Kapitalizmin Arkaik Kültürü / Eski Rejimler ve Modern Devletler Üstüne Tarihsel Bir Deneme – Ellen Meiksins Wood

Batı’da egemen modernite kavramlarını ve tarihsel olarak “burjuva” toplumu modelinin gelişimini irdeleyen bu kitapta, Ellen Meiksins Wood, burjuva modernitesinin, “modern” devletin ve siyasi kültürünün somut örneğinin Kıta Avrupa’sında ortaya çıktığına ilişkin varsayımlara karşı, aslında sözü edilen somut örneğin prekapitalist toplumsal mülkiyet ilişkilerini gösterdiğini ileri sürüyor. Bunun ters örneği İngiltere’de ise, “modern” devlet ve buna ilişkin siyasi söylemin olmaması, gelişkin bir kapitalizme tanıklık ediyordu. Britanya ekonomisnin temel eksiklikleri ise, engellenen gelişme belirtilerini değil, kapitalist sistemin çelişkilerini göstermektedir.

İktisadi ve siyasi tarihi, düşünce tarihiyle birlikte ele alan Wood, güncel “Nairn-Anderson” tezlerinden, c.d. Clark’a ve Alan Macfarlane’e kadar geniş bir yelpazeyi içeren tartışmalara giriyor ve çeşitli konuları inceliyor: Britanya kapitalizminin ve Fransız mutlakiyetçiliğinin izlediği gelişim yolu; devlet ve ulusun sembolik simgeleri; İngiliz dilinin kültürel kalıpları; şehicilik, kırsalcılık ve bahçe payzajı; egemenlik, demokrasi mülkiyet ve ilerlemeye ilişkin düşünceler.

Çağdaş kapitalizmle ilgilenenler için olduğu kadar, erken modern Avrupa ya da Batı siyasi düşünce tarihiyle ilgilenenler için de ilginç bir çalışma.

“Taze bir nefes… on yıllardır okuduğum kitaplar arasında, en çok bu kitap beni düşünmeye ve yeniden düşünmeye itti…Okuması keyif verdi.”
Christopher Hill

Mükemmel Kapitalizm Var mı? – Yeşim Dinçer
(21/12/2007 tarihli Radikal Kitap Eki)
İdeal modernleşme/kapitalizme geçiş modelini hangi ulus devletin temsil ettiği sorusuna verilecek her cevap bir parça kuşkuludur. Zira örneklerden bir teki bile kendi feodal geçmişinden temiz bir kopuş sağlayarak doğal, kendiliğinden ve kusursuz bir biçimde tamamlayamamıştır bu geçişi.
Fransa’yı düşünün: Cumhuriyetin ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ ilkeleri uğruna, kral ve kraliçenin de dahil olduğu kırk bin kişiyi giyotine gönderen devrimden sonra Napolyon Bonapart’ın kendini imparator ilan etmesi düpedüz ironiktir. Almanya siyasi birliğini nispeten geç sağlayabildiğinden olsa gerek, sanayileşme yarışında ötekileri ancak devletin desteğiyle yakalayabilmiş, aradaki kayıplarını savaşarak telafi etmeye kalkmıştı. Osmanlı için handikap ya da en hafifinden elverişsizlik gibi görülen yukarıdan modernleşme, İmparatorluk Japonyası için de geçerliydi. Öte yandan, Avrupalı’nın sömürgeleştirdiği Amerika’ya taşıdığı feodal yapılar zaten yeterince katı değildi ve yeni kıta için bir şanstı bu.
Kapitalizme geçişin yetkin bir örneği olarak geriye tek bir ülke kalıyordu: Ulusal pazarını erken bir dönemde kuran ve ilk sanayi devrimini gerçekleştiren, üstyapı kurumlarının kapitalist ekonomiyle uyum içinde evrildiği ve tüm bunları Fransa’dan farklı olarak kralla kraliçenin kafasını koparmadan başaran İngiltere. Fakat şimdi, bu bildik hikâyeye dair farklı tartışmaları gündeme getiren, ilginç tezleri ve açılımları olan bir kitap var elimizde. Ellen Meiksins Wood’un Kapitalizmin Arkaik Kültürü.

