Katharlar: Kilisenin lanetlediği halk

Kathar kelimesi, bilindiği kadarıyla Yunanca “kathari” (saf, temiz) kelimesinden türemiş bir sözcük. Katolik Kilisesi’nin lanetleyerek defalarca soykırıma uğrattığı Katalanların ataları olan bu halk, dinsel dogmaları reddederek kendilerini adil ve temiz bir hayat sürmeye adadılarsa da sonları oldukça acı ve kanlı oldu.

Kudüs’e düzenlenen Haçlı Seferi dalgalarının Filistin kıyılarında sönmeye yüz tuttuğu dönemde, Avrupalı toplumlar büyük bir inanç krizi yaşıyorlardı. Tanrı’yı ​​kiliselerde, yolsuz din adamları eliyle ve Latince metinlerde bulamadılar ve ona ulaşmak için başka yönlere doğru yol almaya başladılar.

Yoksulluğun ve kilise zulmünün kol gezdiği Avrupa’da dinsel muhalefet yayılıyordu. Her yerde yeni ve farklı mezhepler filizleniyordu ve İncil’in saf kaynağına duyulan ihtiyaç nedeniyle, ilkel kilise modeline dönüş yaşanıyordu. Yoksulluğa övgüler düzen Katolik eğilimlere karşı hayatı sıkı çalışma ve dini ritüellerle geliştirmeye yönelik (Katharlar gibi) iki ana eğilim ortaya çıkmıştı. Bu hareketlerde öne çıkan mesele, halkın dilinde vaaz vermekti. Ayrıca Ortaçağ Kilisesi’nin hiç de hoşuna gitmeyecek bir slogan benimsemişlerdi: “İnsanlara itaat etmektense Tanrı’ya itaat etmek daha iyidir!”
Erkekler ve kadınlar, her yerde rastladıkları kötülüğe karşı bir direniş göstermeye çalıştılar. Kilisenin anlamsız uygulamalarını altüst ettiler, bebeklerin vaftiz edilmesini eleştirdiler ve kötü niyetli rahiplerin dağıttığı kutsal kitapların geçerliliğini reddettiler.

Geliştirdikleri özgürlükçü anlayış ve görece eşitlikçi toplum, sanat, kültür ve toplumsal gelişim alanlarında büyük bir sıçramaya yol açtı. Olağanüstü güzellikte kaleler, müreffeh kentler ve mutlu bir toplum inşa etmeyi başardılar. Ancak, toplumları ne denli gelişkin olursa olsun, Engizisyon çağında yaşıyorlardı ve onların bu üstün kültürel yapısı, Kilisenin görmeyi en son arzu edeceği şeydi.

KEŞİŞLER VE ŞÖVALYELER ÇAĞI

11. yüz yıl keşişler ve şövalyeler çağıydı; aynı zamanda dini çatışmalar da yaşanıyordu. Katharlar teolojik temel olarak Gnostik’ti. Biri kötü-diğeri iyi olan iki tanrı olduğuna inanıyorlardı. Kötü olan ilk tanrı (Şeytan), görünür ve maddi olan her şeyden sorumluydu ve Eski Ahit’te bahsedilen tüm acımasızlıkların sebebiydi. Öte yandan, iyi kalpli ve yardımsever tanrı, Katharların taptığı yaratıcıydı ve İsa’nın insanlara taşıdığı mesajı o göndermişti.

Katarların dini anlayışı, özellikle de yoksulluğun övülmesi ve rahiplerin ahlaki karakteri konularında Katolik Kilisesi’nin işleyişiyle doğrudan çelişiyordu. Herkesin İncil’i kendi dilinde okuyabilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Bu anlayışın neticesinde, İsa’nın öğretilerini mümkün olduğunca yakından takip edebilmek için her türlü çabayı gösterdiler.
Öte yandan, halkın dinsel bilgilere ilk elden erişmesini sakıncalı bulan Toulouse Piskoposu, 1229 yılında açıkça İncil çevirilerini kınadı ve hatta insanların İncil’e sahip olmalarını yasakladı.

