Kapitalizme Elveda, İşçi Sınıfına Güle GÜle! – Suat Kamil Aksoy

Kritik Yanılsamaların Adresi Emperyalizm Ve Eşitsiz Gelişme!

Sorgusuz kabullerin bıraktığı boşlukları irdelerken olgulara alışılmadık bir pencereden bakacağız. Bu pencerenin çok daha geniş bir ufuk ile buluşulmasına yardımcı olacağını sanıyoruz. Ancak okuyucuyu ezberleri bozan sarsıcı nitelikteki saptamalarla karşılaşacağı konusunda uyarmak isteriz. Temellendirilmesinin çok daha ayrıntılı incelemeyi gerektirdiğini teslim etmekle birlikte fikrimizi beyan etme hakkımızı böylece kullanıyoruz.
Kendilerini topluma ister ahlaki ilkeler bütünü, ister kutsal ilkeler bütünü olarak sunsunlar, bütün düşünce sistemleri ve dinsel inanışlar özünde insanın iyiliğini, içsel inkişafını isterler. İnsanlık tarihine baktığımızda mutlak bir başarıdan bahsedilemese bile, bazı yükselişlere,vesile oldukları da inkar edilemez. Sosyalizm ve komünizm her ne kadar seküler bir mecraya açılmış ise de, barındırdığı ahlaki izleklerle yine insanlığın iyilik ve yükselişini merkeze koymaktadır. Dinlerin ve hiziplerinin daraltıcı atmosferi, yani kendi içini genişletme yolunda hep dıştalayıcı oluşları, seküler mecranın mantığı gereği aşılmış olduğu için, evrensel bir kardeşliğin önündeki engellerin böylece ortadan kalkmış olacağı düşünülmekteydi.

Temel mantık en genel olarak şöyle ortaya konabilir. Belirli bir kurallar bütünü tüm insanlar tarafından kabul görüp içselleştirildiğinde verili dönemde müşahede edilen problemler ortadan kalkacaktır. Karşımıza, kurallar bütününün çok somut ayrıntılara kadar ilerletilmesinin yanı sıra çok genel ilkelerin tavizsiz uygulanışına kadar geniş bir yelpaze çıkmaktadır. İnsanlık bu açıdan sürekli deney halindedir. Biz burada deneyleri incelemek niyetinde değiliz. Marks herhalde iyi niyetlerinden kuşku duymasa da, sosyalist akımların ahlakçı yapısına en sert tavrı koyanlardandır. Bu tavır sosyalist akımların iyi niyetlerinin, ahlakçılıkla zafere vardırılamayacağı yargısına dayanmaktadır. Bu eleştiri aslında dinsel akımlar için de aynen geçerlidir. Marks’ın bu tavrı bütün iyi niyetli ahlakçılar için bir soğuk duş anlamına gelmektedir. Bütün çabaların boşluğu öyle kolay kabul görecek birşey değildir. Marks’ın yarattığı etki bugüne ulaşan tüm sosyalist akımları bilim ve maddi dayanaklar konusunun es geçilemeyişi olarak formatlamıştır. Sosyalizmin bu etkiyi özümsediğini söylemek ise mümkün değildir. Bugün reel Marksizm özümseyemediği bilimselliğin biçimsel kalıpları içerisinde yine ahlakçı bir mecrada yol almaktadır. Bu yolun çıkmaz olduğu ise bizzat Marks’ın temel tezidir. Ahlakçılık burada eleştiri konusu olduğu için bir yanlış anlaşılma olasılığımızı elemek isteriz. İnsanlara her türden iyi gelecek, ya da iyi yaşayış için ilkeler sunup buna uyulmasını beklemeyi ahlakçılık olarak görüyoruz. Herkesin adil olmasını, incelikli olmasını, insansever olmasını sağlamak üzere onlara eğitim verip, telkinde bulunup, her şartta ahlaklı olmalarını bekleyebilir miyiz? Örneğin birçok yetki ve iktidar gücü ile donatılan bir insanın zalim olmayacağını kim garanti edebilir. Seçilenlerin hal ve hareketlerine bakmak yeterlidir. Seçilmenin getirdiği olanaklar, hep insanların iç direncinin ne kadar zayıf olduğunu kanıtlamaktadır. Yüce ilkelerin izi çarçabuk terkedilivermektedir. Giderek böyle iktidar imkânları daha en başta yoldan çıkma, bal tutup parmak yalama güdülerini kendine çekmektedir. İnsanlara güzel ahlaktan dem vurup, ilkeleri adına söz verenlerin, uygulamada ilkeleri bir yana bırakmaları neredeyse bir kuraldır. Daha ötesi, diyelim ki ilkelerine sadık ahlaklı bir yönetici özel bir şekilde varolmuş olsun. Bu birey kendini dokuduğu özel kumaşı ile bir gün yaşlanıp ölmeyecek midir? Bir insanda nice güzellikler bulup ona hayran olabilirsiniz, ama geleceğin garantisi yoktur, insan değişir ve günü gelip midenizi bulandırabilir. Ya da siz değişip, artık o güzellikten hazzetmiyor olabilirsiniz veya aradığınızda hayranı olduğunuz çoktan ölüp gitmiş olabilir. Umarız ahlakçılığı eleştirirken iyi ahlaklı olmayı horgörmediğimiz anlaşılmıştır, biz sadece iyi ahlak ile toplumda elde edilmesi arzu edilen sonuçların, insan iradesinden bağımsız koşularca yani öznel değil nesnel koşullarca güven altına alınmasının imkânlarını araştırıyoruz. Şimdi artık konumuza dönebiliriz.
Yirminci yüzyıl başlarında kullanılmaya başlanan emperyalizm kavramını önce bilinenleri ifade ederek incelemeye başlayacağız. Uluslararası şirketlerin ortaya çıkması, bazı sektörlere egemen tekellerin, şirketlerarası konsensüslerin varlığı, sermaye ihracı, üretimin merkezileşmesi vb tanımlama çabalarının çoğunda yer alır. En çok kabul gören tanımlama Lenin’in, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı kitabında yer alır. Lenin bir Marksist olarak bilime merkezi düzeyde önem verir ve bir yanlışa imza atmamak için gayet özenlidir. Bu yüzden ilişkili olguları özenle bir araya getirip sunar. Kapitalizmin bu aşaması ülkeler arasında egemenlik kavgalarının maddi zeminini oluşturmaktadır. Emperyalizm olgusunun sonuçlarına karşı tavır almakla, siyasal iktidarın alınması arasında bir ilişki kurarken Lenin çok haklıdır. Bu haklılığın meyvesi SSCB insanlık tarihinde yerini almışken bunları söylememiz de gayet kolaydır. Benzer sezgilerle hareket eden Mustafa Kemal ve Türkiye bize bir başka kanıt daha sunmaktadır. Aslında emperyalizm olgusunun yarattığı çalkantı sürekli yeni sonuçlar üretmektedir. Bir ülkenin bir başka ülkeyi hegemonyası altına alması ve sömürmesi, ister tatlılıkla ister zorbalıkla gerçekleşsin mağdur ülkelerin bireyleri için mücadele konusunda güçlü motivasyonlar üretir. Görece ya da mutlak yoksulluğu ve geriliği yaşayan insanlara emperyalizm olgusu gözetilerek çok çeşitli çözüm önerileri sunulur. Siyasal ve dinsel akımlar için çok canlı ve angaje bir kitle akımı durmaksızın devam eder. Emperyalizm olgusu bir başka cephede bu sefer eşitsizliğe çare arayan aydınları üretir. Yoksun bırakılmışların cephesinde kaçınılmaz bir mücadele üreten gerilim, diğer cephede sorumluluk duygularını, bu yöndeki adanmışlıkları ve çare arayışlarını sürekli üretir. Neoliberalizm kendisine isnat edilen ve pek de yalan olmayan tüm kötü niyetlerine karşın, globalleşen ve bu anlamda eşitlenen bir dünya beklentisi ile bahsi geçen gerilim konusunda bir çözüm bulma arzusunu da temsil etmektedir. Dünya Bankası ve İMF uluslararası iktisadi problemleri tamponlama faaliyetinin dışında yine yoksulluğa, geri kalmış bölgelere bir çözüm bulma güdüsünü içeren programlarla da ilgilenir. Yani emperyalizmi en çok temsil eden kurumsallıklar bile bu olguyu ortadan kaldırma çabalarını içlerinde barındırmaktadır. Şu ana kadar herhangi bir başarı elde edilemeyişinden değil elbette, tüm çabaların boş olduğunu iddia edeceğiz. Olgunun kendisi kavranmaksızın, sonuçlarıyla savaşmak hiç bitmeyecek bir iştir.

