Kafdağı, Müge İplikçi. ‘Yerinden oynatılan yaşamlar ve iki kadının kesişen yazgıları!..’

*Müge İplikçi?nin yeni romanı ?Kafdağı? çıktı. Yazar, romanının düğümünü, Ortadoğulu iki kadının kesişen hikâyesi üzerinden sorduğu bir soruyla atmış: ?Yeniden başlayabileceğimiz, yeniden masallar anlatabileceğimiz bir yer var mı??

Zaman, kapalı. Akıp akmadığı, hızı ya da ağırlığı çok önemli değil; ?kapalı? oluşu onu ?katı? ve ?geçilmez? kılıyor. O kaskatı zamanın geçilmezliğine hapsolunduğunda da zaman akmış, akmamış ya da hızlı akmış, ağırlaşmış ne fayda? Kurtuluş imkânının bulunmadığı herhangi bir yerde ?kapalı? kalabilir zaman. Belki hiç ummazdınız ama Kafdağı?nda bile böyle olabilir bu… Müge İplikçi yeni romanı Kafdağı?nda zaman ve mekân seçimini yaparken, yani aslında hikâyesini, meselesini belirlerken kendisini de okurunu da kapatmayı göze almıştır belki… (Gerçi romanın kapalı kalmış tüm cümlelerinin editörü Çiğdem Su tarafından titizlikle açılan parantezlerle nefes aldığını da söylüyor İplikçi…) Fakat bir yandan da nefes alma ve yeni bir zamana, yeni bir coğrafyaya sıçrama arzusunu kaçınılmaz olarak hatırlatıyor bu roman. Açalım:
Tarihlerimiz: 11 Eylül ve 17 Ağustos. Mekânlarımız: ABD ve Türkiye/Gölcük. Karakterlerimiz: Zahide Sohni Mühür ve Emel.
Müge İplikçi, iki Ortadoğulu kadının kesişen hikâyesi üzerinden, dünyanın farklı iki noktasında yaşanan iki ayrı olayın aslında insanları ve yazgıları birbirine nasıl bağlayabileceğini anlatıyor. 11 Eylül sadece 11 Eylül 2001 tarihinden ibaret değildir; tıpkı sadece ABD?den ibaret olmadığı gibi. Ve 17 Ağustos sadece 17 Ağustos 1999 tarihinden ibaret değildir; tıpkı sadece Marmara?dan ibaret olmadığı gibi. Her iki tarih de zamanın çizelgesinde işaret ettiği ?an?lardan ve o anların yaşandığı coğrafyadan fazlasını topluyor kendi içinde/bünyesinde/zat?ında. Hatta Zahide ve Emel hiç tanışmamış olsalar da, hayatın bir noktasında hikâyeleri ve varoluşları hiç kesişmemiş olsa da bu böyle.
Yanlış anlaşılmasın, Kafdağı bir 11 Eylül romanı ya da bir deprem kitabı değil. 11 Eylül, kitapta neredeyse sadece bir ?atmosfer? olarak var. Aslında haksızlık etmeyelim, bir de işkenceleriyle var! 17 Ağustos bir ?olay? olarak fazladan bir parça yer etse de orada da esas mesela binaların yıkılması, yıkım anı değil. Fakat yıkım, bir mesele, evet. Her iki olay için de böyle bu. Yıkılan, hayatlardır çünkü.
Biri Pakistanlı, diğeri Türk iki kadın. Pakistanlı olan, kendi ülkesinden aldığı diploma iş görmeyince bir de ABD?de dişçilik fakültesinde okur; yedi yılın sonunda da bu ülkede dişçilik yapmaya ?hak kazanır?. Evlidir, iki oğlu vardır. Hayat dolu, eğlenceli bir kadındır. Hikâyenin bir noktasında kendisini Pakistan?dan çok ABD?ye ait hissetmeye başladığını itiraf eder… Türk olan, gazetecidir. ABD?ye prestijli bir gazetecilik bursuyla gelmiştir. Arkasında bir hikâye bırakmıştır: Oğlunu ve kocasını ve hatta tüm ailesini kaybettiği Gölcük depremi. Terapi seansları ve ilaç yüklemeleriyle düzelip kendine geldiğinde, hayatını sürdürmeyi ?seç?miştir. Aldığı bursla Amerika?ya geldiğinde de elinde bir araştırma konusu vardır: Zahide. Öğrencilik yıllarından tanıdığı arkadaşı Zahide?nin 11 Eylül?den sonra ABD?nin teröre karşı savaş politikası gereği uyguladığı teslimat programı çerçevesinde gözaltına alındığını öğrendiği Zahide?yi bulmak, hiç değilse izini sürebilmek, odak noktasıdır.
