Formüllerle Düşünürken Kritik Halkalar – Suat Kamil Aksoy

Kapital, Marks tarafından yanlış anlamaya mahal vermeyen ve mutlaka anlaşılmayı arzu eden bir tarzda yazılmıştır. Ancak bir çok okuyucu, adeta inadına, Marks’ın anlaşılma arzusunu boşa çıkaracak biçimde davranmış gibidir. Sanki basit anlatım zekaya hitabetmemektedir!. Bu açıdan bir kaç tartışmalı başlıkta kesin belirlemeler yapmaya cesaret etme niyetindeyiz. Bu başlıklardan ilki Marks’ın kapitalin ilk cildinden sonra uzun uzun örneklere başvurduğu üretimin departmanlara ayrılması konusudur. öncelikle Engels’in saygı gereği hiçbir değişiklik yapmaksızın yayınladığı ikinci ve üçüncü ciltlerin okuyucuya sunulmak üzere elden geçirilmiş metinler olmadığını hatırda tutmalıyız. Marks’ın bu ciltleri oldukları gibi yayınlamayacağı kesin olmakla birlikte bu konuda spekülasyon yapmanın da gereği yoktur. Üretimin departmanlara ayrılmasının önemini, Kapital’de kapladığı ya da birçok yorumcunun kitabında kapladığı yerle ölçmenin pek doğru olmayacağını iddia edeceğiz ve departman ayrıştırmasının bağlamını netleştirmeye çalışacağız.
İkinci olarak üretken emek ve üretken olmayan emek başlıklarında bir netleştirme yapmak istiyoruz. Marksa ait metinlere işaret edilerek oluşturulmuş olan karmaşaya kendi adımıza son vermek istiyoruz.
Tartışmanın Fizyokratlar tarafından, yani sadece tarımsal emeğin değer ürettiğini savunanlar tarafından başlatıldığını biliyoruz. Bugün ise bu tartışma artık bitmelidir.

Departmanlar konusu ile başlayalım.

Her sermaye ve meta, değer bileşimi açısından s+d+a şeklinde atomlarına ayrıştırıldıktan sonra, toplam toplumsal üretim tüketim araçları(TA) ve üretim araçları(ÜA) şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Tüm artı değerin tüketilmesi ya da yatırıma yönlendirilmesi halinde departmanlar arası orantı da değişecektir.

Basit yeniden üretim tüm artının tüketildiğini varsayar. Bu varsayımda üretim ve tüketim araçları departmanlarındaki d+a (ücretler artı karlar) toplamı Tüketim araçları toplamına eşitlenir. Daha önceki örneğimizi (80s+10d+10a) kullanırsak basit yeniden üretimin orantıları Üa(64+8+8) Ta(16+2+2) şeklinde olacaktır.
Marks basit yeniden üretim koşullarında departmanlar arası belirli bir orantının zorunlu olduğunu gösterir. Ardından artı değerin tümünün tüketilmeyip, bir kısmının üretimi genişletmek için yatırılması durumunda orantıların da değişeceğini tanıtlar. Orantılar korunduğu sürece üretim sorunsuzca sürecektir. Peki herşey böyle tıkır tıkır işleyebiliyorsa bunalım nereden doğacaktır. Marks akla gelen ilk fikrin, yani departmanlar arası bir orantısızlığın bunalıma yolaçabileceği fikrinin geçersizliğini hemen ilan eder. Orantısızlık piyasa mekanizması tarafından hızlı bir şekilde iptal edilecektir. Piyasayla inatlaşanların tipik iptal yolu herkesin aşina olduğu bir şey olan iflastır. Bu ise herhalde en çok sakınılan şeydir. Marks bu saptamanın ardından bir parantez açarak, bunalımların asıl kaynağı konusunda bir başka noktaya işaret eder. Böylelikle orantısızlık konusu bunalım başlığının dışına çekilmiş olur.
Toplam üretimin departmanlara ayrılarak incelenmesi Marks sonrasında bir çok yorumcu tarafından gereğinin ötesinde önemsenmiş ve uygunsuz bir biçimde kullanılmıştır.