SOSYALİZM, KEMALİZM, FETHULLAH
Çağdaş medeniyet seviyesine erişme Türkiye’nin kuruluşunda, sosyalizm ile ileri atılma SSCB’nin kuruluşunda verili geri durumu aşma arzusunu içermektedir. Bu emperyalizm olgusunun dolaylı belirleniminden başka nedir. Fethullah, cumhuriyetin başaramadığı atılımı, mazideki Osmanlının Müslümanlığın rayından çıkmazdan önceki yarım kalan başarısının yeniden boy atmasında ararken benzer birşey yapmaktadır.

Osmanlının bugünün sömürücü ve bu yüzden haksız ve zorba emperyalist dünyası karşısında huzurlu ve müreffeh bir toplumu temsil ettiğini iddia ederken, Fethullah yoksun ve yoksul bir kitleye, sömürmeden zengin, ezmeden egemen, huzurlu bir dünya vaad etmektedir. Hem manevi hem maddi bir güzelliğe ilerlenen bu yolda düşmanların ve dostların dinamik bir biçimde tanımlandığı hummalı ve sabırlı bir faaliyet durmaksızın sürmektedir. İster bir zaferle taçlansın, ister hezimete uğrasın emperyalizm olgusunun pozitif yahut negatif bir dolayımı olan ve olguyu biçimsel bir düzeyde kavrayanların yazgıları, yine aynı olgu tarafından öğütülüp mazi haline getirilmek olacaktır. Aslında problem yine bir olgu düzeyinde dile getirilip bırakılan kapitalizmin eşitsiz gelişmesidir. Bu durumun kapitalizmin bir yasallığı olduğu bir çok aydın tarafından ifade edilmiştir ama berrak bir biçimde açıklanmış değildir. Derinlik zaten eşit gelişmenin eşyanın tabiatına aykırı olduğu düşüncesinden ibarettir. Bir elin beş parmağı bile farklı açıklamasına razı olmayanlar için başka fikirlerde mevcuttur. Zengin ülkelerin konumlarını sürdürme isteği ile yaptıkları bilinçli komplolar ve planlar her daim vardır ve açıklama arayanlara zengin bir malzeme sunar. Dinsel, ideolojik rekabetlerin başarı ve başarısızlıklarına ilişkin malzeme de epey zengindir. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesini ve elbette insanlığın tarihsel deviniminin somut durumunu açıklamalarına dayanak yapan sosyalistler, sosyalizm deneyimlerinin niçin ileri atılamadıklarına somut bahaneler bulmak zorunda kalmaktadırlar. Türkiye’nin geri kalışına, emperyalistlerin oyunlarında ya da yeterince entegre olunamayışında bir açıklama arayan kurucularının, Müslümanlığın değerlerini ilke edinen Osmanlı deneyiminin unutulmasını bir açıklama olarak sunanlardan konuyu kavrama açısından üstün hiçbir yanı yoktur. Eğer başka birşey olmayacaksa, somut başarısızlıkların sorumlusu gibi görünenlerin açıklamaları değil, sorumluluğu paylaşmayıp fikir ve açıklamalarının denenmemiş olduğunu iddia edenlerin sözleri itibar görecektir. Tarihin akışı her iddia sahibinin utkusuna da, onların geçersiz fikirlerinin hezimetine de geçit vermekten geri durmaz. İyi niyetli olmakla, hak temeli üzerinde yükselmekle, içtenlikli ve samimi olmakla doğru yolda olmak garanti altına alınamaz. Ne yüksek ahlak, ne yüksek marifet, ne de yüksek zeka gidilen yanlış bir yolu doğru kılamaz. Kapitalizmin öyle yüksek ideallerle pek ilgisi olmayan iç mantığı, ön sıralara ittiği bir fikrin, kendi öne çıkışında yüceliğinin kanıtını bulma budalalığına aldırış etmeksizin, aynı fikre hezimeti de tattırmaktan geri durmayacaktır. Eğer deneyimin zahmetli ve uzun yolları insanlık adına akıl ile aşılamamış ise, bu yolların yüzyıllarca kan revan içinde yürünmesi kaçınılamayacak kötü bir kader olacaktır.

Fiziki ve ekonomik sınırların ortadan kalktığı global bir dünya durumunu, güncel gerçekliğimiz böyle olmadığı için konu dışı tutacağız. Böyle bir durumun imkansızlığını iddia edecek değiliz. Kapitalizm ve onun eşitsiz gelişimi hüküm sürerken, dinsel ve etnik gruplar bu nesnelliği varlıklarına dayanak haline getirmekten geri durmayacaktır. Daha ötesi eşitsiz gelişme eğilimi insanlar arasında yeni ayrım noktalarının üreyip gelişebilmesi için verimli bir topraktır. Büyük çabalarla bir şekilde ortadan kalkan sınırların, yeniden çizilmesi hiç zor olmayacak, oluşan ayrı duruşlar kapitalizmin nesnel eğilimine çok daha uygun düşecektir. Ülke sınırlarının olası ortadan kalkmışlığı koşullarında bile grup sınırları eşitsiz gelişmenin doğal ürünleri olmaya devam edecektir. Bu yüzden güncel halimizi yani sayısız çeşitte parçalı ve kaotik dünyamızı değişmez varsayarak düşünmeye devam etmekle hata etmiş olmayacağız.

