Karamazov Kardeşler – Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Karamazov KardeşlerDostoyevski’nin ölmeden üç ay evvel tamamladığı, yaklaşık 400 bin kelimelik dev romanı “Karamazov Kardeşler” Dostoyevski’nin yazarlık yaşamı boyunca değindiği temaların işlendiği, dramatik olaylarla bezenmiş bir düşünce romanı, bir başyapıt. Karamazov Kardeşler, Tolstoy evini terk ettiğinde yanına aldığı kitaptır.

Dostoyevski’nin kendi yaşamıyla pek çok paralellik taşıyan bu romanı, hem bir aile dramı, hem bir cinayet romanı, hem de eşsiz bir felsefi metin olarak nitelendirilebilir. Okuru 19.yüzyıl Rusya’sına götüren bu dev eser, edebiyat kadar psikolojide de kendini özel bir yer edinmiştir.
İç çatışmaların ve günahların gizli derinliklerinde dolaşan Dostoyevski, insanoğlunun en karanlık yönüne dalmaya ve var oluşun gerçek anlamını kavramaya cesaret gösteren büyük bir destan çıkartmıştır.

Romanın büyük bir bölümü Staraya Russa’da yazılmıştır. Dostoyevski, oldukça ağır bir dili olan roman için iki yıla yakın zaman harcamış ve 1880 yılının Kasım ayında bitirmiştir. Kitabın yayımlanmasından yaklaşık dört ay sonra ölmüştür.
Dostoyevski’nin, en son ve en iyi yapıtlarından biri olan Karamazov Kardeşler’de, 4 kardeşin, yaşlı bir toprak sahibi babası Fyodor Pavlovoviç Karamazov arasındaki anlaşmazlıklardan usta bir dille bahsedilmektedir. Baba Karamazov’un; duygusal Dmitri, entelektüel İvan, gizemli Alyoşa ve gayrimeşru oğul Smerdiyakov adlarında dört oğlu bulunmaktadır. Kendilerini Karamazov olarak gören kardeşlerin hepsi de kendine özgü karakter özelliklerine ve arzularına sahiptiler; Dmitri bedeni, İvan aklı, Alyaşo ise ruhu temsil eder. Dört kardeş de babalarına karşı duyduğu yoğun, kontrolsüz öfke ve intikam duygularıyla hareket ederler, babanın öldürülmesiyle beraber büyük oğul Dimitri’nin en önemli zanlı durumuna düşmesi sonrası sadece bir kasabayı değil, bütün Çarlık Rusya’sını etkileyen bir dava başlar. Bu dava vasıtasıyla Lev Tolstoy’un 1899 yılında yayınlanan “Diriliş” adlı romanında çok daha geniş olarak yapılacak olan hukuk sistemi eleştirisine de yer verilmiştir. Hayat, ölüm, para, aşk, felsefe, din, cinayet gibi konuların birbiri içine mükemmel bir şekilde uyumlu olduğu bu roman, Dostoyevski klasikleri arasında kendisinden en fazla söz ettiren roman olma özelliğini taşımaktadır.
“İnsanı anlamak istiyorum. tüm bir hayat boyunca bunu anlamak için çabalamak zorunda kalsan bile bil ki buna değer” genç Dostoyevski böyle yazmış arkadaşına mektupta. Tüm hayatının, bu projenin gerçeklemesi olduğu iddia edilebilir.
“Bana psikolog diyorlar. Hayır ben realist’im. İnsan ruhunun derinliklerini portreliyorum.”
Dostoyevski hep hümanist olmuştur – kendisini gençliğinde yasadışı anarşist sosyalistlerin arasında bulduğu zaman bile bu geçerli. Yakalanıyor, tam idam edilecekken çar tarafından affediliyor ve sürgüne Sibirya’ya gönderiliyor. Ve orada mahkumların arasında vicdanı ve incil’i keşfediyor, rus orthodoks tanrısını ve Isa?yı buluyor. Yeraltından notlar, tanrısını kaybetmiş, (Dostoevski?nin gözünde) 19.yüzyıl rus aydınının dramatize edilmiş durumunu inceliyor. Bu kısa romandan sonraki tüm “büyük” romanları ise, teism-ateism, batıcılık-panslavism, gibi fikir kapışmalarının eksentrik karakterlerde dramatize edilmesi üzerine kurulu.
Ne olursa olsun Karamazov Kardeşler, öncelikle bir şiir, insan ve onun dünyadaki durumu üzerine yazılmış (varoluşçu düşünceyi de epey etkilemiş) binküsür sayfalık, romancıl bir şiir. Bu şiirin de ey yüce noktası büyük engizisyoncu adlı bölüm. Bu bölümde İsa?nın kendisi Dostoyevski?nin konuğu oluyor. Ayrıca Dostoyevski?nin alter-ego?su olduğunu düşündüğüm Peder Zosima karakteri de bize feleğin ve şüphenin çemberinden, potasından (artık nereden geçmişse, tam bilemiyorum) geçmiş, hristiyan inancını gösteriyor.

“Kahramanların olağanüstü bir yoğunlukta yaşadıkları umutsuzluk, acı, tutku ve çılgınlık anları, arayışlarının insani zayıflıkları, derin psikolojik çözümlemelerle betimleniyor. Dostoyevski Rus halkının hayranlığa değer saflığı ve bozulmamışlığına değiniyor. Romanın temel sorununun yanıtı ise rahip Zosima?nın konuşmasında belirttiği evrensel uyumun kafa ile değil yürek ile inançla elde edilebilir sözü ile iletilmiş okuyucuya. Dostoyevski insan ruhunun derinliklerini ustaca çözümlemesi ile bu kitap psikanalize bir kapı açmış ve varoluşçu düşüncenin temel kaynaklarından biri olmuş.