Modernizm, kapitalizm değildir
Kapitalizm sözcüğü ister istemez ‘modern’liği, ‘yeni ve yakın tarihli’ olanı çağrıştırdığından, kitabın adını ilk duyduğumda bunun bir çeşit söz sanatı, bir oksimoron olup olmadığını merak etmiştim. Oksimoron, bilindiği gibi, ‘sessizliğin sesi’, ‘öldürücü şefkat’ örneklerinde olduğu gibi birbiriyle çelişen ya da zıt iki kavramın anlamı kuvvetlendirmek için bir arada kullanılması. Oysa kitabı okumaya başladığımda, Wood’un çıkış noktasının tam da, geleneksel ile ‘modern’i ayırmak için başvurulan ikiliklerin (kırsal/kentsel, tarım ve ticaret/sanayi, statü/kontrat, batıl inanç/akıl yürütme, aristokrasi/burjuvazi, feodalizm/kapitalizm) anlamını sorgulamak olduğunu gördüm.
‘Modern’ bir toplumun ancak, kapitalizmin feodalizmi, burjuvazinin aristokrasiyi tasfiye etmesiyle, emekle sermaye arasındaki ilişkinin sözleşmeye bağlanarak kurulduğuna dair bir genel kabul var. Kentin kır üzerindeki hâkimiyetini de kapsıyor bu yaklaşım. Ancak Wood, moderniteyle ilişkilendirdiğimiz pek çok şeyin kapitalizmle özdeş tutulmasına güçlü bir sesle itiraz ediyor. Türkçe basım için kaleme aldığı önsözde şunları yazmış: “modernite kavramlarını sorguluyorum; çünkü bunlar yalnızca tarihi çarpıtmakla kalmıyor, aynı zamanda çok ciddi siyasal sonuçlar doğuruyor… Örneğin, ‘burjuva’nın tarihsel olarak ‘kapitalist’le özdeş olmadığını, insanlığın ‘gelişmesi’ için yükselen Aydınlanma düşüncesine yol açan tarihsel güçlerin, sonsuz sermaye birikimi ve azami kâr peşindeki kapitalist mantıktaki ‘gelişme’yle, zorunlu olarak aynı olmadığının üstünde durdum. Moderniteyi, kapitalizmle özdeşleştirmenin, kapitalizmi doğallaştırma, onun özgüllüğünü gizleme ya da kavramsal olarak tamamen kaldırılmasına yol açan etkileri olduğunu öne sürdüm. Bu yaklaşım, demokrasiyi kapitalizmle ve özgürlüğü piyasalarla özdeşleştiren, insanlığın ilerlemesini, kapitalizmin zaferine indirgeyenlerin ekmeğine yağ sürüyor.”
Ellen M. Wood, ülkemizde modernite kavramı etrafında dönen siyasi gündemi de izliyor olmalı ki Türkçe basım için kaleme aldığı önsözde TSK ve AKP odaklı yürüyen tartışmayı da yorumluyor. Fakat kitabın bütünü, Britanya’da İngiltere, Galler ve İskoçya ülkelerini içeren büyük adada kapitalizmin ortaya çıkışı ve sürecin kıta Avrupasıyla karşılaştırılması üzerine kurulu.
Kapitalizmin Arkaik Kültürü’nde kritik edilen tarihsel tezlerden en kayda değer olanı, Nairn-Anderson tezleri olarak bilinen, Perry Anderson ve Tom Nairn’in kaleme aldığı ve New Left Review’da yayımlanan bir dizi yazıdan oluşuyor. 1960’larda baş gösteren ekonomik krizin kökenlerini açıklamak isteyen bu tarihçiler, pre-modern yapılar tamamen tasfiye edilemediği için Britanya’da erken doğan kapitalizmin yeterince olgunlaşamadığını ileri sürüyorlardı. Yani deyim yerindeyse, aristokrasinin vesayetinden kopamayan Britanyalılar, feodalizmden kapitalizme yeterince devrimci bir geçiş yapamamışlardı. Bu nedenle adadaki devlet aygıtı, kıtadaki ‘modern’ bürokratik yapılarla kıyaslandığında etkisiz kalıyordu.
Britanya’nın dünyanın ilk kapitalist toplumu olduğu, bu ülkede kapitalizmin ‘modern’ devletlerden gelen dışsal baskılara maruz kalmadan ortaya çıktığı ve öncülüğün daha sonraki gelişimini etkilediği hususunda bir görüş ayrılığı yok aslında. Wood’un temel itirazı, Fransa’nın ya da herhangi bir ülkenin ‘norm’ kabul edilmesiyle bu şablona uymayan diğerlerinin yeterince ‘modern’ sayılmaması noktasında düğümleniyor. Çünkü meseleye bu türlü bir yaklaşım, tümüyle rasyonel temellere ve mükemmel işleyen bir devlet aygıtına sahip ideal kapitalizmin mevcudiyetini de varsaymak demek.
Burada bir parantez açarak, benzer tartışmalara çok da uzak olmadığımızı hatırlatmak istiyorum. Fransa’dakine paralel bir ‘burjuva devrimi’ yaşanmadığı için Türkiye’de üretim ilişkilerinin kapitalist sayılmayacağını söyleyenler olmuştu geçmişte. İster inanın ister inanmayın, Türkiye’de sınıfların olmadığını söyleyenler ‘hoca’lar bile var. (Bunlardan biri, geçen bahar İstanbul’da düzenlenen bir toplantıda, Terry Eagleton’ın karşısına tartışmacı olarak çıkmıştı.) Bu konuda bizim tarihimize dair ciddi bir analiz okumak isteyenler Oya Köymen’in Osmanlı: Sınıflar ve Sermaye Birikimi (bkz. Sermaye Birikirken içinde) başlıklı zihin açıcı makalesinden yararlanabilirler.
Tabii bir de ‘laiklik, türban, okullarda din dersi’ gibi tartışmalar sırasında ortaya atılan şu önemli soru var: “Neden Osmanlı-Türk modernleşmesi daha baskıcı gibi görünen Fransa’yı örnek almıştır da, bu konularda daha liberal bir tutum takınan İngiltere’yi almamıştır?” Kapitalizmin Arkaik Kültürü bu soruya dolaylı bir yanıt da getiriyor aslında. Wood’un görüşlerinden yola çıkarak şöyle akıl yürütmek mümkün:
Dışarıdan dayatılan ekonomik baskılar ya da askeri tehditler olmaksızın, içsel dinamiğiyle kapitalistleşen biricik ülke İngiltere’ydi. Onu izleyenlerin tümü Fransa, Almanya, Japonya, Rusya veya Osmanlı bu geçişi, koşulları tam olgunlaşmadan, üstelik bir an önce sağlamak zorundaydılar. Gelişmelerini hızlandıracak düzenlemelere ihtiyaç duyan ülkelerden hiçbiri, İngiltere’nin gevşek dokulu siyasi kültürünü ve kurumlarını model alamazdı bu nedenle. Zaten almamıştır da.