İşte bu andan itibaren okurun odağı ?kaymaktadır?. (Çünkü hayatlar çok fena kesişmiştir!) Emel?in arayışının, röportaj ve araştırmalarının anlatıldığı sayfaları, Zahide?nin bazen kendi kendine bazen de teslimat programının uygulayıcı üyelerine anlattıklarını içeren sayfalar izler. Yazar, Emel?de ironisi olan bir üslûp; Zahide?de ise şiiri olan bir üslûp tutturmuş. Romanın ikinci yarısından itibaren buna bir de gerçek olamayacak kadar gerçek olanın anlatıldığı anlarda tınlayan bir ton eklenir: Kabullenişin tonu. Bir diğer ifadeyle, reddedişin tonu.
Kocasının zoruyla örgütün kimi mali işlerini yürütmeyi kabul eden, bu anlamda -kendisini neredeyse tamamen ait hissettiği ABD?ye karşı üstelik- illegal faaliyet yürüten Zahide, yanlış tarafta olduğunu düşünüp ?yetkili? olanlarla temasa geçince, yani bir ?seçim? yapınca bu ne kadar seçim olabiliyorsa artık- yazgısı da değişir. Gerisi Anka Kuşu ile uçulan yerler ve Kafdağı?na yolculuk, gerisi teslimat programı, ağır işkenceler, geçmişin silinmesi ve stadyumlar…
Müge İplikçi, bazen neredeyse masalsı bir tonla anlattığı bu ağır, sert hikâyede karakterlerini kadın olarak belirlediği anda, şiddetin dozunu artırmış oluyor. Hem kadın hem de Müslüman olan karakterler, roman karakteriyken bile yeterince tehditkâr(!) duruyor. Bir tür tersten okuma Kafdağı. 17 Ağustos boyutuyla depremin binaları yıkarken beraberinde neleri de görünür kıldığını anlatması açısından önemli; ?aslında? nelerin konuşulması gerektiği, neleri unuttuğumuz ve unutmaya zorlandığımız… 11 Eylül boyutuyla, belki Türkiye?deki okurdan çok Amerika?daki okurun okuması gereken bir kitap. Amerika?daki Ortadoğu karşıtı / Müslüman karşıtı atmosfer bu kitapla yıkılacak değildir elbette ama o da en azından kendi cehennemini fark edebilecektir; yazarın dediği gibi, ?Cehennemse, her yer cehennem?.
Kafdağı?nı, bir de Müge İplikçi?yle konuştuk…
Kafdağı, 17 Ağustos ve 11 Eylül tarihlerini Zahide ve Emel karakterlerinin ?kişisel? serüvenlerini bir noktada çakıştırarak buluşturuyor. Bu ?kurgu?dan söz eder misiniz biraz?
Deprem, Yıkık Kentli Kadınlar?ı düşünerek bu kitaba koyduğum bir unsur. O kitabı hazırlarken çok tuhaf bir tanıklık yaşadım; özellikle bellek konusundaki düşüncelerimin farklı bir noktada şekillendiğini fark ettim. Ve o kitaptan sonra bellek ve düşüncenin geliş gidişleri beni daha çok etkilemeye başladı; bu konular yazdığım bütün kitaplarda özellikle de romanlardan söz ediyorum- kendine bir biçimde yer buldu. Kaldı ki hem bölge için hem de ülke için çok ciddi bir travmadır 17 Ağustos depremi. Ayrıca bir yığın politik gerekçeden bağımsız olarak düşünülemeyecek bir travmadır. Tıpkı 11 Eylül gibi! Yaşandı ve bitti diyemeyeceğimiz, arka planda ciddi soru işaretleri taşıyan tarihler bunlar. Ve sanırım tam manasıyla hâlâ tartışılmıyor özellikle de deprem. Bölgede neler olup bittiğini ve nelerin hâlâ yaşanmakta olduğunu insan özelinde tam olarak bilmiyoruz. Sivil toplum örgütlerinin bilgilendirici çalışmaları da yeterli yer bulamıyor basında.
