Karanlık Sırların Aynası: Dr. Jung ile “Fanus” Üzerine Kurgusal Bir Röportaj!

Bugün kurgusal bir zaman makinesine biniyor ve dünyaca ünlü yazar Morris West’in o sarsıcı Fanus romanının sayfaları arasına, 1913 yılının sisli Zürih’ine dalıyoruz! Bir yanda ensest, cinayet ve karanlık fantezilerle dolu bir geçmişi olan, soylu ve güzel hasta Magda Kardoss von Gamsfeld; diğer yanda ise kendi zihninin dehlizlerinde kaybolmaktan ölesiye korkan, psikanalizin dev ismi Dr. Carl Gustav Jung…

Eğer bugün Dr. Jung karşımızda otursaydı ve ona o tekinsiz terapi odasında yaşananları, insan ruhunun o korkunç sınırlarını sorsaydık, bize neler anlatırdı dersiniz? İşte o koca profesörle, Fanus kitabının satır aralarından süzülerek yaptığımız o tüyler ürpertici kurgusal röportaj!


Blog Yazarı: Saygıdeğer Dr. Jung, 1913 yılında Zürih’teki evinize Paris’ten kaçıp gelen Magda Kardoss von Gamsfeld adında bir kadın başvurdu. Dışarıdan bakıldığında zengin, güzel ve kusursuz bir hanımefendiydi. Ancak bu terapi süreci sıradan bir tedaviden çok, tehlikeli bir kedi-fare oyununa dönüştü. Bu vaka sizi neden bu kadar sarstı ve korkuttu?

Dr. C.G. Jung: Sevgili dostum, beni asıl korkutan şey Magda’dan ziyade kendi içimdeki karanlıktı. O dönemde ben de deliliğin eşiğinde olduğumu biliyor ve ölesiye korkuyordum. Geceleri karabasan topraklarında, kan denizlerinde dolaşıyor, ayna karşısında vahşi ve düşman bakışlı bir yabancı görüyordum. Magda bana geldiğinde, onun kişiliğindeki karanlık çatlakların benimkilerle ne kadar benzeştiğini fark ettim. İkimiz de şiddetten hoşlanıyorduk, ikimizin de değişken ve saplantılı bir kişiliği vardı. Onun varlığı beni tehdit ediyordu; aramızda güçlü bir cinsel çekim olduğu kadar, görünmez bir düşmanlık ve öldürme isteği de vardı. Magda, içimdeki karanlık Gölgem’in günün birinde denetimi ele geçirebileceği korkumu tetikledi.

Blog Yazarı: Kitaba adını da veren o meşhur “Fanus” rüyası ne anlama geliyordu? Magda’nın bilinçdışı ona ne anlatmaya çalışıyordu?

Dr. C.G. Jung: Magda rüyasında kendini uçsuz bucaksız bir çölde, kızgın kumlarda çırılçıplak ve kafası kazınmış halde cam bir fanusun içine kapatılmış olarak görüyordu. Yukarıdaki kızıl güneş, alaycı ve suçlayan bir göz gibi onu süzüyordu. Aslında bu fanus çok anlamlı bir simgeydi; hem bir tutukevi, hem suçlarının sergilendiği bir vitrin, hem de düşman ellerden uzak, güven içinde yaşayabileceği bir dölyatağıydı. Güneşin kızıl gözü ise, Tanrı’yı ve ondan kaçamadığı yargılayan bilinci simgeliyordu. En yakın arkadaşı İlse’yi kasten öldürmüş, babasıyla ensest ilişki yaşamış ve batakhanelerde sadomazoşist işkence oyunlarına katılmış bu kadın, dışarıya karşı ne kadar güçlü bir maske taksa da, bilinçdışında kendi suçluluk fanusuna hapsolmuştu.

Blog Yazarı: Terapide güç savaşları da eksik olmuyor. Magda size açıkça şantaj yapmaya kalktı, çantasında taşıdığı mavi bir şişe dolusu prusik asitle intihar edeceğini ima etti. Bir hekim olarak bu tehdide nasıl boyun eğmediniz?

Dr. C.G. Jung: O şişe bana yöneltilmiş bir gözdağıydı. Hastalarımdan biri daha önce beni silahla tehdit etmişti, bu oyunlara alışkınım. Ona çok net bir dille şunu söyledim: “Beni yaşamınızla tehdit etmeyin. Onu size ben vermedim, alamam da. Mucize yaratmak, şeytan kovmak da benim işim değil”. Benim görevim bir cerrah gibi hastalıklı organı kesip atmak değildir; hastanın kendi gerçeğiyle uzlaşmasını sağlamaktır. Ona silahı dolduranın kendisi olduğunu, ancak Rus ruleti oynayacak olanın ben olduğumu söyledim. Terapistin boyun eğdiği an, hastanın da son umudunu yitirdiği andır.

Blog Yazarı: Peki ya sizin kendi kriziniz? “Yaralı Şifacı” efsanesini bizzat yaşadığınızı görüyoruz. O dönemde eşiniz Emma ve asistanınız Toni Wolff arasında da ciddi bir sıkışmışlık yaşıyordunuz değil mi?

Dr. C.G. Jung: Ah, sormayın… Karım, çocuklarımın annesi Emma ile benim ruhsal çözümlememi üstlenen, karanlık dehlizlerimde bana rehberlik eden sevgilim Toni Wolff arasında tam bir savaşın ortasındaydım. Kendi bütünlüğüm hızla parçalanıyordu. Magda’ya ulaşabilmek, o kibirli maskesini indirebilmek için kendi zayıflıklarımı da masaya yatırmak zorunda kaldım. Ona, kendi gölgemle nasıl boğuştuğumu, hayalle eylem arasındaki o incecik duvarın nasıl kolayca yıkılabileceğini anlattım. Çünkü eğer acı çeken birine yukarıdan bakarsanız, ona asla ulaşamazsınız.

Blog Yazarı: Seansların sonu gerçekten nefes kesici. Magda sizden adeta bir Katolik rahibi gibi günahlarını affetmenizi, ona dışarıdan bir yaşama amacı vermenizi istediğinde ipler koptu. O dramatik anı nasıl özetlersiniz?

Dr. C.G. Jung: Magda benden yapamayacağım bir şey istiyordu; hak etmediği halde günahlarını bağışlayacak bir Tanrı göstermemi bekliyordu. Ona, “Ben cennete bilet satmıyorum. Cennetin nerede olduğunu da bilmiyorum. Ama cehennem kafalarımızın içinde. Onu kendimiz yaratıyoruz” dedim. Gerçeği anladığında dehşete düştü. Bana bir panter gibi saldırdı, göğsümü yumrukladı, yüzümü tırmaladı. Sonra da diz çöküp pantolonumun düğmelerini açarak beni baştan çıkarmaya yeltendi. O an anladım ki biz birbirimiz için çok tehlikeliydik; birlikte çıldırabilirdik. Kar Kraliçesi masalındaki buz tutmuş yüreği, ancak bir damla gözyaşı eritir. Magda değişmeyi reddetti. Ve ben de onu, o kendi ördüğü fanusun içinde bırakmak zorunda kaldım…


Blog Yazarının Notu: İşte böyle kıymetli okurlar! Bazen en usta hekimler bile insanın kendi eliyle kilitlediği o karanlık “fanus”un kapısını dışarıdan açamaz. İyileşme, her zaman insanın kendi dökeceği o bir damla cesur gözyaşıyla başlar!

Sizin iç dünyanızda, sırlarınızı sakladığınız o kırılmaz fanus nerede duruyor dersiniz? Yorumlarda buluşalım!