Kafka’nın freudyen öyküsü – Serol Teber

kafkaFranz Kafka’nın kendi kendisini yargıladığı ve ölüme mahkum ettiği otobiyografik analiz niteliğindeki ‘Yargı’ öyküsü üzerine…

Kafka, 1912 sonbaharında yazdığı ‘Yargı’ öyküsünde ‘baba – oğul’ ilişkisini kendi biyografisi üzerinde işlemiş ve yansıtmıştır.
Burada, okurun sabrına sığınarak, ‘baba – oğul’ ilişkisini bizzat kendisinin de vurguladığı gibi -tabii ki Freud’un etkisiyle de yazdığı- dokuz sayfalık ‘Yargı’ öyküsünde anıtsallaştırarak sergileyen Kafka’nın bu yapıtını ve bunun üzerine yapılan kimi yorumları ve analitik irdelenişleri çok kısacık anımsatmak istiyorum. Kuşkusuz bu öykü 1919 yılında yazılan ve postaya atılıp gönderilmeyen ‘Babama Mektup’ ile birlikte değerlendirildiğinde tam bir bütünlüğe ulaşabilir. Ama burada sadece ‘Yargı’ öyküsü üzerinde durmak, oldukça uzunca olan ‘Babama Mektup’u ve hiç kuşkusuz kaçınılmaz olarak da (eğer şimdiye kadar bulaşmamışlarsa) ‘Dava’yı tartışıp tartışmamayı okurun kararına bırakmak istiyorum.

Kafka’nın 20. yüzyılın başlarında gelişmeye başlayan hemen hemen tüm genç kuşak insanları gibi babasıyla hep sorunları olmuştur. Bunu otobiyografik bir dışavurumla en açık bir biçimde ‘Yargı’da anlatmış, kendisini yeniden yaratmıştır. Öykü çok kısa bir özetlemeyle belki şöyle toparlanabilir:
Genç iş adamı Georg Bendemann, güzel bir ilkbahar mevsiminin bir pazar günü görece aydınlık ve insana umut veren çalışma odasına oturmuş Petersburg’da yaşayan sanal bir eski çocukluk arkadaşına mektup yazar, ve ‘oyunsu bir yavaşlıkla’ mektup kağıdını zarfa koymaya çalışır… Arkadaşı yıllar önce evinden kaçıp Rusya’ya gitmiş, bir mağazada çalışmakta, ama işleri ve diğer arkadaşlık ilişkileri pek de başarılı gitmemekte, oldukça yalnız bir yaşam sürdürmektedir… Kısaca (kaçmış ama) başarısız (da) bir yaşamı olmuştur. Kendisinin işleri ise oldukça iyi gitmektedir. İki yıl kadar önce annesini kaybetmelerinden sonra (eşinin desteğini de yitiren) babası iyice çökmüş, şimdi mağazanın oldukca karanlık ve geri plandaki bir odasında bütün gününü eski gazeteleri okumakla geçirmektedir.. Zaman zaman mağazanın işlerine katılsa da, yönetimin önemli bölümünü çoktan Georg’a devretmesi gerekimiştir. Georg da bu arada nişanlanmış, zaten mektubu da bu eski arkadaşını düğününe davet etmek için yazmıştır… Ancak bu uzaktaki arkadaşından nişanlısının bile pek haberi yoktur.
Georg, yazdığı mektubu cebine sokarken, uzun koridorun sonundaki babasının karanlık odasına girmek ve bu mektuptan onu haberdar etmek gereksinmesi duyar. Babasına Petersburg’da yaşayan arkadaşına yazdığı mektubu gösterir. Babası şaşırır. Ve hatta “senin Petersburg’da arkadaşın var mıydı?” diye sorar. Georg, “evet” diye yanıtlar ve bu konuda bilgiler vermeye çalışır… Sonra da babasının yorgun göründüğünü, dinlenmeye gereksinimi olduğunu söyler… Soyunmasına yardım etmek ister… Babasını kollarına alıp yatağına taşır. Kendi elleriyle babasının üzerini örter… Yorganı omuzlarının hayli üzerine değin çeker. Ayrıca, ayaklarının bile yorganla gereği gibi örtünüp örtünmediğini kontrol eder.