11 Eylül?e gelecek olursak… 11 Eylül?ü duyduğum o ilk andan itibaren ?bu coğrafyada yaşayan biri olarak? düşündüğüm şeylerden biri de şuydu: Bu olay bizleri nasıl etkileyecek? Şans diyelim, 11 Eylül?den sonra iki yıl süreyle Amerika?da yaşamak durumunda kaldım. Daha önceki ABD deneyimlerimden çok farklı bir deneyimdi bu. Belki de kendi içimdeki sorgulamaydı bana böyle hissettiren, bilmiyorum… ABD?ye giden herkesin Amerikan toplumu içinde bir biçimde bir yabancılaşma yaşadığını düşünüyorum ama kendimi yabancılığın da ötesinde daha farklı hissettim. Sanki görünmüyorsunuz orada artık-özellikle birtakım olguları sorgulamaya başladığınızda.
Bu iki tarihi birleştirmek, elbette mümkündü benim açımdan. Özellikle ortak paydaları nedeniyle. İnsanın kendine yabancılaşması, bu riskin ciddi bir biçimde yaygınlaşması, kılıf değiştirmesi ve yeni yaralar açması… Bunlar ortak paydalar.
Bellek dediniz… Kafdağı, hem 17 Ağustos?un hem de 11 Eylül?ün kaçınılmaz olarak zamanda ve mekânda yarattığı yanılsamalı gerçeklik nedeniyle bellek üzerine düşünmeye, belleği ?oyun?lara ?alet? etmeye elverişli bir zemin bulmuş… Fakat bir yandan da okura ?oyunlu bir kurgu? armağan etmiş.
Edebiyatın bu yanını çok seviyorum. Soyutluk üzerinden üretilebilecek somutluklar, varılabilecek yeni coğrafyalar, yeni düşünceler beni etkiler. Burada da travma yaşamış bir kadının başka bir kadınla ilişkisini dillendirirken aslında belleğin delilik noktasına nasıl gelebileceğini kendimce sistematize etmeye çalıştım. Belleğin oyunları fikri beni her zaman büyüleyecek galiba. Çünkü şunu biliyorum ki ?şimdiki zaman? dediğimiz şey, belki de belleğin bir oyunu. Şimdiki zamanın yükümlülükleri, gerçekte hangi zamanın yükümlülükleridir, tam olarak bilmiyorum. Bugünün şartlarında -belki de komplo teorileri üretiyormuşum gibi olabilir ama- düşüncelerimizin ne kadarı bize ait, ne kadarı sistemin manipüle gücüdür, ucunu kaçırmış durumdayım. İşte bu kitapla tüm bu soruların takipçisi olmak, benim için heyecan vericiydi.
Romanın iki kadın karakteri var: Zahide ve Emel. Bu kadınlar biraz da yazgılarının sonucu olarak keskin dönemeçlerde yer almışlar. Edilgen bir görünümleri var. Şiddeti de onların üzerinden yaşıyoruz hatta. Depremi pek görmüyoruz; 11 Eylül?se sadece bir atmosfer olarak var. Oysa şiddet neredeyse somut düzeyde yer alıyor.