İktisat alanında marksizm adına yazmış olan birçoklarının bilimsel titizlik, yansızlık ve teorik seviye konusunda ciddi ihlallerle muzdarip oldukları söylenmelidir. Kesinlikle bir kötü niyet olmamakla birlikte, iyiniyetin sorumsuzluğu engellemediği gayet açıktır. Siyasal sorumlulukları da olan birçok yirminci yüzyıl yorumcusunun otoriteleri oranında zarar verdikleri kabul edilmelidir. Siyasal hata Marks dahil kimsenin kesin olarak kaçınabileceği birşey değildir, ancak bilimsel hata kaçınılabilir birşeydir. Marks’ı bu açıdan mutlak hatasız saymak abartılı sayılabilir, ancak, hatanın olmadığı yerde hata aramak da boşunadır. Siyasal hatalardan da kaçınılmalıdır, ancak bilimsel hata affedilecek birşey değildir. Marksist olduklarını iddia edenler en azından Marks’ın bu mirasını taşımalıdır.
Üretimin departmanlara ayrılmasından devam edersek:

Üretken tüketim ile değer aktarımını daha önce ele almıştık. Toplam toplumsal üretime bakıldığında emek zamanı dağılımının s+d+a bölmelerinin değer niceliğiyle uyumlu olmak zorunda olduğunu da tespit etmiştik. Departmanlar aracılığı ile anlatım, konuyu çok daha anlaşılır kılmaktadır. Bunun anlaşılması için kendi karmaşık anlatımımıza tekrar başvurmamız yeterli olacaktır.

Toplam emek zamanı d+a olarak çisimleşmektedir. Aynı toplam ücretler ve artıdeğer toplamıdır ve katma değer kavramıyla da örtüşmektedir.
Toplam toplumsal ürün içerisinde bunların dışında yer alan ve formülümüzde s ile gösterilen cansız emek bölmesi bulunmaktadır. Bu amortismanlar ve aramallar toplamıyla örtüşmektedir. Bunlar dönem boyunca bir yandan tüketilirken bir yandan da üretilmektedir. Üretilen kullanım değerlerinin değeri ise harcanan emekten değil, dönem boyunca tüketilen eşdeğer kullanım değerlerinin değerinden gelmektedir. Bizim bu anlatımımıza bakarak 80s (amortisman ve aramal) üretiminde çalışılan zamanın değer üretmediği yargısına ulaşmak mümkündür. S departmanındaki emek sadece değer aktarımını sağlıyor gibidir. Bu güçlüğü kolayca aşabiliriz. Toplam emek zamanının, üretilen d+a toplamında ifadesini bulduğunu söylememiz yeterlidir.
Yaptığımız soyutlamaları, somut parametrelermiş gibi ele almak betimleme açısından yararlı olabilir ancak soyutlama düzeyini unutup terkedivermekte mümkündür.
Marks kendi anlatımında değer aktarımı soyutlamasını üretimin soyut departmanları içinde ele alarak çapraşık yanlış anlamaların önünü kesmiş olmaktadır. Ancak söylenen söz ne kadar özenli ve düşünülmüş olsa bile dinleyen kulağın kalitesi belirleyici olmaktadır.
Marksın ele aldığı departmanlara ayrılmış basit yeniden üretim şeması için, bizim toplam toplumsal üretim rakamlarımız (80s+10d+10a) dönüştürülürse
departmanlar şu şekilde oluşuyordu:
64s+8d+8a=80 ÜA
16s+2d+2a=20 TA
Burada toplam d+a yani proletarya ve burjuvazinin toplam geliri 20 dir. Toplam TA kitlesi de 20 olmaktadır. ÜA sektörünün toplam üretimi 80 ve her iki departmandaki üA tüketini 64+16 yine 80 olmaktadır. Emek zamanını sektörel dağılımı ise ÜA da 8 iken, TA da 2 olmaktadır. Bu şekildeki anlatımdan ÜA sektöründeki emeğin değer yaratmadığı gibi bir fikrE ulaşmak pek mümkün değildir. Halbuki bizim anlatımımız böyle bir yanılsama için bir imkan barındırıyordu.

