Karacoğlan Kimdir – Ali Ozanemre

Kara karacoğlan kara
Açılır sinede yara
Curasını sevdiceğim
Karanfilden mi bu cura

Birinci Bölüm / Karacoğlan Kimdir
Onunla ilgili çok şey bilinir, yine de pek bir şey bilinmez. Çelişkili gözüken bu söz, iki doğrunun birer yanını gösterir.
Araştırmacılar, yorumcular ortaya çıkan, ortaya atılan her veriyi ele almış, en küçük ipucunu sonuna dek değerlendirmişler ve birçok bilgiye ulaşmışlar ama yine de şu sorunun tam bir yanıtını vermek zor:
Kimdir Karacoğlan?
Bu soru; ?Hangisini soruyorsunuz?? biçiminde bir başka soruyla karşılanabilir. Çünkü birden çok, hatta pek çok, en azından 5 ozan Karacoğlan?ın varlığı biliniyor. Üstelik hâlâ aramızda ?Karacoğlan(lar) yaşamakta.
Âşık Ömer?in eski mesel dediği, ozan diyerek küçümsediği, şair saymadığı Karacoğlan?ın; ya da Tokatlı Ebubekir Kâni?nin şair geçinirsin dediği Karacoğlan?ın bildiğimiz Karacoğlan, bizim Karacoğlan olup olmadığı belli değil. Burada, Divan şairinin ozana yaklaşımındaki tartışılabilir tutumu bir yana, söz konusu Karacoğlan?lar büyük olasılıkla başka Karacoğlan?lardır.
Günümüzdeki Karacoğlanlar ve geleceğin Karacoğlanları bir yana, adı çevresinde Karacoğlan Geleneği kurulan büyük Karacoğlan… Gerek kendisinden öncekileri, gerek sonrakileri dev bir sünger gibi emen o büyük Karacoğlan, konargöçer Farsak Türkmenleri arasından çıkan Karacoğlan, kim?
Tarih susuyor. ?Bilimsel kanıt? niteliğinde belge yok; söylentiler çok. Durum böyle olunca konuyla ilgilenenlere kalan, onun dizeleri oluyor. Peki, hangi dizeler onun, hangileri o büyük harmana katılmış buğday başağı desteleri?
?Karacoğlan?ındır? denilen ya da Karacoğlan tapşırmalı (karacalamalı = mahlaslı) her şiiri onun sayarsak yanılgılara düşmekten kurtulamayız.
Önce, bu zor noktanın bir çözüme kavuşması gerek. Bu da altından kolay kalkılabilir, öyle bir iki uzmanın çözebileceği bir sorun değildir. Ama çözülmesi gereken önemli düğüm, bu.
Yoksa ne olur?
Şu: Karacoğlan söylemiştir denilen dizelere bakar, biri ötekini tamamlamayan, dahası yalanlayan sonuçlara ulaşırız.
Bin on beşte göbek adım koyuldu ya da Bin on beşte beratçığım yazıldı gibi dizeler, acaba gerçekten onun dilinden mi geldi; yoksa birileri onun için bir tarih düşmek amacıyla mı söyledi bunları; ya da… Kimbilir…
Kısaca, bunlar başlı başına kanıt niteliği taşımaz. Hele, Bin doksanda mezarımın başında / Döner baykuş öter bülbül dizelerine bakıp onun öldüğü tarih budur demek, gerçekle ne ölçüde bağdaşır?
İlhan Başgöz?ün de haklı olarak belirttiği gibi ölen bir ozan, ölümünden sonra şiir üretmez ki. (4)
Karacoğlan?ın nereden ve kimlerden olduğu, ne zaman yaşadığı, gerçeğe yakın bir düzeyde bugün bilinmekte. Konu ü-zerine eğilen önemli araştırmacılar, bilim çevreleri aşağı yukarı şu bilgilerin doğruluğu noktasında birleşmiş gibiler: Büyük Karacoğlan; Güneyli, Türkmen, Farsak, Sailoğulları?ndan…
Yine de Kozan Dağı?ndan neslimiz diye başlayan tekil dörtlüğün uydurma olmadığını savunmak zor. Ama Göğce?den çıktım çocuktum/ Feke?ye geldim ayıktım dizeleriyle başlayan başka bir tekil dörtlüğün uydurma olduğu kolaylıkla söylenebilir.
Ozanların dile getirdikleri ille de kendileriyle ilgili olmayabilir. Onlar, çoğu kez başkalarının yerine şiir üretir. Bu, halk şiiri geleneğinde yaygın bir durum. Demek oluyor ki başkaları, ozanın diliyle dillenir. Örneğin Karacoğlan?da: Mamalı?da ben bir Rıdvanoğluyum dizesi, bu dizenin yer aldığı koşma, bu durumun tipik bir örneğidir…
O, Türkçeyi öyle başarılı kullanmanın yanında, başkalarının duygularına, düşüncelerine değişik boyutlarda sözcülük etmeseydi böyle büyük olabilir, bugünlere kalabilir miydi?
Öyleyse bilimsellik savındaki yargılarda ölçüyü kaçırmamak gerekir. Sözgelimi Kaçtım beyler belasından biçiminde bir dizesi vardır Karacoğlan?ın. Bu dizede ozan, kendi durumu-nu anlatıyor olamaz mı? Elbet olabilir; ama böyle olmayabilir de…
Anasız yavruyu yatıramadım dizesinden yola çıkarak onun evlendiğini, çocuğu olduğunu, eşinin öldüğünü, böylece yavru¬sunun öksüz kaldığını kanıtlı gerçeklermiş gibi söyleyemeyiz.
Bir yavrucuk katamadım / Göçümüzün arasına dizelerine bakarak onun, ?Çocuğu olmamıştır.? yargısına da varamayız.
Söz bu noktalarda gezinirken değinilmeden geçilmeyen bir dizesi daha var: Aradığım yuvayı Bursa?da buldum. Bu dizenin yol göstericiliğine inanmak, en azından saflık olmaz mı?
Bini verdim beş yüz daha değiyor / Zâlim yokluk kız boynumu büküyor dizeleri, kimi yorumcuların sandığı gibi pek de ?başlık parasını denkleyememe sıkıntısı?nı anlatmaz. Dikkat edilirse buradaki ilk dizede istiyor ya da isteniyor denmemiş, değiyor denmiş. O zaman bu, salt bir övgü sözü. Yokluka gelince o, bir tek Karacoğlan?ın derdi değil ki…
Bir de ?ozanca? söyleme diye bir şey var…
Üçümüz de terk-i diyar edelim ./. Erzurum dağında koyun güdelim dizelerinin geçtiği, derlemelerin çoğunda yer almayan koşma, bu koşmada böyle dizelerin bulunması, ?biri bacısı, üç kişi olarak memleketten kaçtıkları?na kanıt olamaz. Değilse; Çanlı kervan indirmişim Yemen?e dizesinden, Karacoğlan?ın ?tüccar? olduğu gibi yadırgatıcı bir yargıya varabiliriz.
Farsak aşiretinin Sailoğlu soyundan olduğu genel kanı olmasına karşın; Yerim bellidir, derler Sailoğlu dizesini onun söylemiş olabileceği de oldukça kuşkulu.
?Misis, Ceyhan, Üreğil (Yüreğir?)? adlarının geçtiği dört-lükteki Emmim kızı kalleş yârin elinden dizesi, özellikle bu dizedeki ?kalleş? sözcüğü, olsa olsa dörtlüğün, Karacoğlan?ın olmadığının kanıtı olabilir.
Elime bir cura saz ıras geldi dizesinden onun, cura çaldığı sonucuna varılabilirse de söylediği ya da söylediği sanılan her sözün bir gerçeği anlattığı yargısına varmamak gerek. Örneğin; Saçım başım yolup kendi eğnime / Geyik postlarını bağlar gezerim sözlerinden onun, ?tarzan? olduğu sonucu çıkarılamaz. Bu, gezgin bir ozanın ?ozanca? söyleyişidir.
Acep sevdiğimin eşi var mıdır (kimileyin var m?ola) biçimindeki düşünsel soru içeren dizenin üstünde, Ne İstanbul koydum ne Diyarbekir deniyor diye, İstanbul?u ve Diyarbakır?ı gezdiği (gördüğü) sonucuna varamayız.
Öztelli?nin, ?İstanbul?u görmüş? dediği Karacoğlan?ın, başka bir Karacoğlan olduğu bugün biliniyor.
Bu dizelerde ?gezdim (gördüm)? anlamında bir şey denmiyor; ?hepsini saydım (söz konusu ettim)? deniyor.
Benzeyen başka bir türküsünde de Acep gezsem mavi donlum (ya da ela gözlüm) var m?ola denir.

