Yabancılaşmanın Ölümsüz Şairi: Franz Kafka – Ahmet Ümit

Franz Kafka 3 Haziran 1924 yılında Viyana yakınlarındaki Kierling Sanatoryumu’nda yaşama gözlerini yumduğunda yalnızca 41 yaşındaydı. Belki her ölüm biraz erkendir, ama Kafka gibi sıradışı bir yaratıcının 41 yaşında yaşama gözlerini yumması, sözcüğün tam anlamıyla bir erken ölümdü. Yine de Kafka, bu kısa süreye daha önce benzeri olmayan yapıtlar sığdırdı. Kendisi gibi 1880 yılının başlarında doğmuş; Stravinski, Webern, Bartok, Apollinaire, Musil, Joyce, Picasso, Brague gibi sanatta büyük değişimleri gerçekleştiren yenilikçiler kuşağının arasında yer almayı başardı.

Kafka günümüzde de güncelliğini sürdürüyor. Kişiliği ve yapıtları en çok tartışılan yazarlar arasında yer alıyor. Oysa Kafka’nın, kendi yapıtları hakkında bir ikircim yaşadığı söylenebilir. Ölümün yaklaştığını hissettiğinde – bazılarının kalmasına izin vermesine rağmen – yapıtlarının çoğunun yakılmasını ve yeni basımlarının yapılmamasını istemesi, bunu gösteriyor. Yapıtlarına gösterilen ilgi, yaratımda kullandığı estetik yöntemin bu kadar çok tartışılıyor olması Kafka’yı rahatsız eder miydi?

Bu soruya doğru yanıt verme olanağını 3 Haziran 1924 yılında Kierling Sanatoryumu’nda yitirdik. Ama, benzer olaylar karşısında gösterdiği tutumlardan yola çıkarak, akıl yürütürsek, Kafka’nın bu ilgi karşısında ikircime düşeceğini söyleyebiliriz. Öncelikle şaşkınlık duyacağı kesindir. Çünkü o, Alman dilinde yazan bir Yahudi olarak, bu kadar geniş yığınlara ulaşacağını hiç düşünmemişti. Bu kadar çok okunduğunu, tartışıldığını öğrendiğinde kuşkusuz mutlu olurdu. Öte yandan bu kadar çok okunuyor olmanın kendisine yüklediği etik sorumluluk, bu sorumluluğu yerine getirip getiremediği kuşkusu sanırım, onu rahatsız ederdi. Çünkü Kafka, yaşadığı dünyadaki olumsuzlukların sorumluluğunu kendi omuzlarında hissediyordu.

“İnsanların çoğu bireysel sorumluluğunun farkında olmaksızın yaşarlar; bütün mutsuzluklarımızın asıl çekirdeği işte burada gibime geliyor… Günah, kendi öz görevi karşısında insanın gerilemesidir. Anlayışsızlık, sabırsızlık, ihmal: İşte günah bu. Yazarın görevi, bir kenara bırakılmış ve ölümlü olan şeyi sonsuz yaşama götürmek; rastlantıyı, yaşama uygun bir şeye dönüştürmektir.”- (1)

Kafka’nın, yazarı – kendisini – böyle büyük bir misyonla görevlendirmesini dışarıdan bir kahramanlıkla, mazlum insanları kurtarmayı amaçlayan şövalyelik duygusuyla karıştırmamak gerekir. Kafka, bu yetersiz, bu çürümüş dünyanın bir kurbanı, cinayetlerin tanığı ve yargıcıdır. Kendisini ifade edebilmenin, benliğini koruyabilmenin belki de tek yolunun insanları aydınlatan bir yazar olmaktan geçtiğine inanmaktadır. Yani görevini, yalnızca başkaları için değil, aynı zamanda kendisi için de yerine getirmektedir. Bu durumu daha iyi anlamamız için Kafka’nın yaşadığı çağa, yaşam öyküsüne bakmamız gerekir.

Kafka, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu egemenliğindeki Çekoslovakya’da yaşamıştır. Avusturya – Macaristan İmparatorluğu köhnemiştir, yıkılmak üzeredir. Bu durum toplumun bütün alanlarına yansımaktadır.