Departmanlara ayırma işlemi yukarıda ele aldığımız bağlamın dışına çıkıldığında, yani üretken tüketim ile değer aktarımı bağlımının dışına çıkıldığında, bütün önemini yitirmektedir. Marksın kuramı açısından uygunsuz ve gereksiz noktalara varılmasına sebep olmaktadır. Bağlamın dışına çıkıldığında, dilersek her meta için bir departman tanımlamak, ya da her sektörü bir departman olarak ele almak mümkündür. Örneğin hizmet sektörü, savaş sanayi, kamu sektörü, sağlık sektörü gibi departmanlar oluşturulabilir. Belki bir zararı olmaz, ama bağlamın dışına taşılmasına nasıl bir etken yol açıyorsa o etkenli ilişkili olarak ortaya yanlış bir tez konulacağı kesindir.

Üretim aracı ve tüketim aracı ayrıştırması Markstaki bağlamı dışına çıkılarak ele alınırsa patates ve cep telefonu ayrıştırmasından farksız hale gelir. Bu ise bir soyutlama düzeyi ihlali olacaktır.

Canlı-cansız emek bölümlemesini, değer aktarımını ve emek zamanının departmanlar arası dağılımını algılamamız için bu kadarı yeterlidir.

Hangi emek değer üretiyor konusunun kafamızı bir daha meşgul etmemesi için söyleyeceğimiz söze gelirsek.