Karacoğlan der ki çöktüm oturdum
Bağ bahçe diktim de meyve yetirdim
Altın top perçemli yavru yitirdim (5)
Kaldı bir köşede (6) gümanım dağlar
(Ö 232/5, C 339/5)
Bu dörtlük başka türlü de yorumlanabilir kuşkusuz; ancak şöyle bir yaklaşım da olanaklı:
İlk dize sözün gelişi söylenmiş bir dize; başlangıç, geçişi sağlayan denge dizesi. İkinci dize için de benzer bir yorum getirilebilir. Yani burada ozanın tarımcılığı söz konusu değil. Ozan, kendini başkalarının yerine koymuştur. 3. dizede, o an için ?elden kaçırılan sevgili? söz konusu. Sevgilinin elden kaçırılmış olması, doğrudan ozanın kendisiyle ilgili olabileceği gibi başkaları adına da olabilir; ?Yitirmek?, ilişkinin koptuğu anlamına gelir. Ayrılmak, uzak düşmek… 4. dizede, umudun kesilmediği anlamı var. Belki de yitirilen ?yavru?nun obası o dağlarda bir yerdedir. Onu bir yaylada bulabilme umudunun hâlâ korunduğunu anlıyoruz.
Özellikle dar yorumlar bizi Karacoğlan?dan uzaklaştırır. Hele deyişi bakımından Yunus?u çağrıştıran, gücü bakımından şiirselliği düşük kimi ürünlerin başkalarınca uydurulmuş ya da düpedüz başka bir ozanın olabileceğini düşünmemiş derlemeciler. Biri, ?Bu, Karacoğlan?ındır.? demişse o şiir, kuşku duyulmadan alınmış derlemelere. Öylece gidiyor. Ayıklanması gerekir bu tür şiirlerden bir bölümünün, büyük Karacoğlan?ın şiiri olmadığı artık biliniyor. Bu, ve başka bilinmesi gerekenler bilinmeyince ya da veriler doğru düzgün değerlendirilmeyince yanlışlar, doğruları bulanıklaştırmaktan başka işe yaramıyor(!):
Mamalı?da ben bir Rıdvanoğluyum dizesine bakan, ?O, Kırşehirlidir.? diyor.
Yaylamız Bulgar dağıdır dizesine bakan; onun Mersin/Konya Ereğli?si arasındaki ıssız dağlardan olduğunu sanıyor.
Çukurova ilimiz var dizesindeki ilin êl olduğunu, bunun vilayet anlamına gelmediğini düşünmeyen; neredeyse ?Çukurova? adında bir il, vilayet, şehir olduğunu sanacak(!).
Öz adım Halil?dir köyümüz Hama dizisine bakanlar; adı konusunda ?tamam? diyorlar da Karacoğlan Hasan adım dizesini görünce ?tamam değilmiş?e geçiyorlar. İyi ki Suri¬ye?de bir kent olan Hama?nın, Karacoğlan çağında köy olduğu söylenmiyor.
Bu Hama?ya, Karacoğlan?ın aşiretiyle birlikte sürgün edilmiş olabileceği sanısında olanlar da var.
Sorsanız: Karacoğlan kimdir, kimlerdendir; nerede, ne zaman, nasıl yaşadı? Ozandır da neyi, nasıl söyledi; benzerlerinden, benzemezlerinden ayrıldığı yanı nedir? Güzelleri sever de onlar için ne düşünür; ?dil?i sazının sesiyle nasıl dokur?
Desem ki: Hem çok uzak hem çok yakın atamızdır. Farsak Türkmenlerinden olup çok yerler gezmiştir, görmüştür; daha çok Çukurova?da, Çukurova?yı kucaklayan Toroslar?da yüzler¬ce yıl öncesinde yaşamış; yaşamı sürüyor, sürecek desem …
Sorulara topluca bir yanıt olsun diye bir koşmasının 3. 4. dizelerini peş peşe yazsam:

Yâri güzel olan n?eyler uykuyu
Uyanıp cilveye başlamak gerek

Yusuf elmasına dönmüş yanağı
Onu öpmek değil dişlemek gerek

Bugün sıcak gider yarın güz gelir
Güzelin koynunda kışlamak gerek

Bilmem ki güzele niçin kıyarlar
Güzeli balınan beslemek gerek
(Ö 97, C 19)
?O, sözü böyle ören bir ozandır.? desem… Sorulara bir ya-nıt verebilmiş sayılır mıyım, ne dersiniz?
Kozan Dağı?ndan neslimiz
Arı Türkmen?dir aslımız
Varsak?tır durak yerimiz
Gurbette yâr eğler bizi
(Ö, Açıklamalar s xıı; C, Açıklamalar s12)
Varsak (Farsak) Türkmenleri ve Karacoğlan (7)

Önce Tarihin Penceresinden:

İlgili her tarih kitabında şu bilgi vardır.
Özetle:
Oğuzlar iki ana koldan oluşurdu: Bozoklar ve Üçoklar…
Varsaklar, şimdiki adıyla Farsaklar, Üçoklar?ı oluşturan Türkmen boylarından biridir; Ulaş, Kusun, Elvanlı gibi obaları, oymakları vardı.
?Varsak? sözü, ?varmak? eyleminden gelir; sözcükteki -sa ekinin dilek koşul, -k ekinin de biz (1. çoğul) işlevinde olduğu konusunda herkes birleşmiş gibidir. Konar-göçerlikle yani bir yerden başka bir yere varmakla ilgili bir sözcük… Giderek bugünkü biçimini almış: Farsak… Aşiretin adı da Farsaklar olmuş.
Asya bozkırlarından güneye ve batıya doğru yüzyıllar süren büyük Oğuz göçünde Farsaklar, l3. yüzyılda Anadolu?ya, pek dağılmadan, orada burada dökülüp kalmadan geldiler; Tarsus-Mersin bölgesinde dağlık, ormanlık kesimleri yurt edindiler.
O sırada buralar Karamanoğlu Beyliğinin egemenliğindeydi. Yörede, Karamanlılar döneminden (1256-1483) sonra Osmanlılar egemen olur. Yavuz (Sultan Selim I) dönemi (1512-1520) vergi ve nüfus kayıtlarından yararlanan Prof. Dr. Faruk Sümer, Karaman iline bağlı diğer bazı yerlerdeki en belli başlı oymakların adını verirken İçel, Tarsus, Adana yöre-sindeki Türkmen boyları arasında Varsak(Farsak)ları da saymaktadır. (8)
O zamanlar bütün Anadolu?da üstünlük, egemenlik çekişmesinin getirdiği sürtüşmeler, yerli halklar ya da beyler, kentler arasında olduğu gibi, Farsaklarla yeni gelenler arasında ve yeni gelenlerin kendi aralarında aşiret kavgaları biçiminde sürüp gitmekteydi. Anadolu?da Yunus?un, Hacı Bektaş?ın, Mevlâna?nın 13. yy ortamında ortaya çıkması boşuna değil, toplumsal gereksinimdendir…
Anadolu?nun batısında küçük bir uç beyliğiyken hızla yükselip büyük bir devlet olma yolunda ilerleyen Osmanlıyla Karaman?da güçlenip gelişen Karamanoğlu Beyliğinin kapış¬ması da kaçınılmazdı:
Karamanlıyla Osmanlının ilk kapışması, 14. yy?ın son çeyreğinde, 1386?da Konya Ovasında olur. Osmanlı sultanı Murat (I) -1326/1389- ile Sultan Murat?ın damadı Karamanlı beyi Alaettin Ali Bey (?/1398) arasında…
Bilindiği üzere Anadolu?da birliğin sağlanmasını da getiren benzer savaşların çoğunda olduğu gibi bu savaşta da Osmanlı üstün gelmiştir. İşte bu savaşta Farsaklar, Alaettin Ali Bey?in yanında yer aldılar. Bu, Karamanlıyla birlikte yenilen Farsakların Osmanlıya karşı aldıkları ilk tavır sayılabilir.

Halk Dilinden Bir Öykü:
Bir zamanlar Karamanlılarla Osmanlılar savaşa tutuşmuş. Farsaklar da Karamanlıların yanında yer almışlar. Osmanlının devşirmelerden oluşan Yeniçeri ordusu, çoğunluğu Kızılbaş Türkmenlerden oluşan Karamanlı ordusunu yenmiş. Bu yenginin ardından Osmanlı, egemenliğini oturtmak adına ?uygulamalar?a girişmiş. Akan kanların ardından daha neler olduğunu, nice canlar yandığını kim bilebilir? Sorgular, dayatmalar, kıyımlar, kırımlar.. derken sıra Farsaklara gelmiş. Farsak beylerinden ileri gelenler de sigaya çekilmiş: Neden Kızılbaşlarla birlik oldunuz?