Fransa-Türkiye benzerliği
Tutarlı bir kapitalizmin, arkaik kurumları tümüyle tasfiye edebileceği düşüncesine karşı çıkan Wood, Fransız devletindeki pre-modern sürekliliklerin bir listesini de çıkarıyor: Büyük akademilerdeki seçkinci himaye ağından Fransızların madalyalara olan düşkünlüğüne kadar. Fransa’daki bürokratik kültür üzerine yazdıkları, bizim eski ve kötü alışkanlıklarımıza tutulan bir ayna gibi:
“Fransa’nın bürokratikliği, devlet görevliliği için mandarin ve seçkin akademi geleneğinin sürmesi, devlet memuriyetinin en yüksek kariyer sayılması ki, bu alanda hâlâ soydan geçmeye dayanan seçkinler egemen durumda; işte bütün bu özelliklerin kökleri Devrim öncesi mutlakiyetçi devletteki başlıca iktisadi kazanç kapısı sayılan, kamu görevi anlayışıdır. Bürokratik kültür sanayiye de uzanır; Fransa’da inanılmaz sayıda yönetici ve ustabaşı pozisyonu vardır; eski mutlakiyetçi ilkelerden biri de muhtemel muhalefete karşı, memuriyet görevleri sayısının ve imtiyazlarının hızla arttırılmasıydı. Fransız burjuvazisi hiçbir zaman eski rantiye mantığını bütünüyle terk etmedi.”
Fransa’yla Türkiye’nin benzerlikleri üzerine, bu satırlardan yola çıkarak düşünmek, hoşumuza gitmeyen her şeyi özgül tarihimize, azgelişmişliğimize yormanın kolaycılık olduğunu, asıl sorunu göz ardı etmeye yaradığını gösteriyor bir bakıma. Sonuç olarak, Kapitalizmin Arkaik Kültürü, Batı Avrupa’da modern devletin ortaya çıkışıyla ilgilenen okurlara doyurucu bir kapsam sunmakla kalmıyor, yerel ve güncel olanı tartışmak, yorumlamak isteyenler için de ilginç ipuçları barındırıyor.

Önsöz – Ellen Meiksins Wood (Ağustus 2007)
2003 yılında Avrupa Birliği, Türkiye’nin siyasi yaşamında, askeriyenin etkisinden yakınınca, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türk Silahları Kuvvetleri’nin (TSK) Türkiye’nin modernleşme sürecinin önderliğini yaptığı, cevabını basın yansıttı. Sadece dört yıl sonra, ordu ile Erdoğan’ın hükümeti acı biçimde karşı karşıya geldi. TSK, Türkiye’nin modernleştirici gücü olarak tarihsel Kemalist rolünü hatırlattı; hatta, cumhurbaşkanlığı için Erdoğan’ın adayı Abdullah Gül olunca, ülkenin modern laikliğinin ihlal edildiğini öne sürerek, hükümete karşı darbe tehdidinde bile bulundu. İktidar partisinin cevabı, Avrupa’daki destekçilerince yankılandı; İslam ilkelerine bütün bağlılığına rağmen, Erdoğan iktidarının, geriye dönük otoriter Kemalist devletçiliğe karşı, demokrasi ve iktisadi reformlar açısından modernleştirici bir güç olduğu öne sürüldü.
Belki de dünyada Türkiye gibi, modernite kavramının geçmişte ve şimdi bu kadar canlı olarak tartışıldığı ve acil bir mesele olarak gündemde olduğu başka ülke yoktur. Modernite tanımları, siyasal tartışmaların tam da merkezinde yer almaktadır. Gerçekten “modern” olmak ne demektir ve modernitenin taşıyıcıları kimlerdir? Modernite her şeyden önce “rasyonalizm”, laik değerler, siyasal demokrasi ya da kapitalizmle mi ilgili? Türkiye örneği, başka ülkelerden daha canlı biçimde, moderniteyi nasıl tanımladığımıza bağlı olarak, ne kadar çok şeyin kazanılmasının ya da kaybedilebilmesinin söz konusu olduğunu gösteriyor. Erdoğan’ın peşinden gidenler bakımından, İslama sadakat olsun ya da olmasın, modernleşme programının can alıcı noktasında kapitalizm vardır; buna göre, piyasaların “özgürlüğü” ve iktisadi “reformu”yla -örneğin, toplumsal yaşamın giderek artan biçimde sermaye birikimi ve azami kâr ilkesine tabi kılınması- özdeşleştirilmeyen hiçbir demokrasi tanımı kabul edilemez. TSK ve diğer Kemalistler için ise, modernite, otoriter asker zihniyetiyle tamamen uyumludur; yeter ki, laik güç üstünlüğünü korusun; ve bu tutum kesinlikle kapitalizmle ters düşmez.
Bu modernlik tanımları açık biçimde ideolojik olarak kullanılmaktadır. Bunlar tarihi gerçekler hakkında az şey söylerken, aslında farklı siyasi programları ve önyargıları yansıtır. Türkiye’de ve başka yerlerde solun, modernitenin tarihsel olarak yanıltıcı tanımlarına karşı bağışıklığı olduğu söylenemez; tabii bu da siyasi alanı anlaşılması zor bir hale getirmektedir.

Türkiye’nin durumunun, tartışmayı ayrıca karmaşıklaştırdığını belirtmeye bile gerek yok; çünkü pek çok şeyin arasında, çok hassas birçok sorun tartışılmak zorunda: “Modernleşme” ile “Batılılaşma”nın ilişkisi, Türkiye’nin Avrupa’yla ve “Batı”yla ilişkisi ve şimdi de her zamankinden çok, İslam ile “modern” laiklik gerginliği. Bütün bu özgül karmaşıklıklar bir yana, modernite kavramı, Batılı diyarlarda da yeterince sorunlu bir kavram oldu. Bu kitapta açıklamaya çalıştığım gibi, modernite fikri her zaman büyük kafa karışıklığına yol açmış; bunun uzantıları sadece tarihi anlamamızı değil, aynı zamanda hem Sağ, hem de Sol’un siyasi projelerini de etkilemiştir.