Depresyondaki Osmanlıdan Türkiye gibi bir parçayı kurtararak tümden yok oluşu engelleyenler nerede hata yaptılar. Mustafa Kemal’in şahsında gelişkin olanı şiar edinen akım sadece varolabilmek adına mı ortaya çıkmıştı. Koşuda geride kalındığı kesin olsa da hedefin bu olmadığı apaçıktır. Osmanlı bir yokoluşa doğru yol alıyordu, şimdi Türkiye o kadarda ağır koşullarda değil elbette, ama yine de dünyadaki devasa oyunların içerisinde helak edilme endişesi genelkurmayının ağzından duyulduğuna göre durum pek de iç açıcı değildir. Böyle endişelerden hiçbir ulusun azade olmadığı da açık olsa gerek. ABD bile gidişattan endişe duymamazlık edemez. Türkiye yaşamda islamın ağırlığının artması ile öne çıkabilir mi? Kemalizmin artık kanıtlanmış başarısızlığı karşısında manevi bir güçle donanmanın eşik atlatacağı iddialarının itibarı artmıştır. Kemalizmin açtığı yolda artık yüzyıl yürünmüş durumdadır. Peki ama Fettullah’ın hayali yüzlerce yıl denenmiş birşey değil midir? Başarısızlık unutulmuştur. Hatıralar artık silindiği için, ve bugün artık bambaşka bir gün olduğu için tekrar aynı hatalara düşülmediği taktirde başarılı olunacağı hayal edilebilmektedir. Halbuki aynı mantık kemalizm için de, sosyalizm için de yürütülebilir. Kemalizm de, sosyalizm de bazı hatalar yaptık, temel prensiplerimizden kötü talih eseri taviz verdik bu yüzden umduğumuz olmadı diyebilirler. Peki ama, ya tüm olanlar, fikirlerimizin geçersizliğinin pratik kanıtları iseler! Ve biz bir türlü pratik kanıtlara inanmak istemiyorsak! Eğer böyleyse hayat bize bir kez daha aynı şeyleri öğretecektir. Eşitsizlik zihinleri öyle çok bulandırmaktadır ki, insanlığın deneyimlerden birşeyler öğrenebileceği bile kuşkuludur. Geride kalmışların cephesinde esas olarak akıl değil tepki hakimdir. Üstelik kendi öznel konumunu büyütüp bütün dünyaya dayatmak için eşitsizliğin kendisi cazip imkanlar sunmaktadır. Geride oluş ileride oluşun ihtimalini barındırmaktadır. Örneğin şimdi geride olan islam alemi birşekilde ileri atıldığında hem kendi haklılığına bir kat daha fazla inanacak, hem de bütün dünyaya egemen olma, ve belirleme konusunda maddi imkanlara sahip olacaktır. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesinin bu türden bir talihe yol vermesi en az başka talihlere yol vermesi oranında imkan dahilindedir. Her hayatta olanın ölümü tadacak olması gibi eşitsiz gelişim tarafından her öne çıkarılan, yere çalınmaktan da kaçamayacaktır.
Şimdi tüm bu yargılarımıza bir açıklama getirmeliyiz. Tabi öncelikle bazı açıklama kalemlerinin geçersizliğini irdelemeliyiz.

TEKNOLOJİ ve EŞİTSİZ GELİŞİM
Üstünlüklerin bir teknoloji farkı ile ilgili olduğu basit bir gözlem ile kolayca iddia edilebilmektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi doğa ana kendisinden bilgiyi sızdıranın niyet ve ahlakına bakmaz! Bağrındaki bilgileri sakınmadan sunar. Bu yüzden toplumlar arası eşitsizliği teknoloji farkı ile açıklamak doğru olmayacaktır. Fakat genelde bu yöne eğilim gösterilmektedir. Burada sorulması gereken soru “teknoloji herkesin erişebileceği birşey olduğu halde, yeryüzündeki kullanım dağılımı, niçin böyle eşitsiz düzeylerde olmaktadır?” şeklinde olmalıdır. Egemenlerin izni, araştırmanın pahalılığı, yasaklar, tehditler vb. hepsi pratikte vardır. Ama güneş balçıkla sıvanamaz. Tüm bu durumlar teknolojinin yayılmasını ancak yavaşlatabilir. Hiçbir zaman yıllarca geciktiremez. Emperyalizmin ya da egemenlik hiyerarşileririnin bilgi tekelleri üzerine bina edildiği sanısı yüzeysel bir bakıştan başka birşey değildir. Bilginin kaynağı nesnel varlıktır, doğadır. Bu ise kimsenin tekelinde değildir. Biz bilginin zaptedilip zincire vurulamayacağını söyleyerek bu açıklama kalemini düşürülmüş sayacağız.

Ülkeler arası farkları ekonomik faaliyetin sonucu olan hasıla açısından ele alabiliriz. Her tür etken en nihayetinde hasılada nasıl bir değişim yarattığına bakılarak ölçüm alanına girmektedir. Emperyalist merkezler kişi başı ve toplam hasıla rakamları ile ayırdedilebilmektedirler. Zamanında Birleşik Krallık, sonrasında Birleşik Devletler bütün dünya karşısında asimetrik hasılaları ile dikkat çekmektedirler. Asimetrinin biraz hafiflediği günümüzde bile ABD tek başına dünya hasılasında yüzde 25, ABD ve Avrupa toplamı ise yüzde 50 paya sahiptir. Hasılanın yarısını içeren bu bölge dünya nüfusunda yüzde 10 paya sahiptir. Güncel rakamlara baktığımızda 300 milyon ABD vatandaşından her birinin payına ayda 5000 TL hasıla düşmektedir. Bunun vergiler ve karlar çıkıldıktan sonra 2000 TL kadarının bireysel gelir olduğunu varsayarsak ABD’de 4 kişilik bir ailenin ortalama gelirinin aylık 8000 TL olduğunu bulabiliriz. Kişi başı hasıla konusunda dünya ortalaması 1200 TL civarındadır. Türkiye şu an dünya ortalaması ile uygun bir kişi başı hasılaya sahiptir.

Artık ülkeler arası farkları yaratan etkenleri düşünmeye başlayalım. Gelişmişlik, çalışkanlık, doğal imkanlar birer açıklama olarak devreye sokulabilir. Ancak egemenik prosedürleri apaçık ortadayken doğal olarak başka açıklamalar da devreye girmek zorundadır. Hegemonik ilişkilerin kaynak sağlamak ve mevcut kaynakların akışını garantilemek gibi fonksiyonlarının olduğunu kimse inkar edemez. Emperyalist ülkenin bu açıdan sömürgen ülke olduğu, yüksek görünen hasılasının ardında böyle bir gerçek olduğu herkesin kolayca kabullendiği bir durumdur. Çok haksız bir yaklaşım da değildir. Sömürü emek sermaye ilişkisi açısından mutlak bir gerçektir, ancak ülkeler arası ilişkilerde asıl gerçek değildir. Hegemonyanın iktisadi gücü sağlaması, iktisadi gücünde hegemonyayı beraberinde getirmesi şeklinde birbirini açıklayan durumlar insanda bir şüphe yaratmalıdır. İktisadi kaynakları sömürerek güçlenen bir merkezin, elindeki bu imkanı daha yüksek bir gelişim sağlamak için kullanacağı kolayca iddia edilecektir. Elimizdeki bu kanıtlarla artık somut olayları da açıklamaya başlayabiliriz. Elbette böyle yaparak doğru bir yolda yürümemiş olacağız.