Üretken emek konusu ekonomi politiğin herhalde en önemli başlangıç konusudur. Tarımsal emeğin değer yarattığını iddia eden fizyokratlar, emek ile değer arasında bir ilişki kurma konusunda ilk hamleyi yapmış oldular. Fizyokratların, liberalizmin sloganı olmuş olan bırakınız yapsınlar sözü aslında imalatçıların değer yaratmadıklarından yola çıkılarak söylenmişti. Tarım gibi değer yaratmadıkları için ne yaptıklarının önemi yoktu. Tarımın yarattığı artı değer olmasaydı, imalatçı ve işçi hayatını sürdürme imkanı bulamazdı. Aslolan tarındı. Asıl olanın hangisi olduğu konusu günümüzde örneğin hizmet sektörünün değer üretmediği şeklinde yine ortaya çıkmaktadır. Marksa ait metinlerde örneğin kapitalistin mali işlerini yürüten memurların değer yaratmadıkları şeklinde satırlara rastlayabiliriz.
Doğru bir kavrayışa ulaşabilmek için öncelikle değer konusundaki temel yaklaşımı hatırlamalıyız.
Bir meta üretimi için toplumsal olarak gerekli güncel emek zamanı ölçüsünde değer taşır. Buradaki emek zamanı ortalama vasıfsız emek zamanıdır. Bu meta için somut olarak toplumsal ortalamanın iki katı emek harcanmış olması değeri değiştiremez. Standardın üzerinde harcanmış olan emek zamanı değer üretmez, harcanan fazla emek boşa giden emek olur. Peki kullanım değerinin niteliği değer konusuna etki edebilirmi? Ekmek karnımızı doyurur, bir müzik kasedi ise olmasa da olur. Temel tezimiz kullanım değerinin bir gereksinimi karşıladığını, bu gereksinim ortadan kalkmış ise kullanım değerinin ortadan kalkmış olduğunu, dolayısıyla bu nesne için harcanmış emeğin boşa harcanmış emek haline geleceğini ve değerin ortadan kalkacağını söylüyor. Hayat ise kimsenin kullanmadığı bu malı üretenlerin iflas etmesi ile sorduğumuz sorunun maddi temelini tümden ortadan kaldırıyor. Tersten düşünürsek birileri ihtiyaç duyuyor ve talep ediyor ve birşey bu nedenle üretilmeye devam ediliyorsa emek değer yaratıyor demektir. İhtiyaç duyulan şeyin niteliği ne olursa olsun sürekli ve kitlesel bir üretim talebin toplumsal geçerliliğinin kanıtı olmaktadır. O halde belirli bir nitelikteki nesneyi toplumsal olarak gerekli zamanda üretebilen emek değer üretmektedir. Bu nesnenin bir uçuş bileti, matematik dersi, bir sinema bileti, doktor muayenesi olması birşey değiştirmez.
Fizyokratlardan bu yana tarımdan sağlanan artı ile beslenip gelişen başka emeklerin bugün tarımdaki artının büymesini sağladığını biliyoruz. Bir hesaplamaya göre 1850 lerde 1 tarım emekçisi 4 kişinin ihtiyacını üretmekteydi. bugün ise bu rakam 80 e çıkmıştır. Yani artık tarımda eskiden 20 kişinin yaptığını bir kişi yapmaktadır. Bugün otomasyon alanımdaki ilerlemeler sonucu imalat sanayisinin kullandığı emek azalmaktadır. Demir çelik ihtiyacı artık daha az işçiye ihtiyaç duyar hale geldiğinde, buradan artan emek örneğin sağlık hizmeti alanına akmaktadır. Peki bir emekçinin çalışmasının ürünleri piyasada satılmıyorsa ne olmaktadır. Sağlık, eğitimin tamamen ücretsiz olduğu bir durumu kurgulayalım. Daha kolay düşünmemiz için devlet herkese ücretsiz süt verdiğinde süt üretiminin durumunu da düşünebiliriz. Bu konu fiyat ve değer ayrılığı ile ilgilidir. Fiyatın değerle uyumu olağan piyasa koşullarında bile epeyce değişkendir, devletin müdahale edip sıfır fiyat koyması değerin yok olması anlamına gelmez. Gereksinim duyulan meta ve hizmetlerin bir fiyatının olmadığı durumlar değer üretiminin ortadan kalktığı durumlar olarak ele alınamazlar.
Marks’ın hayatın sürmesi için gerekli olan ev içi emeği ele alışı hatırlanabilir. Kadının üzerinde bulunan bu işler gereksiz değildir ancak buna bir ücret ödenmemektedir. Marks ise işçinin aldığı ücreti birey olarak değil, bir aile olarak aldığını varsaymakta, bu anlamda ücretini ev içi emeğin temsilcisi olarak almakta olduğunu kabul etmektedir. Bugün ev içi emeğin ağırlığı azalmıştır. Bu yüzden bir aile artık iki çalışan eş dışında neredeyse kurulamaz hale gelmiştir.
Bir başka soru kapitalizm koşullarına bağlı işlerin durumudur. şirketlerin muhasebelerini yürüten bir ordu vardır. Bankalar ve birçok şirketin müşteri temsilcisi sıfatı ile çalıştırdığı bir kalabalık vardır. Bunlar sosyalizm koşullarında önemli oranda gereksizleşebilecektir. Bu nedenle bu tür emekçilerin değer üretmediğini düşünebilirmiyiz. Hatta bilgisayar oyunları üreten birçok insan vardır, ürettikleriyle bir çok emekçinin zamanını telef etmektedirler. Bunları da değer üretiyor saymalımıyız. Sigara ve alkol gibi üretimler alenen zararlıdır, bunların üretimi değer üretimi olamaz diyebilirmiyiz.
Temel ilkeyi unutmamışsak bunların cevabı bellidir. Bir ihtiyaca denk geliyorlar mı, toplumsal olarak gerekli süreyi aşmadan üretiliyorlar mı sorularına evet deniyorsa, cevap evet değer üretiyor olmalıdır. Yatırım danışmanlığı belki sadece kapitalizm koşullarında bir ihtiyaç olabilir. Sosyalizme referansla bu ihtiyacın üretilmesinin değer üretmediği söylenemez. ABD de neredeyse her emekçinin ortalama bir emeklilik geçirmek için bireysel emeklilik hesabını iyi yönetmek durumunda olduğunu biliyoruz. Büyük bir çoğunluğun yardıma ihtiyaç duyduğu ise aşikar. Belki yatırım danışmanları ordusu, sosyalist bir ekonomiye göre verimsiz bir ekonomiye yol açacaktır. Ancak kapitalizm için bu nedenle endişelenmeye gerek yoktur, zira yatırım danışmanlığı konusunda da verimliliği artırıcı teknikler hızla gelişecek, bu alandaki emek zamanı hızla azalabilecektir.