Batılı modernite kavramları tipik biçimde, değişik ve farklı tarihsel gelişmeleri bir araya toplamaktadır: Rasyonalizmin yükselişi (kültürel, siyasal ve iktisadi), sekülarizm, kapitalizm ve demokrasi. Özellikle de, kapitalizm ilerlemenin doğal ve kaçınılamaz kaderi olarak sunulmakta; modernin özünün, demokrasi gibi diğer güzel “modern” şeylerden ayrılamayacağı öne sürülmektedir. Bu bir araya toplamalara ilişkin olarak, bir Batı tarihsel gelişim modeline dayanılarak, “burjuvazi” ile “kapitalist”in özdeşleştirilmesi klasik bir örnektir; buna kitabımda “burjuva paradigması” dedim; bu, kapitalizmin, kentleşmenin, ticarileşmenin ve ticaret artışının doğal bir sonucu olduğunu iddia etmektedir. Burjuva paradigmasıyla bağlantılı olarak da, eski ya da geleneksel ile “modern”i ayırmak için bazı tanıdık ikiliklere başvurulur: Kırsal/kentsel, tarım ve ticaret/sanayi, statü/kontrat, batıl inanç (büyü veya din)/akıl yürütme, aristokrasi/burjuvazi, feodalizm/kapitalizm. Tabii bu anlatımlarda, kentli ya da burjuvazi -tanım gereği kentli demek- ilerlemenin temel taşıyıcısı oluyor; amacını ister burjuva devrimiyle, isterse daha az fırtınalı yollarla gerçekleştirsin.
“Rasyonel” kapitalist üretim örgütlenmesiyle, cehalet ve batıl inançların yerine aklı yükselten tarihsel Aydınlanma sürecini aynı kefeye koymak, sadece muhafazakâr ideolojilere özgü bir durum değil; Marksistler bile, sosyalizmin önkoşulu olduğunu ister kabul etsinler, ister etmesinler, başarılı bir “burjuva devrimi”nin, siyasal ve iktisadi modernitenin yükselişinde çok önemli bir ân olduğu görüşündedir. Gerçekten de bu tarihsel model, Komünist Manifesto’da, hiçbir yerde olmadığı kadar çok, öne çıkar.

Kitabımdaki savlarımla bu modernite kavramlarını sorguluyorum; çünkü bunlar yalnızca tarihi çarpıtmakla kalmıyor, aynı zamanda çok ciddi siyasal sonuçlar doğuruyor. Bir araya boca edilen değişik tarihsel süreçlerle birlikte harmanlanan modernite kavramlarını çözmeye çalıştım. Moderniteyle ilişkilendirdiğimiz pek çok şeyin, kapitalizmle ilgisi bulunmadığını göstermeye gayret ettim. Örneğin, “burjuva”nın tarihsel olarak “kapitalist”le özdeş olmadığını, insanlığın “gelişmesi” için yükselen Aydınlanma düşüncesine yol açan tarihsel güçlerin, sonsuz sermaye birikimi ve azami kâr peşindeki kapitalist mantıktaki “gelişme”yle, zorunlu olarak aynı olmadığının üstünde durdum. Moderniteyi, kapitalizmle özdeşleştirmenin, kapitalizmi doğallaştırma, onun özgüllüğünü gizleme ya da kavramsal olarak tamamen ortadan kaldırılmasına yol açan etkileri olduğunu öne sürdüm. Bu yaklaşım, demokrasiyi kapitalizmle ve özgürlüğü piyasalarla özdeşleştiren, insanlığın ilerlemesini, kapitalizmin zaferine indirgeyenlerin ekmeğine yağ sürüyor.

Geleneksel modernite kavramlarının, özellikle dönüştürmek ve aşmak amacıyla kapitalizmi anlamak isteyen sosyalistleri etkisizleştirdiğini öne sürüyorum. Kavramlardaki kafa karışıklığı ortamında “post-modernizm”, “Aydınlanma projesinin” reddedilmesine davetiye çıkarmaktadır; ve bu post-modern düşünce, hepimizden Aydınlanma’nın özgürlük görüşünde ne kadar iyi şey varsa, hepsini feda etmemizi isterken, değil kapitalizme karşı çıkmak, onu anlama ihtimalimizin bile olmadığını öne sürüyor. En kötü ihtimalle, kapitalizmin ideolojik terimleriyle bizi, onu kabul etme tuzağına düşürüyorlar. Umudum, genellikle modernite kavramı içinde bir araya getirilen tarihsel süreçler düğümünün parçalara ayrıldığı bu kitabın, en azından kapitalizmin doğasının anlaşılmasına ve buna karşı yürütülen mücadelelerin haritasının çizilmesine, küçük bir katkıda bulunmasıdır.

Sömürü Sürdükçe Gerçek Demokrasi Olamaz – Erkin ÖZALP
(23.04.2008 tarihli soL Gazetesi)

Dünyaca ünlü Marksist akademisyen Ellen Meiksins Wood’la, ilk Türkiye ziyareti sırasında, Haziran ayında çıkacak olan yeni kitabı, yaşamı, siyasal tercihleri ve bazı konulardaki görüşleri hakkında konuştuk.

soL: Dilerseniz, önce yeni kitabınız hakkında konuşalım. Adı ve içeriği hakkında bilgi verebilir misiniz?

Ellen Meiksins Wood : Yeni kitabımın adı “Yurttaşlardan Efendilere” (Citizens to Lords), alt başlığı ise “Antik Çağdan Ortaçağın Sonlarına Batı’daki Siyasal Düşüncelerin Bir Toplumsal Tarihi”. Verso tarafından basılıyor. Bu kitaptaki bağlamsal yaklaşımımı açıklamak için “toplumsal tarih” kavramı üzerinde durmam gerekiyor. Siyasal teoriyi yalnızca düşüncelerin soyut bir tarihi olarak ele almıyorum; bunu tarihsel/toplumsal ilişkiler bağlamına yerleştirmeye çalışıyorum. Tek tek düşünürleri kendi dönemlerindeki çatışmaların tarafları olarak değerlendiriyorum. Başka bağlamsal yaklaşımların da bulunmasına karşın, bence bunlar tarihsel değil. Düşünceleri yine düşünceler ya da siyasal diller, siyasal sözcük dağarcıkları bağlamında, bir başka deyişle tarihsel söylem bağlamında değerlendiriyorlar. Ama ben onları toplumsal ilişkiler bağlamında ele alıyorum.

