Kapitalizm Miadını Doldurdu mu? / Sermaye ilkesi, emek ilkesi tarafından ezilebilir mi? ? Suat Kamil Aksoy

Kapitalizm burjuva çıkarıyla anılır. Burjuvanın kendi çıkarını takip etmesiyle, toplumsal çıkarın da sağlanacağı varsayılır. Biz ise burjuva çıkarının ilerlemenin aleyhinde çalıştığını, hatta Marks?ın esas olarak bunu kanıtladığını iddia etmiştik. Sıradan bir akıl, bu iddia hakkında çok kolayca ?hadi canım sende? diyecektir. Ardından kapitalizmin nasılda ilerlediğine ilişkin apacık ve somut kanıtları sayıp ortaya dökmek ise hiç zor olmayacaktır. Aslında kölecilik dahil toplumların karşıt çıkarlı sınıflara bölündüğü dönem ilerlemenin de önünü açmıştır. İlerlemeyi güdüleyen şey ise artı ürün olmaktadır. Sınıflı toplum biçimleri yine artı ürün konusundaki üstünlükler tarafından yönlendirilmiştir. İnsanlığın yeryüzündeki macerasında, ilerleme adına kaydettiği mesafenin tamamı bahsi geçen döneme aittir. Üstelik üretkenlikteki ilerlemeler devam etmektedir. Bu alanda kapitalizm, diğer dönemlere göre ilerlemenin epey hızlandığı bir evreyi temsil etmektedir. Peki biz kapitalizm ilerlemenin engelidir demekle bilimsel gerçeklerle çelişmiş olmuyor muyuz. Kapitalizmi beğenmeyebiliriz, ama kendimizi de aldatmamalıyız!
İçinde bulunduğumuz toplumu kapitalizm olarak tanımlamakla bilimsel olarak isabetli birşey yapıyor olsak bile bu tanımlama da en nihayetinde bir tercihtir. Bilgi toplumu, teknoloji toplumu, özgürlük çağı vb denmesi de pekala mümkündür. Ne var ki geleneksel hale gelmiş adlandırmanın tarihsel bir arka planı vardır. Aynı şekilde geleceğin toplumu için sosyalizm, komünizm denmesini de sorgulayabiliriz. Örneğin bugünün toplumunu üretim ile ilgili kategorilerle anarken, geleceğin toplumunu ahlaki kategorilerle tanımlamak bir çelişki olmaktadır. Sosyalizm herşeyin toplum için oluşu ise birey haksızlığa uğramış olmaz mı? Birey kendi varlığını, ancak toplum dolayımı ile önemseyecek, gerekirse toplum için kendini feda edecekse böyle bir toplum ideal bir toplum mu olacaktır. Komün aile demek, komünizm toplumun ve hatta insanlığın tek bir aile gibi kaynaşması demekse, bu aile baskısından kaçabilecek hiçbir yerin kalmaması anlamına da gelebilir. Böyle bir durumda kapitalizm, nefes almak isteyenler için, çekirdek aileyi bile darmadağın edip özgürleştiren sicili ile bir çoklarına devrimci bir çağrı merkezi gibi görünecektir.
O halde biz, biraz daha aydınlanmaya ihtiyacımız olduğunu kabul etmeliyiz. Marks insanlığın evrimi içerisinde mutlak bir tarihsel dizge anlamında değil, ama iktisadi gelişme düzeyleri olarak mantıksal bir sınıflama yapmaktadır. Bunlar sırayla; ilkel komünizm ya da aile, köleci, feodal ve kapitalist olmak üzere üç sınıflı toplum biçimi, gelecek için ise tekrar sınıfsız bir dönem olarak gelişkin komünizm ya da aile. Bu sınıflamanın bilimsel olarak isabetli olup olmadığını tartışmayacağız. Sadece köleci, feodal, kapitalist döneme ilişkin tepkileri simgeleyen üç ismi hatırlatacağız. Spartaküs, Bedrettin, Che! Bu isimler insanlık ilerleme açısından kendi tarihinin en büyük hamlelerini yaparken, mevcuda ilişkin tepkileriyle tarihin akışı içerisinde ezilip gitmişlerdir. Daha başka bir dünya, güzel bir dünya hayal ettiklerine kuşku yok. İnsanlığın ilerleyişi sırasında ezilen bu tepkiler gerilemeden yana değildiler. Eşitliğin ve özgürlüğün, ya da neyin hayalini kurduysalar onun, daha ileri bir toplumun temel normları olacak olması dışında bu üç ismi önemli kılan hiçbirşey yoktur.
Herkes ve her toplum genel olarak yaşadığı hayata ve tüm yaşanılanlara ilişkin olarak kendi penceresinden bir yorumu ve eleştiriyi mutlaka yapar. Bunlar tepkiler, çözüm önerileri, ahlaki yargılar vb şeklinde birikir. Sosyalizm ve komünizm bu türden bir birikimden başka birşey değildir. Siyasi akımlara dönüşen bu birikimler İçlerinde dinsel izler de taşırlar. Birçok dinsel çizgi bizzat bahsettiğimiz tepki birikimlerini kendi bünyesinde toplar. Bu tepkiler, mevcuda ilişkin gerçekçi bir eleştiriyi de ham halde içerirler. Tarihe ve bugünün kapitalizmine bakarak bu tepkilerin ezilmekten başka bir kaderi olabileceğini kendimizden emin olarak söyleyebilir miyiz?
Kapitalizm karşısında iyi olan, eğer ondan daha üstün değilse geleceğin bize öğreteceği özlü bilgi şöyle olacaktır; iyi?nin kaderi hep ezilmektir! Eşitlikçi yaklaşımların egemen olduğu sosyalizm ve sosyal devlet deneyimlerinin tarihin akışı içerisinde tutunamadığına bakarsak bu moral bozucu özlü sözü halen aşamadığımız gayet açıktır. Sosyalizm, herşeyin toplum için oluşu ise ya da eşitlikçi bir toplum ideali ise, yani ahlaki kategorilerle tanımlanacaksa, insanlığa özgür bir tercih olanağı tanındığında kapitalizm karşısında kolayca tutunacaktır. Çünkü kapitalizmin sayılamayacak kadar çok kusuru cümle alemin malumudur. Peki ama sosyalizm bahsi geçen tanımı çerçevesinde, kapitalizmle bilek güreşi yaparsa yine üstün gelebilir mi? Sadece insanlığın kapitalizm dönemindeki son üçyüz yıllık mücadelesine bakarsak pek üstünlükten bahsedemeyeceğimizi kabul etmeliyiz. Zaten bireysel hayat deneyimlerimiz de bize iyilerin kaderinin pek iyi olmadığını, kötülüğün genellikle galebe çaldığını gösterecektir. Kötülüğün cehennemin kızgın taşları arasında kahrolacağı günlerden başka bizi teselli edecek hiçbirşey olmadığını hayat bize öğretecektir.
Marks kendi döneminde sosyalizmi bu açıdan, yani ahlaki idealllerden ibaret olması açısından kıyasıya eleştirmiştir. Marks?ın devamcıları olarak binbir türlü marksistin kavrayış düzeyinin, Marks?ın eleştiri oklarına maruz kalan ahlakçı sosyalistlerden kaç adım öteye geçebildiğini burada tartışmayacağız.