Kafka, Çekoslovakya’daki Alman azınlığına mensuptur. Alman azınlığın içinde de Yahudi topluluğunun bir üyesidir. Çocukluğu boyunca Yahudilerin aşağılanması olaylarıyla yüz yüze yaşamıştır. Alman azınlığa mensup olması nedeniyle Çeklerden ayrılır, öte yandan kendini bir Alman gibi de hissedemez. Kafka’nın yabancılığı yaşadığı topluluğun içinde başlamıştır.

Kafka Yahudi topluluğunun da dışındadır. “Sinagogumuzda” adlı öyküsünde onların bağnazlıklarını eleştirir. Ama Yahudilik yalnızca bir din değil, aynı zamanda toplumsal ilişkileri belirleyen bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi Kafka’nın babasıyla aralarındaki anlaşmazlığın nedenlerini oluşturmuştur.

Kafka, bir yandan babasına hayranlık duyar, yoktan iş kurmuş, varlıklı olmayı becermiştir. Öte yandan babasından nefret eder. Fiziksel görünüşü ve ruh haliyle kaba bir insandır. Sınıfsal farklılıkları ilk babasının mağazasında görmüş, sömürüyle ilk orada karşılaşmıştır.

“Mağaza beni ruh hastası etti… Özellikle mağazada çalışanlara karşı tutumun demek istiyorum… Sen memurlarına «ödenmiş düşman» derdin, öyleydiler de zaten, fakat bana öyle gelirdi ki, onlar senin düşmanın olmadan önce sen onların «ödeyen düşmanı» idin… İşte bu mağazayı dayanılmaz yaptı gözümde…” – (2).

Kafka, babasında bireyi yok sayan, kaba ve zorba toplumu görüyordu. Ailede, okulda, toplumun hiçbir alanında kendi benliğini özgürce var edemiyordu. Günce’sinde şunları yazıyor:

“Benim benliğim kabul edilmiyordu. Benlikle ilgili bir durum ortaya çıktı mı bu, ya zorbalıktan tiksinmemle ya da benliğimi yok saymamla sonuçlanıyordu. Öte yandan benliğimin bir yanını bastırmaya kalkınca da bu, kendimden ve alın yazımdan tiksinmem, kendimi kötü ve lânetli bulmam sonucunu veriyordu.”

Yakın dostu Max Brod’a, bütün yapıtlarına “Babamın Dünyasından Kaçış” adını vermek istediğini söylemişti. Ama kaçamadı. Liseyi bitirdikten sonra felsefe okumak istiyordu, olmadı. Hukuk fakültesine girdi. Üniversiteyi bitirince bir yıl stajyer avukatlıktan sonra o hiç beğenmediği ama bir türlü de vazgeçemediği iş yaşamına atıldı.

İşçi Kaza Sigortası’nda çalıştığı günler Kafka için zorluklarla doludur. Yabancılaşma mekanizmasının bir unsurudur artık. Kendi istekleri, düşünceleri ve benliği şirketin çıkarlarına bağlı kılınmıştır. Attığı her adım, içindeki adalet duygusunu incitmektedir. Öte yandan yalnızlığından kurtulmak, topluma karışmak için Kafka hep bir işinin olmasını istemiştir. Ama bunun için ödediği bedel çok ağırdır. O günlerde Kafka adetâ bir bilinç yarılması yaşar. Sanki iki yaşamı vardır: İlki içinden gelen eğilime uygun olarak sürdürdüğü yazma uğraşı, ikincisi ise kendisini zorunlu hissettiği için çalıştığı İşçi Kaza Sigortası’ndaki yaşamı.

Kafka işçilerin yaşadığı kötü koşullara karşı içinde büyük bir öfke duymaktadır. Bu öfke onu Çek anarşistleriyle ilişki kurmaya yöneltir. Fakat Kafka bir eylem adamı değildir. Hastalığı ilerleyinceye kadar işini sürdürmeyi tercih edecek, bu sancılı günlük yaşamı sürdürecektir.