Babaları Karamazov’u öldürmelerinden kuşkulanılan üç kardeş, sınamalar, itiraflar ve dede Zosima?nın yetiştirdiği en küçük kardeşleri masum ve saf Alyoşa ile yaptıkları konuşmalarla kendi ruhsal evrelerini ve içlerindeki gerçeği keşfederler.
“İnsanların iç dünyası alabildiğine geniştir. Kainat ölçüsünde geniş….”
“Şeytanın tanrıyla cenkleşmesidir bu; cenk alanı da insanın kalbidir.”S134
Katil kimdir? Tanrı’ya isyan eden soğukkanlı mantıkçı Ivan mı? Güzellik tutkunu, nefis düşkünü Mitya mı? Ivan?ın karikatürü, gayri meşru Smerdiyakov mu? Mitya tutuklanır, ama aslında kötülükle dayanışmaya varan kardeşlerin üçü de suç ortağıdır.

Romanın merkezinde babanın ölümü yer alır ve birçok edebiyat tarihçisi romandaki ölümü Dostoyevski’nin kendi hayatına bağlarlar, çünkü yazarın babası da bir cinayete kurban olmuş serfleri tarafından öldürülmüştür. Bu ölüm Dostoyevski’nin bilinçaltını derinden etkilemiştir. Dostoyevski’nin yaşam öyküsünü kaleme alan yazarlara göre ilk sara nöbetine de bu düşünce neden olmuştur. Freud ve birçok psikanalizci, babaya duyulan bu nefretle ve bunu izleyen suçluluk kompleksine dayanarak, epilepsi hastalığının sinirsel kökenli olduğu sonucunu çıkardılar. Romanda Dostoyevski’nin yaşamı ile yapılabilecek birçok benzetme vardır. Üç yaşında ölen oğlunun Alyoşa olmasıdır. Oğlu babasından genetik yolla aldığı epilepsi nöbetleri sonucu yaşamını yitirmişti. Dostoyevski kitabında hem bir baba hem de oğul olarak duyduğu suçluluk duygularına gönderme yapar. Dimitri Dostoyevski’nin sürgünde sona eren romantik devridir. Ivan, üniversite yıllarında ilgi duyduğu sosyalist yönünü, bu uğurda Tanrı inancının kaybetmek üzere olduğu yılları yansıtır. Alyoşa ise, onun olgunluk halinin , ulusuna ve dinine dönüşüdür.. Smerdyakov’un Dostoyevski gibi epilepsi nöbetleri geçirmesi de göndermelerden biri ..

Kitapta ele alınan KARDEŞLİK benzerlikler yerine farklılıklar üzerine kurulmuştur, bu da karakterlerden her biri diğerinin özelliklerinin ortaya çıkmasına rol oynar. Ivan?ın kötümser felsefesi, Alyoşa ?nın temiz ve huzur dolu doğası ile zıtlaşır. Dimitri ?nin karakter zayıflığı, diğer iki kardeşin düşünceleri berraklaştırır. Ivan?ın temsil ettiği akıcı hayat görüşü, Alyoşa?nın masumiyetini ortaya çıkarır.

Romanın içinde yer alan “Büyük Engizisyoncu” bölümü romanın kendisi kadar ünlüdür. Sadece bu bölüm üzerine yazılan felsefe makaleleri birkaç kez kitap halinde basılmış. İsa yeryüzüne inmiş ve İspanya?nın Sevilla şehrinde mucizeler yaratmaya başlamıştır. O sırada Engizisyon Mahkemesi Başkanı bunu fark eder ve İsa?yı bir hücrede alıkoyarak o uzun sorgulamasına başlar.

“Büyük Engizisyoncu” bölümünde yazarın tüm felsefesini sunduğu düşünülür. Ama bu bölümden önceki “Başkaldırma” bölümünün bu felsefe düşüncesi ile bir bütün olduğu düşünülür. Buradaki acıyı yüreğinizde hissedersiniz.. Bu bölümde Ivan kardeşi Alyoş?ya yaşamın adaletsizliğini anlatır. Peş peşe verdiği örneklerin hepsinde masum bir çocuğa yapılan haksızlıkları anlatır, neredeyse kötülükler listesi gibidir bu bölüm, insanoğlunum en büyük suçunu anlatır. Yatağını kirlettiği için anne ve babası tarafından dövülüp tuvalete kapatılan beş yaşında bir çocuk ya da köpeğe taş attığı için av köpekleri tarafından annesinin gözü önünde parçalatılan 8 yaşındaki çocuk, Ivan?a göre sadece dünyanın adaletsizliğini değil, aynı zamanda tanrının da adaletsiz düzeninin göstergesidir. Bunları anlattıktan sonra Ivan birkaç soru sorar Alyoşa?ya; Birincisi ?bu çekilen acı, daha büyük mutluluk bedeli için midir?? nasıl peygamberler insanlar daha mutlu yaşamlar sürsün diye acılara katlandılarsa, çocuklar da kitlelerin mutluluk bedelini mi ödüyorlar? Bu soru Hristiyan öğretisinin özünde yer alan, İsa ?nın Tanrının oğlu olmasına rağmen ölümüne babası tarafından göz yumulması ve onun çektiği acıların insanlığın tümünün mutluluğu için yaşaması gerektiği öğretisine benzer. Küçük masum çocuklar da peygamberler gibi insanlığın günahları için bu acıyı çekmek zorunda bırakılırlar. Bu duruma Ivan İkinci soruyu sorar. ?Bilsek ki, dövüldükten sonra karanlık tuvalete kapatılan çocuğun ağlaması sayesinde tüm insanlık mutlu olacak, çocuğun bu acıyı çekmesini kabul edebilir miyiz?? ve sorular ardı ardına gelir.?Diyelim ki, çocuğun bu acıyı çekmesini kabul ettik, ona bu acıyı çektiren kişiyi affedebilir miyiz?? Zincirleme sorular bitmez. ? Diyelim ki, sonsuz affedici güçle donanmış aziz insanlarız ve her durum karşısında affetmeyi denemek istiyoruz, köpeklerine çocuğu parçalattıran emekli generali, o çocuğun annesi affederse, biz o anneyi affedebilir miyiz? Ya da daha doğrusu, affetmemiz affedilir bir davranış olur mu??