Biz şimdi kapitalizmi tekrar ele almalıyız. Bencillik, çıkar kavgaları, zenginleşenlerin israfları, savaş ve çatışma ortamının maliyetleri, yoksulluğun geri bıraktığı nüfus katmanları, işsiz kitlelerin varlığı vb. Kapitalizmin değişik iktisadi düzeyleri bahsi geçen problemleri çözmemektedir. Dolayısı ile iktisadi gelişme düzeyi açısından kendisiyle eşit, hatta kendisinden geri bir sosyalizm bile kitleler açısından tercih edilir birşeydir. Sosyalizm tarihsel koşulların sonucu olan sıkışmaların yarattığı iç gerilimlerden sıyrılmışsa, yani eşitlikçi bir yaşam modeli tüm toplumun özgürce ve severek tercih ettiği bir biçime de kavuşmuşsa, kapitalizm kendisini kimseye beğendiremeyecektir. Ancak tarih insanlığa bir hayat tarzı için özgür tercih menüsü sunmamaktadır. Biz köleci bir modelde yaşamak istiyoruz diyenler için, istek bir fantaziden ibaret olsa bile kapılar açık değildir. Aynı şey eşitlikçi tarz yaşam isteği için de geçerlidir. Tarih istek ve arzularla değil, zorunluluklarla devinmektedir.
Kapitalizm ve sosyalizm seçeneklerinin teknolojik gelişim konusunda farklı sonuçlar üretecekleri fikrini ele alırsak. Teknolojinin insan ile doğa arasındaki bir etkileşimin ürünü olduğunu akla getirmeliyiz. Bu açıdan bakıldığında kapitalizm ve sosyalizm seçeneklerinin bilimsel teknolojik ilerlemeler konusunda birbirlerine üstün gelemeyeceklerini kolayca iddia edebiliriz. Doğa bu iki üretim tarzı karşısında herhangi bir fikre sahip değildir. İkisine de aynı bilgileri hiç nazlanmadan sunacaktır. Biz sadece iyi olanlar yataklarında mutlu mutlu uyurken, kötülerin şeytani zekalarıyla uykusuz gecelerde doğa anadan daha çok bilgi sızdırmak için hırs yapacaklarını hayal edebiliriz. Elbette sabah yatağından kalkan saf ve mutlu arkadaşların, şeytanın doğa anadan sızdırdığı bilgileri ithalat yoluyla edinmesinin önünde de hiç bir engel yoktur. Para her kapıyı açar! Demek ki başka bir fark aramalıyız.
Kapitalizmin devresel krizleri bilinmektedir. Tedavisi yoktur. Sosyalizm özlemcileri açısından bu krizler bazen geçiş fırsatları doğuracaktır. Krizlerde sosyalizme geçiş imkanının devreye girip girmeyeceği somut siyasal bir konudur. Tersine bu krizler kapitalizm açısından iktisadi bir atılım evresini de başlatabilir. Saf, mutlu ve eşitlikçi arkadaşlarımız, kapitalizmin bu atılımlarından sonra glastnost sendromu yaşarlarsa bu sefer kapitalizme geçiş yine somut siyasal bir konu olacaktır.
Kapitalizmin yapısal özrüne ilişkin elimizde olan verilere gelirsek. Bu onun ayırdedici yönü ile ilgili olmalıdır. Cansız emek birikiminin, sermaye olmasına yol açan artı-değer olgusuna ve üretimin bu temelde güdülendiği gerçeğine bakarak bizi çözüme götüren yola girebiliriz. O halde kapitalizmin ilerleyiş tarzını masaya yatırmalıyız.
Bundan önce içinde bulunduğumuz psikoloji hakkında bir farkındalık geliştirmeliyız. Kapitalizme ilişkin eleştirimizi ahlaki boyuttan kurtarıp, nesnel ölçütlere yöneldiğimizde, bağlamımız, kapitalizmin ilerleyişimizin önünde bir engel oluşturuyor olması haline gelmektedir. Biz kanyonun menzilini heyecanla merak ederken, kulağımıza kapitalizmin de ilerlediği ve aslında kapitalizmde beğenmediğimiz şeylerin ilerleme olgusunun ürünü olduğu, ilerlemenin ufkunda bu kötülüklerden kurtuluş imkanının bulunmadığı söylenmektedir. Zaten ilerlemekte olan kapitalizm için düştüğümüz şerhlerin anlamsız olduğu, bizlerin de ilerleme fetişinin kurbanları olduğumuz aşkın bir dille anlatılmaktadır.
Evet şerh sahipleri olarak, herşey daha güzel olabilir diye hayal kurarken, acaba saflık mi ediyoruz?
Öncelikle ilerlemeyi bir fetiş olarak değil, kaçınılamayacak olduğu için zorunluluk olarak kabul ettiğimizi, ya da biz ne arzu edersek edelim, bizim bireysel varoluşumuzun geçiciliği karşısında insanlığın sürekli varoluşunun kaçınamayacağı bir olgu olarak kabul ettiğimizi söylemeliyiz. Zaten varılacak yere varmak konusunda en fazla ayak sürünebilir, Karşı durmak vb bir noktadan sonra imkansızdır.
Eğer problemlerin kapitalizmle ilgili olduğundan eminsek. Kapitalizmi de tarihsel, yani gelip geçici bir olgu olarak görüyorsak. Kapitalizmin gelip geçiciliğine ilişkin işaretleri bulmakta güçlük çekmemeliyiz. Bu yüzden kapitalizmin yarattığı kötülüklerden gözümüzü ayırıp, onun ne olduğuna bakarsak hem gelip geçiciliğin dinamiklerini, hem de üretimin sürekliliğinin nasıl bir biçim alacağını en kısa yoldan bulma imkanımız olacaktır.
Sermaye, kapital, anamal nedir? Süreç içerisinde değerini artıran değerdir. Değer nedir? Emek zamanıdır. Üretimde kullanılan cansız emek zamanı birikimi, yani emek dahil gerekli tüm girdilerin değeri sermayeyi oluşturmaktadır. Üretim sonucunda elde edilen artı-değer yani kar kullanılan değerden kaynaklanıyor gibi göründüğü için, bu birikmiş değerin üzerine sermaye, yani değerini artıran değer damgası vurulmuş olmaktadır. Değerini artıran değer tamlaması ise Beyaz?ın psikopatının ağzına uyacak türden bir sözdür. Emekçinin fazladan çalıştığı saatler, kendileri de belirli bir emek saatinin ürünü olan emek araçlarının ürünü gibi görününce, insan zihninde bir fetiş doğmaktadır. Doğada bulunan bir madde, örneğin altın, belirli bir emek zamanının ürünü olunca, onun üzerine belirli bir değer damgası yapışır. Bu doğal maddenin özünde olmayan birşeyin, yani değerin, onun maddesinin bir özelliği gibi görünmesi de bir fetiştir. İnsan eline aldığı külçe altını kesip ikiye böldüğünde değeri de ikiye bölmüş olur. Buradaki fetişizmden kurtulmak mümkün değildir. Çünkü altın gerçektende o belirli değere sahiptir, belirli bir emek zamanının ürünüdür. Ancak üretim süreci içerisinde değer taşıyan nesnelerin, değerini artırıyor olduğu gerçeği algılandığı andan itibaren nesne içerisinde varoluşu bir fetiş olan değer üzerinde yeni bir fetiş oluşur. Şimdi o değer değil, sermayedir. Değerin üzerindeki fetiş aynı zamanda bir ilizyondur. Çünkü gerçekte değer kendi değerini artırmamaktadır. Değeri emekgücü yaratmaktadır. Değer emek gücünün harcanmasıyla oluşur. Değer, şu kadar saat emek demektir. Zaten değer sahibi elindeki altın külçesini, yada buna karşılık gelen parayı evinde bir kasaya koyduğunda onun üzerindeki sermaye damgası derhal yokolur. Değer üzerindeki bu ilizyon ortadan kalkar kalkmaz sermaye fetişi de ortadan kaybolur. Ancak sermaye, yani değerini artıran değer fetişi, çalışmadan yaşama, ya da zenginleşme ihtiyacını karşılayan bir kullanım değeridir. Dolayısı ile hiç kimse elindeki değeri kasada saklamak istemez. Onu derhal sermayeye dönüştürüp bir artı değer elde etmek ister. Tabiki işler burada bitmez, artı değer gereksinimi, değeri sermayeye dönüştürürken, artı-değer kendisini arzu edenlere, işveli bir sesle, anasının sermaye olduğunu fısıldar. Böylece sermayenin üzerine de bir ilizyon yüklenir, Artık sermayenin kendisi de bir ihtiyaçtır. Kar ya da artı-değer sermayeye katılır ve böylece sermaye ihtiyacı karşılanmış olur. Süreç böylece sermaye birikimi haline gelir. Şimdi elimizde çifte ilizyon vardır. Kar amaçtır, karın kaynağı sermaye olduğu için sermaye de bir amaç haline gelir. Böylece biz yeni bir saçmalığa ulaşmış oluruz. Sermayenin amacı sermayedir. Özetle kapitalizm özü itibariyle ilizyonla yüklüdür. Değer tutkusu, tutkun olduğu şeyin emek olduğundan artık bihaberdir. Bir Türk filmi senaryosu gibi aşığımız, bilmeksizin en büyük eziyeti aşkına karşı yapmaktadır.