Katolik Kilisesi’nin Katoliklere reva gördüğü hayat oldukça çileliydi. Laik hükümdarlar dahi “sapkınlara” işkence yapmak ve onları sakat bırakmak için kullanılıyordu ve bunu reddeden her hükümdar, Kilise tarafından cezalandırılmıştı.
Katharlar, 12. Yüz yıldan başlayarak egemen Katolik Kilisesi’ni ahlaki gevşekliği nedeniyle reddettiler: Dolayısıyla “temiz, saf” anlamına gelen “Kathar” ismini kullanmaya başladılar. Katolik kaynaklarına göre Katharlar tüm maddi dünyanın kötülükle dolu olduğuna inanıyorlardı.

DİNSEL KÖKENLER

Kimi araştırmacılara göre, Katharların dini kökleri 2500 yıl öncesinin doğu dinlerinden olan Zerdüşt inancına, dünyanın iyilik ve kötülüğü temsil eden iki karşı güçten oluştuğu düşüncesine dayanıyordu. Sonraki dinlerin birçoğu bu başlangıç ​​noktasını almaktaydı ve 11. yüz yılda Balkanlar yoluyla Avrupa’ya ulaşan bu inanışın ortaya çıkardığı Kathar dini de bunlardan biriydi.
Kathar gibi “düalist” (ikici) bir dinle Hristiyanlık gibi tek tanrıcı bir din arasındaki temel farklılık, kötü güçlere verilen önemde yatmaktaydı. Katharlar ve diğer dualistler, (Hristiyanlar iyi güçlerin üstün olduğuna inanırken) bunların eşit önemde olduğuna inanmaktaydılar.

Hristiyanlıkla birçok temel fikri paylaşmasına rağmen, Kathar dini bazı önemli açılardan Hristiyanlıktan farklıydı. Özel mülkiyet onaylanırken, evlilik kurumu yasaktı. Ebedi hayata doğru giden yol olarak “reenkarnasyona” (yeniden doğuşa) inanan Katarlar, kesinlikle vejetaryendi ve tüm cinsel zevklerden uzak durmaya çalışıyorlardı. Bedensel zevkten kaçınmalarının sebebi, Tanrı tarafından yaratılan iyi bir ruhun, şeytanın yarattığı kötü bir vücuda sıkıştığına inanmalarından kaynaklanıyordu. Hedefleri cennete ulaşmaktı; kötü bir dünyadaki zoraki yaşamı sürdürmek değil.
Kathar dininin amacı saflık elde etmek, “kusursuz” olmaktı. Bütün dinlerde olduğu gibi, belki de kutsal kitabın kurallarını izleyen gerçek inananların sayısı, din ilkelerini geniş ölçüde destekleyen ancak dünyevî zevklerden de vazgeçmeyenlerin sayısından çok daha azdı.

ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜN BİR SONUCU

11, 12 ve 13. yüz yıllar, Avrupa’da ruhani hareketlerin açıkça Gnostik bir karaktere kavuşmasıyla kendini gösteriyordu. 11. yüz yılın sonlarında, Bizans İmparatorluğu ve Balkan Yarımadası’nda yüzyıllarca süren Ortodoks zulmünden sağ çıkan bir Gnostik din (Bogomillik), Fransa’nın Languedoc bölgesine ve Kuzey İtalya’daki bölgelere yayıldı. Bogomillik buralarda kök salarak, sonraki üç yüz yıl boyunca Kathar dini olarak gelişti.
Güney Fransa’da yaşatılan Troubadour geleneklerinin ve Kabala’da aktarılan Yahudi Gnostisizminin ilk çiçekleri de böylece ortaya çıkmış oldu. İspanya’nın güneyinde, İslam dahilindeki Gnostik anlayışa kök salmış olan mistik gelenek, Türk, Fars ve Sûfi geleneklerinde büyük bir figür olan İbn Arabî (1165-1240) tarafından şekillendirilmişti. Katharların Hristiyan, Yahudi ve İslami mistik geleneklerinin karma bir anlayışıyla ortaya çıkışı, tarihte ender rastlanan bir durumdu. Bu çeşitli inanışların ilişkisini tam olarak açıklayabilecek bir tarif bulunmamakla birlikte, ortaya çıktıkları çevre, Gnostik geleneğin belirgin bir yeniden dirilişini temsil etmekteydi.