Bir Açıklama:
Osmanlının tarih boyunca ?kızılbaş? diye aşağıladığı söz konusu Türkmenler, adı geçen yörede halen yaşamaktadır. Bu Alevi-Bektaşi Türkmenler; ?Tahtacı?, ?Yörük? gibi adlarla da anılır. Onların, Anadolu Müslümanlığı içinde çok önemli bir yere, etkiye sahip olduklarını tarihçiler, sosyologlar söylüyor. Söylenenlerin özü şu:
Bu Türkmenler, Türk oymakları, bir tür Arap milliyetçiliği olan Emevi Müslümanlığına karşı direnmeselerdi, diren¬me¬leri başarıya ulaşmasaydı bugünkü Anadolu, bir Arap ülkesi olurdu. Türkmenler, İslâm dini biçimindeki kültürel dayat¬maya direnmişler, başka kültürler içinde eriyip yitmemeye, ?asimile? denilen soy erimesine uğramamaya çalışmışlar. Bunda hayli başarılı da olmuşlar. Bu karşı koyuşta, İslâmiyet öncesi inançlarına, geleneklerine tutunmuşlar; eski Şamanist inançlarını, Müslümanlık motifleriyle örtmeye çalışmışlar.
Geleneklerine ve eski inançlarına tutunma tavırlarını siya-si olaylarda da görürüz. Nitekim Prof Dr. Faruk Sümer adı geçen yapıtında Safavi devletiyle ilgili olarak verdiği bilgide ?Şah İsmail (9) … Erzincan?da başına topladığı Anadolu Türkleri sayesinde devletini kurmuştur.? dedikten sonra ?Kızılbaş ulusunu teşkil eden oymaklar? arasında Varsak?ları da sayar ve ?Bunlardan Varsakların ve Çepniler?in, devletin kuruluşuna katıldıklarını biliyoruz. Birincilerin yurdu Tarsus ve Adana?nın kuzeyindeki dağlık yöre… idi.? açıklamasını yap-maktadır. (10)
İşte bu Türkmenlerle yazgı birliği ederek Osmanlıya karşı savaşan Farsaklar, yenilginin ardından sıkıştırılır:
-Siz Hanefisiniz. Neden onlarla birlik olup Sünni Osmanlıya karşı savaştınız? Şimdi hesabını veriniz bunun! Neden?
İkinci Bir Açıklama:
Bugünkü Farsaklar, bilindiği kadarıyla geçmişlerinde de gerçekten Osmanlının adlandırdığına yakın bir inancın insanlarıdır. Ancak günümüzde, Farsaklar arasında Halife Ali (öl. 661) çok sevilir. Hemen hemen her evde ?Ali? adında bir kişi vardır. Öteki halifeler Ömer ve Bekir?den saygıyla söz edilir. Ama Osman için aynı saptamayı yapamazsınız. Osman?dan pek söz edilmez. Daha doğrusu Halife Osman söz konusu olduğunda, saygıda kusur edilemese de Osman?ın adı öteki halifelerin adı anılırkenki coşkuyla dile getirilmez.
Ayrıca ilginç başka bir durum da şu:
Muaviye, Mervan, Yezit adları Farsaklarda kesinlikle yok-tur. Bir Farsaklı, birine ?Yezit? demişse bunu, öyle seslendiği kişiyi aşağılama amacıyla kullanmıştır. Bütün bunlardan anlaşılması gereken, şu olmalı: Farsaklar, Alevi-Bektaşi olmayıp sünni mezheplerden sayılan Hanefi mezhebindendirler. Ama kesinlikle tutuculukları yoktur. Dinsel kurallar pek sıkı uygulanmaz. Bu durum, kuşkusuz biraz da yaşam biçimlerinin sonucu. Göçebe ya da yarı göçebe toplulukların, medresenin katı etkisinden uzak olmaları doğal bir sonuç…

Öykü İçinde, Fıkra Gibi Bir Öykü:
Farsaklardan biri, dağlar arasından, ormanlar içindeki köyünden (obasından) kasabaya inmiş. Gözüne kestirdiği birine sormuş: ?Oruç ayı geliyor diyorlardı; oruç ne zaman başlıyor bre??
Adam, küçümseyen bir yan bakışla: ?Kardeşim, bayram biteli bir hafta oldu!? demiş. Bizim Farsaklı sesini çıkarmamış. Köyüne, obasına dönünce onlara şu muştuyu (müjdeyi) vermiş:
?Yerinizin kıymetini bilin. Aşağıda millet orucu da tutmuş, bayramı da etmiş. Yerinizin kıymetini bilin…?
Farsakların Yanıtı:
Pek de uzak olmayan geçmişlerinde (13-14. yy.) büyük olasılıkla Şii (Alevi-Bektaşi) inancından da etkilenmiş olan Far-saklar, Karamanlı / Osmanlı savaşıyla gelen bozgunda kendilerini şöyle savunmuşlar:
Biz, demişler, onlardan değiliz, doğru. Onlarla birlik olup size karşı savaştığımız da doğru; çünkü onlar güçsüzdü, siz güçlüydünüz. Biz her zaman güçsüzün yanında yer alırız. Bu kez de öyle oldu…
Bu savunmanın gerçeği tam da yansıtmadığı ortada. Güçsüzden, ezilenden yana tavır almak gibi soylu bir davranışa diyecek yok ama durum salt bu olmasa gerek.
Her şeyden önce Farsaklar, kendileri gibi bir Türkmen ordusu dururken Osmanlının devşirmelerine yardımcı olsalardı usa aykırı bir durum ortaya çıkardı. Dillerini, geleneklerini, yaşama biçimlerini, yazgılarını yani var olabilme koşullarını düşündüğümüzde Farsakların neden öyle değil de böyle davrandıklarını anlarız.

Tarihin Penceresine Dönelim:
Farsakların; yazın yaylasında, kışın kışlasında barındıkları, ovaları ve denizleri kucaklayan Torosların Çukurova kesimi o zamanlar Karamanoğullarıyla Memluklular arasında sıkça el değiştiren bir ara bölgeydi. Bu durum l5. yy ortalarına dek sürdü. Farsaklar, yörede tutunabilmek için zaman zaman değişen bir politika izlediler; duruma göre o yanda, duruma göre bu yanda yer aldılar. Kaygan bir siyasi zemindeydiler. Nerede yer aldılarsa orada etkili oldular, Anadolu?nun o günlerdeki toplumsal/siyasal yaşamında hep etkin bir rol oynadılar.
Timur?la (1336-1405) Yıldırım?ın (1360-1403) Ankara/Çubuk Ovasında, 1402?deki kapışmalarında Farsaklar, yine çoğunluğunu Türkmenlerin oluşturduğu ordunun içindeydiler, Timur?un ordusunda. Bu, Farsaklarla Osmanlının önemli ikinci karşılaşmasıydı. Farsaklar seçimlerini yine Osmanlıdan yana yapmamışlardı.
Savaşın kazanılmasından sonra Timur, Farsaklara BEYLİK MENŞURU verir. Bundan da yararlanan Farsaklar İçel?de ba-ğımsızlık yolunu denerler. İlan ettikleri ve uygulamaya koydukları bağımsızlık, Osmanlı Şehzadesi Çelebi Mehmet?in (1389-1421) ordusunca bastırılır. Aynı Çelebi?nin ordusu ileride Şeyh Bedrettin?in (1358-1420) Karaburun yiğitlerini de yenip yok edecektir.
Osmanlıyla Akkoyunlu savaşımında Farsaklar, yine Osmanlıyı tutmadılar. Bu, üçüncüsü. Onlar, Akkoyunlu Türk-menlerinin yanındaydılar. Ne var ki çoğu zaman olduğu gibi yenen taraf Osmanlı oldu. 1473?teki Otlukbeli Savaşında sönen canlardan kimbilir kaçı Farsaklıydı? (11)
Otlukbeli yenilgisi üzerine Farsakların bir yarısı Uzun Ha-san?la (1423-1478) İran?a çekilir. Bunlar, Anadolu?ya bir daha dönmezler. Diğer bir yarısı Fatih?e (1432-1481) bağlı olacaklarını söyleyerek yurt edindikleri yerlere çekilirler. Fatih ölünce Bayezit (II) (1448/1512) ile Cem Sultan?ın (1459-1495) ege-menlik kavgası başlar. Farsaklar bu kez de Cem?in yanında yer alır. Bu, dördüncüsü… Yenişehir Savaşında Cem?le birlikte yenilgiden sonra, o zamana dek pek çok deneyimle acı birikimlerin sahibi olmuş Farsaklar sinip beklemeye çekilirler.