Bunca ilizyon içerisinde kapitalizm yine de ilerliyor, hatta kendisinden önceki sistemlere olan üstünlüğünü sürdürüyor. Dileyen reel sosyalizm deneyimlerine karşı üstünlüğünü sürdürdüğünü de düşünebilir. Demek ki ayrıntılara inmek gerek.
Kapitalizm, iktisadi ilerleme açısından kendi içerisinde aşılmaz engellere sahip değildir. Aslında kendisinden önceki üretim biçimleri de zaman içerisinde ilerlemekteydiler. Ancak kapitalizm ile yarışma şanslarının olmadığı bugünden bakıldığında açıkça görülmektedir.
Şimdi sermaye ilkesi ile üretimi incelemeye başlayabiliriz. Isınma turu mahiyetinde, bir geliştirmenin hikayesi:
Üretim sürecinde bir yeniliğin devreye girişine yakından bakalım. Arge çalışmaları sonucunda yeni bir makine geliştirilmiş olsun. Bu makinenin devreye sokulması ile 1000 işçi çalıştıran fabrikamızda bunlardan 500 tanesine yol verilme imkanı doğmuş olsun. Mevcut makinelerin da artık değiştirilmelerinin zamanı gelmiş olsun. Yani yatırımcımız mevcut makineleri çöpe atarken herhangi bir maliyet yüklenmemiş olsun. Yapılacak hesap şöyle olmalıdır. Yol verilen işçilerin maliyetinden kurtulurken, yeni makinelerin üretime eklediği maliyetin daha yüksek olmaması gereklidir. Ancak bu da yeterli değildir. Hiçbir kapitalist yeni makineler getirip işçilikten 500 TL kazanıp, malzemeden 500 TL kaybedeceği bir işleme girişmez. Daha fazla kar bile edilmediğine göre ve yatırımcımız sırf ilericilik olsun diye bu işlere girmiş olmadığına göre teklif edilen geliştirme tamamen saçmadır. Her geliştirme uygulaması ya işçileri işten atarak, ya da eğer bunu yapmaz ise üretim kapasitesini artırmak zorunda kalarak risk almak zorundadır. Piyasaya satamayacağı kadar mal sürmek, ya da işçi sendikalarıyla başını derde sokmak arasında bir tercih yapmaktansa, arge şirketinin önerisini reddetmek en akılcı yoldur. Ancak arge şirketimiz boş durmayıp, hem işçilikten hem de malzemeden tasaruf sağlayan yeni makinelerle tekrar kapıyı çalabilir. Şimdi yatırımcımız, biraz daha kar etme olanağı ile bahsi geçen riskler arasında bir tercih yapma konusunda kara kara düşünecektir. Hele işçileriyle yıllardır beraber çalışıyor ve ahbaplık ediyorsa kapıda görünen kar ile dostlukları arasındaki çelişkiyi ahlakını koruyarak çözmek gibi bir açmaza düşecektir. Şimdi bu çelişkinin muhasebesini yapalım. Her işçinin yıllık bürüt 20 bin ücreti olduğunu varsayalım. Diyelim ki bu işletmenin mevcut kar miktarı işçi başına yarım maaş olsun. Bu durumda bu işletme yıllık 10 milyon TL kar etmektedir. Yeni makinelerle elde edilecek işçilik tasarrufu da 500x20bin=10 milyon TL olmaktadır. Arge şirketimiz bir 10 milyon TL de malzemeden tasarruf edileceğini hesaplamaktadır. Yani yıllık kar 10 milyondan 30 milyona çıkmaktadır. Bu hesabın cazibesine kapılan yatırımcımız tam dostluklarını unutmak üzereyken yeni tasarruflu makinelerin kaç TL olduğunu sormadığını hatırlayarak bu güç durumdan sıyrılma imkanı edinecektir. Karları üç katına çıkaran makinelerin, eski makinelerin üç katı fiyata sahip olduğu ortaya çıktığında yatırımcımız tekrar dostlarına kavuşmuş olacaktır. Hem kar oranında bir değişim olmayacak, makinelere yatırdığı sermayeyi üç katına çıkaracak, bir de bir sürü kıymetli işçisini sokağa atacak. Ne için? Argecilerin fantazileri için! Üstelik ustabaşlarından mevcut makinelerin daha 5 yıl hizmet edebileceği bilgisi geldiğinde, yatırımcımız kendi parasıyla rezil olmaktan kıl payı kurtulmuş olduğunu anlayacaktır. Bu makinelerin kalan ömürleri göz önünde tutularak hesaplanan değerinin 40 milyon olduğu ortaya çıktığında, argecilerin yüksek kar vaadiyle dolandırıcılık yaptıkları anlaşılacaktır. Marks makinelerin yurdu İngiltere?de makinelerle medeni bir şekilde icra edilebilecek işlerde, makine kullanmak yerine, çok ucuza çalışan işçi kadınların kullanıldığını not etmektedir. İşleri inanılmayacak kadar büyük emek ısrafları ile yapmanın sık rastlanan bir uygulama olduğunu belirtirken, makinelerin yurdu İngiltere?ye yakışmayan bu görüntülerin açıklamasını da yapmaktadır. İşçinin ücreti kendisinin yerine geçen makinenin masrafından az ise sermaye ilkesinin yapacağı şey bellidir. Ne yapsınlar, kapitalistlerimiz daha karlı ve güvenli bir yol varken masrafını cepten ödeyip yeniliklerin peşinden mi koşsunlar. Piyasa yeniliklerin peşinden koşup, eldeki sermayeyi yitiren ilerici ahmakların hikayeleriyle doluyken, bu olanaksızdır.
Biz değer ya da emek ilkesi açısından konuya bakarsak kör noktayı daha iyi görebiliriz. İşçi ücreti kadar maliyete sahiptir. Ama çalıştığı süre içerisinde maliyetinin 5 katı değer üretiyor olabilir. İşçinin ücreti kadar ek maliyet yaratan bir makine aslında işçinin ücreti kadar değil onun 5 katı kadar değer tasarrufu yapar. Ancak bu kapitalistin hesabında görünemez, toplumun hesabında dolaylı olarak ortaya çıkar. Değer üretimi açısından yararlı olan geliştirmeler, artı-değer üretimi açısından zarar olarak görünmektedir.
Şimdi iktisadi ilerlemeyi daha sistematik olarak inceleyelim. Bütün örneklerimizde genel kar oranı yüzde 10, genel sermaye bileşimi 90s+10d+10a olarak varsayılacaktır.
90 ürün için kullanılan her tür girdi, malzeme, hammadde vb, 10d her türden işçilik gideri ve 10a elde edilecek olağan kar. Ürün 110 değerinde 110 tane traktör olabilir.

