Kan Ağlayan İstasyon – Müslüm Kabadayı

12 Eylül faşizminin katlettiği canların anısına saygıyla…

KAN AĞLAYAN İSTASYON

– Anaaam anaaam! Yeter artık!

– Konuş lan! Cephaneliği ne yaptınız?

– Ben yapmadım. Ne işim olur ki cephanelikle? Ben revirde çalışıyorum.

– Voltajı yükselt oğlum! Dünyanın kaç bucak olduğunu görsün şu deyyus!

– Ah anaaam! Canımı al da Allah’ım, kurtar beni şunların elinden.

– Allah da alamaz seni elimizden lan! Ya söküleceksin ya da elimizde bağıra

bağıra gebereceksin.

Karyoladan sessizce inip sürünerek pencerenin yanına geldi. Göğsü geriliyor, eli ayağı titriyordu. Usulca perdeyi araladı. İstasyonda bir projektör yanıyor, çevreye birçok kişinin gölgesi düşüyordu. Maskeli biri, elindeki dürbünle çevreyi izliyordu. Hemen perdeyi kapadı. Parmak uçlarına basarak ev arkadaşının yatağına yaklaştı. Yorganı kaldırdı. Derin derin nefes alan arkadaşını dürttü:

– Dünya yansa içinde bir merteğin yok be! Kalk artık kalk!

– N’oluyor Mustafa? Gece yarısı aklını mı yitirdin yahu! dedi yataktan fırlayan Barış. Neye uğradığını şaşırmış, gözlerini ovalayarak kendine gelmeye çalışıyordu. Ne olduğunu anlamak için etrafına bakındı ama alacakaranlıkta hiçbir şeyi net seçemedi.

– Sessiz ol! İstasyonda birine işkence ediyorlar. Uzun boylu biri de dürbünle etrafı izliyor.

– Mahallenin ortasında, üstelik istasyonda. Buna nasıl cesaret edebilirler?

– Gözü dönmüş bunların yahu! İnsanlıktan çıkmışlar. Her şey beklenir bunlardan. Onun için sessiz ol. Bizim farkında olduğumuzu anlarlarsa…

Korku dehşetiyle birbirlerine sarıldılar. Âdeta nefesleri kesildi. Yine de bu insanın yüreğini parçalayan işkenceye karşı bir şeyler yapabileceklerini düşündüler. Fısıltıyla paylaştılar akıllarından geçenleri, sonra pencereye doğru kımıl kımıl yanaştılar. Pencerenin istasyona hakim noktasında durdular. Barış, korku dolu bir tedirginlikle sol alt köşesinden perdeyi araladı. Projektörün ışığı gözünü aldı. Bastırarak yumup açtı gözünü. Tekrar baktığında copların bir yere inip inip kalktığını gördü ve çığlıkların yükseldiğini işitti.

– Siz de hiç mi vicdan yok! Bilmiyorum, ben revirde çalışıyorum. Tanımıyorum dediklerinizi. Günahıma giriyorsunuz! diyordu copların üzerine inip kalktığı insan.

Etrafındakilerden bazıları küfürler savurup işkencenin dozunu arttırırken, bazıları da çevreyi kolaçan ediyorlardı. Mahalle ölüm sessizliğine yatmıştı sanki. Köpekler bile sus pus olmuştu. Mahallelerinde köpeklerin, kedilerin bile ses çıkaramaz hale geldiği karanlık bir dönemden geçiyordu ülke. 12 Eylül darbesinin altıncı ayında Saimekadın İstasyonu, kan ağlıyordu.

– Ne yapalım Barış? dedi Mustafa, bu adamlara görünmeden Sıtkı ağabeylere gidemeyiz mi?

– Telefonumuz da yok, arayıp haber de veremeyiz.

– Dişimizi sıkmaktan başka çare görünmüyor. Kitaplarımızdan başka silahımız da yok ki…

– Her gün televizyonda görmüyor musun Mustafa, kitaplarla silahları yan yana koyup haber yapıyorlar. Şimdi buraya girseler, her şeyden önce kitaplarımız için bizi alıp götürür bu caniler.

