Kabile Reisleri ve Büyücüler: C.G. Jung’un Gözünden Diktatörlüğün Psikolojisi!

Sene 1936… Avrupa’nın üzerinde kara bulutların toplandığı, koca koca ulusların tek bir adamın ağzından çıkacak söze bakarak hipnotize olduğu o tekinsiz günler. Zürihli zihin hafiyesi Doktor Carl Gustav Jung, Amerika seyahatinden yeni dönmüş ve Ekim ayında Londra’daki The Observer gazetesinin muhabirine o sarsıcı röportajını vermiştir. Konu, dünyayı kasıp kavuran diktatörler ve kitlelerin bu adamların peşinden nasıl sürüklendiğidir.

Peki, milyonlarca insanı peşinden sürükleyen bu adamların psikolojik sırrı nedir? Gelin, Jung’un o keskin neşteriyle diktatörlerin zihin dünyasına nasıl indiğine ve koca devletlerin nasıl “kabilelere” dönüştüğüne yakından bakalım!

Kabilelere Dönüş ve “Hayalet Devlet”

Bizler modern çağda yaşadığımızı, ulus-devletlerin mantıkla yönetildiğini sanırken, Jung çok çarpıcı bir gerçeği yüzümüze vurur: Hitler, Mussolini, Stalin ve hatta dönemin ABD Başkanı Roosevelt, aslında birer **”kabile yöneticisi”**dir. Jung’a göre, Almanya ve İtalya’nın eski küçük dükalıkları ve prenslikleri yıkıldığında ortaya çıkan kargaşa, yerini yeni bir kabile düzenine bırakmıştır.

Diktatörlüklerde “Devlet” denilen şey aslında bir hayaletten, kişisel yöneticinin bir ayna yansımasından ibarettir. Ve bu hayalet devlet, kendi oligarşisini (ayrıcalıklı azınlığını) yaratır. Jung, Rusya’daki Komünist Parti’nin ayrıcalıklı bir yönetici kast olduğuna, Almanya’da ise SS subaylarının altmış milyon yerliyi yöneten bir tür “şövalyeler kastına” dönüştürülmeye çalışıldığına dikkat çeker. Şekiller ve isimler değişse de, kabile fikri ve oligarşi aynen kalmaktadır.

Roosevelt Bir Diktatör müydü?

Röportajın en şaşırtıcı anlarından biri, Jung’un Amerika’nın efsanevi başkanı Franklin D. Roosevelt’i de bu denkleme dahil etmesidir. Amerika’dan yeni dönmüş olan Jung, Roosevelt için şu sarsıcı ifadeleri kullanır: “Hiç hata yapmayın, o bir güçtür; üstün ve nüfuz edilemez bir zihne sahip, ancak tamamen acımasız… Ne yapacağı önceden kestirilemeyen son derece çok yönlü bir zihin. Onda inanılmaz bir güç kompleksi, Mussolini’nin hamuru var; kesinlikle bir diktatörün mayasına sahip.”.

İki Tür Diktatör: “Kabile Reisi” ve “Büyücü”

Jung’a göre diktatörler psikolojik olarak ikiye ayrılır: Kabile Reisi (Şef) tipi ve Büyücü (Şaman/Otacı) tipi.

Mussolini, Stalin ve Roosevelt “Kabile Reisi” tipine girerler. Onlar gücü, iktidarı ve aklı temsil ederler. Peki ya Hitler? İşte o tamamen farklı bir kategoridedir. Jung’a göre Hitler bir “Büyücü”dür, bir medyumdur. O, Alman politikasını kendi aklıyla yaratmaz; politika onun aracılığıyla vahyedilir. Hitler, eski zamanlardaki gibi tanrıların sözcüsüdür ve herkesin bilinçdışındaki o derin kırgınlığı, o öfkeyi dile getiren bir megafondur.

Çalınan Rüyalar ve Vahiy Yoluyla Yönetim

Jung, bu ayrımı anlatırken Afrika’daki bir anısına başvurur. Afrika’da bir büyücü (şaman) Jung’a neredeyse gözleri dolarak şöyle der: “İngilizler ülkeye geldiğinden beri artık hiç rüya görmüyoruz. Nedenini sorduğumda ise şu cevabı verdi: Bölge Komiseri her şeyi biliyor.”.

İşte Mussolini, Stalin ve Roosevelt bu her şeyi bilen rasyonel “Bölge Komiseri” gibi yönetirken; Almanya’da işler böyle yürümez, çünkü Almanlar hâlâ “rüya görmektedir”. Hitler, rasyonel bir yönetimden ziyade “vahiy yoluyla” hükmeder. Örneğin, diğer devletler Almanya’yı Milletler Cemiyeti’nden çekilmemesi için sıkıştırırken, Hitler kendini üç gün boyunca bir odaya kapatmış ve sonunda hiçbir açıklama yapmadan sadece “Almanya çekilmelidir!” demiştir. Bu mantıklı bir siyasi hamle değil, doğrudan bir vahiydir.

İşte Almanların, liderlerine yönelik eleştirilere veya hakaretlere karşı bu kadar aşırı hassas olmalarının sebebi budur. Onlar için bu durum basit bir siyasi eleştiri değil, düpedüz bir “küfür” (blasphemy) sayılır. Çünkü onların gözünde Hitler, geleceği gören bir kâhin, bir Delfi kâhinidir.

Sonuç Yerine…

Psikolojinin bu dev ismi, yaklaşan felaketi sadece siyasi analizlerle değil, kitlelerin bilinçdışındaki mitolojik ve ilkel eğilimleri okuyarak öngörmüştü. Ulusların “hayalet devletler” yarattığı ve akıldan ziyade kabile büyücülerinin “vahiylerine” kapıldığı bir dünyanın nasıl bir yıkıma sürükleneceği, bu röportajdan sadece birkaç yıl sonra acı bir şekilde kanıtlandı.

Jung’un bu analizi bize bugün bile şu soruyu sorduruyor: Karar verdiğini, yönettiğini ya da yönetildiğini sanan bizler, acaba hâlâ içimizdeki o ilkel kabilenin rüyalarını mı görüyoruz? Yorumlarda buluşalım!