Suçun ahlaki boyutunu tam bir felsefeci gibi ele alır. Hristiyan?lıkta en zor anlaşılır şey, günah çıkartıldığında her suçun affedilir olmasıdır. Ivan Tanrının sonsuz affediciliğiyle alay eder sanki. Tanrı için affetmek tabii ki kolaydır, asıl önemli olan İNSANIN KENDİNİ AFFEDEBİLMESİDİR: bu ise çoğu zaman imkânsızdır.
?Nothing is more seductive for a man than his freedom of conscience. But nothing is a greater cause of sufferring?S 285
“Kişioğlunca vicdan özgürlüğünden güzel,ama aynı zamanda da acı bir şey yoktur… Kişioğlunun özgürlüğünü eline alacak yerde ,çoğalttın bu özgürlüğü, insanlığın ruhsal dünyasına sonsuza dek sürecek acılar kattın.. Ama seçme özgürlüğü gibi ürkünç bir yükün altında ezilen kişioğlunun sonunda Senin önderliğini, hatta gerçeğini de reddedeceğini düşünmedin mi? Gerçeğin sende olmadığını bağırmaya başlayacaklardır sonunda.”

Dostoyevski?nin sormadığı ama okurun aklına takılan soru daha var tabii tüm bu zincirleme soruların getirdiği ?Dünyayı bunca acılarla dolu yaratmasından dolayı İNSAN TANRIYI AFFEDEBİLİR Mİ??

Gerçeği söylüyorum size, gerçeği: Buğday tanesi yere düştükten sonra yok olmazsa, bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa, o zaman bereketli ürün verir.

Kitaplarda adı yol şaşırtıcı diye geçen şeylerden daha gerçek şey var mıdır? S 282
“Kişioğlunu yalnız ekmekle yaşanmaz dedin. Ama Toprak Ruhunun bu ekmek uğruna Sana baş kaldıracağını, Seninle cenkleşeceğini, Seni yeneceğini, bütün insanların bu canavarın dengi yok, bize gökten ateşi indir diye bağırarak onun peşinden koşacağını biliyor musun?”)*

“Karamazov Kardeşler”, aslında yazarın çok önceleri yazmaya başlayıp sonra toparlayamadan bıraktığı “Büyük Bir Günahkârın Yaşamöyküsü” adlı roman tasarısının parçalanmış son hali. Dostoyevski bu tasarısında anlatmak istediği görüşlerinin büyük bir bölümünü “Budala” ve “Delikanlı” adlı romanlarında hoyratça kullanmıştı. Ancak yine de “Karamazov Kardeşler”, benzersiz ve sarsıcı hikâyelerle dolu en etkileyici romanı oldu.

Kısaca değinecek olursak, üç kardeşin etrafında ve onların iğrenç bir karaktere sahip babalarının ölümüne değin geçen süreçte gelişir bu roman. Fyodor Karamazov, âşık olduğu genç kadını oğlunun elinden almaya çalışan sefahat içindeki eski bir Rus asilzadesidir. Elinden gelen her kumpası denemeye kalkışacak kadar şehvet düşkünlüğünde gemi azıya almış bir babadır. İçinde Tanrı inancı taşımayan bu arsız adama göre öteki dünya diye bir şey yoktur ve ölüm, sonsuza değin sürecek olan uzunca bir uykunun diğer adıdır. Bu yüzden, her iğrenç davranışının sonrasında bir zavallılık hissetse de kimseye verecek bir hesabı olmadığını kendi kendine hatırlatarak teselli bulur. Dostoyevski?nin insanlardaki kötülük yapma isteğinin nedenlerini sorgulaması, iyiliği sonsuz olan Tanrı?nın varlığıyla insanlardaki kötülüğün bağdaşabilmesi gibi oldukça karışık meselelerin kökenlerini araştırmasındaki başarısı bu dev romanda doruk seviyesine çıkar.

Cezaevinden sonra sürgüne gönderildiği yıllarda Dostoyevski?nin aklını hep bu ve benzeri metafizik konular meşgul etti: Ona göre en ağır suçları işleyen insanlar bile aslında çok saf ve basittirler. Yalnızca tabiatları icabı, bir anlık gaflet anında kendilerini aşağıdan ya da yukarıdan gelen çekici kuvvete kaptırabilirler. “İnsanların iç dünyası alabildiğine geniştir. Kâinat ölçüsünde geniş…” der Dostoyevski ve ekler: “İnsan ruhu şeytanın Tanrı?yla savaştığı bir savaş alanıdır.”

Bu dev romanın ilk kısmında Karamazovları kısaca tanıdıktan sonra onların Zosima Dede?nin (Staretz) hücresinde buluşmalarını izleriz.

İkinci kısımda o meşhur ?Büyük Engizisyoncu? vardır. İsa, yeryüzüne inmiş ve İspanya?nın Sevilla şehrinde mucizeler yaratmaya başlamıştır. O sırada Engizisyon Mahkemesi Başkanı bunu fark eder ve İsa?yı bir hücrede alıkoyarak o uzun sorgulamasına başlar. Dostoyevski, Rus anarşizminin Hıristiyan inancına yönelttiği saldırgan sorulara bir yanıt sayar romanının bu bölümünü.