1485?ten 1491?e…
7 yıl kadar süren Osmanlılarla Memluklular arası savaşta Farsaklar, yine Osmanlının karşısında yer alıp Mısır?dan gelen Memlukluların (1250-1517) yanında yer aldılar. Bu, beşincisi… Belirtilmeli ki ?Kölemenler? de denilen bu büyük devletin Mısır?dan Suriye?ye uzanan egemenlik alanlarının sınırı Toroslardı. Ordusunun büyük çoğunluğu da Türklerden oluşmuştu. Farsaklar, Bayezit?in karşısında Kayıtbay?la (1468-1495) güç birliği ettiler. Bu güç birliğiyledir ki İçel (Mersin) Beyliğini ele geçirdiler. Bağımsızlık yolunda bir adım… Farsaklar bunun bedelini çok ağır ödedi:
Tarihçiler tarih kitaplarında, İçel Beyliğini ele geçiren Far-sakları, Osmanlı Sadrazamı ?Derviş/Koca? Davut Paşa?nın (öl. 1499) denetim altına alıp Osmanlıya bağladığını belirtirler (12). Bu denetimin sevgiyle olmadığı kesin ve doğal… Davut Paşa, Osmanlının bundan sonra da birçok kez uygulayacağı sürgün politikasını bu denetimin ardından Farsaklar üzerinde uyguladı: Farsaklar Tarsus/Mersin dışına çıkarıldılar. Onların yaşadığı kasabalara, kentlere, düzlüklere Osmanlıya ?eyvallah? diyen başkaları ve daha sonra Arap halk yerleştirildi. Tarsus?tan Mersin?den kaldırılan Farsaklar; Antalya, Aydın, Karaman, Maraş ve Kırşehir yörelerine sürgün edildi, serpildi, dağıtıldı.
Kırşehir tarafları, bu sürgünden yaklaşık 400 yıl sonrasında da yine bir sürgün yeridir: Avşarların sürgünü…
Farsaklar bundan sonra -19. yy?da Kozanoğlu Beyliğinin ?ıslahı? bir yana- bir araya gelip siyasal güç oluşturamadılar. Dağlık kesimlerde kalabilenler kaldı, sürgün edilenler gittikleri yerleri yurt edindiler. Böylece dağıtılan Farsak boyunun gücü, devlete başkaldıramayacak ölçüde kırıldı. Yıl, 1487. 15. yüzyılın bitmesine 13 yıl var…

Farsaklar Arasında Anlatılan Gerçek Bir Farsak Fıkrası:
Farsaklar, Bulanık Bahça?da (Osmaniye?nin Bahçe ilçe¬sinde) oturan, yörenin feodali Ağca Bey?e her yıl verdikleri taze tereyağını bu yıl ve bundan sonra vermeyelim demişler kendi aralarında. Bu düşüncelerini enine boyuna tartışmışlar. Öyle ya, Ağca Bey?in ne hakkı var, başkasının hakkı ne… Böyle düşünen Farsaklar, obanın ileri gelenlerinden bir kurul oluşturmuşlar, kararlarını bildirmek üzere onları Ağca Bey?e göndermişler. Adamlar epey bir yolculuktan sonra Bey?in kasabadaki evine çekine çekine varmışlar. Varmışlar ki koskoca bir konak… Odaların, odalarda yiyip içip keyif çatanın haddi var hesabı yok. Ağca Bey, çevresini almış ağaların beylerin ortasında, Kahve tütün, keyf bütün… Söyleşiyorlar. Bizimkiler selam vermişler, hizmetkârların gösterdiği kıyı köşe yerlerden oturmuşlar ki laf torba ağzı ola, meram sorulduğunda diyeceklerini diyeler… Neyse, bir zaman sonra söz aralanmış; Ağca Bey, ?Hoş geldiniz Farsak Ağaları, hayrola, buraları pek bilmezdiniz, ne hizmete yoruldunuz?? diye sormuş. Onlardan birinin bir şey söylemesine fırsat kalmadan, Bey?in çevresindekilerden bir ağzı kalabalık:
?Ne olacak Bey?im, demiş; bunların üç ocak taşı üstünde bir kara kazanları kaynar. Göv (gök, mavi) bir suyun içinde az biraz bulgur olur. Ocağın şu başında bir dana, bu başında bir sıpa bağlı durur. Kara kazana dana aksırır, ?Yeni tınsırdı, yeni tınsırdı? derler, kara bir tahta kepçeyle üstten biraz alıp atarlar; sıpa arkasını döner, afedersiniz, ?Yeni sıçtı, yeni sıçtı derler.?
Farsaklılar hariç, Ağca Bey dahil herkes kahkahalarla gülmüş. Durumu kurtarmaya çabalar gibi Bey, bir daha sorun¬ca, Farsaklardan gözü açıkça biri:
?Ne olsun Ağa, canının sağlığı.? demiş. ?Hani, her yıl verdiği¬miz taze tereyağı vardı ya…? ?Evet!?? demiş Bey. ?İşte? demiş adam, ?o yağı yine taze mi getirelim, yoksa eritip mi getirelim? Bunu sormaya geldik.?
Ağca Bey: ?Madem öyle, eritin getirin!? demiş. (13)
Farsak Türkmenlerinin gülerek anlatıp gülerek dinledikleri bu ve benzeri fıkraları, Farsak olmayan Türkmenlerin buna benzer fıkracıklarla onlara günümüzde bile takılmaları ve Far-sak Türkmenlerinin ovaya, kent yakınlarına, düzlüğe yerleşmekte çok geç kalmaları düşünüldüğünde akla Davut Paşa gelmeli… (14)

Gelelim KARACOĞLAN?a:
KARACOĞLAN, Davut Paşa?nın bu büyük sürgününde bir kısmı Kozan (Sis), Feke (yerleşimin bu sürgünle başladığı sanılır), Saimbeyli (Haçin), Bahçe (?Bulanık? ya da ?Bulanık Bahçe?), Haruniye (Düziçi) dağlarına çekilen Farsak Türkmenlerindendir ki araştırmacıların ortaya koyduklarına göre sür-günden yaklaşık 220 yıl sonra, 17. yy?ın başlarında doğmuş, yüzyılın sonlarına doğru ölmüştür.
Bu arada belirtelim ki Karacoğlan?ın 15. yy ortalarında yaşadığını söyleyen araştırmacılar da vardır. 15. yy ortalarından 17. yy sonlarına dek uzanan üç yüz yıla yakın zaman diliminde ?Karacoğlan? adıyla karşılaşılıyor olması -bunlar ozan da olsa- yukarıdaki durumu değiştirmez. Bu, şu demektir: Karacoğlan karacalamasıyla şiirler üretip ozanlık eden birçok kimse gelmiş geçmiş. Bizim Karacoğlan, Farsaklı Karacoğlan?sa 17. yy?da yaşamıştır. Ozanın içinden çıktığı Sailoğlu sülalesini de kapsayan Farsaklar?a gelince onlar, önceleri ve uzun süre dağlarda daha çok hayvancılıkla geçinmişler; giderek düze inip yerleşik bir yaşama geçmişler; yüzyıllardır Düziçi yöresinde yaşamaktadırlar. Burada, kimi köylerin adında ?Farsak? sözcüğü resmi olarak halen geçmektedir. (15)

Adı, Obası, Aşireti:
Karacoğlan?ın, içinden çıktığı Farsaklar, çoğu Türkmenlerde olduğu gibi konar-göçer bir yaşamı sürdürürlerdi. Bu yaşam sürekliydi. Yüzyıllarca sürdü. Yerleşik düzene en son geçen Türkmenlerden biri, belki de en sonuncusu Farsaklardır. Yazı, kayıt, arşiv benzeri belgeler kuşkusuz böyle bir yaşamı sürdürenlerde değil yerleşik uygarlığı yaşayanlarda görülür. Okuma yazma da öyle… Örneğin, şiirleri Karacoğlan?ınkiler gibi sözlü geleneğin değil, yazılı edebiyatın ürünü olan, 13. yy?da yaşadığını ve medresede eğitim öğretim gördüğünü bildiğimiz Yunus Emre?nin bile nerede doğup nerelerde yaşadığı ve nerede nasıl öldüğü konusunda sağlam kanıtlar yoktur. Örneğin Eskişehir/Sarıköy?den başka Bursa?da, Afyon?da, Isparta?da, Sivas?ta, Erzurum?da ve başka yerlerde mezarı, türbesi olduğu ileri sürülür. Defterlerde kitaplarda yazılı ürünleri, tekkelerde düzenli okunan, okutulan Koca Yunus, bütün bunlara ve özenli araştırmalara karşın, günümüzde bir bulanıklık içindedir. Sözgelimi hangi şiirler Yunus Emre?nin, hangileri Miskin Yunus, Derviş Yunus, Âşık Yunus, Yunus Dede adlı başka ozanların? Bu sorunun yanıtında uzmanlar bile bir birlikteliğe varamıyorlar.
Bu bakımdan Karacoğlan?a gelince:
Araştırmacılar Karacoğlan adında bir ozanın 16. yy?da yaşadığına kesin gözüyle bakıyorlarsa da bu, bizim Karacoğlan olamaz. Bu yüzyıl, az çok farklılıklarla Pir Sultan Abdal?ın, Köroğlu?nun, Öksüz Dede?nin ve Âşık Kerem?in yaşadığı ya da ortaya çıktığı dönemdir. Öbür halk ozanlarıyla ilgili bilgilerde olduğu gibi Karacoğlan konusunda da belgeler genellikle susuyor. Ancak kendi söylediklerinden yola çıkarak onun 17. yy?da yaşadığı yargısına ulaşıyoruz. Bu, büyük Karacoğlan, Farsaklı Karacoğlan?dır. Bu bölümdeki yazılardan, Araştırmacılar Karacoğlan?la İlgili Ne Buldular, Ne Yazdılar adlı yazıda, ayrıntılı olarak belirtileceği gibi derlemelerde onunla ilgili olarak söylenenlerin özü özeti şu:
Aile adı: Sailoğlu.
Asıl adı: İsmail ya da Hasan.