Peki kadınlar, Kafka’nın kadınlarla ilişiksi nasıl olmuştur? Kafka’ya sıcaklık ve şefkat gösteren ilk kadın annesidir. Gerçek bir adam olduğunda toplumda kök salmak duygusuyla aşka sarılmıştır. Ama yaşadıkları son derece ikircimli ve gelgitlerle doludur. İkisi Felice ile olmak üzere üç kere nişanlanmış ve ayrılmıştır. Daha sonra Milena Jesenka Pollack ilişkisi olmuş, ancak gerçek mutluluğu yaşamının son yılında Dora Dymant’la yakalamıştır.

“Taşrada Düğün Hazırlığı” adlı yapıtında evlilik konusunda şunları söyler:

“Kadın, ya da daha kesinlikle söylenecek olursa evlilik, kendini onun aracılığıyla açıklamak zorunda olduğun yaşamın temsilcisidir.”

Ama daha sonra Günce’sinde şu notları düşer:

“Bana daha çok yalnızlık gerek; yapabildiğim şeyler, yalnızlığın bir sonucundan başka bir şey değil. Bir başka varlığa bağlanmak, onda kaybolmak korkusu. O zaman artık hiç yalnız olamazdım.”

Kadınlarla ilişkilerini Kierkegaard’ın durumuna benzetir. Kierkegaard nasıl nişanlısı Regine’den ayrılmışsa Kafka da Felice’den ayrılır.

Kafka’daki yalnızlık ve yabancılaşmaya yol açan etkenler arasında pek önemli sayılmasa da, kendisini bedenen zayıf bir insan olarak görmesinin, sanatçı kişiliği üzerinde oldukça etkili olduğunu, bunun yapıtlarına yansıdığını belirtmeden geçemeyiz. 22 Kasım 1911 tarihli günlüğünde şunlar yazmaktadır:

“ilerlememi önleyen başlıca engelin vücudum olduğu kesin. Böyle bir vücutla bir yere varılmaz… Cılızlığımla kıyaslandığında fazla uzun boylu bedenim, bereketli ve sıcaklık sağlayacak en ufak bir yağdan yoksun, sürekli başarısızlığına çaresiz alışmak zorundayım.”

Zayıflığı giderek bir saplantı halini alır. 1919 yılında kaleme aldığı “Babaya Mektup”ta şöyle yazar:

“Örneğin, nasıl seninle bir kabinde soyunduğumuzu anımsıyorum. Ben cılız, güçsüz, ince uzun, sen ise güçlü, enine boyuna. Daha kabinde acınacak biri gözüyle bakardım kendime, hem de yalnız senin değil, bütün dünyanın karşısında, çünkü sen benim için her şeyin ölçüsüydün.”

Vücutça zayıflığı konusunda Milena’ya da yakınır; 1920 yılında yazılmış mektuplardan birinde şunları anlatır:

“Birkaç yıl önce sık sık Moldav Irmağı’nda Selentranker’deydim, ırmaktan yukarı kürek çeker, sonra da kayığa uzanıp yatarak akıntıyla sürüklenmeye bırakırdım kendimi, köpüklerin altından geçerdim. Köprüden bakanlar sıska vücudum dolayısıyla beni ne kadar komik bulmuştur kimbilir. Bir defasında bizim işyerinde çalışan bir memur köprüden geçerken beni aşağıda görmüş, manzaranın komikliğini yeterince belirttikten sonra izlenimini şöyle özetlemişti: «Sanki kıyamet kopmadan önceki bir manzaraydı. Tabutların kapaklarının açıklığı, ama içindeki ölülerin henüz kımıldamadan yattıkları an.»”

Vücudu ve sağlığı konusunda Kafka’nın titizliği onu bir hastalık hastasına çevirmiştir. Gürültüye karşı çok duyarlıdır. Kötü havadan uzak durur, kış aylarında bile penceresi açık yatar. Yiyeceklerine çok dikkat eder, sık sık perhiz uygular. Yine de sağlıklı bir insan olamaz.