Üçüncü kısımda, kardeşlerden en büyüğü olan Dimitri, babasının ölümünden sorumlu tutularak sorgu altına alınır ve dördüncü kısım cinayetin düğümünün çözülmesiyle son bulur.

Dostoyevski’yi biraz tanıyanlar, “Karamazov Kardeşler’de kendi kişiliğinin üç yönünü, hayatının da üç devresini anlattığını iddia ederler: “Karamazov Kardeşleröden Dimitri, onlara göre Dostoyevski’nin sürgünde sona eren romantik devridir. İvan, üniversite yıllarında ilgi duyduğu sosyalist yönünü, bu uğurda Tanrı inancını kaybetmek üzere olduğu yılları yansıtır. Ve Alyoşa… İşte bu karakter, Dostoyevski’nin olgun halinin, onun ulusuna ve dinine dönüşünün müjdecisidir.

Oysa ki Edward Hallett Carr’ın incelemesinde Dostoyevski’yi asıl yansıtan karakterin Alyoşa ya da Dimitri değil de İvan olduğu yolundaki iddia, oldukça ilgi çekici. Çünkü, Büyük Engizisyoncu’dan bir önceki bölüm olan Başkaldırı’da İvan’ın Tanrı’ya saldırısı ve nazik bir şekilde “bileti geri vermek istemesi”, Zosima Dede’nin ve Alyoşa’nın savunmalarından daha güçlü ve daha inandırıcı. Dostoyevski’nin hayatının sonuna kadar şüpheci bir kişi olarak kaldığını düşünecek olursak, o zaman bu iddiayı da yabana atmamamız gerekir. Alman ve İngiliz izleyicileri de olan etkili bir Rus eleştiri okulu, Dostoyevski’nin Ortodoksluğu kabul edişini biçimsel bir şey olarak görür. Onlara göre Dostoyevski’nin gerçek dini, Hıristiyan ahlaki öğretisinin ve Hıristiyan inancının ötesinde bir çeşit anarşist mistisizmdir. Fakat biz, Dostoyevski’nin inancının bir tür sezgiden çok, akıldan geldiğini kabul ediyorsak eğer, bu inancın gerçekliğini yadsımamız için çok acımasız olmamız gerekir.

Bir hastalıktan musdarip olup onun acılarını sürekli hissetmek olgusu, birçok Dostoyevski romanında olduğu gibi “Karamazov Kardeşler’de de önemli bir motif olarak işlenir (Sürekli sara nöbetleri geçiren Smerdyakov). Dostoyevski’nin edebi hayatında oldukça önemli bir yer tuttuğu bilinen Gogol’ün, hayatının sonlarına doğru değişiklik geçirdiği ve Ortodoksluğu kabul ettiği sıralarda yazdığı mektuplardan biri, “Hastalığın Önemi” adını taşır. Ona bir yığın budalalık yapma cesaretini verecek olan sağlığını elinden aldığı için Tanrı’ya şükreder Gogol… Çünkü bundan böyle kaleminden çıkacak olan her şeyin daha derin bir önem teşkil edeceğini bilir. Dostoyevski’nin de sarasına verdiği ruhi önemi anlamak için çok değil, herhangi bir romanını okumak yeterli.

İkinci kısımda, Dimitri Karamazov?un bir sarhoşluk anında saçlarından sürükleyerek tartakladığı Yüzbaşı Snegirev ile Alyoşa arasında geçen bir bölümle bitirmek istiyorum. “Ve Temiz Havada” adlı bu bölüm, yoksul Rus memur tipinin gururuna olan düşkünlüğünün boyutlarını yansıtması açısından oldukça ilginç bir biçimde gelişir. Katerina İvanovna?nın Alyoşa aracılığıyla yolladığı iki yüz rublenin yüzbaşı tarafından reddedildiği sahnede Dostoyevski, isimsiz olduğu kadar ölümsüz bir kahraman da yaratmıştır aslında. Katerina İvanovna?nın yardım için yolladığı parayı o an elinin tersiyle reddederken, aslında birkaç gün sonra o parayı mecburiyetten kabul edeceğini iyi bildiğimiz bir yüzbaşı vardır ve onun gayreti yine de hiç olmazsa o an için Rus asilzadelerinin iki yüzlü, sözde şövalye soyluluklarını yüzlerine çarpar. Yüzbaşı Snegirev tiplemesi, bugünün kriz Türkiye?sinde birçok insan tipinin karşılığı bana göre. Zaten, bir tek zamansal farklılıklar taşıyan iki toplumsal atmosfer arasındaki bağlantı değil midir bizi bugünlerde Dostoyevski?ye biraz daha yaklaştıran? Dostoyevski de bir zamanlar ?sosyal patlama? beklenen bir toplumda yaşıyordu ve o patlamanın kıvılcımını çakacağım diye az daha idam sehpasında sallanacaktı.

Bazen bulmaca eklerinde verilen o karmakarışık figürlerle dolu ?Şaşı Bak, Şaşır!? resmine baktığım gibi, bir Dostoyevski sayfasına da gözümü kısıp bakarım. Gözlerimin ?şaşımsı? konumunu bozmaksızın bu Dostoyevski sayfasının üzerinde sabırla beklerim. Ve işte o görüntü, evet!.. Bu, üç boyutlu bir sahnede sara nöbeti geçiren adam Dostoyevski?nin ta kendisidir. O kahkahalar atarak bana bakarken, ben hep şaşı gözlerimi bir daha eski haline getirememenin korkusunu duyarak o sayfanın üzerinde beklerim.