Kozan Dağı?ndan neslimiz
Arı Türkmen?dir aslımız
Varsak?tır durak yerimiz
Gurbette yâr eğler bizi (16)
dörtlüğü, onun dilinden çıkmamış olsa bile araştırmacıların ve halkın kanısı odur ki Karacoğlan, Güney?deki Farsak Türkmenlerindendir. Kaldı ki yaşamı, tarihin karanlıklarına gömülmüş sevilen nice kişi varken Farsaklar neden ille de Karacoğlan?ın kendilerinden olduğunu söylesinler; buna, tapınırcasına inanmış olsunlar?
Baba adı için ?Kara İlyas? diyenler de var, ?Kara Ali? diyenler de…
?Kara Ali? adı daha doğru gibi: Farsaklarda ataların adlarını çocuklara koyarak yaşatma geleneği günümüzde de sımsıkı sürdürülüyor. Bu Türkmenlerde ?İlyas? adında belki tek kişi bulunmazken, ?Ali? adında her evde bir, kimi evde birkaç kişi bulunabileceği daha önce söylenmişti…
Karacoğlan?ın asıl adının ?Hasan? ya da ?Halil? olma olası-lığı daha güçlü. Günümüz Farsak Türkmenlerinde ?Kara Ha-san, Kara Halil, Kara Döl, Kara Oğlan, Karaca, Kara..? gibi birçok ad, adlandırma vardır. Hem de oldukça yaygın… Şimden geri dönerayaklı bir semaisinde adının ?Hasan? olduğunu söylüyor. Olabilir… Ama Rus Türkolog Radlof?un ileri sürdüğü görüş doğru olamaz. Radlof, onun asıl adının Sımayil (İsmail), aslının da Sırp olduğu görüşünde. (17)
Radlof?un yararlandığı Kırım söylenceleri doğru olsa bile o Karaca Oğlan, bizimki değil, belki bir başkasıdır. Belki de bir Sırp genci, bir kızın peşinde Anadolu?ya geçmiş, orada iyi kötü ozanlık öğrenmiş ve kendisine ?Karacoğlan? adını vermiş olabilir. Bu, ne bizi bağlar, ne bizim Karacoğlan?ı… Her şeyden önce anadili Türkçe olmayan, bırakınız ?Türkçe?yi, Farsak Türkmenlerinin Türkçe?siyle büyümeyen bir kimsenin bu dili böyle ustaca, böyle güzel ve tam da Farsak Türkmenleri biçemiyle kullanabilmesi, bununla yüzyıllardır tazeliğini yitirmeyen, üstelik bilinçlerimizde giderek güçlenen sanat ürünleri yaratmış olması, olanaklı gözükmemektedir. Ayrıca, öyle olsaydı ?İsmail? adının Farsaklar arasında yaygın bir ad olması gerekmez miydi? Mademki Karacoğlan bu Türkmenler arasında böyle benimsenmiştir ve asıl adı da ?İsmail?dir… Öyleyse?
Oysa bu ada da Farsaklar arasında pek rastlanmaz.
Özellikle onun ürünlerinden yola çıkarak diyebiliriz ki o, anadili Türkçe, sadece Türkçe olan bir ozandır. Bu yetmez. O, Türkmenlerdendir; Çukurova?da, Toroslar?da yaşayan Türkmenlerden… Bu da yetmez. O, bu yörede yaşayan Ceritlerden, Bozdoğanlardan, Dulkadiroğullarından, Ramazanoğullarından.. da değildir. Nasıl ki aynı yörede Karacoğlan?dan yaklaşık 180 yıl sonra dünyaya gelmiş ve yine yaşamı hakkında doyurucu doğru bilgilerimiz bulunmayan Dadaloğlu başka bir aşiretten değil Avşarlardandır; Karacoğlan da Farsaklardan:

Karacoğlan der ki gelir yazları
Güzel kimden aldın sen bu nazları
Ananın atanın acı sözleri
Bal oldu gidelim bizim ellere
(Ö 30/5, C216/6) (18)
Bir bu dörtlüğe dil ve söyleyiş açısından baksak bile Karacoğlan?ın dili ile Farsak Türkmenlerinin ve onların Karacoğlan geleneğini sürdüren ozanlarının dili arasında nasıl bir koşutluk, benzerlikte bire bir çakışma olduğunu kolayca görürüz:
yazları gelmek, acı sözler, ana ata, bal olmak…
Doğduğu yer:
Kozan Dağı?nın Hama geçidindeki Hama köyünden, Kilis? in Musabeyli bucağının Zobular köyünden, Antep?in Akpınar ya da Çarpın köyünden olduğunu; hatta Silifke?de, Mut?ta (19), Gülnar?da doğduğunu söyleyenler; dahası Bulgar Dağı?nı, Binboğalar?ı, Erzurum?u, Maraş?ı, Kırşehir?in Mecidiye ilçesinin Mamalı köyünü onun doğduğu yer olarak gösterenler var. Radlof?a göre de Belgratlı.

Bütün bunlar, -uydurma değilseler- ya başka Karacoğlan?larla ilgili ya da bu yerler, bizim Karacoğlan?ın gittiği, gezdiği, yaşadığı yerlerdir.
Araştırmacıların bütün ötekilere göre daha çok önem verdikleri şu bilgi öne çıkıyor:
Karacoğlan, Osmanlı sadrazamı Davut Paşa?nın Tarsus-Mersin yöresinden sürdüğü Farsakların Feke dağlarına (Kozan Dağı), Düziçi?yle Kahramanmaraş arasındaki Toros¬lara çekilmiş, oralara sığınmış olanlarındandır. Bu bakımdan Karacoğlan?ın Feke?nin ?Göğceli? (20) köyünde ya da Düziçi (Haruniye)?nin ?Nacar Farsağı? köyünde doğmuş olma olasılığı güç kazanıyor (21). Bu iki Farsak köyü de bir kökten olsa gerek.
?Karacalama? Terimi:
Geleneksel edebiyatın şiir dalında sanatçı, ürününün sonlarında kendi adına yer verir. Üreteni unutulmuş (anonim) ürünlerde bu ad yoktur doğal olarak. Sanatçısının adı şu ya da bu nedenle unutulmuştur.
Söz konusu ad, gerçek ad olabileceği gibi sanatçının, kendisi için uygun bulduğu yakıştırma (takma) ikinci bir ad da olabilir. Buna, Osmanlıcada ?müstear ad? denirdi. ?Müstear?, eğretileme (istiare)?den gelir. Divan (ve Tekke) edebiyatında müstear ada, ?mahlâs? denir; ?bir şeyden kurtulma? kısaca ?kurtuluş? anlamındaki halâs?tan türetil¬miştir.
Demek ki sanatçının, yapıtını tamamlaması, bir tür ?kurtulma? sayılmış.
Halk (Âşık ve Tekke) edebiyatında mahlâsa ?tapşırma? denilmiş. Anlamı: Emanet etme, bırakma, bir şeyi birine ?teslim etme?dir.
Demek ki ozanın ürünleri, birilerine, sonraki kuşaklara bir tür ?emanet? sayılmış. Sözlü geleneği sürdüren halk sanatçısı, ürününü halkın belleğine emanet ediyor…
Güney?de (Çukurova, Gâvurdağı köylerinde, ilçelerinde) şimdilerde, eskiden olduğu ölçüde yaşanmayan ?sıra türküsü çığırma? diye bir güzellik vardı. Urfa?nın ?sıragecesi? gibi bir şey. Ama öyle törensel değil. Uygun ortamlarda kendiliğinden oluşan bir eğlenme biçimiydi:
Üç beş kişi bir aradadır. Söz, söyleşi tükenmeye yüz tut-muştur. Şenlik olsun diye, hoşça vakit geçirmek amacıyla biri öneride bulunur: ?Gelin, sıra türküsü çağıralım!?.?
Öneriye katılanlar, sırasıyla bir ya da birkaç türkü söyler. Herhangi bir nedenle türkü söylemeye katıl(a)mayanlar da eğlenceye bir biçimde katılır. Örneğin biri, sırası geldiğinde türkü bilmediği, bilse de söyleyemediği ya da utandığı için türkü söylemiyor ya da söyleyemiyorsa, yiyecek içecek türünden bir şeyler alıp oradakilere ikramda bulunarak ufak bir ?ceza? çeker; eğlenceye öylece ortak olur.
Türkü söyleyenlerin, başladıkları türküyü başından sonuna söylemeleri gerekir. Kimi, birkaç dörtlüğü okur; türkünün sonunu getiremez. Özür diler: ?Vallahi arkadaşlar; türkünün karacalamasını unutmuşum. Cezam neyse çekeyim…? der; o da çay servisi yapmak gibi daha küçük bir ?ceza çeker?. Kimileyin, oradakilerden biri: ?Ben bu türkünün karacalaması-nı biliyorum. Bu, Âşık Kerem?in (ya da Âşık Garip?in, Deli Boran?ın, Elbeyoğlu?nun, Karacoğlan?ın, Köroğlu?nun… kiminse) senin yerine ben söylersem ne veriyorsun?? diye sorar ve kendisi için bir istekte bulunur…
Türkü okumak yerine ?türkü çağırmak?; türkü çağırmak yerine ?Karacoğlan çığırmak/söylemek? diyen yöre Türkmenleri dilinde ?mahlâs? ya da ?tapşırma? yerine ?karacalama? denilmesi hem doğal, hem ilginç…
Bu yörede ?müstear?ı da, ?mahlâs?ı da, ?tapşırma?yı da hemen hemen kimse kullanmaz, bilmez. Bunların yerine karacalama denir. Ozanın ?adı? (imzası) yerine, Karacoğlan?ın adından alınıp ?karacalama? denilmesi boşuna olmasa gerek…