A- Geliştirme öncesi sermaye ortalama bileşimde
1 – Şimdi işin içine duyguları hiç karıştırmadan ve ince hesap yapmadan bir geliştirmeyi üretime uygulamış olalım. Geliştirme ile işçilikte 5d kadar düşüş yaşansın. Ancak 90s olan diğer masraflarda 5s olarak artış yaşanmış olsun.
Yeni maliyet 95s+5d eski maliyet 90s+10d ile aynıdır. Yani işçilikten kazanılan, malzeme ile kaybedilmiştir. Son ürünümüz yine 110 tane traktördür. Biz değerin kaynağının emek olduğunu bildiğimize göre ve bu işletmede artık eskisinin yarısı kadar emek kullanıldığına göre üretilen değerde işçilik maliyetinin iki katı olarak verilmiş olduğuna göre yeni yöntemle üretilen 110 traktörün değeri 95s+5d+5a yani 105 olacaktır. Elbette bizim değer analizimizden henüz kimsenin haberi yoktur. Ayrıca değeri düştü diye yatırımcımız yüzde 10 kar hakkından vazgeçemeyeceğine göre ve herkes zaten bu traktörü 110 TL fiyatla sattığına göre yatırımcımız da traktörü mevcut fiyatı olan 110 TL den satacaktır. Böylelikle fiyat ve değer eşitliği bozulacak, bu kimsenin umurunda olmayacaktır. . Bu bozulma, bizim işletmemizin traktörlerini 110 TL den satmasının önünde engel oluşturmaz. Üstelik eldeki sermayeye göre kar eskisi gibidir. Bu değişiklik gerçekleşmiş ise olanlar şunlardır. Yatırımcımız hiçbir ekstra kar elde etmemesine karşın işçilerinin yarısını sokağa atmıştır. Yüce ilerleme ilkesine bağlılığını kanıtlamıştır. Bu yüce davranıştan işçisinin mağdur olması dışında, ne kendisine, ne de traktörleri sattığı kişilere hiçbir yarar sağlanmamıştır. İşçi sınıfına sorabilsek böyle ilerlemenin içine edeyim diyecektir. Kapitalistimizin de kıl herifin teki olduğu düşünülecektir. Bu durumun pek gerçekçi olmadığı kabul edilmelidir.