Ana karakterler

Fyodor Pavloviç Karamazov, Karamazov ailesinin 55 yaşındaki, kadın düşkünü, asalak babası. Yaptığı iki evliliğin birincisinden sermaye yapabilecek kadar drahoma aldıktan ve bir çocuk sahibi olduktan sonra karısının evden kaçması ve akabinde hastalanıp ölmesi üzerine havaleli dediği ikinci karısı ile evlenip iki çocuk dünyaya getiren Fyodor Pavloviç’in, yüksek ihtimalle, bir gece evine gelen meczup bir kadından gayrimeşru bir oğlu daha vardır. Gruşenka adındaki bir kadına aşık olmuştur.
Dimitri Fyodoroviç Karamazov ailenin 28 yaşındaki en büyük oğlu. Babası gibi şehvet düşkünü olan Dimitri (Mitya) yıllarca hiçbir pay alamadığı annesinin mirasından kendisine düşen payın bir kısmını nakden, gerçek değerinin altında parça parça almış ve borcunun kapandığına dair imza vermesine rağmen mirasın gerçek değerini göz önüne alarak babasından daha fazlasını istemektedir. Dimitri’nin üvey kardeşi Alyoşa ile sıkı bağları vardır. Katerina İvanovna ile nişanlı ve babası gibi Gruşenka’ya aşıktır.
İvan Fyodoroviç Karamazov Fyodor Pavloviç’in havaleli dediği ikinci karısından doğan 24 yaşındaki ikinci oğlu. İyi bir eğitim alan İvan nihilist düşünceleri olan ve aileden kopuk yaşayan bir gençtir. Romanda tanrıtanımazlığın üzerinden tartışıldığı İvan’ın da tıpkı Dimitri gibi babasına karşı beslediği düşmanca duyguları vardır.
Aleksey Fyodoroviç Karamazov Fyodor Pavloviç’in yine ikinci karısından doğan 20 yaşındaki en küçük oğlu. Romanda genelde Alyoşa olarak geçen 20 yaşındaki genç belki de Dostoyevski’nin üç yaşında iken kaybettiği oğlunun adını taşıması bakımından romanın sonunda ortaya çıkacak olan savcının deyimi ile en hayırlı evlattır. Kentteki manastırda kalan Alyoşa, İvan’ın nihilist bir şüpheciliği temsil etmesi gibi Hristiyanlığı ve inancı sembolize eder.
Pavel Smerdyakov meczup Lizaveta Smerdyaşçaya (Kokmuş)nın Fyodor Pavloviç ile ilişkisinden doğduğu düşünülen gayrimeşru çocuk. Fyodor Pavloviç tarafından evdeki hizmetçi çifte emanet edilen Smerdyakov saralıdır. Üvey ağabeyi İvan’ı örnek alan bir kopyadır. Her ne kadar Fyodor Pavloviç’e her fırsatta dalkavukluk etse bile ona karşı öfke besleyen Smerdyakov daha sonra hikâyeyi önemli ölçüde etkileyecektir.
Agrafena Aleksandrovna Svetlova kentte birçok erkeğin ilgisini çeken civelek genç kadın. Dimitri’nin ve Fyodor Pavloviç’in de beraber olmak istedikleri Agrafena Aleksandrovna (Gruşenka) Dmitri ve babası arasındaki hiç bitmeyecek olacak husumetin de sorumlusudur.
Katerina İvanovna Verkhovtseva Dimitri’nin nişanlısı. Babasının yaptığı yolsuzluğu saklamak için kendilerine yardım eden ve ordunun kasasından daha sonra ödenmek üzere alınan birkaç bin rubleyi temin eden Dimitri ile bu yaptığının kefareti olarak nişanlanan Katerina romanda asaletin, onurun ve şerefin temsilcisidir.
İlyuşa kentteki bir öğrenci. Ölümü ile romandaki olayların çok az bir bölümünü oluşturduğu sanılsa da aslında İlyuşa Dostoyevski’nin teknik olarak çıktığı doruk noktasının göstergesidir. Ölümü ile teşkil ettiği küçük olay -yazarın üstün yeteneği ile- kitabın felsefesini oluşturan bir ipucuna dönüşmüştür. (karamazov kardeşler isimleri)

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski Yaşam Öyküsü
(30 Ekim 1821, Moskova-9 Şubat 1881, Staraya Russa) dünyaca ünlü Rus romancısıdır.

19.yüzyıl Rus yazarlarının arasında Tolstoy ile birlikte en önde gelen iki isminden biridir. İnsanın en gizli kalmış yönlerini erişilmez bir saydamlıkla ortaya çıkaran evrensel dahi. Kimi okur ve eleştirmenlere göre tüm zamanların en büyük romancısıdır.

30 Ekim 1821’de Moskova?da doğdu. Tam ismi Fyodor Mihayloviç Dostoyevski. Babası bir ordu cerrahı, annesi bir tüccarın kızıydı. Annesinin yardımıyla evde başladığı eğitimini özel bir okulda sürdürdü. Babası sert ve acımasızdı. Annesinin koruyucu tavırlarına sığınıyordu. Annesini 15 yaşında kaybetti. 1837’de girdiği Petersburg Askeri Mühendis Okulu?nu bitirdi. Öğrencilik yıllarını Rus ve Avrupa edebiyatının önde gelen yazarlarının eserlerini okuyarak geçirdi. Kısa bir süre askerlik yaptıktan sonra ayrılıp edebiyatla uğraşmaya başladı. Topraklarında çalışan köylüler tarafından öldürülen babasından az bir miras kalmıştı. 1846’da İnsancıklar adlı ilk kitabını yazdı. 1854’te basılan bu roman ilk Rus toplumsal romanı sayılır. Bu eserin basılmasından sonra ünlendi. 1846’da yazdığı ikinci romanı “Öteki” yeterli ilgiyi görmedi. Ünü giderek kayboldu. 1851 tarihli Ev Sahibesi, 1848’de yazdığı Beyaz Geceler ile Yufka Yürekli romanları da ilgi görmedi. 1849’da yazdığı Netoçka Nezvanova romanı da beklenen başarıyı getirmedi.