Bir iş başlığı varolmasa da işler yürüyecekse bu iş zaten ortadan kalkacaktır. Sürdürülmekte olup kurumsallaşmış işlerin verili bir durum için üretkenlikelrinin tartışılması anlamsızdır. Örneğin sigara üretiminin değer ve artı değer yaratıp yaratmadığı tartışılamaz. Bu zararlı alışkanlık diyelimki ortadan kalksın. Bu durumda üretimi de sözkonusu olmayacağı için tartışma konusu dayapılamayacaktır. En vazgeçilmez olanın üretimini değer üretimidir diye kodlamaya kalkışırsak, geriye et ve buğday dışında birşey kalmayabilir. Biz de fizyokratlaşmış oluruz.

Tarım ve imalat sanayinin yüzlerce katlık ilerleme ve değişiminin sonucu toplumsal emek zamanının içerisindeki ağırlıklarının azalmasından daha doğal birşey yoktur. Emek zamanı bu durumda makinaların emek zamanı gereğini düşüremedikleri alanlarda ağırlığını artıracaktır. Ancak hizmet sektörü denilen alanın da bu değişime dirençli olduğu sanılmamalıdır. Bugün 70 milyonluk Türkiyenin demir çelik ihtiyacının karşılanması bir milyon kişiyi meşgul ederken bunun giderek azalması on binlere düşmesi mümkündür. Benzer şekilde hem koruyucu sağlık ile hem genetik bilgilerinin ilerlemesi ile toplumun sağlık ihtiyacı bir milyon kişi yerine 10 bin kişiye gereksinim duyar hale gelebilir. Her alan için örnekler vermek mümkün. Ev içi hizmetlerin, ulaşımın eğitimin otomasyonu bambaşka bir emek bileşimine yol açabilir. Hizmetlerdeki emeğin başka alanlara kaydırılabilmesi kendi başına emek üretkenliğinin artışı anlamına da geliir. Bu aynı şekilde imalat ve demir çelik içinde geçerlidir. Bir iş ne kadar az emekle yapılır hale gelirse geriye kalan emekle yeni ve daha büyük işler yapılabilir. kollektif emekçinin herhangi bir işlevini yüklenen herkes değer üretiminin parçası sayılmalıdır.