Bu yaklaşımınızın sağladığı olanaklar ya da diğer yaklaşımlardan farklı olarak ne tür sonuçlara ulaşmayı mümkün kıldığı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Atina demokrasisi hakkındaki bir örnekle açıklamaya çalışayım. Platon’un siyasal felsefesinin kökeninde, saf felsefi düşünceleri değil, ama son derece siyasal bir tavra sahip, demokrasiye bağlı olması var. Farklı yaklaşımlar bu noktanın ihmal edilmesine neden olabiliyor. Düşünceleri sınıfsal konumlara indirgemeye çalışmadım. Ama insanlar hangi konularda mücadele ediyordu, ne tür sosyal çatışmalar vardı ve düşünceler bu bağlamda nerelere oturuyordu? Bunları kavramanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kitapta benim açımdan yeni olanlara gelince… Antik çağ hakkında geçmişte de çalışmalarım olmuştu. Ortaçağ üzerinde ise daha önce hiç durmamıştım. Kitapta, Batı Hıristiyanlığının, Roma İmparatorluğu’nu koruma kaygısıyla biçimlendirildiğini gösterdim. Klasik felsefenin yeniden doğumuna katkıda bulunan İslam üzerinde de bir miktar durma fırsatını buldum. Bu da benim için yeni bir başlıktı. İslam felsefesinin o dönemde Hıristiyan felsefesinden farklı olarak değişik düşüncelere ne kadar açık olduğunu görmek ilginçti.

Bugüne uzanan sonuçlar çıkarıyor musunuz?

Kitaptaki ana temalardan biri, devlet ile mülkiyetin Batı geleneğindeki çok özel ilişkileri. Batı tarihine iki özerk güç odağı ve bunlar arasındaki çelişkili ilişkiler damga vuruyor. Siyaset teorisi de bu çelişkili ilişkiler tarafından üretildi ve bunlardan etkilendi. Dolayısıyla bugüne uzanan sonuçlardan biri, düşünüş biçimlerimizin büyük oranda bu gelenek tarafından belirlenmiş olması. Batı felsefesinin kuralları, mülk sahipleri ya da temsilcileri tarafından yazıldı. Mülk sahipleri iki cephede birden savaşıyordu: Bir yandan devlete, diğer yandan da devletle işbirliği içinde emekçi sınıflara karşı… Bu karmaşık ilişkiler de hem canlı bir siyaset teorisinin ortaya çıkmasını sağladı hem de demokrasi kavrayışının sınırlanmasına yol açtı. Ama bu, antik çağ ile ortaçağ hakkındaki bir kitap. Daha çağdaş başlıkları izleyecek ciltlerde ele alacağım.

Diğer ciltlerde hangi konulara yer vereceksiniz?

İkinci cilt, “geçişler” hakkında olacak. Çoğul olarak “geçişler”den söz ediyorum, çünkü bence Batı uygarlığında farklı geçişler yaşandı ve bunlardan yalnızca biri kapitalizmle sonuçlandı. Diğerlerine bir örnek, Fransız mutlakiyetçiliğine geçişti. Hollanda’nın farklı bir öyküsü vardı. Her biri kendi siyasal düşüncelerini üretti. Aslında, iki ciltlik bir çalışma yapmayı ve ilk ciltte 19. yüzyıla kadar gelmeyi planlıyordum. Ama şimdi, 20. yüzyılı üçüncü bir ciltte ele alabilirim.

Yaşamınızı emperyalist ülkelerde geçirdiniz…

Bu, Kanada’ya nasıl baktığınıza bağlı…

Peki, devrimci dinamiklerin çok güçlü olmadığı ülkelerde yaşamanın avantaj ve dezavantajları hakkında ne düşünüyorsunuz?

ABD’de büyüdüm. Ama bu ülkeyi, büyük bir emperyalist müdahalede bulunduğu dönemde, Vietnam Savaşı sırasında terk ettim. Bir Kanada yurttaşı oldum. Kariyerimi Kanada’da sürdürdüm. Batı dünyasında Kanada’dan daha uygar bir ülke bulmanın zor olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede bazı ciddi toplumsal ve siyasal sorunların yaşanmadığını söylemiyorum. Ama benim gibi biri için başka ne gibi seçenekler vardı? Nereye gidebilirdim? Siz söyleyebilir misiniz?

Soru, sorgulama amacına yönelik değildi aslında. Yalnızca, bir Marksist olarak bu tür ülkelerde yaşamanın avantaj ve dezavantajları hakkındaki düşüncenizi merak etmiştik…

“Bu tür ülkeler” derken tam olarak neyi kastediyor ve Kanada’yı ne tür bir ülke olarak tanımlıyorsunuz?

Emperyalist dünyanın bir üyesi olarak…

Peki bu dünyanın dışında kalan bir ülke var mı? Emperyalist güçler ve bunlarla bir şekilde bağlantılı olanlar dışında?

Latin Amerika ülkeleri, Ortadoğu ülkeleri, hatta Doğu Avrupa ülkeleri vb…

Kanada’ya farklı açılardan yaklaşılabilir. Yalnızca kendi çalışma yaşamımdan hareket edersem: Abartmadan söylüyorum, bence, yapmış olduklarımı dünyanın başka hiçbir yerinde yapamazdım. ABD’de de yapamazdım, burası kesin. Kendi kısıtlarım ve dilim nedeniyle de Kanada en uygun ülkeydi. Diğer yandan bu ülkede kimse çalışmalarım konusunda herhangi bir sorun yaratmadı. Siyasal açıdan bakarsak, bir emperyalist ülkede ya da yakınında yaşamanın üzücü bir yanı var, çünkü müdahaleleriniz amacınız dışında anlamlar kazanabilir. Ama bana ABD’yi neden terk ettiğimi sorabilirsiniz. Bu, iyi bir soru olurdu. Çünkü orada yaşamamayı tercih ettim.