Politikayla ilgilenmeye başladı genç liberallere katıldı. Çar 1. Aleksandr’ın güvenlik güçleri tarafından, “devleti yıkmaya çalıştığı” suçlamasıyla arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. İdama mahkum edildiler. Kendisinin kurşuna dizilmesi hazırlıklarını izlemek onda derin etkiler bıraktı. İdamdan son anda vazgeçildi, Sibirya?da 4 yıl ağır hapse ve 4 yıl askerlik yapmaya mahkum edildi. Sibirya’daki cezaevi günlerinde birlikte yaşadığı mahkumları gözlemleyerek Rus halkını daha yakından tanıma fırsatı buldu. Ancak zor koşullar nedeniyle sara nöbetleri geçirmeye başladı. Bu rahatsızlığın etkileri de birçok eserine yansıdı. 1854’te cezaevinden çıkıp askerliğe başladı. Subaylığa kadar yükseldi. 1857’de dul bir kadınla evlendi. Bu evlilik maddi sorunlarını artırdı. Tekrar yazmaya karar verdi. Askerlik cezasının da bitmesi üzerine Petesburg’a döndü. Yeni Çar 2. Aleksandr’ı destekledi. Kardeşi Mihail ile birlikte “Vremya” adlı bir dergi çıkardı. Bu dergi ve dergide yayınlanan romanları yeniden tanınmasını ve eski ününü kazanmasını sağladı. 1862’de Fransa, İngiltere ve İtalya’yı kapsayan bir yurtdışı gezisi yaptı. Aynı yıl dergi kapatıldı. Dostoyevski, Almanya’nın Wiesbaden kentine gitti. Burada kumara başladı.

Rusya’ya dönüşünde “Epoha” isminde yeni bir dergi çıkardı. 1864’te eşini ve kardeşi Mihail’i kaybetti. Borca battı. Kurtulmak için Avrupa’ya kaçtı. Wiesbaden’de kumarda bütün parasını kaybetti. Yayıncısından borç alıp 1865’te Rusya’ya döndü. 1867’de steno ile romanlarının yazımında kendisine yardım eden Anna Snitkina ile evlendi. Bir kere daha borca boğulduğu için yeni eşiyle yine yurt dışına çıktı. Yoksulluk ve para peşinde ülke ülke dolaştı. Ama romanlarını yazmayı da sürdürdü. Bir kere daha yayıncısının desteğiyle Petesburg’a döndü. Tutucu bir haftalık dergi olan Grajdaninin başına geçti. Bir yıl sonra bıraktı.

Bu dönemde eski itibarını ve ününü tekrar kazandı. 1872 yılında yayımladığı Ecinniler adlı romanı birçokları tarafından tüm zamanların en iyi siyasi romanı olarak kabul edilir. Kitap nihilizm, ateizm ve Batı düşüncesinin Rusya üzerindeki etkilerini ele alır. En büyük romanı Karamazov Kardeşleri yazmaya 1879’da başladı. 1880’de şair Aleksander Puşkin’in ölüm töreninde konuşmayı o yaptı. Petersburg Bilim ve Sanat Akademisi’nin edebiyat bölümüne seçildi. Yaşamının son döneminde Petersburg yakınlarında küçük bir kasaba olan Staraya Russa’da yaşadı. 9 Şubat 1881’de burada yaşamını yitirdi. Günümüzde de en çok okunan yazarlar arasında yer alır.

Eserlerinin içeriği ve etkisi
Eserlerinde iki dünya savaşı arasında yaşayan bir kuşağı rahatsız eden ahlaksal, dinsel, siyasal konuları etkileyici bir dil ve ustalıkla dile getirmiştir. Roman kahramanları genellikle kötü yaşam koşullarında yaşayan insanlardır. Bu roman kişileri birbirinden farklı uç düşüncelerle zamanın Rusya’sını politik, sosyal ve ruhsal analizler yoluyla incelerler. Gözlemlerinin keskinliği, ayrıntılara verdiği önem, karmakarışık yaşamından çıkardığı sağlam karakterleri ve roman kurgulamadaki ustalığıyla Avrupa’da ve ülkesinde kendisinden sonra gelen hemen tüm yazarlar üzerinde etkili oldu. Bunlar arasında Alman Edebiyatının önde gelen yazarlarından Hermann Hesse, Franz Kafka, Alman filozof Friedrich Nietzsche, Fransız yazar Marcel Proust ve Amerikalı yazar Ernest Hemingway yer alır. 20. yy yazarları arasında Dostoyevski kadar etkileri çok genis alanlara yayılmış başka bir yazar yoktur ( çok az Dostoyevski karşıtı vardır : Vladamir Nabakov, Henry James, Joseph Conrad ve D.H Lawrence bunlar arasındadır). Batılı ülkelerin edebiyat ve düşün yaşamında önemli bir rol oynamıştır. Bir çok aydın kendisini Varoluşçuluk akımının temel kaynaklarından biri sayar.