Çok açıktır ki emekçiler değer üretme kapasitesi açısından gayet eşitsizdir. Bu hem kalifikasyonları, hem de parçası bulundukları üretim araçlarının gelişmişlik dereceleri ile farklılaşır. Biz fikir yürütürken bu farkları ortalamalar çerçevesinde yok saymaktayız. Halbuki bir ülkede aynı ürünü üreten işletmeler arasında önemli farklar bulunabilir. Ülkeler arasında ise ortalamalar açısından farklar olması gayet doğal sayılmalıdır. Bir ülkede belirli bir ürün aynı miktarı için kullanılmış olan emek zamanı epeyce fark edebilir. Burada toplumsal olarak gerekli emek zamanı değerin ölçüsü olmaya devam eder. Aynı meta için dünya ortalamısı 100 saat iken siz 120 saat harcıyorsanız fazladan harcadığınız 20 saat emeğin değer üretmediğini kabul etmeniz gerekir. İki ülkenin tüm ürünleri açısından böyle bir fark olması halinde iki eşit ülke arasında yüzde 20 civarında hasıla farkı oluşur. 120 saat çalışan ülkenin emeğinin değeri uluslararası pazara yüzde 20 küçülerek yansımak durumunda kalır. Bu fark aynı sektörde iki şirket arasında doğarsa fazla emekle çalışan şirket bu farkı düşük kar ya da iflas ile öder. Üretken yapısı eşdeğer olan iki ülkede mali sektörde çalışan sayıları arasında bir fark var ise şöyle düşünmemiz gerekir. Bu işlev eşdeğer ülkelerden birinde 100.000 emekçiye gereksinin duyarken, diğerinde 1.000.000 emekçi ile gerçekleştiriliyor ise ikinci ülkede 900.000 emekçinin emeği boşa giden emek olur. Bunlar mali sektör dışına da aynı ilke ile uygulanabilir. Demir-çelik için fazladan çalışılan zaman değer üretmez. Bütün bu karşılaştırmalar diğer koşullar eşit varsayılarak yapılmaktadır. Elbette ortada karmaşık bir bütün ve onun koşulları vardır. Sosyalizm referansı ise sosyalizm reel bir olgu haline geldiğinde devreye zorunlu olarak girecektir. Sosyalist bir ekonomi örneğim mali sektör açısından istihdamı gereksiz hale getirmiş ise kendisiyle eşdeğer gelişmişlikteki bir kapitalist ekonominin bu sektöre harcadığı emeği değersizleştirecektir. Bu değersizleştirme işlemi kapitalist ülkenin finans işlerinin yok olmasına elbette yol açmayacak, ancak iki eşit ülke arasında sosyalist ülke lehine ekonomik güç farkı oluşacak ya da sosyalist ülkenin daha az olan emeği uluslararası alana daha çok olarak yansıyacaktır. Bu işlem her tür sanayi açısından da aynen geçerlidir. Emek Üretkenliğin artışı, esas olarak mevcut emeğin diğer koşullar değişmeksizin gereksiz hale getirilmesine bağlıdır. Bütün emek süreçleri kendilerini gereksizleştiren koşulları yaratmak suretiyle daha üretken hale gelmektedir.
Emek değer ilişkisinde sektörel sınıflamalar ne kadar titiz olunursa olunsun konunun çarpık bir biçimde kavranmasının önünü açmaktadır. Pratikte iki koşulun yerine gelip gelmediğine bakılmak durumundadır. Emeğin ürünü bir kullanım değerine sahip olmalı, ve toplumsal olarak gerekli süre kadar değerinin olacağı kabul edilmelidir. İlginçtir her iki koşul da üretim sürecine içkin değildir. Kullanım değeri kendi kanıtlanmasını üretim sürecinin sonrasında, satış işlemi ile gerçekleştirir. Gerekli emek zamanı ise yine üretim süreci sırısındaki koşullara değil satış işlemi sırasındaki koşullara bağlıdır. Ürün satılamadığında değer üretilmemiş olur. Aynı şekilde satış sırasında o ürün için gerekli zaman artık küçülmüş olabilir. Bu ise üretim sürecindeki emek zamanının bir kısmını boşa çıkarır. Tersten düşünürsek üretim süreci sırasında değer üretimi henüz varsayımsaldır. Üretkendir ya da değildir yargısı ise ancak bu varsayımsallığa ilişkin spekülasyondan ibaret olacaktır.