En çok yakındığı şey ise uykusuzluktur. Ona göre, uykusuzluğun nedeni bedensel bir hastalık değil, dünyanın halidir. Vicdanı, ona güzel bir uykuyu haram etmiştir. Ödevini yerine getirmek için uyuyamamaktadır. Uykuyla ilgili olarak “Nocturne” adlı öyküde şunları yazar:

“Her yanda insanlar uyuyor. Bir küçük komedi bu, suçsuz yanılsama bu; katı yataklarda, katı damların altında, şiltelere uzanmış, ya da çarşaflara, yorganların içine büzülmüş uyuyorlar! Gerçekte, daha önceki gibi, nice sonra olacağı gibi, çölde toplanmışlar, bir açık hava kampı, sayısı bilinmez bir kalabalık, bir ordu, buz gibi bir göğün altında, kaskatı bir toprağın üstünde bir halk… Ya sen, sen uyanıksın, gece nöbetçilerinden birisin; yanan ateşten ayaklarına doğru salladığın meşalenin ışığında, her şeyi daha yakından görmektesin. Niçin uyanıksın? Birinin uyanık olması gerek, diyorlar! Öyle birisi gerek.”

Sağlıklı olmak için sporla ilgilenir, yüzer, jimnastik yapar, koşar, uzun yürüyüşlere çıkar, ama ne yazık ki vücudu ihanetini sürdürür. Hastalığa yakalanmaktan kurtulamaz. Kafka, hastalığını fizik olarak yenememiştir, ama düşünsel olarak ona yenilmemiş, alt etmeye çalışmıştır. Tıpkı yabancılaşmaya boyun eğmeyişi, yalnızlığını aşmak için çırpınıp duruşu gibi. Hattâ Kafka hastalığını yenemeyişini de tinsel görevlerine bağlar. Günlüğünde şöyle yazar:

“Faydalı bir şey öğrenmeyişimin, buna sıkı sıkıya bağlı olarak kendimi her gün biraz daha bedence erimeye terk edişimin gerisinde bir dilek gizlidir belki. Sağlıklı ve yararlı bir insanın yaşama sevincinin beni yolumdan döndürmesini istemiyorum.”

Kafka, yabancılaşmanın yol açtığı mutsuzluğu, yazarak aşmaya çalışır. Yazarken bunu başarır da, ya sonra:

“Bu arayış insanlık dışı bir yola çıkıyor… Bu edebiyat sınırlara saldırmaktan başka bir şey değil.”

Kafka’da yazma eyleminin ana konusudur yabancılaşma. Geleneklerin, devletin, ailenin, şirketlerin, var oldukları için varlıkları tartışmayan resmî ve özel kurumların bireyi tahrip edişini anlatır. Toplumsal sistemin baskı ve tehdit altında yaşamaya çalışan insanın şaşkınlığını, arayışını ve korkularını dile getirir.

Kimilerinin öne sürdüğü gibi umutsuz değildir Kafka. Yazdıklarıyla oluşturduğu yabancılaşma bilinci, bir teslim oluşu değil, bu durumdan kurtulmayı çağrıştırır.

“Çağımın bana pek yakın olan olumsuzluğunu cesaretle taşıyorum ben. Bu olumsuzlukla savaşmaya değil, fakat bir dereceye kadar onu göstermeye hakkım var. Zayıf bir olumluluğa da, olumluluk haline dönüşen aşırı sorumsuzluğa da yatkın değilim ben.”

Kafka iyimser değildir, ama kötümser de değildir, o bir tanık, o bir sergileyicidir. Üstelik bu sergileme işini o güne dek alışılmış estetik kalıpların dışında kendine özgü tavrıyla yapar. Evet, nasıl kurtulacağımızı ve nereye gideceğimizi söylemez. Kafka, ama bu dünyanın çürümüşlüğünü, zorbalığını gözler önüne serer. Sürdürülen yaşamın aşılması gerektiğini sezdirir.