Eserleri
– İnsancıklar
– Öteki
– Ev Sahibesi
– Beyaz Geceler
– Bir Yufka Yürekli
– Netoçka Neznanova
– Stepançikovo Köyü
– Ölü Bir Evden Hatıralar
– Ezilenler
– Yeraltından Notlar
– Suç ve Ceza
– Kumarbaz
– Budala
– Ebedi Koca
– Ecinniler
– Delikanlı
– Karamazov Kardeşler
– Başkasının Karısı
– Tatsız Bir Olay
UZUN ÖYKÜ: Amcamın Rüyası
GÜNLÜK: Bir Yazarın Günlüğü
KONUŞMA: Batı Çıkmazı: Puşkin Üzerine Konuşma

?Dostoyevski, yaşamının son yıllarında başyapıtı Karamazov Kardeşler’i tamamladığında, Rus yazınında ‘felsefe düzeyinde roman-tragedya denen türün de temelini attığının bilincinde değildi. Dostoyevski’nin yaşam birikiminin tümünü ve sanat gücünün doruğunu içeren bu roman, gerçekte insanı insan yapan ne varsa, onlara adanmış bir destan niteliğini taşır. Yazar, hiçbir romanında “Karamazov Kardeşler”de olduğu denli insan ruhuna inmemiş, insanoğlunu bu denli kesitler biçiminde, içgüdülerinin ve istencinin tüm görünümüyle sergilenmiştir. Bir aileyi konu alan ve bir felaketler zinciri olarak gelişen olay örgüsü, bireysel öğelerin yanı sıra, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki Rus toplumunu da geçirdiği sarsıntıların tümüyle, dünya edebiyatında bir eşi daha bulunmayan bir sanat aynasından yansıtır.
Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inin aynı konuyu, yani “baba katilliğini” ele alması rastlantı olarak açıklanamaz, der Freud. Haksız da değildir, zira insan en karmaşık duygularını, bir parçası olduğunu hissettiği ama daima dışarıdan baktığı babasına karşı hisseder.
Babasının ölümünü istediği düşüncesi Dostoyevski’nin yakasını hiç bırakmadı, onu hayatının sonuna kadar süren bir bunalıma soktu. Kimine göre bu suçluluk duygusu nedeniyle ilk sara nöbetini geçirdi. Ama edebiyat tarihinin belki de gelmiş geçmiş en güzel romanının ana temasını yine bu suçluluk duygusundan çıkardı. Yazar, Karamazov Kardeşler’de, insan ruhunun en karanlık dehlizlerinde dolaşarak, kendimize bile itiraf edemediğimiz gizli, vahşi, bencil, şehvani duygularımızı sarsıcı bir yoğunlukla dramlaştırır. Tabii bu romanda baba imgesi sadece dünyevi bir imge olarak değil, aynı zamanda Hıristiyan teolojideki anlamıyla da karşımıza çıkar.
Semavi dinlerdeki Tanrı’ya atfedilen baba imgesi de, insanoğlunun baba figürünü ne kadar sancılı ve gelgitli gördüğünün bir yansımasıdır kanımca. Çıkar için veya sadece manevi haz için sevgisi arzulanan, ama aynı oranda da gazabından korkulan “baba”dır Tanrı. Aslında insanoğlu hayatının bütün aşamalarında, biyolojik babasının dışında görece hep bir baba figürüne ihtiyaç duymuş, ama içten içe onu alt etmek de istemiştir. Bu kimi zaman gerçek bir kişi (öğretmen, komutan, ailede bir yakın vb.) kimi zaman da tüzel bir kişi olmuştur (devlet baba). Onun teveccühüyle övünmüş, ilgisizliğiyle hem yıkılmış hem sinirlenmiştir.
Peki “baba ile oğlun” gerçekte paylaşamadıkları nedir? Freud, buna “anne,” diye cevap verir. Öyle ya, tüm savaşların nedeni bir kadın değil midir? Ama “psikanalizin babasının”, çocukluktaki gerilimi açıklayan cevabının tek başına vakayı açıkladığı pek söylenemez. Peki Hamlet’in amcasını (baba yarısını) öldürmesinin nedeni sadece onun kendi babasını öldürmesi mi, yoksa işin içinde bu cinayetten sonra amcasının artık annesiyle beraber olması da yok mu? Ama Hamlet sadece annesi için değil, iktidar için de mücadele verir.