Üretimin iç bağlılıklarının farklı nitelikleri yüzünden, üretimdeki aksamalar, değer üretimine ilişkin çeşitli görünümlere yol açacaktır. Örneğin özel bir uğrakta, ardışık iki aşamadan ikinci aşamanın, ilk aşamanın ürününün sadece yarısını kullanması durumunda, ilk aşamadaki sektörün ürettiği değerin önemli bir bülmü ortadan kalkacaktır. Bu ilk sektörün sağlık ya da eğitim sektörü olması durumunu düşünelim. Eğitim ve sağlık üretimine ardışık tüm sektörlerdeki gelişmeler buraların varsayımsal ve gerçekleşen değerlerini etkileme imkanına sahiptir. Aynı şey demir-çelik üretimine ardışık sektörlerdeki daralmanın, buralardaki değer üretiminin önemli bir bölümünün varsayımsal kalmasına yol açabileceğini de düşünebiliriz.
Bütün bu olasılıkları bir kenara ayırır ve üretim sürecinin gereği ne ise o şekilde, dengeli bir bileşimle sürdüğünü varsayarsak. Her emek ürünü kullanılmakta ise ve her ürün toplumsal olarak gerekli zamanda üretiliyorsa, üretken olmayan herhangi bir emek aramaya kalkışmamalıyız. Üretken emek konusunu böylece değer tanımı açısından ele almış oluyoruz. Kollektif emekçinin herhangi bir fonksiyonunu gereği gibi yerine getiren emekçi üretken emekçi olur. Kollektif emekçi kavramının almaşığı olarak kollektif kapitalistin fonksiyonlarını üslenenleri ne olarak görmeliyiz diye sorulabilir. Burada işletmelerde yönetim ve denetim fonksiyonları nereden itibaren kapitalist, nereden itibaren emekçi fonksiyonu sayılır sorusu gündeme gelir. Bu problem özgür üreticiler olarak bir araya gelmiş bir toplum açısından varolmayan bir problemdir. Ama kapitalist bir toplum ya da işletme söz konusu olduğunda bir netleştirme yapmak hiç zor değildir. Eğer elinizde toplam 1000 kişiden oluşan bir işletme var iken, siz mevcut üretinizi iki katına çıkarmaya kalkışırsanız emrinizde çalaşanların sayısının 2000 e çıkması gerekir. Eğer üretimi iki katına çıkarma işini 1900 kişi ile yapabiliyorsanız, ilk etapta çalıştırdığınız 1000 kişiten 100 tanesinin üretken emekçi olmadığını kolayca hesaplayabilirsiniz. Bu yüz kişinin emekleri eğer bir değer üretiyorsa bile, yaptığımız test bunların emeklerinin ancak yarısının fonksöyon gördüğünü kanıtlar. Eğer üretimi 4 katına çıkardığınızda sayı sadece 3700 oluyorsa bu yüz kişinin emeğinin ilk etapta sadece yüzde 25’inin fonksiyon gördüğünü gösterir. Son olarak eğer üretimi 8 katına çıkardığınızda, rakamın 3700×2=7400 oluyorsa bu ilk etapta çalıştırdığınız 100 emekçinin emeğini işletmenizin küçüklüğü yüzünden kullanamamış olduğunuzu gösterir. Zaten siz henüz 1000 işçi ile çalışırken, aynı üretim dalındaki büyüklerle kendinizi karşılaştırdığınızda daha az kar elde ettiğinize bakarak bulmacayı yine de çözebilirdiniz. İşletmeniz küçük iken bu yüz emekçinin olağan durumda reteceği değerin yüzde 75′ ini boşa harcamış olursunuz.
Bu işçilerin ücretleri artı değerden iskonto sayılırlar ve sizin cebinizden çıkmış olurlar. Bir yandan bu işçilerin üreteceği potansiyel katma değeri ziyan ederek kamuya zarar vermiş olursunuz. Bir yandan da, eğer emekleri verimsiz biçimde kullanılan bu emekçiler, sizin onlara verdiğiniz ücretten daha az değer üretiyor iseler, onları da, hiç haketmedikleri halde asalak konumuna düşürmüş, ve biraz kendinize benzetmiş olursunuz.