İstasyondan hırıltılı sesler gelmeye başladı. Tekrar perdeyi araladıklarında projektörün kapandığını, ortalığın karanlığa gömüldüğünü anladılar. Şakırtılar, patırtılar arasında hırıltı sesi de kesildi. İstasyon, işkence sahnesi olmanın büyük utancıyla sessizliğe gömüldü âdeta. Bu sessizlik karşısında buz kesmiş gecekondularındaki elektriği açamamışlar, bir mum bile yakamamışlardı. Huzursuzluk içinde yataklarına çekildiler ama akılları istasyonda, işkenceden inleyen adamda kaldı.

Çakal uykusunda ne kadar kaldılar, bilemediler. Masa saatinin çalmasıyla yataklarından fırladılar. Pencereden içeriye sabah ışığı vuruyordu. Ankara, karanlık ve kanlı bir sabahına daha uyanıyordu. Beşibiryerde denen generallerin, “Bugüne kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz” diyen patronların isteklerini yerine getirmek için altı ay önce darbe yaptıklarında, Bayındır Sokak’taki uzun duvara “Paşalar kışlaya!”yı boşuna yazmamışlardı. Ne var ki, Amerikan ajanının söylediği üzere ülkeyi karanlığa götüren işi “bizim çocuklar başardı.” Ülkenin sadece gecelerinde değil, gündüzlerinde de insanlar avlanıyor, işkencehaneler ve cezaevleri büyük acılara boğuluyordu.

Onlar, kentteş ve evdeş olmanın ötesinde can yoldaşıydılar. Mustafa işe, Barış da fakültedeki dersine gidecekti. Banliyö trenine yetişemezlerse, perişan olurlardı. O saatten sonra dolmuş ve otobüslerde yer bulmak olanaksızdı. Ekmek arasına peynir ve yumurta koyup ivedilikle yediler. Çantalarını kaptıkları gibi gecekondunun taşak anahtarlı kapısını kilitleyerek istasyonda soluğu aldılar.

Heyhat! Bu saatte istasyonda ayak basacak yer kalmazdı. İğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olan istasyon tenhaydı. “Acaba banliyöyü kaçırdık mı?” diye içlerinden geçirirken Mustafa:

– Şuraya bak, bu denizci askerlerin ne işi var burada? dedi.

Merak ve korku heyulası içinde ürkek ürkek oraya doğru baktılar. Askerlerin arka tarafında askeri bir cenaze aracı da bulunuyordu. Kafalarında yıldırımlar şakıdı, gökler gürledi. Demek, gece hırıltıları kesilen adam ölmüştü. Gece boyu haykırta haykırta öldürmüşlerdi onu. Şimdi bir ölünün sesi, mahallenin korkak yüreklerine gömülmüş, taşına toprağına sinmişti ha!

İstasyonun Saimekadın Meydanı’na çıkan sokak tarafındaydı askerler. Tren seferlerini durduran işaretler koymuşlardı. Banliyönün niçin gelmediğini, istasyonun niye tenha olduğunu o an anladılar. İçleri kan ağladı, mideleri bulandı, benizleri sarardı.

Mustafa, Barış’ın koluna girerek meydana çıkan sokağa doğru yürüdüler. Yerde üzerine gazete kağıdı örtülmüş bir ceset gördüler.

– Burada beklemek yasak! Derhal uzaklaşın! dedi çavuş olduğu anlaşılan ızbandut gibi bir asker.

– Bir kadının adını taşıyan istasyonu da kirlettiler, dedi fısıldar gibi Barış.

– Başımıza iş mi açacaksın? Yürü yürü, diyerek koluna girdiği can yoldaşını sokağa doğru çekti Mustafa.

Sokak meydana açılıyordu.

Meydanların yeniden şenleneceği günlerin özlemiyle yol aldılar sokakta.

Müslüm Kabadayı

1 YORUM

  1. 12 Eylül’ün karanlık ve ürkütücü günlerinden birini yeniden anımsattın bize Müslüm, eline sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here