Karamazov Kardeşler’de, kardeşler arasından biri babasını öldürmüştür, ama diğer kardeşler de için için kendilerini suçlar. Çünkü hepsi aslında bunu istemiştir. Niyet şiddetliyse eylemi aslında kimin yaptığının bir önemi var mıdır? Evet, Baba Karamazov hilekâr, dalkavuk, tefeci, ayyaş, ahlak düşkünü bir adamdır (Hatta oğlunun elinden sevgilisini almaya bile çalışır. Yine kadın!) Dostoyevski ondan nefret etmemiz için bize gerekli nedenleri verir. Ama niye çocukları onu öldürmeyi istemek yerine arkalarını dönüp gitmezler? Çünkü o kötü biri olsa da, sıradan biri değildir, arada yıkıcı bir tutku vardır.
Evet, Hamlet’teki nesnesi anne olan iktidar mücadelesi, Karamazov Kardeşler’de tutku ağırlıklı olarak çıkar. Elbette iki eserde de hem tutkuyu hem iktidar mücadelesini buluruz, sadece öne çıkanlar faklıdır.
Ama niye Hamlet (onu belki affedebiliriz zira koşulları daha ağırdır) ve Karamazov Kardeşler her şeye rağmen kendilerini felakete götüren sona direnemezler?
Yanıt için sanırım Oidipus’un acısına ortak olmak zorundayız. Thebai kralı Laios’un oğlu Oidipus kaderinden kaçamaz. Oysa babası kehaneti, yani doğacak oğlunun kendisini öldürüp annesiyle evleneceğini öğrendiğinde kesin bir karar vermiştir; bebek doğar doğmaz öldürülecektir. Ama anne buna razı olmaz. Uzaklara götürülüp bir başına bırakılan bebek de başkaları tarafından kurtarılır. Sonuçta oğlunun öldüğünden emin olan baba yıllar sonra karşısına çıkan delikanlının oğlu olduğunu bilmeden onun tarafından öldürülür. Kader ağlarını örer ve Oidipus daha sonra bilmeden öz annesiyle evlenir. Sonunda gerçeği öğrendiğinde de gözlerini kör eder.
Evet, Hamlet’te ağırlıklı olan iktidar mücadelesine ve Karamazov Kardeşler’deki tutkuya son halkayı Kral Oidipus’ta ekleyebiliriz, kaçınılmaz olan şeyi; yani bir anlamda kaderi. Kimse babasını seçemez, yine aynı şekilde kimse ne kadar uğraşırsa uğraşsın oğlunun ileride nasıl biri olacağını belirleyemez.
Tutku, iktidar mücadelesi, kader… Edebiyat tarihi bu kadim mücadeleyi kabaca (!) böyle formüle eder.
Aslında belki de Kafka’ya kulak vermek en doğru olanı. Her ne kadar kendi hayatı bunu yalanlasa da: “Oğlun babaya başkaldırısı edebiyatta çok eski bir temadır, dünyanın ise ondan da eski bir sorunudur. Bu tema üstüne dramlar ve trajediler yazılıyor, ama doğrusunu söylemek gerekirse bir güldürü konusu”.
Karamazov Kardeşler’de, Alyoşa’nın çok sevdiği Zosima Dede, Dimitri Karamazov ile babası arasında süren ve sonu felaketle gelecek olan çekişmenin barışla çözülmesine yardımcı olmak ister ve konuyla ilişkisi olanları küçük odasında ağırlar. Burada yapılan konuşmalar sırasında kafası kuşkularla dolu olan idealist İvan Karamazov’u eskiden tanıdığı bir doktora benzettiğini söyler ve anlatır. “Yaşını başını almış, zeki olduğundan kimsenin kuşku edemeyeceği bir adamdı. Sizin gibi o da içten konuşuyordu ya, şaka eder, ama acı acı şaka eder gibi bir tavrı vardı. ‘İnsanları seviyorum ama kendi kendime şaşıyorum da, diyordu: İnsanlığa olan sevgim arttığı ölçüde kişilere olan sevgim azalıyor. İnsanlığa hizmet yolunda büyük işler başarmayı düşlüyorum sık sık, gerçekten de insanların mutluluğu uğruna çarmıha gerilmeye bile giderim belki, ama öte yandan bir insanla aynı odada iki gün yalnız kalmaya dayanamam, bunu deneyimlerimden biliyorum. Bana yakın olunca kişiliği onurumu eziyor, özgürlüğümü kısıtlıyor… Gelgelelim, kişilerden nefret ettiğim ölçüde insanlığa olan sevgim artıyor.”
Bu küçük alıntı insan davranışına ilişkin çok önemli bir ipucunu ele verir. İçimizde insanlığın bir hamlede kopartılabilecek tek kafası olmadığına esef eden ‘Caligula’lardan çok, içi sevgi dolu despotlar barındırırız. İnsanlar için çarmıha gerilmeye, ölüme gitmeye hazır hissederiz çoğu zaman kendimizi ama, sözgelimi yukarıdaki alıntıdaki doktor gibi, birinin yemeğini yavaş yemesine ya da nezle olmasına tahammülümüz yoktur. Özellikle insanlar, insanlar için kurduğumuz düşlerin en önde gelen engelidir. Hiçbir zaman tam istediğimiz gibi olmamaları bir yana, mutsuz olmaları, acı çekiyor olmaları da sinirimizi bozar. Zosima Dede tarafından bu doktora benzetilen İvan Karamazov da romanın ilerki bölümlerinden birinde Alyoşa’ya insanlar ve hayat hakkındaki düşündüklerini anlatırken, insanların çektiği acıları sıralar uzun uzun. Özellikle de çocuklara uygulanan vahşetin haberlerini toplamaktadır İvan. Romanın özellikle bu bölümü insanlardan nefret etmek için yeteri kadar malzeme taşır. Ama aynı oranda insanları sevdirecek malzeme de taşır. Acı verene öfke duyar, acı çekene yardım etmek, onun intikamını almak, en azından acısını telafi etmek isteriz. Ama yalnızca acı çektirdiği için değil, çektiği acıyla sırtımıza yüklediği yük nedeniyle de düşman kesiliriz insana. Onu yüceltirken soyutlar, gerçeklerle yüzleştiğimizde somuta indirgeriz. Somut gerçekler, ideallerimize uymayanlar onurumuzu ezer, özgürlüğümüzü kısıtlar. İnsanlığı sevdikçe insanlardan nefret etmek böyle bir duygudur. Bir yanıyla soyludur da: Yardım etmek, kurtarmak ister.
İşte böyle zamanlarda, Cioran’ın karanlık kehaneti gerçekleşir: “Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar.” Yine aynı kitaba, ‘Çürümenin Kitabı’na Cioran şöyle başlar: “Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş. İnanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur… İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.” **

Kaynaklar
* Nevcihan Oktar? yorumu
** Umut Dağıstan?ın, 17/06/2007 tarihli Radikal Gazetesinde ?Babalar ve Oğullar? adlı yazısı

Karamazov Kardeşler – Fyodor Mihailoviç Dostoyevski” üzerine 4 yorum

  1. Uzun yıllar önceydi. Ortaokul son sınıfa geçtiğim yazdı: Çok etkilemişti bu kitap beni.

  2. Gerçekten bu roman yaşamüstü bir şey.. Sanki insan geriye düşünüşün bir anlamda aynası… Bir klasik olduğunu okuyanlar bilir..

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Kapat