünden vazgeçip bir efendinin kölesi nasıl olabilir?”

Madem hiçbir insanın, benzeri üstünde doğal bir yetkisi yoktur ve madem kaba güç bir hak yaratmaz, öyleyse insanlar arasında her çeşit haklı yetkenin temeli olarak, kala kala yalnız sözleşmeler kalıyor.

Grotius diyor ki: “Bir insan özgürlüğünden vazgeçip bir efendinin kölesi olabiliyor da, neden bütün bir ulus kendi özgürlüğünü aktarıp bir kralın buyruğuna giremesin.” Burada açıklanması gereken ikircil anlamlı sözler var. Ama biz, aktarma sözü üstünde duralım. Aktarmak, vermek ya da satmak demektir. İmdi, bir başkasının kölesi olan adam kendini vermiyor, çok çok geçimini sağlamak için satıyordur. Ama bir ulus niçin satar kendini? Bir kral uyruklarının geçimini sağlamak şöyle dursun, kendi geçimini onlardan çıkarır asıl. Rabelais’ye göre de, kral az buz şeyle yaşayamaz. Öyleyse uyruklar, malları birlikte alınmak koşuluyla kendilerini mi veriyorlar dersiniz? O zaman kendilerine ne kalıyor, anlamıyorum.

Denecek ki; zorba, uyruklarına toplum içinde dirlik sağlıyor. Diyelim ki, öyledir: Ama zorbanın şan şeref hırsının başlarına bela ettiği savaşlar, doymazlığı ve bakanlarının kırıcılığı, uyrukları kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan daha büyük üzüntülere sokarsa, bu dirlikten ne kazançları olur ki? Hele bu dirlik onların yoksullaşmasına yol açarsa, ne kazanmış olurlar bundan? İnsan zindanda da sessizlik içinde yaşar ama, bu kadarı orayı özlenir bir yer yapmaya yeter mi? Kyklop’ların mağaralarına kapatılmış olan Yunanlılar da hayvanlara parçalattırılmadan önce sıra beklerken, sessiz sessiz yaşıyorlardı orada.

Bir insan kendini karşılıksız bağlar demek, saçma, akıl almaz bir şeydir. Böyle bir davranış yolsuz olduğu kadar geçersizdir de. Çünkü böyle davranan bir kimsenin aklı başında değildir. Aynı şeyi bir ulus için söylemek, baştan başa deli bir ulus düşünmek olur. Delilikse, hiçbir hak kazandırmaz.

Herkes kendini başkasına bağlayabilirse de, çocuklarını bağlayamaz. Çünkü onlar insan ve özgür olarak doğarlar; özgürlükleri kendilerinindir; hiç kimsenin onu kullanmaya hakkı yoktur. İyiyi kötüden ayıracak çağa gelmeden önce, baba çocukları korumak, rahatlarını sağlamak için onların adına birtakım koşullar koyabilir, ama onları kayıtsız şartsız, geri dönülmezcesine başkasına veremez. Çünkü böyle bir bağış, doğanın amaçlarına aykırı olduğu gibi, babalık haklarını da aşar. Öyleyse keyfe bağlı bir yönetimin yasal bir yönetim olabilmesi için, halkın onu kabul etmeye ya da etmemeye yetkisi olmalıdır. Ancak o zaman yönetim keyfe bağlı olmaktan çıkar.

Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinde, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden vazgeçmek demektir. Her şeyden vazgeçen insanın hiçbir zararını karşılama olanağı yoktur. Böyle bir vazgeçme insanın yaradılışıyla uzlaşmaz. İnsanın isteminden her türlü özgürlüğü almak, davranışlarından her çeşit ahlak düşüncesini kaldırmak demektir. Son olarak, bir yandan mutlak bir yetke, öte yandan sınırsız bir boyun eğme koşulu koşmak, tutarsız ve boş bir sözleşme olur. Kendisinden her şeyi istemeye hakkımız olan bir kimseye karşı hiçbir borç yüklenmiş olmayacağımız açık değil midir? Tek başına bu koşul, karşılıklı olmayan bir sözleşmenin geçersizliğini gerektirmez mi? Varı yoğu benim olan kölem, ne gibi bir hak ileri sürebilir bana karşı? Onun hakları benim olduğuna göre, kendi haklarımın yine kendime karşı ileri sürülmesi, anlamsız bir söz değil midir?

Grotius ve başkaları bu sözde kölelik hakkının bir başka kaynağını da savaştan çıkarıyorlar. Onlara göre, yenenin yenileni öldürme hakkı olduğu için, yenilen yaşamını özgürlüğü pahasına satın alabilir. Bu anlaşma her iki yanın da işine geldiği ölçüde daha da yasal olur.

Ama yenilenleri öldürme hakkının, bu sözde hakkın, savaş halinin bir sonucu olmadığı apaçıktır. Çünkü insanlar o ilk bağımsızlıkları içinde yaşarken, aralarında barış ya da savaş hali kuracak kadar değişmez ilişkiler olmadığı için, birbirlerine doğal olarak düşman değildiler. Savaşa yol açan, insanlar arasındaki ilişkiler değil, olaylar arasındaki ilişkilerdir. Savaş hali basit kişisel ilişkilerden değil, yalnız mal mülk ilişkilerinden çıkacağına göre, özel savaş, yani insanla insan arasındaki savaş, sürekli bir mülkiyet tanımayan doğal yaşama halinde olmadığı gibi, her şeyin yasa gücüne bağlı olduğu toplum halinde de olmaz.