Halkın Genel Yargısı:
Bir şiir, ufak tefek değişikliklerle, kimileyin hiç değiştirilmeden hem Karacoğlan?ın, hem de Pir Sultan?ın, Köroğlu?nun, Kerem?in, Öksüz Dede?nin; Kâtibî?nin, Kul Mustafa?nın, Âşık Ömer?in, Gevheri?nin.. olarak çıkar karşımıza. Yazılı geleneğin oluşmadığı, ürünlerin dilden dile, telden tele -hem de değişerek, değiştirilerek- aktarılıp yaşatıldığı yüzyıllar süren uzun bir zaman dilimi içinde bu karışıklık doğaldır. Kimbilir kim kime benzek (nazire) söyledi; kim hangi şiiri nasıl değiştirdi.. bu konuda net bir şey söylemenin artık olanağı kalmamıştır. Ancak, halk ozanları içinde güçlü olanlar var, daha az güçlü olanlar var. Başka başka ozanlarındır denilen ürünlerden benzeşenler için önceliği güçlü ozanlara vermek usa daha uygun geliyor. Benzek, genellikle güçlü o-zanların yazdıklarına karşı yapılır. Böyle bir durumda yapıt, söyleyiş özelliği ve inceliği bakımından Karacoğlan?ınkilere uygun düşüyorsa, o ürünün, Karacoğlan?ın dilinden, telinden doğduğunu benimsemek durumundayız.

Ölümü:
Karacoğlan?ın nerede öldüğü konusunda da görüş birliği yok:
Öldüğü ve/veya gömüldüğü yer olarak Maraş?ta Cezel yaylası, Nizip?in Keklice yaylası, Çukurova?da bir tepe, Mut ilçesinin Çukur köyünde bir tepe, Tarsus?taki Eshabıkef mağarası, Erzurum/Oltu?nun Penek köyü ya da Yasamal yaylası.. gösteriliyor. Farsakların, yakın zamana dek bu konuda gösterdikleri hiçbir yer yoktu. Onlar Karacoğlan?ın gurbet ellerde öldüğüne, mezarının olup olamadığının bilinmediğine inanırlar. Ancak 21. yy?ın başlarında belki de bir değerbilirlik örneği sergileyen Düziçililer, Belediye öncülüğünde Farsakların eskiden beri yaylalığı olan Hoğdu?da, çok eski bir mezar için ?Karacoğlan?ındır.? demeye başladılar.
Bunun başta gelen nedeni kuşkusuz, Karacoğlan sevgisidir. Onu benimseme, kendinden gösterme çabası… Yine de kimbilir… Belki de Karacoğlan, sözü edilen bu yerlerden birinde yatmakta…
Bunun pek de önemi yok artık. Önemli olan halkın ne dediği… O, milyonların gönlünde anıtsallığını bulmuş bir kez. Onun gerçek gömütü (mezarı), göğüslerimizdir, halkın beğenisidir.
?Halk? denince Farsaklar öne çıkıyor. Farsaklarda ozanlığa kalkışan her kişi Karacoğlan?ı sürdürür; tıpkı onun dizelerine benzer dizeler kurar ya da kurmaya çabalar.
Başka büyük ozanları tanımazlar mı, tanırlar ve onları da severek söylerler ama kendi ürettikleri hep Karacoğlan kokar. Kısaca denebilir ki Farsaklı bir halk ozanının koşmasın-da, destanında, varsağısında; kadınların ağıdında Karacoğlan görülür.

Karacoğlan?ın Ayağı Dibindeki Pınarlardan Örnekler:(22)

1- Bugün ben bir güzel gördüm
Sormaz hâlimi hâlimi
Keşke görmez olayıdım
Kırdı belimi belimi
(Çobanoğlu>Âşık İbrahim Çoban)

2- Medine de göçtü müydü damına
Bir .ötüne vurur iki (de) .mına
Güvenilmez Zavraklı?nın dinine
Tombulu dayımı dövdüler ?mola
? ? çok mu dövdüler
(Sefil Bekir> Âşık Kara Bekir)

3- Ben de geldim bir cuma gecesi
Dar yapılmış ocaklığın bacası
Kendi güzel ama kötü kocası
İkisi de bir kenefin suyudur
(Köroğlu> Âşık Mehmet Demirci)

4- Menekşeler tutam tutam
Arasına güller katam
Nice gurbet êlde yatam
Dilber dilber canım dilber
(Kır İsmail> Âşık İsmail Tabak)

5- Kızım ettiğine pişman
Emmileri oldu düşman
Bana ağlamaz diyorlar
Yanarım ama tutuşmam
(Kadılar Kızı Elif?ten ağıt)

Salt bu örnekler bile yöredeki irili ufaklı ozanların, Karacoğlan?ı yeni dizelerle kendiliğinden ve kendi hallerince sürdürdüklerini gösterir. Bu örneklerle Karacoğlan?ınkiler arasındaki şiirsel düzey farkı elbet olacaktır. Çünkü herkes Karacoğlan olamaz…
Karacoğlan?ın asıl adının ne olduğu, nerede ve ne zaman doğup öldüğü konusunda değişik söylentilerin ortaya çıkma¬sında belge yaratma ve koruma geleneğinin bulunmaması yanında aynı adı taşıyan başkalarının varlığı da etkili olmuş. Ayrıcı, Karacoğlan adını taşısın taşımasın yüzlerce, binlerce ?Karacoğlan? bir yandan Karacoğlan şiirleri üzerinde ?oynamış?, bir yandan eklemeler yapmıştır. Ancak Farsaklı Karacoğlan?ın büyük gücü, diğerlerini eritmiş; onları sanki emmiş, içine almış. Böylece toplumun ortak belleğinde güçlü bir ozan Karacoğlan kalmış. Şiirlerinde geçen akarsu, dağ, geçit, yayla, köy ve kent adları; deyim, atasözü ve söylence biçimindeki kalıp anlatımlar, bu büyük ozanın, Güney Anadolu (Doğu Akdeniz), yani Çukurova-Toroslar yöresi Türkmenlerinden olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkta ortaya koyar. Bu yörede, başta Farsak Türkmenleri olmak üzere öbür Türkmenler, üretenini anımsayamadıkları her dizeyi Karacoğlan?ın dizesi sayarlar/sanırlar; ona mal ederler.
Karacoğlan?da belirgin bir özellik biçiminde görülen din-dışı aşk, doğa sevgisi, somut güzele, güzelliğe ilgi, bunların Karacoğlan diliyle dile getirilişi, bugün Farsakların dilinde oldukça yaygındır. ?Şimdi?yle ?eski?nin bu benzerliği, boyutlu bir çalışmayla ortaya konabilir. O zaman aynı şuhluğun, aynı pervasız söyleyişlerin, aynı doğal ve çarpıcı anlatımın hem Karacoğlan?da hem artçılarında, hem de Farsak aşiretinden insanların günlük dilinde hemen hemen tıpkısıyla var olduğunu görürüz ve bu benzerliğe şaşar kalırız…
*
?Gurbette yârin eğlediği? Karacoğlan neden bir başka yerden değil de Düziçi Farsaklarından? Buna bir de yazılı kaynakları özetleyerek bakalım:
1) Halkbilim araştırmacısı Öztelli, adı geçen yapıtında Karacoğlan için: ?Bahçe ilçesinin Farsak köyünde doğmuş. … Şimdi de yaşamakta olan Sayıl Oğulları soyundan.? diyor.(23)