Peki, o zaman şöyle soralım: ABD’yi neden terk ettiniz, Kanada hakkındaki beklentileriniz nelerdi ve bu beklentileriniz karşılandı mı?

Birincisi, kişisel nedenlerle… Kanada’ya gitmeye, sonradan evleneceğim kişiyle birlikte karar verdik. O Kanada’da bir iş buldu. Ben de sınav dönemi sona erdikten oraya gidip bir iş buldum. Gerçi yaşamının geri kalanının büyük bölümünü orada geçireceğimi düşünmüyordum, ama bunun için çok uygun olduğunu gördüm. Üniversitem, ben girdiğim sırada değilse bile sonrasında, Kuzey Amerika’nın ve belki de dünyanın en solcu siyasal bilimler bölümüne sahip üniversitesi oldu [York Üniversitesi, Toronto]. Siyasi ve entelektüel açılardan daha iyi bir yer hayal edemiyorum. Oradaki öğrencilerim son derece parlaktı, solcuydular, son derece sıkı çalışıyorlardı ve önemli Marksist çalışmalar yaptılar.

Kanada’dan neden ayrıldınız?

Orada geçirdiğim yıllar boyunca, New Left Review dergisi için yürüttüğüm çalışmalar da dahil olmak üzere farklı vesilelerle, İngiltere’de de geniş bir ilişkiler ağına sahip olmuştum. Özellikle Londra’da önemli siyasi ve entelektüel bağlantılar kurmuştum. [Wood şu anda Londra’da yaşıyor.]

Kanada’da bulunduğunuz dönemde işçi sınıfı hareketleriyle ya da başka hareketlerle ne tür ilişkiler kurdunuz?

Hiçbir zaman herhangi bir harekete bağlanmadım.

Burada ne tür bir tercih söz konusuydu? Anlamlı ya da gerçekçi bir seçenek mi bulamadınız yoksa tüm enerjinizi tek bir alana yoğunlaştırmak mı istediniz?

Belki de her şeyden çok mizacımla ilgili bir tercihti. Bunun dışında, gerçekten de, küçük sosyalist gruplardan hiçbiri bana çekici gelmedi.

İzmir’deki konuşmanızda, sosyalizme yakın gelecekte ulaşmanın mümkün görünmediğinden hareketle, gündelik mücadelelere önem verilmesi gerektiğini söylediniz. Ancak burada, belirli kazanımlar sağlayan gündelik mücadelelerin bile, nihai olarak egemen sınıfa hizmet edebilmesi gibi bir sorun yok mu? Örneğin, genel oy kullanma ya da sendikal örgütlenme hakları da mücadeleyle kazanılmıştı. Ama bunlar zaman içinde egemen sınıfların elindeki silahlara dönüştü…

Doğru, ama bugün bu haklar bile güvence altında değil. Örneğin bağımsız sendikal örgütlenme hakkı pek çok ülke için bir mücadele konusu…

Evet, ama sorumuz, bu haklar için mücadele etmenin anlamlı olup olmadığı değildi… Eğer bu haklar mutlak birer kazanıma dönüşemiyorsa, gündelik mücadeleler ile devrimci hedefler arasındaki bağlantının nasıl kurulacağını tarif etmek daha büyük bir önem kazanmıyor mu?

Temel bağlantılardan biri şu: İnsanları harekete geçirmeniz gerekiyor. Onlara harekete geçmeleri için bir neden sunamazsanız, bunu yapmazlar. Pek çok uzun vadeli hedefe sahip olabilirsiniz; ama insanları harekete geçiremez, sizi izlemelerini sağlayamazsanız, bunlara yaklaşamazsınız. Sözünü ettiğim gündelik mücadeleler, uzun vadeli mücadelenin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.

İnsanların belirli taleplerle harekete geçmesi elbette sağlanabilir. Hatta bunu solcu olmayan güçler bile başarabilir. Peki, harekete geçen kitlelerin enerjisi sosyalizm hedefine nasıl yönlendirilebilir? Çünkü bir başka sorun daha var: İnsanlar belirli bir sorun nedeniyle harekete geçer, bu sorunlarını çözerler ya da çözemezler, ama sonunda evlerine döner…

Yanıtı bilseydim, bir akademik Marksist olmazdım. Yanıtın ne olduğunu bilmiyorum. Sosyalist hareketin tarihinde de kimsenin bu soruya tatminkar yanıtlar bulamamış olduğu açık. Dolayısıyla, soruyu yanıtlama girişiminde bile bulunmam. Yalnızca, kendi sınırlı görevim hakkında düşündüklerimi söyleyebilirim: Yapabildiğim kadarıyla, insanları belirli siyasal hedefler doğrultusunda harekete geçirenlerin de yarar sağlayacağı şekilde, ne tür bir toplumda yaşadığımıza, bunun ne tür zararlar verdiğine açıklık kazandırmaya çalışıyorum. Sendikalarda örgütlü insanlar özelinde bile, kapitalist sistemin çözüm olamayacağını göstermek için atılması gereken ilk adımları henüz atamamış durumdayız. İnsanlar, kapitalist sistemde nelerin olup nelerin olamayacağı konusunda hâlâ pek çok yanılsamaya sahip. Kendi görevimin son derece sınırlı olduğunu düşünüyorum. Bugünkü sistemin doğasına ve sınırlarına açıklık kazandırmaya çalışıyorum.