“Sana yoksun olduğun şeyi değil, bir şeyin yoksunu olduğunu göstermek istiyorum.”- (3)

Yabancılaşmayı yazan tek yazar elbette Kafka değildir. Ama Kafka’nın seçtiği estetik yöntem, kurguladığı dünya yepyeni ve biriciktir. Kafka’nın kavranılması zor bir estetiği vardır. Ne klasik romanlara benziyordu yapıtları, ne de fantastik dehşet öykülerine. O alabildiğine yalın diliyle mitlerden, simgelerden örülü bir şifreler dizisi kurmuştu Kafka. Ama nereden geldiği, nereye gittiği belli olmayan soyut şeyler yazmaz. İmgesini yarattığı şeyler onun kafasında çok açıktır. O, yaşadığımız dünyayı anlatır. Yaşamda karşılaşılan olayları, çelişkileri ele alır. Ama kendi gördüğü biçimiyle. Günlük yaşama baktığında onun gördüğü şeyler ise tüyler ürperticidir.

“Edschmid, benden bir yapıcı olarak söz ediyor. Oysa, oldukça beceriksiz, orta bir desinatörüm ben ancak. Edschmid, günlük olayların içine olağanüstülüğü, ustalıkla koyduğumu öne sürüyor. Büyük bir hata bu. Günlük şey, kendiliğinden olağanüstüdür zaten. Ben bunu kaydetmekten başka bir şey yapmıyorum.”- (4)

Yabancılaşma, onun gözünde, Gregor Samsa’nın bir sabah, böcek olarak uyanmasıdır. Devlet aygıtının korkunçluğu, Joseph K.’nın bir sabah nedensizce tutuklanması ve infazına kadar süren sanrılı koşturmacasıdır. Toplumda yer edinemeyen kişinin çaresizliği, Şato’ya girmek isteyen K’nın ironiyle süslü, sonuçsuz girişimleridir. Kafka’nın gözünde yaşam gri duvarlarla kaplı, hiçbir yere açılmayan, ama sürekli çıkış yolunu arayacağımız bir labirenttir. Yaşadığımız dünyanın Kafkaesk bir görüntüsüdür bu.

Fantastik bir yazar da değildir Kafka. Huysmann, Oscar Wilde, Frank Wedekind gibi zamanın öncülleriyle ve Gustav Meyrink gibi Praglı fantastik yazarlardan uzak kalmış, yalın ve doğal yazarları okumayı seçmiştir. Okuduğu yazarlar arasında hayranlıkla bağlandığı Goethe önde gelir, sonra Dickens, Hamsun, Hoffmannsthal, Thomas Mann, Flaubert, Stendal, Hermann Hesse, Dostoyevski, Tolstoy, Strindberg’i sayabiliriz.

Kafka’nın yarattığı dünya, bizim dünyamızın bir aynasıdır. Belki görüntü biçimleri deforme edilmiştir, ama içerik gerçek dünya ile tıpatıp aynıdır. – Aynı tarzı resimde Picasso, müzikte Stravinski’de görürüz. Geçmiş sanat biçimlerinin özümsenmesinden doğan yeni ve hiç kullanılmamış biçimler yaratmaya doğru coşkulu atılım duygusu – Belki de Kafka’nın simgeleri yaşanan olayların içeriğine daha uygun biçimlerdir. Bu anlamda tüm alçakgönüllülüğüne karşın, Kafka’nın doğadan da, tarihten de daha iyi bir tasarımcı olduğu bile söylenebilir. Kafka’nın yapıtlarındaki bir başka önemli özellik, yazdıklarının özellikle romanlarının birer açık yapıt olmalarıdır. Romanlarındaki her bölüm, bağımsız öyküler olarak da okunabilirler. Kafka eserini kapatmaz, yapıttaki bildiriyi okurun bulmasını ister, onların düş gücüne seslenir. Bir başka deyimle yapıtı okuyucuyla birlikte kurar.

Kafka yaşarken tanınmış bir yazar değildi. Onun alışılmadık estetiğinin kavranması için ölümünün üzerinden yaklaşık 20 yıl geçmesi gerekecektir. Kafka ve yapıtlarının tanınmasında kuşkusuz, arkadaşı Max Brod’un büyük katkıları olmuştur. Ama bu katkılar için Kafka, Brod tarafından yanlış yorumlanmanın bedelini ödeyecektir. Brod, Kafka’yı dinsel inançların savunucusu; Protestanların diyalektik tanrıbilimi, Kierkegaard ağırlıklı bir varoluşçu felsefe ve siyonist görüşlerin karışımı bir düşüncenin savunucusu olarak gösterir. Böylece Kafka yapıtlarının sanatsal işlevi sınırlandırılmış olur. Brod’un Kafka yapıtları üzerine düşen gölgesi uzun yıllar sürer. Daha sonra Kafka gündeme gelip de bağımsız araştırmalar yapılmaya başlanınca, Brod’un ağır ipoteği kalkar. Kafka, yapıtlarıyla yazın tarihindeki yerini alır.