KAYITDIŞILIK ve HASILA
Ülkeler arası hasıla farklarında ekonomik faaliyetin kayda geçirilmesi farkları rol oynuyor olabilir mi? Kullanılan hesaplama yöntemleriyle problemin bertaraf edilebileceğini düşünmekten yanayız. Zaten ülkeler ortak bir standart oluşturmak için yeterince gayret gösteriyorlar. Borsa analizlerinde temel verilerden birisi olan hasıla konusunda hassasiyetin epey yüksek olduğunu kabul etmek gerekir. Kayıtdışılığı giderince 5000 ile 1000 arası farkın silineceği iddiasını ciddiye alamayız.

DOĞRU ORANTI
Olsa olsa hasılalar arası orantının tam doğru olmadığı iddası dikkate alınabilir. Ama bu iddia, örneğin satınalmagücü paritesi kavramı ile bozuk orantıyı düzeltmenin çaresini de üretmektedir. Biz bu paritenin de yetersiz kalabileceğini düşünmekte de serbestiz! Konuyla ticarete atılmış olmaktan dolayı ilgileniyor olmadığımız için rakamların tam doğruluğunu pek dert etmeyeceğiz. Her tür düzeltme gereğini yerine getirmiş olduğumuzu varsayacağız. Düzeltilmiş haliyle hasılalar arası fark nereden doğuyor sorusuyla ilgileneceğiz.

KAR TRANSFERLERİ
Kar transferi hasılanın kalemlerinden birisi olarak bulunur. Sömürü kapsamına alınabilecek bu türden kaynak transferleri rahatlıkla hasıladan ayıklanabilir. ABD açısından bu kalem şu günlerde hasılanın tek haneli bir yüzdesidir. Bu türden kaynak transferleri ayıklandığında hasıla farklarının ortadan kalkmayacağı gayet açıktır. Kar transferlerinden oluşan sömürünün yüksek hasılaların küçük bir bölümünü açıklayabildiğini herkes kabul edecektir. Emperyalist merkezin bu dış kaynak transferiyle uğraşmak yerine içeride istihdam artışı ile aynı kaynağı elde edebileceği de hesaplanabilir. Birçok dönemde merkeze akan kar taransferinden daha fazlasının perifere sermaye yatırımı olarak aktığı görülür. Biz bu yüzden egemenlik prosedürlerinde kar transferlerinin asıl açıklayıcı olamayacağını söylemek durumundayız. Kar transferleri merkez perifer ilişkisinde merkez lehine bir çıkar kaleminden ibarettir.

TEKEL RANTI
Tekel rantlarını hasıla farklarını açıklamak için kullanmamak yanlısıyız. Zira tekel her zaman artı kar mantığı ile hareket etmez, piyasa payını artırmak üzere eksi kar bile sözkonusu olabilir. Toprak tekelleri ise merkez perifer ilişkisinde bir çok durumda perifer lehine sonuçlar üretebilmektedir. Suudi Arabistan’ın üretkenliği ile hiç alakalı olmayan hasılası, petrol üzerinden işleyen bir toprak rantının ürünüdür. Bu ülkenin tekel rantı yoluyla dışarıdan değer transfer ettiği besbellidir. Ancak bu ülke merkez ülke falan değildir. Bu türden toprak rantları esas olarak merkezlerin ürettiği değeri kendilerine transfer ederler. Emperyalist merkezlerin bu türten rant alanlarına ilgisini biliyoruz. Ancak piyasanın doğal işleyişinin yarattığı bu türden kaçaklara yasak koymak imkansızdır. Kapitalizmin bu doğal işleyişinin Venezuella da sol bir iktidarın gücünü pekiştiriyor olmasına bakılırsa tekel rantı emperyalizmin açıklanmasında değil, onun açmazlarının açıklanmasında daha yararlı olabilecektir.

EŞİTSİZ DEĞİŞİM
Azgelişmişliği inceleyen iktisatçılar Marks’ın fiyatların değerlerden sapması konusundaki saptamasından yola çıkarak merkez kapitalist ülkelerin yüksek hasılasını açıklamaya çalışmışlardır. Yüksek katmadeğerli malların düşük katmadeğerlilerle değişime tabi olmasıyla gizli bir değer transferi gerçekleştirildiğini iddia etmektedirler. Biz şu yüksek-düşük katmadeğerli mal kavramını anlaşılmaz ve bulanık bulduğumuz için açıklamaya da kalkışmayacağız. Okuyucu açıklama için bu kavramın sahiplerine başvurmalıdır. Marks’ın tezi kendi başına bir bütünlük oluşturan (içe kapalı, otarşik) kapitalist üretimi ve serbest piyasa koşullarının normal bir biçimde işlediğini varsayar. Marks’ın kar oranlarının eşitlenmesi bağlamındaki açıklamasının emperyalist sömürü bağlamına teşmil edilmesinin uygunsuzluğunu hatırlattıktan sonra, biz de beyin fırtınasına katılmaktan geri durmayacağız. Eşitsiz değişim tezi tüm dünyanın otarşik bir yapı oluşturduğunu, serbest piyasayı ve kar oranlarının eşitliğini en başta varsaymış olur. Marks’ın saptaması sermayenin serbest dolaşımı koşullarında kar oranlarının eşitlenmesi ile ilgilidir. Her ürünün fiyatı kaynaklandığı sermayenin genel kar oranını elde etmesini sağlayacak biçimde değerinin altında ya da üstünde bir miktara doğru eğilim gösterir. Bir örnekte 100 sermaye 10 artı-değer üretir, diğerinde 100 sermaye daha fazla emek zamanını harekete geçirerek 30 artı değer üretir. Her iki sermayenin ürünü değerinden yani ilk 110 ikincisi 130 dan satılırsa iki sermayenin kar oranı farklı olur. Her iki üretim gerekli olduğuna göre ve hiçbir yatırımcı da diğerinden daha az kar etmek istemeyeceğine göre bu fark her iki sermayenin ürününün 120 fiyatla satılması ile giderilir. Bu iki üretimi iki ülke gibi varsayarsak ürünü 110 değerinde olan ülke bunu 120 den satmakla diğer ülkeden 10 kaynak transfer etmiş olur. Gerçekten de böyle birşey olmuşsa oransal olarak daha az bir nüfus ile daha fazla hasılanın nasıl elde edileceği anlaşılmış olur. Zaten pratik gözlemde bunu göstermektedir. ABD 300 milyon nüfus ile 12 trilyon, Türkiye 75 milyon nüfus ile 1 trilyon dolar hasıla elde ediyor olsun. Nüfusları eşitlediğimizde Türkiye’nin 4 trilyon hasıla ile ABD’nin üçtebiri olduğunu bulabiliriz. Acaba batı kampı bütün dünyaya karşı bu dalavereyi mi çevirmektedir? Emek yoğun sermayeleri perifere, sermaye yoğun üretimleri merkeze yığarak bu sonucun elde edilmesi mümkün. Böyle bir durumda teknoloji farkına da gerek olmaz. Tüm dünya teknolojide en son yöntemi uygulasa bile merkezlerin sermaye yoğun üretim seçimi sayesinde öne geçmeleri mümkündür. Bu durumun kar oranlarının eşitlenmesinin zorunlu bir sonucu olduğunu kabul etmiştik. Sakın Marks’ın bu tezi, bir yandan değer kuramını tek yanlı açıklama olarak derdest edip reddeden, öte yandan da kuramın sonuçlarını kar hanesine kaydeden egemenler tarafından çaktırmadan benimseniyor olmasın! Emperyalist merkezlerin Marks’ın bilimsel keşiflerinden güç alıyor olması ne kadar da manidar olurdu!
O halde şimdi kritik soruyu sorabiliriz. Kar oranı dengelenmiş ise, kapitalistler niçin emek ya da sermaye yoğun üretim kalemlerinin birini ötekisine tercih etsinler? Biz tıpkı Bortkievicz hakkındaki yazımızda, fiyatların değerlere dönüşümü problematiğinin önemsizliğini ilan ettiğimiz gibi eşitsiz değişim problematiğinin de önemsizliğini ilan edeceğiz. Teorik olasılıklar pratiğin zorunlulukları değildir. Bir kaç soru ile hasıla farkını eşitsiz değişim ile açıklamanın uygunsuzluğunu hissettirmeye çalışacağız. Emek yoğun sektörlerden örneğin sağlık eğitim, lokanta vb ürünlerini dışarıdan ithal etmek olası mıdır? Yerinde üretilip tüketilen ama sermaye yoğun üretimleri örneğin taşımacılık, MR gibi tetkikleri kıtalar ötesine terketmek olası mıdır? Sermaye yoğun sektörlerin ancak bir kısmı bir merkezin üretimi olarak varolabilir, ve emek yoğun üretimlerin sadece bir kısmı periferlere itilebilir. Gerçekte kar oranlarının eşitliği koşullarında sermayenin mantığı ikisi arasında bir tercihte bulunmayacaktır. Zaten Marks’ın tezi, fiyatların değerlerden sapmasından başka birşeyi açıklamaz, bu tez kapitalist bir üretimin sektörlerinin coğrafi dağılımını açıklamak için ortaya konmamıştır, zaten açıklayamaz da. Proleterleşen perifer ve işçi sınıfı ile birlikte burjuvalaşan merkez şeklindeki kurgu tamamen saçmadır.