‘Ben ölmüş değilim’

Ama tam da bu an’da babası birden yorganı büyük bir güçle üzerinden atar; “Üstümü örtmek istiyorsun hayırsız çocuğum, ama henüz örtülmüş (ve de ölmüş) değilim” diye bağırır… Ve dev gibi bir görünümle yattığı yerden ayağa kalkar. “Sen babanı altettiğini sanıyorsun ama …. baksana sen bana … sakın yanılmayasın ben hâlâ senden daha güçlüyüm…” der… Öfkesini ve bağırmasının sürdüren baba, oğluna “Seni şimdi suda boğularak ölmeye mahkum ediyorum”… diye kesin ‘Yargı’sını açıklar.
Georg, kendisini babasının odasından kovulmuş hissedip dışar çıkar, koşarak ilerideki köprünün korkuluklarına varır, sıçrayıp arkasına geçer… Ve son sözleri olarak “sevgili anneciğim, sevgili babacığım! Doğrusu ben her zaman sizleri çok sevdim!” diyerek kendisini aşağıya suya bırakır. “O sıra köprü üzerinde yoğun bir trafik vardır…” Dostu Kurt Wolff’un söylediğine göre, “en sevdiğim çalışmam” dediği bu öyküde Kafka tam da Freud’un ‘Totem ve Tabu’sunun ilk bölümünün İmago dergisinde yayımlanmaya başladığı günlerde kendi kendisinin bir tür otopsisini (otobiyografik analizini) yapmaya, bedensel ruhsal konumunu sorgulamaya, tanımaya tanıtmaya çalışmış.. Daha somut söylersek ‘Yargı’ öyküsü Kafka’nın Kafka olmasını sağlamış. Sonra da 1919 yılında yazdığı ‘Babama Mektup’da bu durum daha da pekişmiştir.
Bu öyküde oğul/Georg, olasılıkla Kafka’nın kendi çocukluk özlemlerini dile getiren uzaklara giden kendi başına bir yaşam kuran, sanal arkadaşını (hiç olmazsa mektup yazarak) anımsayıp iç döktüğü özbenliğidir. Gerçek (reel) oğul, mağazanın yönetimini eline almak üzereyken gene de içinden bir türlü atamadığı bu düşüncelerini babasına anlatmak gereksinimi duyar, düşlerinde olsun duyumsadığı ‘suçunu’ itiraf etmek, mektubu göstermek bahanesiyle odasına girer… Yorgun, halsiz ve neredeyse ölmek üzere babası onun bu tür ‘başkaldıran nitelikteki’ düşlerine bile öfkelenir… Birden ayağa kalkar, ve oğulu ölüme mahkum eder…
Oğul bir an biraz itiraz edecek bir şeyler düşünür; kendisine bildirilen ‘Yargı’dan ve onun buna uygun hareket etme kararı alışından, kısası yaptığı işten orgazm olacak ölçüde haz duyarak, kendisine söylenenleri yapar. Koşarak gidip kendisini köprüden aşağıya atar… Burada babaya karşı duyulan güç/sevgi ambivalanz duyguları öfke/homoseksüel bağlantıları alacakaranlık bir ortamda çok örtük(müş gibi) olmalarına karşın olabildiğince açık sergilenir.
Öykünün son cümlesi çok anlamlıdır, Georg kendisini suya atarken köprünün üzerinde yoğun bir trafiğin olduğu yazılır. (Almancası : “…ging über die Brücke ein geradezu unendlicher Verkehr” şeklindedir. ‘Verkehr’, Almancada hem iletişim, trafik hem de cinsel ilişki, haz, doyum için sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Kafka bunu (babaya karşı duyduğu homoseksüel duyguyu vurgulamak için) özellikle kullanmış… Ayrıca Max Brod’a öykü tamamlandığı, son cümlesi yazıldığı an’da yoğun bir cinsel boşalma duygusu (ejakülasyon) içinde olduğunu söylemiştir…
Oğul babasını yatağa yatırıp üzerini yorganla iyice örttüğü, kapadığı an’da (bile) baba, insanüstü tanrısal bir güçle ayağa kalkabilmiş… Oğul da büyük bir çaresizlik içinde kendileri hakkında verilmiş ölüm ‘Yargı’sını (ilktoplumlara özgü bir tür ‘Voodoo ayinlerine’ benzer davranışlarla) uygulamıştır… ‘Yargı’ öyküsünün ardından Birinci Dünya Savaşının başlamasının arifesinde, 1914 yılının Temmuz ayının sonlarında (en geç) Ağustos ayının başlarında Kafka artık insanın ‘meta suçunu’, insanın ‘dünyaya geldiği an’da zaten varoluşsal suçlu olduğu konusunu tartışacağı ‘Dava’yı yazmaya başlamıştır… Bu durum yeni yüzyılın insanının otorite karşısında hiçbir itiraz etme gücünde olamayışının bir tür kanıtını (da) dile getirir.