2 ? Sermaye bileşimimizde 90s+5d şeklinde geliştirme gündeme gelirse maliyetimiz 100 den 95 e düşmüş olacaktır. Ürünün değeri ise 90s+5d+5a yani 100 olacaktır. Değer açısından bu yüzde 10 ucuzlama ciddi bir ilerlemedir. Ancak ürün yine 110 traktördür ve bu ürünün piyasa fiyatı yine 110 olacaktır. Bu 95 sermaye ile 15 kar elde etmek anlamına gelir. Bu geliştirmeyi devreye sokan yatırımcımızın kar oranı yükselecektir. Genel kar oranı yüzde 10 olduğu için bu geliştirme ileri vadede traktör fiyatlarında bir ucuzlama yaratabilir. Fiyat dengesi 95+9,5 yani 104,5 rakamı civarında oluşacaktır. Bu hareket, tahmin edilemeyecek birşey değildir. Yine de geliştirmeyi uygulayan yatırımcı diğerlerinin bu işe hazır olmadığı dönemi yüksek kar oranı ile geçirecektir. Diğer traktör üreticilerinin hazır olmaması ellerindeki mevcut makinelerin henüz ömürlerini tamamlamamış olması ile, ya da işten çıkarmaların yaratacağı problemlerle ilgili olacaktır. Birde değeri düşmüş, ömürlerinin yarısına gelmiş makinelerle yapılan üretimle de kar oranlarında avantajlar elde etme imkanı vardır. Karları 10 dan 15 e çıkaran bir yenilik ilgi görmeyebilirde. Ancak verdiğimiz örnek sermaye ilkesiyle üretim açısından bir geliştirmenin devreye girebileceği durumun asgari şartlarını sağlamaktadır. Maliyet 100 den 95 e düştüğü için, eğer bir piyasa savaşı sözkonusu olursa geliştirmeyi uygulayan kapitalistin varlığını koruma şansı vardır. Bu olmadığında geliştirmeyi uygulayanlar piyasa ortalamasından daha yüksek bir kar oranı elde edeceklerdir. Bu fazla kar en nihayetinde belirli bir değer toplamıdır. Geliştirmeyi uygulamakla kaybedilecek ekipmanın da belirli bir değeri vardır. Muhasebe gayet basittir. Geliştirme eldeki makineler ömürlerinin sonuna yaklaşıp değersizleşince uygulanacaktır. Her ne kadar geliştirme ile yüksek kar elde edileceği hesaplansa bile, bunun geçici olacağı herkesin malumudur. Traktör fiyatlarının ucuzlaması ile fazla kar yokolup gidecektir. Geliştirmeyi yapanlar yüksek karları, tüm üreticiler bu yönteme geçene kadar sürdürebilecektir.
Özetle örneğimizdeki geliştirme sermaye ilkesi açısından isteksiz ve zamana yayılan bir biçimde uygulamaya sokulacaktır.
Birisi üründe yüzde 5, diğeri yüzde 10 değer düşüşü yaratan bu geliştirmelerin ekonominin geneline yayılmasının devasa sonuçları olacağını daha sonra aynı örneklere başka bir açıdan bakarak göreceğiz.