Peki üretim süreçlerinde kollektif kapitalist fonksiyonunu ayrıştırma imkanımız var mı? Bu konuda bir tek şey söyleyebiliriz. Eğer bir kişinin fonksiyonu içinde bulunduğu üretim sürecinin hacmi birçok kez katlanmasına rağmen hiç değişmeden devam edebiliyorsa, yani ek bir emeğe gerek olmuyorsa bu emeğin değer üretmediği, kollektif kapitaliste uygun düştüğü söylenebilir. Serveti sürekli büyüdüğü halde, hep o bildiği kendisi olarak kalan burjuva zaten tam da böyle birisidir.
Genel olarak üretim için söylediklerimiz kapitalizm içinde geçerlidir. Eğer bir başka açıdan bakılırsa, üretken emek, artı değer üreten emek olarak görülürse, konu kapitalistin görüş açısıyla ya da kapitalizm açısından ele alınmış olur. Bu yapıldığında ise oluşan artı değeri cebe indiren kişi olarak kapitalistin bu değerin gerçek yaratıcısının kendisi olduğunu düşünmesi allahın emridir. Onun açısından kendisine kar ettiren herkes iyidir. Ama yüksek nitelikteki emeği ile bu artıyı cebe indirmeyi başardığı için, üretken emekçi kendisinden başkası değildir. Diğer herkes kapitalistimizin gözünde masraf kaleminden ibarettir. Zaten kapitalistin akıl hocaları açısından değer yasası diye birşey de yoktur.
Peki burjuvanın öznel avunmasını bir kenara bırakırsak, ama yine üretken emekçiye değer üretmesi açısından bakmayı sürdürmekle birlikte, onun emeğinin ürettiği değerin artı değer bölümü ile ilgilenirsek ne olur. Yani kapitalist için artı değer üreten emekçiyi üretken emekçi kategorisi olarak değerlendirirsek ne olur. Marks’ın sözleriyle üretken emekçi için değer üretmesi yetmez, artı değer de üretmesi gerekir dersek ne demek istemiş oluruz. Marks’ın nüktesini hatırlayalım. Artı değer üretmek ve bu anlamda üretken emekçi olmak talih değil, talihsizliktir. Kapitalist üretim açısından sadece artı değer üreten emekçi üretkendir. Bu açıdan üretken emekçi sömürülen emekçidir. Ne var ki tam tersine üretken olmayan emekçi olmak öyle talihde sayılamaz. Böyle bir emekçi değer üretebiliyor olsa bile, kapitalist üretimin bir parçası olamaz. Kapitalizm böyle bir emekçiyi işverilecekler listesine alamaz. Bu türden üretken olmayan bir emekçinin talihi sömürülmemek olur, talihsizliği ise açlık ve yoksulluktur. Kapitalizm açısından üretken emekçi kategorisi bu durumda esas olarak değer üretimi ile tanımlanmamış olur. Böyle olduğu için değer üretimi bağlamlarına, artı değer üreten emekçi olarak üretken emekçi kavramını dahil etmemek gerekir. Düzlemler farklıdır, farkın farkında olunduktan sonra herhangi bir problem doğmaz.

Bu yazı daha önceki iki yazıdan önce ortaya çıkmıştı, yayınlamadan önce kardeşime eleştirmesi için iletmiştim. Yaptığı eleştirinin bu yazıda yarattığı değişikliklerden daha önemlisi değer yasası konusundaki farkındalığın ortaya çıkmasını sağlamış olmasıdır. Kendi içinde birçok tartışmalı konuları da barındıran bu yazılar okuduğunuz yazının yan ürünü olmuştur. Eleştirmek için emek harcayan kardeşime buradan teşekkür ediyorum. Eleştirinin ne kadar yararlı bir iş olduğunun böylece bir kanıtı daha ortaya çıkmış oldu.

Yazan: Suat Kamil Aksoy

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Yaşar Kemal´in ilk romanı Hüyükteki Nar Ağacı – Süleyman Deveci

Yaşar Kemal bir yazısında bu ilk romanını Ocak 1951´de yazdığını ifade eder, oysa roman 1982 de ilk baskısını yapar. Yazarın...

Kapat