Deprem konusunu incelediğim dönemde tam da bunu hissetmiştim. Depremden çok, depremin arkasında beliren sorunlar gündeme gelmişti. Kadınlık, mahremiyet, tabular, kutsallık kavramı tartışılan temel konuları arasındaydı depremzede kadınların. Açıkçası kendi kimliklerinin üzerine yaftalanmış kavramlar üzerinden belli bir söylem oluşturmaya çalışıyorlardı. Fakat iki yıl sonra, yani risk ortadan kalktıktan sonra ?yazgı?larını sürdürmeye devam ettiler. Ayrıca 11 Eylül de olamazdı o anlamda bu kitapta. Yaşanan, bir faciadır fakat o facianın arkasından gelen dalgalanmalar… Asıl kayda değer olan buydu bence. Örneğin ben bunca zamandır bir Müslüman kimliği taşıyıp taşımamamın çok da önemli olmadığını düşünürken 11 Eylül?den sonra kendimi bir Müslüman kimliğiyle yaftalanmış olarak buldum. ABD?deki o iki yılı hep bunun etkisiyle geçirdim ki bence bu, taşınması ağır bir bedeldi. ?Tamam, siz masum birine benziyorsunuz ama geldiğiniz coğrafya kaynıyor ve oradan her şey beklenir!? Üslup, tam olarak buydu.
Kitapta da örnekleri var; Müslüman kişi kadın olduğunda, kendisine yönelen saldırılarda cinsel kimliği hedef alınıyor. ?El Kaide kaltağı? deniyor Zahide?ye mesela…
Bana öyle geldi ve onu dillendirmeye çalıştım, bilmiyorum. Çifte kavrulmuşluk orada da devam ediyor. Hakikaten ?ikinci sınıf? olmak, kadın olmakla özdeşleşiyor bu bağlamda. Çünkü Batı?nın perspektifinden Müslüman kadın, edilgendir, uyumludur, sessizdir, muhtemelen karanlıkta kalan ve kalması gerekendir.
Edilgenlik durumunun hemen arkasından şunu tartışabiliriz: Zahide de Emel de Ortadoğulu Müslüman kadınlar fakat her ikisi de çok önemli işler yapmışlar. Bu taraftan bakıldığında da oldukça etkin ve etkili karakterler.
Tabii. Zaten en büyük çelişki de oradan çıkıyor. Batı?nın değerleri içinde yetişen ve geleneği sorgulayan ve fakat aynı zamanda da bir biçimde o geleneğin içine sıkıştırılmaya çalışılan iki kadın. Asıl çatışma bu…
Zahide bir noktadan sonra kendisini Amerikalı hissediyor.
Ve o noktadan çok kısa bir süre sonra da sözünü ettiğimiz ?ipi? boynunda asılı buluyor!
Romantik anlamda bir kadın gerilla değil Zahide. Aslında o kendi hayatından, hayalinden memnun, ABD?yle uyumlu olmaya yatkın bir hayat sürerken babası, kocası, kardeşi yani ailenin erkekleri nedeniyle örgütsel birtakım faaliyetlere bulaşmış oluyor.
Birçok yönüyle kendi halinde bir kadın Zahide. İllegal işler yapıyorsa da bunu kocasının zorlamasıyla yapıyor. Bir Pakistanlı olarak ABD?de yaşıyor ve iki çocuğuyla hayata devam ediyor. Fakat yazgı dediğimiz şey onu öyle bir noktaya getiriyor ki seçim yapma hakkı elinden alınıyor. Kitabın asıl meselelerinden biri de bu bence.
Bu hem politik göndermeleri olan bir metin ama hem de kendisini yazgıya teslim etmiş bir metin gibi…
Çünkü bazı şeyler var ki seçimsizlik, o noktada ?seçim? oluyor. Zahide?nin sonu bu, onun ?yazgısı?. Seçimsiziliğinin yazgı haline dönüşmüşlüğü. Kişisel olarak elbette kabul etmiyorum ama yaşananların çoğu bu yönde. Teslimat programına tabi tutulanların orada bulunmalarının esas nedeni yazgı diye bakıyorsak meseleye, aslında yaşadıkları seçimsizlikleridir. Dünyaya bakalım: Yaşananlara karşı pek bir şey değişmiyor; Dünya Af Örgütü, Birleşmiş Milletler, Cenevre Antlaşması… Sadece ?zırhlı? bir barış fikriyle ortada duran tuhaf bir politika var sanki; antibiyotik işlevi gören, dolayısıyla da canlı hücreleri de alıp götüren bir politika bu. Kafdağı?nda da bunu anlattığımı düşünüyorum.