2) Yine Cahit Öztelli, adı geçen yapıtta, l955?te eline geçen bir anı defterinden söz ediyor. Söz konusu defter, Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi?nindir. Kendisi de bir ozan olan Ahmet Hamdi Efendi bu defterde, 1876?da Varsak köyüne (24) vardığını söylemektedir; dağlardan, yaylalardan söz ederek… Orada Karacoğlan?ın soyundan gelenlerle görüşmüş, onlardan edindiği bilgileri ve bu akrabaların elindeki bir cönkten Karacoğlan?ın bazı şiirlerini kendi anı defterine yazmış. Hamdi Efendi?nin bunlarla ilgili verdiği bilgiler, bugünün diliyle kısaca şöyle:
?Gönül alan yaylalardaki bülbüllerden, sümbüllerden, nice şuh aşiret dilberlerinden ve yaratılıştan âşık, ataları da âşık olan gül bahçesinin gülü Karacoğlan?ın doğduğu yer (Maskat-ı re?s) olan Farsak köyüne (Varsak keryesine) uğradım.? (25)
….
?Biline ki Karaca Oğlan, Farsak köyünde doğmuştur. Babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas?tır. Kara İlyas yoksul bir avcıydı. 1604?te Kozan derebeyi Hüsam Bey, sayıl (sail: asker) toplamaktadır. Kara İlyas da sayıl askeri olarak toplananlardan biridir. Gider, bir daha da geri dönemez. İlyas?ın çocukları bundan sonra ?Sayıloğlu, Sailoğlu, Sailler? gibi adlarla anılmaya başlar.? (26)
Ahmet Hamdi Efendi köye geldiği sırada ailenin büyüğü Sailoğlu Mehmet Efendi?dir. Hamdi Efendinin ondan ve diğerlerinden edindiği bilgiye göre Karacoğlan?ın asıl adı Hasan?dır. Öksüz büyümüştür. Yoksul ve karayağız bir çocuk olduğu için ona ?Karaca Oğlan? demişler. Yumuşak huylu (munis) ve zeki (zeyrek) bir genç olan bu kara çocuğu köyün ileri gelenlerinden (ağalarından) Serdengeçti Osman Ağa evlat edinir; sonra yoksul bir ailenin çirkince bir kızıyla evlendirir. Bu sırada yine sail toplanmaktadır. Karaca Oğlan, babası gibi sayıl askeri olmamak için köyden kaçar, izini kaybettirir.
Bütün bu anlatılan olumsuzlukların hiçbirini yaşamasaydı ve kendisinin de sayıl yazılma durumu olmasaydı bile Karacoğlan, bu ?kaçma? eylemini gerçekleştirirdi. O yüreği göğsünde taşıyan birinin bir köye, kasabaya, kente hatta bir bölgeye sığması, oralarda sıkışıp kalması pek de olası gözükmüyor. Bir eli yağda bir eli balda olsa yine çıkardı gurbete, yine güzellerin peşinde bir Karacoğlan olurdu.
Ahmet Hamdi Efendi?nin edindiği bilgiye göre yaklaşık yirmi dört yaşındayken köyünü terk eden Karacoğlan, Maraş? ta, Zülgan Oğlu (27) Hüsam Bey?in yanında altı yıl kalır. Sonra oradan ayrılır, on dokuz yıl gurbet gezer. Köyüne döner. Köyde ?barınamaz?, yeniden çıkar gurbete. Tarsus?a gelir. Tarsus Suyu (28) başında, birçok yeri hatalı saptandığı için düzelterek aşağıya aldığımız şu türküyü söyler (29):

Benden selam olsun Kozan iline
Top kara zülüflü mayalarına
Bizim ilde çakır doğan bulunmaz
Yavru şahin konar kayalarına

Yaz gününün suyu böyle mi çağlar
Eşinden ayrılan ah çeker ağlar
Yeşermiş dereler sümbüllü bağlar
Dizilmiş taşların aralarına

Karacoğlan der ki ben de ben olsam
Güzeller üstüne serdar ben olsam
Mevla izin verse bir top gül olsam
Sokulsam zülfünün aralarına

Bundan sonra Karacoğlan, Ermenek yoluyla Karaman?a geçer. Orada, Karacoğlan?ın olabileceği bizce kuşkulu, yine de birçok yeri hatalı saptandığı için düzeltmeye çalışarak aşağıya aldığımız ve Hamdi Efendi?nin, Sailoğlu Mehmet Efendideki dergiden olduğu gibi aldığını belirttiği şu türküyü söyler (30):

Felek vermez misin dengi dengine
Yolumu düşürdün yine engine
Kaderim getirdi Karaman il?ne
Çimenleri mahzun gülleri mahzun

Aşıp da dağları seyran eyledim
Şu garip gönlümü hayran eyledim
Doğdu da gönlümden ben de söyledim
Yaylaları mahzun yolları mahzun

Obanın yerleri yıkılmış viran
Ceylanları gitmiş dağılmış şahan
Dedim ki feleğe işlerin yaman
Konuştuğum nice dilleri mahzun

Karacoğlan der ki konam güllere
Gel gidelim gönül uzak illere
Selamım söyleyin garip yollara
Gördüm ovaları çölleri mahzun

(Hamdi Efendi?nin verdiği bilgiler sürüyor:)
Karacoğlan bir süre sonra Karaman?dan ayrılır; Ankara (Engerü), Niğde, Kayseri, Sivas bölgelerine geçer; Türkmen aşiretlerinde eğleşir, köyüne bir daha dönmez ama Maraş?a döner. Maraş?ın yeni beyi Ali Bey?le Taylan yaylasına çıkar. Orada uzun bir süre kalır.
Genel olarak Karacoğlan edası vermeyen, bu nedenle ve özellikle son dörtlüğünün Karacoğlan?a ait olduğu kuşkulu (en azından değişikliğe uğratılmış) şu türküyü (koşma) orada söylemiş (31):

Seherde uğradım bir adil hân?e
Dostum sultan olmuş ilin üstüne
Divanını gördüm oldum hayrane
Selamına durdum yolun üstüne

Alayları gördüm çınar dalları
Usuldur boyları mızrak elleri
Sim sırma kemerdir yiğit belleri
Takınmış hançeri belin üstüne

Bir kulun yok Karaca Oğlan kadar
Güzellerin zekatı borcunu öder
Aşırı sevdamı divane eder
Sırmalar giymişler alın üstüne

Akşehirli Hamdi Efendi?nin verdiği bilgiler şöyle bitiyor:
?Karacoğlan, Maraş civarında, Cezel yaylasında, 96 yaşındayken ölür. Vasiyeti üzerine, ıssız bir pınar başında toprağa verilir. Sazı, çürüyene dek, başucundaki ağaçta asılı kalır. Kendisi, Karayağız, seyrek sakallı, şen ve neşeli, uzunca boylu, levend (yani: çalışmayan, üretmeyen, içkiye ve zevkli yaşama, kıza, kadına düşkün…) bir adammış. Tanrı rahmet eyleye, âmin, 1292 (1876).? (32)
3) Bir başka araştırmacı Müjgân Cunbur, adı geçen yapıtında Karacoğlan?ın doğduğu yerle ilgili olarak ortaya atılan savları sıraladıktan sonra şöyle diyor: ?Bunlar içinde en çok üzerinde durulanı, Kozan Dağı civarındaki Bahçe ilçesinin Varsak (33) köyüdür.? (34)
4) ?Büyük LAROUSSE-Sözlük ve Ansiklopedi-?nin 12. cildinde, ?Karacaoğlan? bölüm başlığı altında, ozanın doğ-muş olabileceği yerler arasında, ?Bahçe ilçesinin Farsak köyü? 1. sırada belirtilmektedir.
5) Liselerde ders kitabı olarak okutulan birçok ?Türk Dili ve Edebiyatı? kitabında Karacoğlan?ın, ?Haruniye bucağının, Varsak (Farsak) köyünde yaşayan Sailoğlu ailesinden? olduğu belirtilir.
Bütün bunlardan sonra Karacoğlan?ın nereli ve kimlerden olabileceği sorusunu yönelttiğim, Farsak Türkmenlerinden konuya ilgi duyanların hepsi Karacoğlan?ın ya kendilerinden olduğunu ya da herkesçe böyle bilindiğini söyledi. Bu bölümdeki yazılardan Karacoğlan Destanı?nın anlatıcısı İspir Onbaşı da soru yönelttiğim Farsak köylülerinden biriydi (35).
Gerek belli başlı yazılı kaynaklarda verilen bilgilere, gerekse içinde doğup büyüdüğüm Düziçi yöresi Farsakları arasında her fırsatta yaptığım soruşturma ve yoklamalara bakarak çıkardığım sonuç şudur: Karacoğlan, Feke?nin Gökçeli köyünde doğmuş olabilir; ama orada büyümemiştir. O, çocukluk dönemlerinden başlayarak Düziçi yöresi Farsakları içinde yaşamış, obasının dışına buradan çıkmış; Türk diline doğrudan, dünya değerlerinin ortak dağarına da dolayısıyla mal olmuş, şiir sanatında büyük bir yetenektir.
***
İndim seyran ettim Firengistan?ı
İlleri var bizim ile benzemez
Levin tutmuş goncaları açılmış
Gülleri var bizim güle benzemez
(Ö 480/1, C 450/1)