Eşitlik ile özgürlük ya da demokrasi arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bazı solculara göre özgürlük eşitlikten daha önemli. Onlara katılıyor musunuz?
Her iki kavram da kendi başlarına çok fazla şey anlatmıyor. Örneğin, hangi alanlarda eşitlik? Sömüren sınıflar ile sömürülen sınıflar arasında köklü bir bölünmenin bulunduğu hiçbir yerde gerçek bir özgürlüğün ya da demokrasinin bulunabileceğini düşünemiyorum. Bugünkü koşullarda, paylaşımda tam bir eşitlik tümüyle gündem dışı. Siz, “eşitlik” derken neyi kastediyorsunuz?..

Sınıf farklılıklarının ortadan kalkmasını…

Toplumsal sömürü ilişkileri sürdükçe, gerçek bir demokrasinin olabileceğini düşünmüyorum. Burjuva demokrasisinden söz ediyorsak, bu başka bir konu. Solun biçimsel özgürlükleri bir miktar ihmal ettiğini düşünüyorum. Ama halk iktidarından, insanların kendilerine yabancı bazı güçlerin egemenliğinde olmamasından söz ediyorsak, bunun kapitalizm koşullarında ya da sömürünün bulunduğu herhangi bir sistemde gerçekleşmesi olanaksız.

Çalışmalarınızda, “burjuva” ve “kapitalist” terimlerini birbirlerinden ayırıyor, kapitalizmin ortaya çıkışının “burjuva devrimlerinin” ürünü olmadığını, örneğin 1789 Fransız Devrimi’nin kapitalizmle pek az ilişkili olduğunu, İngiltere’de de kapitalizmin “burjuvazinin mücadeleleri” aracılığıyla gelişmediğini savunuyorsunuz. Söz konusu ayrımın güncel siyasal anlamı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu ayrımın herhangi bir siyasal öneminin bulunup bulunmadığını mı soruyorsunuz?..

Evet…

Bu ayrımı, burjuva devrimine ilişkin tarihsel anlatının, kapitalizmin doğasını perdelemiş olması nedeniyle kullanıyorum. Tartışmamı da bu çerçevede yürüttüm. Marksist tarihçiler bile, burjuva devrimlerinin burjuva sınıflar tarafından gerçekleştirilmesi gerektiği düşüncesinden uzaklaştı. Burjuva devrimlerinin kapitalizmi getirmek için feodalizmi yıkma amacına sahip olduğunu bile artık düşünmüyorlar. Ama sözcüklerden, sözcük kalıplarından vazgeçmeyi reddettiler. Burjuva devrimlerini o kadar geniş şekilde tanımlıyorlar ki, bu terim anlamsızlaşıyor. Tarihsel açıdan kapitalizmin gelişimine katkıda bulunmuş olabilecek her şeyi burjuva devrimleri olarak anıyorlar. Bu tür bir tarihsel kavramı anlamsız buluyorum ve kapitalizmin gerçekte ne olduğunun, onu diğer sistemlerden ayıran özelliklerin anlaşılmasını zorlaştırdığını düşünüyorum. Oysa kapitalizmin ne olduğunun anlaşılması, bence, en önemli siyasal/entelektüel projelerden biri. Bazı insanlar, “burjuva devrimleri” kavramına, proleter devrimlerinin hâlâ mümkün olduğu düşüncesini savunabilmek için bağlı kalıyor. Bense buna inanmıyorum. Böylesi bir bağlantının bulunmadığını düşünüyorum. Marx da burjuva devrimlerini hiçbir zaman proleter devrimlerinin bir modeli olarak görmedi. Farklı mülk sahibi sınıfların kendi aralarındaki egemenlik mücadelesi ile sömürenler ve sömürülenler arasındaki sınıf mücadelesi arasında hiçbir ilişki bulunmuyor. Dolayısıyla, “sosyalist devrim” kavramını korumak için “burjuva devrimleri” kavramına ihtiyacımız yok.

Marx, işçi sınıfının, tıpkı kendisinden önce egemenlik mücadelesi yürütmüş olan sınıflar gibi, öncelikle ulusal ölçekte öncü bir sınıf konumuna gelmesi gerektiğini savunuyor. Yalnızca saf biçimiyle emek ile sermaye arasındaki mücadeleden değil, ama aynı zamanda, örneğin Komünist Parti Manifestosu’nda olduğu gibi, proletaryanın kendisini “ulusal sınıf” konumuna yükseltmesi gerektiğinden söz ediyor. Bu, geçmişin devrim süreçlerinden çıkarılmış bir ders değil miydi?

Manifesto, kuşkusuz proleter devrimine bir çağrıdır. Ama proleter devrimi ile burjuvazinin egemenliğiyle sonuçlanan sürecin tarihsel analizi arasında bir bağlantının bulunmadığını düşünüyorum. Marksizmin kapitalizm hakkındaki analizleri farklı bir düzlemde yer alır. Bence, kapitalizmden sosyalizme nasıl geçilebileceğine ilişkin kavrayış, mülk sahibi sınıflar arasındaki egemenlik mücadelelerinin burjuva tarihine değil, kapitalizm analizine dayanmak zorunda.

Marx bir akademisyen değildi…

Yaşamının önemli bir bölümünü kütüphanelerde geçirdi…

Evet, ama temel amacı, devrimci bir işçi sınıfı hareketinin gelişimine yardımcı olmaktı. Marksist akademisyenler arasında yürütülen tartışmaların önemli bir bölümünün bu amaçla bağlantısını kurmanın kolay olmadığına katılır mısınız?