Otobiyografik bir hesaplaşma

Öyküde babasının birden ayağa kalkması Kafka’da büyük bir suçluluk duygusu uyandırır… Nereden gelir bu suçluluk duygusu? Bilemeyiz. Günlüğünde bunun otobiyografik bir hesaplaşma olduğunu yazar… Kafka burada (belki de) kendi durumundan, babası ile olan ilişkilerinden (süper – ego karşısında duyulan varoluşsal bir suç/acı çekme ve de aynı zamanda haz duygusundan) kalkarak ‘insanlığın durumunu’ (Conditio humana’) anlatır. Freud da ileriki yıllarda sıklık, ama özellikle de 1930 yılında yazacağı ‘Kültür İçinde Huzursuzluk’ yapıtında böylesi ‘yazgısı kaçınılmaz olan suçluluk duygusunun’ altını çizer. Bu belki de Goethe’nin de vurguladığı, Prometheus’lara özgü/benzer bir suçluluk duygusudur. Ama belki de Kafka’nın inkârı çok daha ileri düzeylerdedir… Yapıtlarda kimi zaman aşılması olanaksız kapalı bir dünya gözlenmez. İnsanlar, insan olmanın aşılması zor hatta çok kez olanaksız yasallıklarını, tıkanan kanallarını aşmaya çalışırlar, içlerinde hep bir umut vardır ama sürekli olarak kapalı kapılara çarpılır. Sonunda suç ve günahın (dahi) söz konusu edilemediği, sadece ‘yoksama ve tahribin’ bulunduğu bir dünya ile karşılaşılır…
Freud’un ‘inkarları kendi başkaldırısını çok aşan’ ve bir anlamda yurttaşı sayılabilen Bohemyalı, Yahudi yazar Franz Kafka’dan haberdar olmadığını düşünmek oldukça zordur, ama ne yapıtlarında ne de mektuplaşmalarında Kafka’dan söz ettiği görülmez. Bu tavır da olsa olsa ‘insanlığın durumu’ ile açıklanabilir.

Kafka’nın freudyen öyküsü – Serol Teber” üzerine bir yorum

  1. Başarılı bir yazar ve öykü çözümlemesi… Okurken keyif duydum … Emeğe sağlık.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Yüzde 100 yerli: Karamanlılar ve Hay-ho(u)ro(u)mlar

Geride kalanlar varsa da artık bir 'Hay-horom kültürü'nden söz etmek maalesef imkânsız... Aynen Karamanlı kültüründen söz edemediğimiz gibi... Geçtiğimiz hafta...

Kapat