DÖVİZ KURU
Kur dalgalanmalarının ardındaki gerçekleri burada açıklamaya kalkışmayacağız. Ancak örneğin dolar kurunu 1 USD=0,50 TL haline getirseydik ABD ile aramızdaki hasıla makası hemen hemen kapanacaktı. Buradan yola çıkarak hasıla farkları suni kurlarla sürdürülüyor denebilir mi? Biz kurların maddi bir zemini olduğunu öyle keyfi olmadığını savunacağız. Ülke hasılası kur marifetiyle ABD ile denklense yabancı ürünlerin fiyatının üçtebirine inmesi ile ülkede mevcut üretimin duracağını tahmin etmek zor değildir. Böyle birşey ancak yerli üretimin aynı oranda ucuzlaması ile olanaklı olabilirdi, bu durumda ise hasılamız da üçte bire inerek bizim varmak istediğimiz amacı ortadan kaldırırdı. Kur dalgalanmalarının konumuzla pek ilgisi olmadığını anlamak için bu kadarı yeterlidir. Para birimlerindeki enflasyon ve deflasyonlar zaten kurdan kazandırdığını hasıladan kaybettirirler. Tersi de doğrudur. Özetle döviz kuru ile hasıla farkından kurtulma olasılığımız yoktur.
Hasıla farklarını ülkeler arası sömürü ilişkileri ile açıklamamış olduk. Peki ama fark nereden kaynaklanıyor. Şimdi ülkelerin içlerine bakmak durumundayız. ABD 300 milyon nüfusu ile dünya hasılasının yüzde 25’ini nasıl üretiyor. Değer yasası açısından bakarsak ortalama üretkenlik dünya ile eşit olsaydı, emek niteliğinin yüksekliği, emek yoğunluğunun yüksekliği ve günlük çalışma saatlerinin fazlalığı bir açıklama olabilirdi. Emek gücünün toplu olarak ortalamadan yoğun, ortalamadan uzun çalışması özünde sürdürülemez birşeydir. Yüksek nitelik ise üretim kollarının iç gereklilikleriyle belirlidir. Nitelik gerektirmeyen üretimlerde nitelik kullanmakla daha fazla değer üretilemez. Hatta böyle yapmakla nitelikli emek ziyan edilmiş olur.

EMEK VERİMLİLİĞİ YA DA ÜRETKENLİĞİ
Emekleri daha üretken olduğu için emperyalist merkezlerin hasılalarının daha büyük olduğunu iddia edeceğiz. Dışladığımız diğer başlık ya da olasılıklardan sonra geriye kalan budur. Tahmin edilebileceği gibi bu iddiaya itibar edilmesinin önünde bazı güçlükler vardır. Geri kalan ülkelerin, bir de birçok bakımdan ileride olanların baskı ve hegemonyasını hissetmeleri, doğrudan şiddete maruz kalmaları tüm bunlara tepki duyanların zihinlerinde gerçeği bilme isteği değil, esas olarak adalet isteği, haksızlığa tepki ve pek tabiki öfke yaratmaktadır. İlgi çeken şey emperyalizmi anlamak değil, onun kabahatlarini ortaya çıkarmak olmaktadır. Merkezin perifere kendi büyüklüğünü borçlu olduğu sanısı, perifer tarafgirliği ile bakanların düşünme yeteneğini zaafa uğratan temel etmenlerdendir. Burjuvazinin herşeyini proletaryaya borçlu olduğu hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde doğrudur. Ama sınıf karşıtlığının bu berrak doğrusunu merkez perifer ilişkisi alanına teşmil etmek büyük bir teorik hatadır. Teori hatası her durumda gerçekliğin çarpık bir biçimde algılanmasına yol açar.
Ünlü iktisatçı Samir Amin eşitsiz gelişim üzerine yazdığı kitabında eşitsizliğin kaynaklarını irdelerken, ülkelerin emek üretkenlikleri arasındaki farklara itibar etmemektedir. Yüzlerce sayfanın içinde emek üretkenliği farkının olasılğına bile yer verememesi nasıl mümkün olmaktadır. Bu bir dindarın tanrının yokluğu fikrine kendi düşünce dünyasında hiç olasılık tanımayışına benzemektedir. Muhtemel ki emperyalist merkezlerin iktisadi gücünün kendi özgücü olduğunu düşünmek, bu gücün başka ülkelerin sömürüsünden kaynaklanmadığını düşünmek, tanrının yokluğu varsayımının dindar üzerindeki etkisi gibi bir etki yapmakta ve zihinlerden kovulmaktadır. Zihinlerdeki siyasal ve iktisadi kurgu bu kaygı verici ihtimali örtük olarak dışlayacak bir biçimde oluşturulduğu için, yerinden oynatıldığında tüm yapıyı yıkabilecak bu tuğlaya pek ilişilmemektedir. Peki ateistlerin dindarlara tezat oluşturacak şekilde her adımlarında tanrının varlığı olasılğını yeniden değerlendirmeye kalkışıp hep arafta yaşamalarını problemimize çözüm olsun diye örnek alabilir miyiz? Elbette böyleside olmaz! Özgür düşünce arayıp bulduğu gerçeklere şu ya da bu olasılığın kaygısı ile yaklaşamaz. Hiçbir olasılığa gözlerini kapatmaz, varsayımlarını yalanlayan kanıtlara karşı duyarsız kalmaya kalkışmaz. Ama berrak bir fikre ulaşmaktan da asla vazgeçmez.
Emek verimliliği farkı elbette emek niteliğinde bazı farkları gündeme getirebilir. Ancak asıl faktörün üretim araçlarında içerilen ilerleme olduğu kuşkuya yer bırakmayacak bir gerçektir. Daha yüksek düzeyde bir üretim örgütlenmesi, yani daha yüksek düzeyde bir teknoloji emek verimliliğinin temelidir. Burada biz ilk başta reddettiğimiz teknoloji farkı açıklamasına dönmüş gibi olmaktayız. Ama doğa ana herkese aynı bilgiyi hiç nazlanmadan sunar dememiş miydik. Evet şimdi bu çelişkiyi açıklamamız gerekmektedir. Birbirinden ayrı iki ülke ya da iki ekonomi varsayalım ve her ikisinde de aynı miktarda sermaye ve aynı miktarda emek zamanı olsun. Her ikisinde de canlı/cansız emek oranı ve kar oranı aynı olsun.
90s+10d+10a
cansız emek 90
canlı emek 20
sermaye 90+10=100
kar oranı 10/100 yüzde 10
canlı/cansız emek 20/90