3 – Pratik olanaklarından bağımsız olarak 70s+25d+25a şeklindeki bir değişimi ele alırsak, burada toplam değerin 110 TL yerine 120 olduğunu görürüz. Elbette genel kar oranı gereğince traktörler yine 110 TL den yani değerlerinden daha düşük bir fiyata satılmak zorundadır. Bu bir gerilemedir. Ancak 100 TL olan eski maliyet yerine şimdi yeni maliyet 95 TL olmaktadır. Bu yüzden sermaye ilkesi bu gerilemeyi daha karlı bir yöntem olduğu için bir ilerleme gibi algılayacaktır. Eğer ilk bileşimimiz 70+25+25 olsaydı, bunun anlamı 90+10+10 olarak varsaydığımız bileşimin uygulanamazlığı olurdu. Aynı duruma bir başka açıdan bakarsak yukarıda 2. örnek olarak verilen 90+5+5 şeklindeki geliştirme ile 70+25+25 şeklindeki gerilemenin her ikisinin de maliyet fiyatı-kar rakamları 95-15 olacağı için, bir gerilik ile gelişmişliğin yanyana durabileceğini görmüş oluruz. Bu durumu daha sonra kapitalizmin eşitsiz gelişimini incelerken ele alacağımız için şimdilik es geçiyoruz.

4 – Geliştirme sonucu oluşan değer bileşiminin 100+2+2 haline geldiği durumda artık maliyet eskisinden yüksektir. Bu geliştirmeyi uygulamak açıkça zarar göze alınarak yapılabilir. Gerçi traktör değeri 110 dan 104 e düşmüştür. Piyasa fiyatı 110 olduğu için bu geliştirmeyi uygulayanlar karları azalsa bile mallarını değerinden yüksek bir fiyatla satmış olacaklardır. Kazançlarının daha büyük kısmı kendi işçilerinin sömürüsünden değil, diğer sektörlerin işçilerinden gelecektir. Ama tüm bunlarla avunulamaz. Herkesten az kar etmekle gurur duymak için ahmak olmak gerekir.

B- Geliştirme öncesi sermaye bileşimi yüksek: 95+5+5

1- Geliştirme 98+2+2 A1 ile benzerdir
2- Geliştirme 95+2+2 A2 ile benzemekle birlikte, burada geliştirmeyi teşvik edecek kar motivasyonu daha azdır.
3- Gerileme 80+15+15 A3 ile benzerdir
4- Geliştirme 100+2+2 A4 ile zararlılık açısından eşit

C- Geliştirme öncesi sermaye bileşimi düşük: 80+20+20

1- Geliştirme 90+10+10 A1 den farkı değer düşüşünün daha yüksek, yani üretkenlik ilerlemesi daha yüksek, sonuç aynı
2- Geliştirme 80+10+10 A2 ye göre daha cazip bir kar oranı sunduğu gibi, çok daha büyük değer düşüşü içermektedir. Artı karların yok olacağı yine bellidir, ama uygulama daha hızlı devreye girecektir.
3- Gerileme 65+30+30 A3 ile benzerdir.
4- Geliştirme 100+5+5 A4 gibi ciddi bir ilerlemedir, Yine