Kafka’nın hâlâ güncel olmasının nedenleri üzerine çok değişik görüşler ileri sürülmüştür. Ama başarısının gizini onun yaratım tarzında aramak gerekir. Kuşkusuz insanlık henüz yabancılaşma sorunsalını aşamamıştır. Hattâ daha beter bir durum söz konusudur. Günümüz tüketim toplumlarında “meta fetişizmi”nin en parlak günlerini yaşadığı, konfor duygusunun insanın tinsel dünyasını öldürdüğü, bu yüzden de Kafka’nın yapıtlarının hâlâ güncel olduğu da söylenebilir. Bu görüş doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü Kafka bir sanatçıdır. Onu yalnızca yapıtlarının içeriği ile değerlendirmek büyük bir yanlış olur. Kafka, bildirisini sanatsal bir biçim içinde iletir. Bir sanatçının akıl ustalığı ve değeri, seçtiği içerik kadar belki de daha çok kurduğu estetik yapıda saklıdır. Bildiri bu yapıda içselleşmektedir. Kafka’yı ve yapıtlarındaki içeriği zamanın yıpratıcılığına karşı koruyan, işte bu farklı olan biçimdir. Aksi takdirde, Kafka’yı yabancılaşma konusunu çok daha kapsamlı olarak anlatan, hattâ daha da ileri giderek çözümler öneren filozoflarla kıyaslamak gerekirdi ki, bu da bir ozanla bir bilim adamını kıyaslamak kadar saçma olurdu.

Kafka’nın yıllardır güncelliğini yitirmemiş oluşu, onun yaratma gücünde saklıdır. Bu büyük ozan, sembol ve mitlerle günümüz dünyasının bir benzerini yaratmıştır. Onun dünyasına girdiğimizde, devletin, ailenin, şirketlerin ve resmî ve özel kuruluşların karşısında benliği ve istekleri gözardı edilen insanla karşılaşırız, her türlü olumsuzluğa karşın hâlâ bir çıkış yolu arayan, umuda bir inanç gibi sarılan insanla. Kafka, bu evrensel gerçekliğinin şiirini sunar bize. Onu ölümsüz kılan da budur.

Bu yazının hazırlanmasında ayrıca Kafka’nın tüm eserleri, Max Brod’un “Kafka’da İnanç ve Umutsuzluk” (Çeviren: Kâmuran Şipal) başlıklı makalesi, Elias Canetti’nin “Öbür Dava – Kafka’nın Felice’ye Mektupları” (Çeviren: Kâmuran Şipal), Yeni Dergi’nin 1965 yılı 11. Sayısı, Roger Garaudy’nin “Picasso, Saint-John Perse, Kafka” adlı kitabı (Çeviren: Mehmet H. Doğan), Milan Kundera’nın “Saptırılmış Vasiyetler”i (Çeviren: Özdemir İnce) kaynak olarak kullanılmıştır.

– (1) Janouch, Kafka ile Konuşmalar, (Çev. Kâmuran Şipal), Cem Yayınları.

– (2) Milena’ya Mektuplar

– (3) Taşra’da Düğün Hazırlıkları, (çev. Kâmuran Şipal), Cem Yayınları.

– (4) Janouch, Kafka ile Konuşmalar , (çev. Kâmuran Şipal), Cem Yayınları.

Kaynak: Us Düşün ve Ötesi, 6.sayı

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Düzenin dışında, aykırı bir adamın hikâyesi…

Kostas Murselas’ın “Kızıla Boyalı Saçlar” kitabı adeta okura meydan okuyan, yüzüne bir bardak suyu boca edip ayıltan, sorgulatan, kızdıran, güldüren...

Kapat