Eğer temel orantıları böyle olan iki ülkenin arasındaki emek üretkenliği farkı iki kat ise, bu durum kendisini öncelikle hasıla ve benzer orantılar sözkonusu olduğu için toplam üretim farkı olarak açık etmelidir. İlk ekonomi 110 emek zamanı içeren 110 birim ürün elde ederken daha üretken olan ekonomi 110 emek zamanı içeren 220 birim ürün elde etmelidir. İlk ekonomide bu ürünün 90 birimi üretim sırasında tüketilen cansız emek zamanını yani gereken aramalı, sarf maddesi ve amortismanları karşılamalı, 10 birimi emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamalı 10 birimi toplam kar kalemini oluşturmalıdır. Üretken ekonomide emek zamanı aynı olmasına karşın cansız emek zamanı 180 birim ürünle yenilenmeli, emekçiler 20 birim ürünle ihtiyaçlarını gidermeli, kar ise 20 birim ürün olmalıdır. Bu iki bağlantısız ekonominin birbiriyle serbest bir ilişki haline sokulmasının sonuçları ise şunlar olmalıdır. Toplam emek zamanı 90s+10d+10a şeklinde dağılmaktadır. Üretkenliği iki kat olan ekonomi diğerinin iki katı ürün elde edecek ve bunun parasal ifadesi aynı şekilde iki kat olacaktır. 90+10+10 TL ilki 180+20+20 TL ikinci ekonomi için fiyat bileşimi olacaktır. Değer yasası her ürünün değerinin içerdiği güncel gerekli emek zamanı ile belirlendiğini söyler. Burada güncel zaman üretken ekonomideki zamandır. Yani bir birim ürün için 0,5 emek zamanı gerekmekte, bu ise 1 TL ile ifade edilmektedir. 1 birim ürünü 1 emek zamanında üreten ekonomi bu yeni gelişmeye tabi olmak durumundadır. Kural çok açıktır. Değeri emek zamanı belirliyor diye bir ürünü yarım saat yerine 1 saatte üreterek daha fazla değer üretilmiş olmaz. Gerekli zaman artık yarım saate indiği andan itibaren bu saati aşan zaman sadece tembelliğin ve oyalanmanın göstergesidir. Üretken ekonomide 180s+20d+20a=220TL ürün ve 20d+20a=40TL hasıla üretilmiştir. 110 birim üreten diğer ekonomi 90s+10d+10a=110 TL toplam ürün ve 10d+10a=20TL hasıla elde edecektir. Üretken ekonomide toplam ürün 110 emek zamanıdır. Diğerinde de aynı miktar emek zamanı vardır ama yeni koşullar bu zamanın yarısını geçersizleştirmiştir. Bu ülkedeki emekçi bir saat çalıştığında ancak yarım saat değer üretmektedir.
Her iki ekonomide kar oranı eşit olacak şekilde örnek vermiştik. Periferden merkeze bakan bir iktisatçının bu rakamlara çok başka bir anlam yüklemesi de mümkündür. Denebilir ki, aynı nüfusa sahip olan bu iki ülkeden merkezde yer alanı sermaye ağırlıklı sektörleri kendisinde toplamış ve 200 TL sermaye karşılığında 20 TL artı-değeri kendine çekmiştir. Periferde ise emek yoğun sektörler yığılmıştır. İki ülkenin 60 TL olan toplam hasılası (siz dünya hasılası da diyebilirsiniz) eşitsiz değişim-trampa yoluyla eşitsiz bir şekilde dağılmıştır. Merkez ülke hasıladan 40 TL pay almıştır. Çevre ülke ise kendisine kalan 20 TL hasıladan 10 TL kendi işçi sınıfına ödeme yapmış ve 100 TL sermayesi için 10 TL kar hakkını almıştır. Merkez ise 200 TL sermayesi için 20 TL kar almış, periferle aynı sayıda olan işçilerine 10 yerine 20 TL vererek onlara sus payı da vermiştir. Böylece merkez ülke emekçileri artı değerden pay alarak burjuvalaşmış, bir işçi aristokrasisi haline gelmiştir. Merkezlerdeki burjuvalaşmış işçi sınıfının emperyalizm ile işbirliği yapmasının, beraber saf tutmasının da maddi zemini oluşmuştur.
Evet bu saçma sapan kurgu sanki yaşadığımız gerçeklikle ilgili izdüşümler içeriyor gibinize gelmedi mi? Bazen somut olgular dedektifi yanlış izlerin peşine takabilir.