Örneklerimizde eksik bıraktığımız durum sabit sermaye öğesinin maliyete katılmamasına karşın, kar oranı hesabına katılıyor olmasına ilişkindir. Bu açıdan her geliştirmede eskiye göre yükselen sabit sermaye miktarı, kar oranı üzerinden hesaba maliyet gibi girer. Bu ise gerçek bir maliyet olmamakla birlikte, gerçek bir maliyetmiş gibi etki eder. Örneğin, maliyeti 100 den 90 a indiren bir geliştirme, eğer sabit sermayede bir artış yaratıyor ve kar oranı icabınca maliyete 10 eklenmesi gerekli hale geliyorsa sermaye ilkesi açısından uygulanamaz durumda kalır. Bunun terside olasıdır. Sabit sermaye miktarını düşüren, ürün değerini yükselten bir gerileme de bu sayede uygulamaya girebilir.
Özetlersek, sermaye ilkesi bazı geliştirmeleri algılayamamakta, algıladıklarını uygulamak konusunda oyalanmakta, bazı gerilemeleri ise geliştirme olarak algılamakta, bazı geliştirmeleri ise gerilemeymiş gibi yanlış algılamaktadır. Ayrıca metaları ucuzlatabilecek bazı gelişmeleri algılayabilse bile bu geliştirmeler ek sabit sermaye kitlesine ihtiyaç duyuyorsa sermaye ilkesi bunları devreye sokamamaktadır.
Kapitalizmin ilk bakışta önemsiz gibi görünen bu problemlerini önemsemeyebiliriz. Hatta kapitalizmin açık ara ilerleme anlamına gelmeyen değişimlerden böylece korunduğunu ve en verimli yöntemleri kendi yapısı gereği süzgeçten geçirdiğini de düşünebiliriz. Gerçeğin ise tamamen başka olduğunu bu yüzden açıklamak zorundayız. Bunun için ilk geliştirme örneklerimize geri döneceğiz. Bu örneklerdeki geliştirmelerin üretimin geneline yayılması durumunu ele alacağız. Örneğimizde 90+10+10 bileşimli bir yatırımda 95+5+5 şeklinde bir değer düşüşü elde etmiştik. Sermaye ilkesi maliyette bir değişim yaşanmadığı için bu geliştirmeyi algılamamıştı. Ayrıca ürününüz traktör yeni değeri olan 105 değil, mevcut fiyatı 110 TL den satılmaya devam edilecekti. Biz bu geliştirmenin, yani son ürün değerini yaklaşık yüzde 5 düşüren bu geliştirmenin genel bir uygulamasının mümkün olduğunu, ya da tüm üretim alanlarında aynı sonuçları veren farklı geliştirmelerin gerçekleştirildiğini varsayalım. Bu geliştirmeler sermaye ilkesi açısından görünemez ve uygulanamaz durumdalar. Biz uygulamayı toplum olarak nasıl bir kayba uğradığımızı hesaplamak için sanal olarak yapalım.
Geliştirme sonucunda 95+5+5 değerinde 110 birim ürün elde ediliyordu. Emek kitlesinin yarısı devredışı kalmıştı. Biz bu emeği toplumsal üretimi iki katına çıkarmak için kullanalım. Bu durumda yeni ürün 190+10+10=210 değerinde 220 birim üründür.
110/105 oranındaki değer düşüşünün bütün ürünlere yansıdığı durumu hesaplarsak yeni bileşim 126,66+6,66+13,33 = 146,66 olacaktır. Bu 220 birim üründür. Geliştirme öncesinde 110 birim ürün 110 TL idi. Şimdi 220 ürün 146,66 TL dir. Yani eskiden 1 TL olan bir mal artık 0,666, ya da 3 TL olan mal 2 TL olmuştur. Ürünler değer yitirmiştir. Biz kullandığımız emek miktarını değiştirmemiştik. 20 birim emek kullanıyorduk. Bu 20 milyon işçi, 20 milyar saat emek vb şeklinde ifade edilebilir. Üretilen değer eskisi gibidir. Ama bu değer artık eskisinden 1,5 kat fazla ürün vermektedir. Bu kişi başı hasılanın sabit fiyatlarla yüzde 50 artışı demektir. Bu eskisinden 1,5 kat zengin bir toplum demektir. Biz böyle bir gelişmeyi ancak emek ilkesi, ya da değer ilkesi ile elde edebiliriz. Biz eğer sermaye ilkesinin gördüğü halde uygulamakta ayak dirediği ikinci geliştirmeyi uygulamış olsaydık çok daha büyük bir gelişme kaydedecektik. İkinci örneğimizde geliştirme ile 90+5+5 yeni bileşim ve 110 birim ürüne ulaşıyorduk. Geliştirme sonucu emekgücünün yarısı devreden çıkmıştı. Biz bu emeği de üretime dahil ettiğimizde 180+10+10 değer ve toplam 220 birim ürüne ulaşmış olacaktık. Böylece 20 emek ile 40 birim üretildiğine göre ürünler eskisinin yarısı değerine düşmüş olacaktı. Değişmeyen sermaye bölümünün değerini bu şekilde düzeltirsek sonuç, 90+5+15 değer bileşimi ve 220 birim toplam ürün olacaktı. Bu ise kişibaşı hasılanın iki katına çıkması anlamına gelecekti. Halbuki bu geliştirme sermaye ilkesine ancak geçici bir süre yüzde 5 daha fazla kar etmek ve bu karı elde etmek için ise mevcut sermayeyi kısmen çöpe atmak şeklinde görünmekteydi. Biz biraz daha ileri gidip değer ilkesi ile hareket eden bir toplum ile sermaye ilkesiyle hareket eden bir toplumu rekabet ilişkisine sokarsak bir başka ilginçliği daha göreceğiz. Değer ilkesinin 126,6+6,6+13,3 şekline evrilttiği toplumun kar oranı açısından görünümü 13,3/133,3 yani yüzde 10 olacaktır. Sermaye kar oranına baktığı için karşısındaki toplumun yöntemine öykünmeyecek, ürünler arasındaki değer farkı iki ülke arasındaki ticarette fiyat eşitliği zorunlu olduğu için, kendisini iki ülke arasında kişi başı hasıla farkı olarak gösterecek. Bu ise rahatlıkla bir döviz kuru farkı olarak algılanabilecektir. Özetle geliştirme sermaye ilkesinin gündemine rekabet gerekçesiyle de giremeyecektir.
Tüm bu hesaplamalarımızın ardından, görünüşteki tüm deneyimlerle çelişiyor gibi görünse bile, kapitalizmin bir prodüktivite ilkesine sahip olduğu fikrini derhal çöpe atmalıyız. Olsa olsa, kapitalizmin kör bir prodüktivite eğilimi olduğu ve bunun da kar oranlarının düşme eğilimi tarafından zora sokulduğu söylenebilir. Kapitalizm krizlerinden bağımsız olarak iktisadi ilerlemeye elverişlilik açısından genetik bir kusur taşımaktadır. Bu kusur ise onun kendine özgü niteliği ile ilgili, ya da tanımı gereği ortaya çıkan bir kusurdur. Buraya kadar saptadıklarımız bir başka gerçeği daha ortaya çıkarmaktadır. Reel sosyalizm deneyimleri, şu anda varlığını koruyanlarda dahil olmak üzere sermaye ilkesi karşısında emek ilkesini temsil etmemektedirler. Bu deneyimler nispeten geri iktisadi koşullardan yola çıkmış olsalar bile, sermaye ilkesini dünyanın gündeminden düşürecek kadar uzun süre varlıklarını korumuş ve hiçbir durumda kapitalist cenahın ötesinde bir üretkenlik sergileyememişlerdir. Bu deneyimlerin değer yasası ve kapitalist kriz konusundaki kavrayışsızlıklarını göz önünde bulundurduğumuzda, sosyalizmin üstün yanlarını insanlığa henüz gösterememiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Buraya kadar sermaye ilizyonunun doğrudan sonuçları olan kısıtlarla ilgilendik. Sermaye ilizyonu emeğin ürünü olan artı-değerin başka bir yerden kaynaklanıyor gibi görünmesi üzerine kuruludur. Aslında bu bütün bilimlerin karşılaştığı ve doğada sık rastlanan bir durumdur. Görünüm genelikle özü başaşağı bir biçimde yansıtmaktadır. Marks birçok başlıkta bu duruma dikkat çeker.
Şu ana kadar anladık ki, kapitalizm kendi tanımı icabınca gelişme kısıtlarına sahiptir. Tıpkı kendisinden önceki tarihsel biçimler gibi! Ve yine öğrendik ki kapitalizm kısıtlılıklarına rağmen gelişme dinamiklerine de sahiptir. Bu durumda eğer aşılacak ise, yerine geçen yöntemin kapitalizmin kısıtlarını en azından birkaç başlıkta aşması gerekir. Yerine geçecek üretim biçimi hiçbir şekilde daha insana yakışır özellikleri yüzünden değil, kapitalizmin gelişme dinamiklerinin boy ölçüşemeyeceği bir gelişme dinamiği taşımasından dolayı egemen hale gelecektir. Üretime değer ilkesinin hakim olması, artık ilizyonlardan kurtulmuş olmamız anlamına gelmektedir. Değer ilkesinin kısıtları hakkında fikir yürütme işini ise bu ilkenin egemen olduğu bir dünyanın insanlarına bırakıyoruz. Değer ilkesinin nasıl yaşama geçeceği, ne türden iç ayrıntılara sahip olabileceği ise şu an için tamamen teorik bir konu olmakla birlikte esas olarak pratik bir konudur. Bir yaklaşım üretmek için, somuta çok yaklaşmamızı gerektirdiği için, Marks?