İnsanla insan arasındaki kavgalar, düellolar, çarpışmalar, bir durum yaratmayan işler ve davranışlardır. Fransa kralı IX. Louis yasalarının izin verdiği, sonra da Tanrı Barışı’nın bir zaman için yasak ettiği özel savaşlara gelince, bunlar aslında saçma bir düzen olan (var olduysa eğer) derebeylik yönetiminin kötülükleridir ve doğal hukuk ilkelerine, her türlü yönetim politikasına da aykırıdırlar.

Öyleyse savaş insanın insanla değil, devletin devletle olan bir ilişkisidir ve bu ilişkide tekler birbirlerine yalnız rasgele düşmandırlar, insan ve yurttaş tı [4] olarak değil, asker olarak; yurdun üyeleri olarak değil, koruyucuları olarak. Son olarak, devletin düşmanı insanlar değil, yine başka devletlerdir; çünkü özleri birbirinden ayrı olan şeyler arasında hiçbir gerçek ilişki kurulamaz.

Bu ilke öteden beri yerleşmiş genel kurallara, bütün uygar ulusların değişmez uygulamalarına da uygundur. Savaş açma bildirileri, devletlerden çok, uyruklarını uyarmak içindir. Bir yabancı, ister kral, ister herhangi bir kimse, ister bir ulus olsun, hükümdara savaş açmaksızın çalar çırpar, uyrukları öldürür ya da hapsederse, düşman değil, haydut sayılır. Oysa savaş ortasında, doğru bir hükümdar bir düşman memlekette kamunun nesi varsa el koyar ama, insanların canlarına, mallarına, yani kendi haklarının temeli olan haklara saygı gösterir. Savaşın amacı düşman devletin yok edilmesi olduğu için, karşı tarafın, bu devleti koruyanları, ellerinde silah olduğu sürece öldürme hakkı vardır ama, silahları bırakıp da teslim olunca, artık düşman ya da düşmanın aracı olmaktan çıkar, sadece birer insan olurlar. O zaman onların yaşamı üstünde hiç kimsenin hakkı kalmaz. Kimi zaman bir devlet, üyelerinden hiçbiri öldürülmeden de yok edilebilir. Savaş, amacı için gerekli olmayan hiçbir hak tanımaz. Bu ilkeler ne Grotius’un ilkeleridir, ne de ozanların yetkesine dayanmaktadır; doğal olayların bir sonucudurlar ve akla dayanırlar.

Fetih hakkına gelince, güçlünün yasasından başka bir temeli yoktur onun. Savaş, yenen tarafa yenilen ulusları kesip biçme hakkı vermediğine göre, yenenin olmayan bu hak, yenilen ulusları boyunduruk altına alma hakkına da temel olamaz. Düşmanı öldürme hakkı tutsak edilemediği zaman vardır ancak. Demek, düşmanı tutsak etme hakkı, öldürme hakkından gelmiyor. Öyleyse üzerinde kimsenin hiçbir hakkı bulunmayan yaşamını özgürlüğü pahasına yenilen tarafa satın aldırtmak çok haksız bir değiş tokuştur. Ölüm kalım hakkını kölelik hakkına, kölelik hakkını da ölüm kalım hakkına dayatmakla, açıkça kısır bir döngüye düşülmüyor mu?

Şu korkunç hakkı, her şeyi kesip biçme hakkını kabul etsek bile, bence savaşta tutsak edilen kimse ya da bir ulus, efendisine karşı ancak zorlandığı sürece boyun eğmek zorundadır. Canına karşılık bir şeyi elinden almakla, yenen taraf yenileni bağışlamış olmaz: Onu boş yere öldüreceğine, yararlanarak öldürmüş olur. Onun için, yenilen üzerinde kaba güçten başka herhangi bir yetki elde etmek şöyle dursun, aralarında eskisi gibi savaş hali sürüp gitmektedir. Hatta ilişkileri bile bu durumun bir sonucudur: Savaş hakkını kullanmak da hiçbir barış antlaşmasını gerektirmez. Aralarında bir anlaşma yapmışlardır, kabul. Ama bu anlaşma savaş halini ortadan kaldırmak şöyle dursun, onun sürekliliğini gerektirmektedir.

Böylece, duruma hangi yanından bakılırsa bakılsın, kölelik hakkı sadece haklı olmadığı için değil, anlamsız ve saçma olduğu için de geçersizdir. Kölelik ve hak çelişmeli sözlerdir, birinin bulunduğu yerde öteki bulunmaz. İster iki adam için, ister bir adamla bir ulus için söylenmiş olsun, aşağıdaki sözler her zaman anlamsız kalacaktır:
Seninle öyle bir sözleşme yapacağım ki, hep benim iyiliğime ve senin zararına olacak; keyfim istediği sürece ben uyacağım, yine keyfim istediği sürece sen uyacaksın ona.

Jean-Jacques Rousseau
Toplum Sözleşmesi
İşbankası Yayınları
Çeviren: Vedat Günyol

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Politika
1933: Nazilerin İktidarı Ele Geçirmesi

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi (Nazi) Partisi’nin lideri Adolf Hitler, 31 Ocak 1933’te Alman şansölyesi oldu.

Kapat