Katil ise tam ters yönde uzaklaşıyor olabilir. Umarız okuyucu aynı rakamlara dayanarak nasıl birbirine zıt iki senaryo oluşturulabileceğini kavrayabilmiştir. Üretkenlik farkının yarattığı rakamsal sonuçlar, eşitsiz değişim tezinin rakamları ile birebir örtüşebilmektedir. Gerçeğin hangisi olduğu konusunda kime inanmayı tercih edelim. İnsanlar genelde dost bildiklerinin sözlerine bakarlar. Dostlarının titizliği onları korumuyorsa yolu şaşırmak çok kolaydır.
Bütün orantılar birbirine benzediği halde üretkenlik farkı iki ülke arasında ciddi bir iktisadi büyüklük farkı doğurabilmektedir. Bu farkın öyle sanal bir fark olmadığı da gayet açıktır. İlginç olan kar oranları da eşit olduğu için bu iki ülke arasında tam serbestlik koşullarına rağmen sermaye transferi yoluyla bir üretkenlik eşitlenmesinin oluşması da mümkün değildir. Sermaye daha karlı olduğu bölgeye akar. Karlılık eşitse gelişmişlik ile gerilik bir arada yaşayabilir. Daha ötesi farklı üretkenlikteki teknolojiler aynı ülke içerisinde de bir arada yaşayabilirler.
Daha önce tartıştığımız üzere aynı miktar ürün için aynı maliyet rakamlarına sahip tekil iki sermaye 90+10+10 ve 95+5+10 eşit kar oranları ile yan yana bulunabilirler. Bunlardan ikincisi birincinin yarısı kadar emek kullandığı için daha üretkendir. Ama daha karlı değildir. Sermaye mantığı bu iki üretim yöntemi arasında herhangi bir tercihe yönelmez.
Üretkenlik farkının ülkeler arasında nasıl ciddi ekonomik güç farkları yaratabileceğini ve bu farkların tam serbestlik koşulları tarafından bile giderilemeyebileceğini açıklamış olduk. Azgelişmişliğin sürekliliği hiçbir bilinçli komplo ve tezgaha bağlı olmak zorunda değildir.
Şimdi bir adım daha atabiliriz. Üretkenlik farkı merkez haline gelen ülkelerde artı-değer niceliğinin de büyük olması sonucunu verir. Hayat verdiğimiz matimatiksel örnekle sınırlı değildir. Merkez ülkeler eldeki artı-değeri yatırıma dönüştürme olanağını her yerde arar. Eğer periferde ücretlerin daha düşük olduğu bir durum varsa, sermaye bu daha karlı yatırım imkanına doğru koşar. Merkez içerisinde daha yüksek verimlilikteki yatırımlar çalışmakta olan bazı sanayileri gereksizleştirirlerse, bu sanayilerin mevcuda göre ileri kaçtığı periferlere kaydırılması sözkonusu olabilir. Böylece perifere parçalı olarak ve süreksiz biçimde çeşitli düzeylerde daha üretken sermayeler de akar. Bu akımlar karların dengelenmesine, risk durumuna, pazarlama imkanlarına vb bağlı olarak duraklayabilir. Merkezlerden sermaye ihracı ya da doğrudan yatırım çok basit bir koşulu arar. Güvenlik! Yatırılan sermayenin mülkiyeti güvence altında değilse hiçbir akış olamaz. Güvenlik ise yerel siyasal etkenlerle çok yakından ilişkilidir. Böylece emperyalizm olgusunun görüngüleri ortaya çıkar. Merkez ülkeler periferlerde siyasal, askeri ve hukuksal güvenceler arar, bunları doğrudan ya da dolaylı olarak elde etmeye çalışırlar. Güvence olmayınca yatırım da yapılamaz. Ancak yatırım da öyle yapılmadan duramaz. Üretilen artı-değirin yatırıma dönüştürülmesi bir özgürlük konusu değildir, zorunludur. Bu yüzden mülkiyetin güvenliği için dünyanın her yerini güvenli hale getirme çabası yatırım arayan bir sermayenin itilim vermesine gerek duymaksızın olağan bir olgu haline gelir. Şimdi artık yüksek üretkenlikteki ülkelerin sermayesi dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Bu yatırımlar elde ettikleri karları merkezlere transfer etmede serbest olmak isterler. Bu yatırımlardan elde edilen karlar kısmen merkezlere akar, ama aslında bütün dünyaya yayılır, daha çok da bulundukları ülkede yeni yatırımlara dönüşürler.
Demek ki kapitalizm daha üretken olan yöntemlere kendi kar kıstasının eleğinden geçtiği sürece izin verir. Ayrıca üretkenlikleri farklı yöntemler benzer kar oranlarını verebildikleri için ileri olan ile geri olanın yan yana yaşayabileceği durumlara sıklıkla rastlanır. Ülkeler arası farklar ve her ülkenin kendi iç eşitsizlikleri bu açıdan kimsenin özel kötü niyetinin veya fesat planının ürünü değildir. Emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşaması ya da en baskıcı, tekelci, vahşi, en militarist aşaması değildir. Emperyalizm kapitalizmin doğal işleyişinin bir sonucudur. Emperyalizm, üretim anarşisi gibi, işsizlik ve yoksulluk gibi kapitalizmin özgün görüngülerinden birisidir. İktisadi krizler sırasında perifer ekonomilerin yaşadığı eşitsiz çalkantılar, oluşan gerilimler her ülkenin verili siyasal belirlenimlerini, bağımlılık ilişkilerini yeniden kurmalarını gerektirir. İktidar değişikliklerinin gündeme geldiği böyle dönemlerde sosyalist siyasi akımlar dahil, iddiası ve söyleyecek sözü, yapacak işi ve hazırlığı olanların iktidar merdivenlerini tırmanabilmelerinin de önü açılır. Ancak bu türden çalkantılar kapitalizmin sonunun habercileri değil, onun sistemsel işleyişinin doğal tecellileridir. Böyle kriz dönemleri kapitalizmin iktisadi gelişim adına içerdiği sınırların geçici ve kısa süreli olarak ortadan kalktığı anlarıdır. Sanılanın aksine krizler kapitalizmin devrimci yıkılışının imkanları değil, onun daha ileri atılışlarıdır. Kapitalizm emperyalizm gibi, krizler gibi, işsizlik gibi zorunlu bileşenleri gözetilerek sıkıştırılabilir, ancak ortadan kaldırılamaz. Hep söylediğimiz gibi sonuçlarla savaşmak hiç bitmeyecek bir iştir.