ın inceleme dışı bıraktığı konuları da ele almamız gerekecektir. Bilindiği gibi Marks bütün incelemelerinde toplam emeği vasıfsız emek olarak kabul etmiştir. Kapitalizmin teorik olarak anlaşılması için daha fazlasına gerek yoktur. Kapitalizmin aşılması söz konusu olduğunda ise artık sermaye analizinin ötesine geçmemiz gerekecektir. Ancak şu kadarını tahmin etmek zor değildir. Emekçiler sermaye formülünde d+a olarak görünen katma değeri hem genel olarak, hem de bireysel olarak almalı, bütün muhasebe bu ölçütlere göre yapılmalıdır. Güvenlik, savunma, sağlık vb kollektif ihtiyaçlar emekçimin bireysel bütçesinden ayrılan kalemler haline gelmelidir. Emekçi bu harcamaların ister verimlilik yoluyla, ister gereksiz hale gelmeleri yoluyla azalmasından çıkar sahibi olmalıdır. Kendisi üzerinden hesaplanabilecek hiçbir artı olmadığı için emeğin konusu cansız emek birikimi sermaye haline gelemeyecektir. Sermaye olarak bir kullanım değeri olmayan bu zorunlu değer stoğu böylece bireysel mülk edinmenin konusu olmaktan çıkacak, ve ancak doğal bir biçimde ortaklaşa mülkiyetin konusu haline gelecektir. İşletmelerin başarı ve başarısızlıkları kar ve zararları ile değerlendirilecek. Makro ekonomik yönetim karlılığı olağan gelir kalemlerine dönüştürerek yok etmekle, ve zararları merkezi kontrol ve izleme yoluyla ortadan kaldırmakla ilgilenecek. İşletme düzeyinde karlılık ancak üretkenlik artışı ile mümkün olduğu için ve karlar işletmenin emekçileri arasında katmadeğerlerine uygun oranda paylaştırılacağı için, emekçi üretkenliğin doğal bir taraftarı olarak aynı zamanda olumlu bir toplumsal işlev görecektir. Zarar yani işletmenin beklenen katmadeğeri yaratamaması ise, üretkenlik konusunda bir yönetsel zaafın, tembelliğin ya da üretim liderlerinin hırsızlının işareti olacaktır. Bu zarar yine işletme düzeyinde emekçilerin bütçelerine gelir kaybı olarak yansıyacağı için, emekçi hem kendi iç disiplini konusunda, hem hırsızlık konusunda ve hem de yönetim zaafı konusunda yine toplumsal çıkarlarla olumlu bir ilişki içerisinde bulunacaktır. Böyle koşullarda yöneticilerin genel karakteri fırıldaklık ve hırsızlık olarak değil, yüksek sosyal sorumluluk olarak biçimlenerek gelenekselleşecektir. Kendilerini soyduğu adamlarla aynı işyerinde mesai yapmak ve bu olanağı soyduğu adamların oylarını alarak sürdürmek akla ziyan bir iştir. Böyle bir kişinin bırakalım işletmeyi yönetmesini, o emekçilerin semtinin yakınlarında dolaşması bile olası değildir. Biz ise hala suç işleyenler için hukuk başlığını açmış değiliz. Ancak suç doğallıkla işlenmediğinde toplumun hukuk emeğine ihtiyacı azalacağı, ve bu bir verimlilik artışı anlamına geleceği ve emekçilerin gelir hesaplarında pozitif olarak görüneceği için iyi birşey olacaktır
Elbette üretkenlikteki ilerlemeler ile genel katma değer yükselişi genel istatistikler aracılığı ile takip edilerek, her özel nitelikteki emeğin özel katma değeri düzenli aralıklarla yeniden hesaplanmak durumundadır. İşletmeler hem yaptıkları geliştirmelerin rasyonalitesini, hem de kendi başarılarını ölçebilmek için, kullandıkları emekçilerin katmadeğer maliyetlerini doğru olarak bilmek zorundadır. Bu yüzden genel fiyat ve hesap sisteminin mükemmel çalışması bir kat daha önemli olacaktır. Her tür fiyatlamanın kriterinin değerle uyumluluk olmak zorunda oluşu ve muhasebenin bu uygunluk temeli üzerine kurulmak zorunda oluşu, değer ilkesinin doğası gereğidir.
Değer ilkesinin uygulanışı için yaptığımız bu kurguya bakarak eşitlikçi bir toplumsal atmosferin doğup doğamayacağına ilişkin bir tartışma yapılabilir. Ancak biz daha fazla ayrıntıya girmeden kapitalizmin genetik arızalarını incelemeyi sürdüreceğiz. Şimdi bu yazıyı bir kapital alıntısı ile sonlandırıyoruz. Marks bu alıntıda kapitalizm sonrası üretim için nasıl bir yöntem kullanılması gerektiğini de gösterişsiz bir biçimde ortaya koymaktadır. Böylece biz hala Marks?tan sonra yeni bir söz söyleyememiş olmaktayız. Alıntıdaki para birimlerini kolay takip edilsin diye TL olarak değiştirdik ve verilen rakamları 5 ile çarparak yukarıda verdiğimiz örneklerle yakınlaştırdık.
Bir metanın değeri, kendisinde maddeleşmiş bulunan geçmiş ve canlı emeğin toplam emek-zaman ile belirlenir. Emeğin üretkenliğinin yükselmesi, canlı emeğin payı azaldığı halde geçmiş emeğin payının artması ve bunun, bu metada maddeleşen toplam emek miktarının azalması şeklinde, yani canlı emekteki azalmanın, geçmiş emekteki artmadan daha fazla olması şeklinde gerçekleşmesinden başka bir şey değildir.
Bir metanın değerinde bulunan geçmiş emek yani değişmeyen sermaye, bu metanın ham ve yardımcı madde olarak bütünüyle tükettiği değişmeyen sermayenin, kısmen aşınan ve yıpranan sabit ve kısmen de döner parçalarından oluşur. Değerin, ham ve yardımcı maddelerden gelen kısmının, emeğin üretkenliğindeki artışla birlikte azalması gerekir, çünkü, bu maddeler bakımından üretkenlik, kendisini, tamamen, bunların değerinde yarattığı azalmayla ifade eder. Öte yandan, değişmeyen sermayenin sabit kısmının, büyük ölçüde çoğalması ve bununla birlikte, değerinin aşınma ve yıpranma yoluyla metalara aktarılan kısmının büyümesi, emek üretkenliğindeki yükselmenin en karakteristik yanıdır. Yeni bir üretim yönteminin, üretkenlikte gerçek bir artışı temsil etmesi için, bu yöntemle, metaın her birimine, sabit sermayeden aşınma ve yıpranma şeklinde aktarılan ek değer kısmının, canlı emekten sağlanan tasarrufla metaın değerinden eksilen bir kısımdan küçük olması gerekir; kısacası, bu yöntemin, metaın değerini düşürmesi gerekir. Bazı durumlarda olduğu gibi, metaın değerine, sabit sermayenin aşınma ve yıpranması karşılığı giren ek değerin üzerinde, daha fazla ya da pahalı ham ve yardımcı madde kullanılması nedeniyle bir ek değer girse bile, yöntemin gene de bu sonucu sağlaması gerektiği açıktır. Değere yapılan bütün eklerin, metaın değerinde, canlı emekteki azalmadan gelen düşmeyi telafi edecek miktardan daha küçük (*) olmaları gerekir.
Bir metaya giren toplam emek miktarındaki bu azalma, bu nedenle, üretim hangi toplumsal koşullar altında yapılırsa yapılsın, emeğin üretkenliğindeki artışın temel bir ölçütü olarak görünmektedir. Emeğin üretkenliği gerçekten de, üreticilerin üretimlerini önceden yapılmış bir plana göre düzenledikleri bir toplumda ya da hatta basit meta üretiminde bile her zaman bu ölçüt ile ölçülmelidir. Ama, kapitalist üretimde acaba durum nasıldır?
Diyelim, belli bir kapitalist sanayi kolu, bir metaın normal bir birimini aşağıdaki koşullar altında üretmektedir:
Sabit sermayenin aşınıp yıpranması, parça başına 2,5 TL tutmaktadır; bu ürüne, parça başına 87,5 TL ham ve yardımcı madde girmekte, ücretler 10 TLve yüzde 100 artı-değer oranı üzerinden artı-değer 10 TL tutmaktadır. Toplam değer = 110 TL etmektedir.
Kolaylık olsun diye, bu üretim kolundaki sermayenin ortalama toplumsal sermaye bileşiminde olduğunu, böylece metaın üretim-fiyatının değeri ile, ve kapitalistin kârının, yaratılan artı-değerle özdeş olduğunu kabul ediyoruz. Bu duruma göre, metaın maliyet-fiyatı = 2,5+87,5+10 = 100 TL, ortalama kâr oranı 10/100 = yüzde 10, metaın parça başına üretim-fiyatı, değeri gibi = 110 TL olur.
Metaın her parçası için gerekli canlı emeği yarıyarıya azaltan, ama değerinin, sabit sermayenin aşınıp yıpranmasını temsil eden kısmını üç katına çıkartan bir makine bulunduğunu varsayalım. Bu durumda hesap şöyle olur: Aşınıp yıpranma 2,5x3kat=7,5 TL, ham ve yardımcı maddeler, önceki gibi 87,5 TL, ücretler 10/2 yarısı=5 TL, artı-değer yüzde 100 5 TL, toplam 105 TL. Meta şimdi değer olarak 5 TL düşmüştür; yani makine, kuşkusuz, emeğin üretkenliğini artırmıştır. Ama kapitalist, durumu şöyle görür: şimdi maliyet-fiyatı, aşınma için 7,5 TL, ham ve yardımcı maddeler için 87,5 TL, ücretler için 5 TL, toplam maliyet, önceki gibi 100 TL. Kâr oranı yüzde 10 olduğuna göre, maliyet-fiyatı üzerinden 10 TL kar elde edilecek demektir. Üretim-fiyatı, demek ki, değişmeden = 110 TL olarak kalacak, ama değerinin yani 105 TL nin 5 TL üzerinde bulunacaktır. Kapitalist koşullar altında üretim yapan bir toplum için bu metada herhangi bir ucuzlama olmamıştır. Yeni makine, bu toplum için bir iyileştirme değildir. Bu yüzden de kapitalist, bu makineyi kullanmaya niyetli değildir. Ve bu makineyi kullanmamakla, elindeki henüz eskimemiş makineler hemen değersizleşeceği, bir hurda yığını halini alacağı, şu halde mutlak bir kayba uğrayacağı için, onun hesabına hayalcilik olan bu yanılgıya düşmemek için gözünü dört açacaktır.
Emeğin artan üretkenliği yasası, demek ki, sermaye için mutlak geçerli değildir. Sermayeyi ilgilendirdiği kadarıyla üretkenlik, genellikle canlı emekte sağlanan bir tasarrufla artmaz, bu ancak, Birinci Ciltte (Kap. XIII, 2. s 409/398) kısaca belirtmiş olduğumuz gibi, canlı emeğin karşılığı ödenen kısmında, geçmişte harcanan emeğe kıyasla sağlanan tasarrufla yükselir. Kapitalist üretim tarzı, burada, bir başka çelişkiyle karşılaşır. Onun tarihsel görevi, insan emeğinin üretkenliğini, hiç bir sınır tanımadan geometrik dizi içersinde geliştirmektir. Burada olduğu gibi toplumun üretkenlikteki gelişmesini engellediği her zaman, tarihsel görevine ihanet eder. Böylece o, gittikçe yaşlandığını ve miadını doldurduğunu bir kez daha göstermiş olur. (3. Cilt Kar oranlarının düşme eğilimi)

* Küçük kelimesini büyük yerine biz koyduk. Bir çeviri problemi, ya da orjinal metindeki bir yanlışlık olabilir. Matematiksel bir yanlış olduğu için düzeltmede şüpheli bir durum yoktur. Ama eğer çeviride bir hata yok ise Marks’ın metninde yer alan bu küçük matematiksel hatanın Engels’in dikkatini çekmemesi ve bugüne kadar kimsenin düzeltmemiş olması da ilginç bir durumdur. Yok eğer çeviri hatası ise yine de şu ana kadar metni okuyanların dikkatini çekmemiş olması da ilginçtir.

Yazan: Suat Kamil Aksoy
suatkamil@gmail.com

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Kızıl Karanfillerle Jose Saramago’ya Veda… ? Canan Koçak

"Her bir harfte, her bir kelimede, her bir sayfada, birbiri ardından her kitapta yaptığım şey, aslında yarattığım karakterleri peyderpey içime...

Kapat