Yeraltı ve Kafdağı, Anka Kuşu… Bunlar romanda sık vurgu yaptığınız metaforlar. Ki romana da masalsı bir hava katıyorlar.
Ben hem yeraltı hem de Kafdağı?nı günümüz insanı için seçimmiş gibi görünen ama aslında bir seçim şansının ortadan kalkmış olduğu yerler-ütopyalar diye yorumluyorum. Keza stadyumlar… O yüzden Kafdağı bir işkence stadyumu haline dönüştü kitapta. Geleneksel anlamda umut ordaysa, artık orada da pek umut yok demek için. Yeraltı da artık alabildiğine meşruiyet kazanmış bir yer kitapta. Üstelik de ne meşruiyet! İşkencenin Allah?ı var orada!
Masalsı, evet. Kahraman bir yolculuğa çıkacaksa, o yolculukta 21. yüzyılda başına neler gelebilir? Bu kitap, bu sorunun da peşine takıldı biraz. Yedi kapıdan geçilir ve ulaşılacak yer gerçek bir ütopya değildir. Ne yazık ki. Ama masalın sonuna da bakmak lazım; bir şeyler parçalanıyor… Masalın kendi adını verdiği yer de parçalanıyor. Belki yeni bir paradigma yaratılmalıdır diyor kitap. Yeniden başlayabileceğimiz, yeniden masallar yazabileceğimiz bir yer var mı diye soruyor.
Siz bir anlamda yeni bir tanımlama yapıyorsunuz. Batı perspektifinden bakıldığında mümkün olamayacakmış gibi görünen şeyin aslında mümkün olduğunu anlatıyorsunuz. Saksafon çalan İranlı Müslüman bir erkek, ABD?de dişçilik fakültesinde okuyan Pakistanlı Müslüman bir kadın ve ABD?ye prestijli bir gazetecilik bursuyla gelen bir Türk Müslüman kadın… Son derece ?modern? figürler!
Tabii. ABD?deyken bu konuyla ilgili kitapların bir bölümünü takip etme şansım oldu. Hem oryantalist hem de post kolonyalist söylem bağlamında bakıldığında kahramanlarımız o tipolojiye uymuyor. Nedir istenilen? Her şey çok kötüdür, bu coğrafyalardan iş ve insan çıkmaz! Hayır, ben böyle düşünmüyorum. Tanımımız cehennemse her yerin cehennem olabileceğini anlatmaya çalıştım kitapta; tıpkı insan unsurunun günahı ve sevabıyla her yerde aynı olduğuna inandığım gibi.
*Sema Aslan’ın 12/09/2008 tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki ?Cehennemse, her yer cehennem!? adlı yazısı.

Müge İplikçi’nin ?Kafdağı? adını verdiği romanında okuru Pakistan?dan Lübnan?a, Türkiye?den Avrupa ülkelerine ve ABD?ye bir yolculuğa çıkarıyor. Yazar, Zahide Sohni Mühür ve gazeteci Emel adlı kadın karakterlerinin kesişen yazgıları çevresinde kuruyor kitabını. Zahide, terörist damgası yediği uzun yolculuğunda, başta evlatları olmak üzere sevdiklerini, anılarını ve nihayet kimliğini kaybediyor. Bu arada yaşamının kısa bir bölümünü paylaşmış olduğu Türk gazeteci Emel?le aralarındaki ortak yanlar İplikçi?nin hikâyesinin temel gidişatını belirliyor. 11 Eylül saldırıları ve sonrasindaki iklimden esinlenen romanın çıkış tarihi de 11 Eylül olarak belirlenmiş.
“Çocukları içeriyi saran bir doğalgaz sisiyle ölmekteydiler. Katilleriydi Zahide. Kendi içinde taşıyamayacağı bir yüktü bu. Onların Azrail melekleriydi, kapılarını tez elden cennete açan. Ama işin aslı dağlara sıkıştırılmış bir taş gibiydi o sıra. Kendi çocuklarını ölümle yüzleştiren bir ana değil de dağlarda unutulmuş bir taş.”