Kapitalizmin eşitsiz gelişmesinin ve bunun bir dolayımı olan emperyalizmin bir olgu olarak tespit edilmesi konusunda kimse zorlanmamıştır. Ancak bu olguların açıklanmasında değer yasasının belirleyicilği herhalde hiç ortaya konamamıştır. Emperyalizm ve Eşitsiz gelişme kapitalizmin ürünüdür. Ancak bu ilişki kendisini kolayca ele verirken, ilişkinin özünün kavranması değer yasasının kavranmış olmasını gerektirmektedir. Bunun ise pek başarılamadığını söylemekte artık rahat olabiliriz. Rekabet, tekellerin oluşumu, üretim anarşisi hiçbirzaman açıklayamayacakları olguları analiz etmek için yıllarca boş yere kurcalanmıştır.
Eğer emperyalizm kapitalizmin yapısal arızalarından biriyse ve memnun değilsek problemimizi kapitalizm olarak tanımlamalıyız. Peki medeni cesaret gösterip bu problemin de kaynağı ile yüzleşilebilecek mi? Eğer bir saadete erişeceksek gelecekte, medeni cesaretin tedirgin edici ama emin yolundan yürünmeli ve asıl kaynağa gidilmelidir. .
Tohumların tohumundan bahsediyoruz. Kaynak oradadır. Yok edilmesi gereken O dur. Kapitalizmin kaynağı da O dur. İnsanlık işçi sınıfından kurtulmadığı sürece bunalmaya devam edecektir. Proletarya kapitalizmin hem kaynağı, hem de en zorunlu öğesidir.
Marks görüş ayrılığına düştüğü genç hegelcilerden Prof. Bruno Bauer ile yıllar sonra sert tartışmalarının geride kaldığı bir dönemde tekrar karşılaşmıştı. Bauer, Londra’da Marks’ı ziyaret ettiğinde yaptıkları sohbet içinde işçi sınıfı hakkındaki menfi görüşünü paylaşmıştı. İşçi sınıfının çanağına atılan birkaç kemikle tekrar efendisinin elini yalayan köpek gibi, ücretine birkaç kuruş eklenerek sakinleştirilebilecek bir sınıf olduğunu söylemişti.
Marks’ı sınıf mücadelesi hakkındaki boş beklenti ve yanılsaması için uyararak kızdırmıştı. Marks’ın bu eski genç hegelci teorisyen dostu biraz kaba bir betimleme yapmış olsa da, belkide biraz haklıydı. Sınıf savaşımı apaçık ve acımasız bir gerçekti. Bu acımasız iklimi yakından yaşayan Marks’ın işçı sınıfının burjuva devrimlerindeki yiğitlik, kararlılık ve mücadeleciliğinin yandaşı olmaması o kadar da kolay değildi. O işçi sınıfı nezdinde tarihi devindirecek bir toplumsal katman bulmuştu. Marks ücret, fiyat, kar çalışmasında iktisadi incelemelerinin sonucunda işçi sınıfının durmaksızın devam eden mücadelesinin ufkunda bir kurtuluş olmadığını aslında teslim ediyordu. Ama bu fikrini ifade ederken bile yine işçi sınıfına seslenmekteydi.

Sınıf mücadelesinin ufkunda kurtuluş arayanların neredeyse iki asırdır boşa çıkan beklentileri artık bir olgudur. Sosyalist iktidarlar da dahil olmak üzere çok çeşitli mevzileri yok sayamayız. Ancak sosyalist ülkelerde sermayenin yok edildiği koşullarda bile ücretli emek ve proletarya yok olmayı bir kenara bırakalım, en yaygın halini almıştır.
Beklentileri boşa çıkanların saçma bir şekilde hüzünle elveda proletarya diyerek kapitalizme boyun eğdikleri günlerde proletarya dünya nüfusunun yine en büyük parçası olmayı sürdürmekteydi.
Biz artık bir yanılsamadan kurtuluşun güveni ile, işçi sınıfının dünya nüfusundaki ezici ağırlığını sürekli artırmakta olduğu günümüz koşullarında, biraz aykırı düşerek, güle güle proletarya, güle güle işçi sınıfı diyeceğiz. Tarih kapitalizmden daha ileriye atılacaksa kapitalizmin maddi dayanağı olan işçi sınıfının sahneyi terketmesi gerekecektir. Feodalizmi bütün isyanlarına rağmen toprak kölelerinin, serflerin yıkmadığını, yıkamayacağını, bu üretim biçimini ancak işçi sınıfının yıkabileceğini tarih herkese göstermişti. Şimdi kapitalizmi ücretli köleliğin, proletaryanın yıkamayacağını kabul etmek gerekir. Gerçekliğin kendisini tersyüz edilmiş biçimleriyle gösteriyor oluşunu burada da kolayca tespit edebiliriz. Burjuvazi zihinlerde hep mücadele edilerek alt edilecek bir sınıf olarak kurgulandı. Halbuki nedensellik ilişkileri açısından burjuvazi proletaryaya göre tüm yapısal bir aradalığına karşın ikincil değil miydi? Artı-değerin yaratıcısının yerine sahiplenicisinin birincil hedef olması teorik olarak da problemliydi.
Yazımızı bu önemli vargı ile bitirirken tarihin sonunu falan ilan etmiyoruz. Ne olursa olsun geleceği ancak kendi ellerimizle üretebileceğimizi biliyoruz. Yeterki yanlış bir yolda olmayalım! Marks’ın çok doğru olarak saptadığı gibi işçi sınıfı bazen çok acımasız olabilen sınıf mücadelesine mahkumdur. Bu mahkumiyet kendi yaşanışında, kendi varlığını da yaratmaktadır. Uzlaşma ve çatışmalarla sürüp giden bu mücadele en iyi John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga adlı romanında betimlenmektedir. Adlandırma da çok doğrudur. Marks kavganın işçi sınıfı tarafından nihayete erdirilebileceğini sanmakla yanılmıştır. Onu düşünmemize yaptığı tüm değerli katkıları yüzünden bu yanılgısı için affetmek yanlısıyız. O katkılar ki, onun yanılsamasını keşfedebilmek için bize yol gösterdiler.
Tarihsel akıştan beklenmesi gereken şey ise basittir. Kapitalist toplumun bağrında ortaya çıkıp, onu aşacak olan yeni üretim biçiminin öncülleri, işçi sınıfını kendisine katılmaya çağıracak, işçi sınıfı tıpkı özgürlüğe kaçarken dağılıp yok olan serf sınıfı gibi yok olacaktır. Proletaryanın safları erirken, yeni bir toplum doğacaktır. Kapitalizm ise sürece direnen yerlerde devrimci bir altüst oluşla, direnmeyen yerlerde hızlı bir sönümlenmeyle, proletarya ile birlikte ortadan kalkacaktır.
Bu yeni toplumda artık çatışan sınıflar yoktur. Korunması gereken sınırlar yoktur. Ordulara ihtiyaç yoktur. Marks insanlığın değişik üretim biçimlerinin gündeme gelmesi ile bir devrimler çağı yaşandığını berrak bir şekilde ortaya koymuştu. Kapitalizmden sonraki biçimin diğerlerinden farklı olarak sınıfsız bir toplum olacağı gerekçesine yaslanarak teoride bir istisna yapıldı. Kapitalizmi aşacak yeni üretim biçimine yapılan bu teorik iltimas marksistleri dar bir alana sıkıştırdı ve başarısız deneyimlere sürükledi. Bir işçi toplumu yerine başka ama adil bir işçi toplumu kurmakla üretim biçiminin değiştirilebileceği zannedildi. Demekki yanlış da olsa fikirler kitleler tarafından benimsendiğinde maddi bir güce kavuşuyormuş. Ama fikrin edindiği bu maddi güç ne olursa olsun tarihin gerçek akıntısı karşısında direnme şansı yoktur. Eğer kaprislerimize kapılıp öznel hayallerimizin peşinde bilimin yol göstericiliğini ihmal edersek hayal kırıklığına uğramamız kaçınılmazdır. Hayaller her zaman nehrin aktığı yöne bakarak kurulmalıdır.

Suat Kamil Aksoy

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
“Yaşam Döngüsü’ne Farklı Bir Yolculuk – Müslüm Kabadayı

10 Haziran günü, seçimden iki gün önce Sevda?yla otobüse binip Kulu?ya gittik. Akşamüzeri bizi terminalde sevgili dostum şair Mehmet Ercan...

Kapat