Notlar
(4) İlhan Başgöz, KARAC?OĞLAN I
(5) ?Altın top perçemli? değil, ?Alnı top perçemli? olmalı. ?Yavru? da ?çocuk? değil, sevgili, kız, gelin, kadındır.
(6) ?köşede? değil, ?köşende? olmalı.
(7) Bu yazıda, ayrıca ve dipnotla özel olarak belirtilenler dışında-ki tarihsel bilgiler, BÜYÜK LAROUSSE Sözlük ve Ansiklopedi?nin 12. ve 23. ciltlerindeki Karacaoğlan ve Varsaklar maddelerinden özetlenmiştir. Söylenceye dayalı aktarımlar, Düziçi yöresinde halk arasında anlatılagelen bilgilerden…
(8) Bkz. Prof. Dr Faruk Sümer; ?OĞUZLARIN TARİHİ-? 1. b, 147. s.)
(9) Türkçe şiirler ozanı Hatâyi (İsmail Safevi)
(10) Bkz. Prof. Dr. Faruk Sümer, agy, 130. s.
(11) Doğu Anadolu?da bir Türk devleti kuran ve Safavilerin öncülü olan Akkoyunlular (1403-1508), Farsaklar gibi birçok Türkmen oymağından oluşuyordu. Bunların en önemlileri Bayat, Döğer, Çepni oymaklarıdır. (Bkz. Büyük LAROUSSE Sözlük ve Ansiklopedi, I. c. 279-280. s.)
(12) ?…(Davut Paşa) Adana ve Tarsus?u geri aldı (1487). Son Karamanoğlu artıklarını temizleyerek onları tutan Varsak Türkmenleri?ni Osmanlı yönetmine bağladı.? (Bkz. Büyük LAROUSSE Sözlük ve Ansiklopedi, c. 6, s. 2913)
(13) Bilmeyen için not: Taze tereyağı, eritilince yarıya yakın azalır.
(14) Farsaklarla ilgili olarak ayrıca Bkz: Prof. Dr. Faruk Sümer;, ?Cukur-Ova Tarihi Hakkında Araştırmalar, s. 70 vd;. Ahmet Refik, ?Anadolu?da Türk Aşiretleri? 82. s.
(15) Kimlik belgemde doğduğum yer olarak köyümün adı yazılıdır: Farsak.
(16) Ö ve C?de agy. Açıklamalar…
(17) Kırım Söylenceleri.
(18) Dörtlüklerin son iki sözcüğü ?sılaya doğru? biçiminde de söy-lenir.
(19) Mut?ta yıllardır Karacoğlan Şenlikleri düzenlenmektedir.
(20) Feke?nin ilçe merkezinde ve köylerinde Farsaklar yaşar. Öğretmen İbrahim Sarıyıldırım?ın Halk Eğitim Müdürlüğü yaptığı 1978-1982 yıllarında, Feke?de ve Gökçeli köyünde düzenli olarak Karacoğlan Şenlikleri gerçekleştirilmiş ancak yörede Karacoğlan araştırması da yapan Sarıyıldırım?ın görevden ayrılmasıyla bu etkinliklere ara verilmiştir.
(21) Düziçi yöresi Farsaklarından (Çatak köyünde oturan) ve Kadılar sülalesinden Hasan Mülayim (Hasan Çavuş) 20. yy?ın başla-rında, askerliğinin bir bölümünü her nasılsa kendi ilinin ilçeleri olan Kozan-Feke taraflarında yapmış. Kendi köyündeki adları, aynı la-kaplarla orada da gördüğünü hayretler içinde coşkuyla anlattığını a-nımsıyorum çocukluk dönemlerimden. Bu da gösteriyor ki Davut Paşa?nın darma dağın ettiği Farsaklardan aynı ailenin canlarını kurtarabilenlerin de kimi Feke-Kozan, kimi de Düziçi Farsakları arasında varlıklarını sürdürmeye çabalamış, bunu da başarmışlar.
Bugün Düziçi ilçesinde başlı başına muhtarlık ya da başka muhtarlıklar içinde yer alır durumda köyler, obalar var: Abacı, Akdere, Çamkorusu, Çatak, Demirciler, Fındık, Gümüş, Karacoğlan, Nacar, Şekeroğlu, Tespi, Pürçüklüler… bunlardandır. Bu köy ya da obaların kökü, bilinen en eski merkezleri Nacar Farsağıydı. Karacoğlan?ın soyu Sailler ya da Sailoğulları, şimdi Düziçi ilçesinin ?Yeniceharuniye Mahallesi Sailler Mevkii (eski adı ?Şekeroğlu?) denilen yerde oturur.
Bu yörede Farsak Türkmenlerinden olmayanlar da Karacoğlan? ın Farsaklardan olduğu görüşündedirler. Farsaklara gelince onlar bu görüşe yürekten inanırlar; ağız birliği etmişçesine Karacoğlan?ın Saillerden olduğunu söylerler. Buna en küçüğünden en büyüğüne hepsi katılır. Somut bir belgenin, bir kanıtın var olmadığı durumlar için akan suyu durduracak şey, toplumun ortak bilinci, sanısı, benimsemesi olsa gerek…
(22) Burada, Düziçi yöresinde Karacoğlan geleneğinin yaşatılmasına katkısı olan pek çok kimseden 5?inin birer dörtlüğüne örnek olarak yer verildi. Üçü Farsak Türkmenlerinden. Bu kişilerin kimi, yörede çok iyi bilinir; kimi daha az tanınmıştır. Sayılacak olsa yüzleri, belki binleri aşacak bir sayı çıkar ortaya. Hepsi de Karacoğlan?dan en az bir damar taşır.
(23) Öztelli, agy s. xııı.
(24) Açıklayıcı bir bilgi yok ama söz konusu Farsak köyü, şimdilerde hemen hemen terk edilmiş olan, ancak yazları az sayıda köylü-nün yaylamaya çıktığı, Kahramanmaraş ve Türkoğlu ilçesiyle üçgen oluşturan Nacar Farsağı olmalı.
(25) Öztelli, agy s. xxııı.
(26) Öztelli, agy s. xxııı vd.
(27) ?Zülkadır Oğlu? ya da ?Dulkadir Oğlu? .
(28) Berdan çayı.
(29) Öztelli agy, s.xxıv-xxv.
(30) Öztelli, agy. s. xxv
(31) Öztelli, agy. s xxvı
(32) Öztelli, agy, s. xxvı.
(33) Varsak (Farsak) köyünün bağlı olduğu o zamanki Haruniye bucağı şimdi, Bahçe ilçesinden ayrılmış, Osmaniye iline bağlı bir ilçedir; adı, Düziçi.
(34) Cunbur, agy. s.11.
(35) Bkz. ?Karacoğlan Destanı? s. 49.

Kaynak Kitabın Künyesi
Döne Döne Karacaoğlan
Ali Ozanemre
Alter Yayıncılık / Edebiyat Dizisi
Kapak Tasarımı : Mehmet Özgür Yılmaz
Ankara, 2012, 1. Basım
659 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Dillerin ölümü(*) – Faiz Cebiroğlu

Şu an dünyada yaklaşık olarak 7 bin kadar dilin varlığından bahsedilmektedir. Rakamlar kesin değil. Kesin olmamasının nedeni, hâlâ ?dil? ile...

Kapat