Çağdaş edebiyatımızın en özgün kalemlerinden biri olan Müge İplikçi’nin, son romanı Kaf Dağı, Everest Yayınları’ndan çıktı.
Politik eleştirinin ve duruşun, romanın şiirini zedelemediği ender örneklerden birini sunan Müge İplikçi, okuru Pakistan’dan Lübnan’a, Türkiye’den Avrupa ülkelerine ve ABD’ye sarsıcı bir yolculuğa çıkarıyor.
Zahide Sohni Mühür ve Gazeteci Emel. Kafdağı bu iki kadının kesişen yazgıları çevresinde akıyor.
Teröre karşı savaş fikriyle gerçekleştirilen uygulamaların bir hayatı nasıl yerinden oynattığı Zahide Sohni Mühür’de çarpıcı bir anlam kazanıyor.
Zahide, terörist damgası yediği uzun yolculuğunda, “teslimat programı” gibi insanlık dışı bir uygulamaya dahil ediliyor. Bu programda yalnızca onurunu değil; başta evlatları olmak üzere sevdiklerini, anılarını ve nihayet kimliğini kaybediyor. Bu arada yaşamının kısa bir bölümünü paylaşmış olduğu Türk gazeteci Emel’le aralarındaki ortak yanlar şaşırtıcı olduğu kadar okuru dehşete de düşürüyor.
Kitapta, Zahide’nin şimdiki zaman ile olan hesaplaşmasındaki çaresizliğine tanık olacak ve beynin insana oynadığı oyunların işkence altında nasıl bir renge büründüğünü sarsılarak okuyacaksınız.

Müge İplikçi, Kafdağı, Everest Yayınevi, 170 sayfa, Eylül 2008

Müge İplikçi’nin Hayatı
İstanbul’da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları ve Araştırma Bölümü ile The Ohio State University’deki yüksek lisans derecelerinin ardından öğretmenlik yaptı. Önce öyküleriyle tanındı. Perende (1998; Everest Yayınları,2006), Columbus’un Kadınları (2000; Everest Yayınları 2006), Arkası Yarın (2001; Everest Yayınları,2006), Transit Yolcular (2002) adlı dört öykü kitabı var. Ardından iki romanı yayımlandı: Kül ve Yel (2004) ve Cemre (2006; Everest,2008). Yıkık Kentli Kadınlar ve Cımbızın Çektikleri (Ümran Kartal ile birlikte,2003; Everest Yayınları,2007) adlı inceleme kitapları da bulunan Müge İplikçi,1996’da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü ve 1997’de Haldun Taner Öykü Ödülü Üçüncülüğünü kazandı. Yazar en çok, yaşadığımız yeni zamanları, günümüz insanlarını ve o ilişkilerin parçaları olan kadınların konumunu anlatmayı tercih ediyor.

“Edebiyat ışıltılı, gerçeküstü bir serüvendir. Hayatın içersinde bulamadığım bir sürü mucizeyi orada buldum ve bu bakış açısıyla hayatın kendisinin de bir mucize olabileceğine inandım. Hayatla kendi benliğim arasında bir köprüydü edebiyat ve müthişti. Belki de bildiklerime inanmamayı, inandıklarımı ise bilmem gerekmediğini anlattığı için müthişti. Okuduğum yazarlar bu anlamda birer büyücüydü. Galiba bu yüzden yazar oldum. Hayatın zalimliklerle dolu gerçek haline ve hayali ablukaya almış vaatsizliğine katlanamadığım için. Büyü dedim ya, büyünün her yolu meşrudur edebiyatta. Zaman, mekan, gelmiş, gelecek? Kaynağım bunlar işte: düşlerim ve kaçışlarım.” Müge İplikçi

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Patasana, Ahmet Ümit. ‘İnsan benliğine yapılan bir kazı’

Romanın, "insan benliğine yapılan bir kazı" olduğunu sıkça dile getiren Ahmet Ümit, aynı hareket noktasını 2000 yılında yayınladığı "Patasana"da da...

Kapat