Marksistler arasındaki tartışmaların önemli bir bölümü hakkında bu tür şeyler söylenebilir. Hatta, pek çok kişi, benim gibi Marksistleri bile bu şekilde değerlendirebilir. Bunu kabul edebileceğimden emin değilim. Hiçbir zaman bir eylemci olmadığımı açıkça kabul ediyorum. Ama bu nedenle başarısız olduğumu da düşünmüyorum. Kapitalist sistemin doğasına açıklık kazandırmanın devrimci hareket açısından çok kritik bir önem taşıdığına inanıyorum. Marx’ın da böyle düşünmüş olduğu kesin. En önemli çalışmasına bakarsanız, bazı açılardan bugünün pek çok akademik çalışmasından çok daha akademik olduğunu görürsünüz. Çoğu insanın anlamakta zorluk çektiği karmaşık analizler içeren bir çalışma… Benim bugüne kadar yaptıklarımdan çok daha kapsamlı araştırmalara dayanıyor…

Kapital’den söz ediyorsunuz…

Evet…

Ama Kapital’de bile, bir yandan mümkün olduğunca somut olmaya, diğer yandan da bazı tartışma başlıklarını tüketmek yerine bir temel atmaya çalıştığı söylenemez mi?

Kuşkusuz… Ama kapitalist sistem hakkındaki derinlikli bir kavrayışın, devrimci hareket açısından çok kritik bir gereklilik olduğuna kesinlikle inanıyordu. Ve daha önce kimsenin sahip olmadığı kadar derinlikli bir kavrayışı geliştirdi. Bu da devrimci proje açısından kritik önem taşıyordu. Bizlerse, ancak kapitalizmin doğasının anlaşılmasına bazı katkılarda bulunabiliriz. 21. yüzyılda, kapitalizmin işleyişi hakkındaki her tür yanılsamaya, ideolojik mistifikasyona karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Kapitalizm, Marx’ın yaşadığı dönemden farklı olarak, çok daha evrensel bir sistem haline gelmiş durumda. Denizdeki balıklar suyu nasıl görmüyorsa, insanlar da onu görmüyor. Kapitalizmin, dünyanın doğal düzeni olduğunu düşünüyorlar. Dolayısıyla, gerçekliği çözümlemek bugün bazı açılardan daha da büyük bir önem taşıyor.

İçten yanıtlarınız için çok teşekkür ederiz…

Kitabın Künyesi
Kapitalizmin Arkaik Kültürü / Eski rejimler ve modern devletler üstüne tarihsel bir deneme
Özgün Adı: The Pristine Culture Culture Of Capitalism:A Historical Essay on Old Regimes and Modern States
Yazar: Ellen Meiksins Wood
Çeviren: Oya Köymen
Yordam Kitap / Kuram / Siyaset Dizisi
Baskı Tarihi: 2007
238 sayfa

İçindekiler
İngiltere, Kapitalizm Ve Burjuva Paradigması
# Burjuva Paradigması
# Marksizm ve Burjuva Paradigması
# İngilizlerin Özgüllüğü ve Britanya’nın Gerilemesi

Modern Devlet
# Mutlakiyet ve Modern Devlet
# Devlet Düşüncesi
# İngiliz Devletinin Özellikleri
# Devlet ve Millet
# “Ukania Ulus Devleti”
# Genel İrade Olarak Britanya Monarşisi: Ulus mu, Sınıf mı?
# Burjuva Devrimi ve Baştan Aşağı Modern Devlet mi?

Olmayan Egemenlik Düşüncesi
# Yasamanın Egemenliği ve İngiliz Örfi Hukuku
# Örfi Hukuka Karşı Roma Hukuku: Akılcılık ve Mülkiyet
# Thomas Hobbes ve Mutlakiyetin Savunusu

Halk Egemenliği, Demokrasi ve Devrim
# Halk Egemenliği
# “Aynı Seviyeye Gelme” Tehlikesi
# Cumhuriyetçilik mi, Meşrutiyetçilik mi?
# Devrim ve Gelenek

Kapitalist Kültürün Bileşenleri
# Dil Ekonomisi
# İngiliz Sosyal Düşüncesinde “Olmayan Merkez”
# Sosyal Teori ve Mutlakiyetin Mirası
# Sosyal Bütünlükler ve Felsefi Tarih
# Sosyal Dünyanın Parçalanması

Ulusal Ekonomi
# Klasik Ticari Çıkar ya da Yeni Bir Ticari Sistem mi?
# Tamamlanmamış Sanayileşme mi?
# Devlet ve Sanayi
# Londra: Kapitalist Ekonominin Kalbi
# Şehircilik ve Kırsalcılık
# Toprak ve Ticaret

Büyük Dönüşümün Olmadığı 1. Model: Eski Rejim Olarak İngiltere
# Toplumsal Değişimin Olmadığı Model
# J. C. D. Clark: İngiltere Eski Rejim mi?
# Bir Eski Rejim Eski bir Rejimdir ve Eski Rejimdir
# Parlamento ve Kraliyet
# Teolojik Üslup
# Patriarkalizm
# Locke’çu Bir Anlaşma mı?

Büyük Dönüşümün Olmadığı 1. Model: Kapitalizmin Yıllarca Sürdüğü İngiltere
# Yıllarca Süren Kapitalizm mi?
# İngiliz Bireyciliği ve Örfi Hukuk
# Feodalizmden Kapitalizme
# Bir Büyük Dönüşüm Var mıydı?

Sonuç: Kapitalizm ve İlerlemenin Belirsizliği
# Kapitalizm ve Üretim
# Kapitalizm ve Modern Devlet
# Kapitalizm ve Demokrasi

Yorum yapın

Daha fazla Politika
Kimin Avrupası? (Halkın Avrupası ile Şirketlerin Avrupası Arasında) – Attac

"Avrupa, Avrupa duy sesimizi!", artık Avrupa Birliği'ne kabul edilmeyen küskün ülkelerin kalbi kırık vatandaşlarının edebileceği bir laf olmaktan çıktı. Günümüzde...

Kapat