FRANSA KATHARLARI

Fransa’daki Katharlar, kısmen Roma Katolik Kilisesi’nin aşırılıklarına tepki olarak ortaya çıkan tepki nedeniyle Toulouse yakınlarındaki Languedoc bölgesiyle Albi ve Carcassonne merkezliydi. Kathar dini, bölgedeki hem köylüler hem de soylular tarafından desteklendi; tahminen nüfusun yüzde 10’u bu dini seçmişti.
Toulouse kontları Fransa’nın güneyinde büyük arazilere sahipti ve kuzey Fransa’nın feodal yapısını reddettikleri için, kuzeyden daha “modern” yaşıyorlardı. Aynı zamanda bu toplum daha özgürlükçüydü; örneğin şehirler kendi temsilcilerini seçebiliyordu; bu toplumsal işleyiş, Kathar dininin yayılmasına da yardımcı olmuştu.
Başlangıçta Katharları ve Katolikleri birleştirmek için girişimlerde bulunuldu; ancak bu çabalar sonuçsuz kaldı. Katolik Kilisesi Kathar dinini sapkın olarak değerlendirdi; çünkü Tanrı’nın temelde iyi bir dünya yarattığı düşüncesi de dahil olmak üzere, Katharlar Eski ve Yeni Ahit’in önemli bir kısmını reddediyordu. Katharlar, göklerin yaratılışını Tanrı’ya, Dünya’yı ise Şeytan’a atfediyordu.
Kathar dininin gücü arttıkça, Katolik Kilisesi tarafından algılanan tehlike de o kadar büyüdü. 1198 yılında Papa seçilen III. Innocent, Katharlara karşı savaş ilan etti.

ALBİGEN ve KRALİYET HAÇLI SEFERLERİ

Albigen Haçlı Seferi 1209 yılının başında Fransa’nın Beziers kentinde başladı. Halk “sapkınları” teslim etmeyi reddetti ve kısa bir süre sonra şehir düştü; bu saldırıda 20 binden fazla kişi (çocuklar da dahil olmak üzere, neredeyse kentin tüm nüfusu) öldürüldü. Bu savaşın sloganı, Papa Arnaud Amaury tarafından dillendirilmişti: “Her şeyi öldürün! Tanrı kendi isteğini yayacak!” Bunu takiben, takviye edilmiş diğer Kathar şehirlerini kenarda tutarak zayıf şehirlere saldırılar düzenlendi.
Carcassonne, özellikle o safhada güçlendirilmemiş bir kentti; ancak yine de şiddetli bir direniş gösterdi. Fakat şehre gelen su yolları kesildikten sonra kent düştü.
Bu seferin ardından Katolik Kilisesi’nin Haçlı ordusu geri çekildi; fakat Katharlar varlıklarını sürdürdüler. Bu zaman zarfında pek çok takviye edilmiş kasaba ve kaleyi direnişe hazırladılar. Haçlı ordusu komutanlarından Kont Simon de Montfort ve ordusu, sonraki dokuz yıl boyunca acımasızca saldırdı. Yakılmış, soykırımdan geçirilmiş ve yıkılmış kasabaların düşüşünü takip eden katliamlara dair çok korkunç hikayeler anlatılıyordu.

1216,1218 ve 1222 yıllarında daha büyük saldırılar gerçekleştirildi ve Kathar kent ve kasabaları Katolik ordusu tarafından tam anlamıyla kılıçtan geçirildi.
1224 yılında saldırılar durdu ve Katolik Lordlar kalelerine geri döndü; böylece Katharlar bir süreliğine nefes alabildiler. Ancak Fransa Kralı VIII. Louis, güneydeki toprakları yeniden ele geçirme arzusuyla doluydu ve yeni Papa III. Honorius’un desteğiyle Mayıs 1226’da yeni bir haçlı seferi başladı.
Haçlı seferi, Toulouse dışındaki tüm kent ve kasabaları yıkarken, yeni kral kısa süre sonra hastalandı ve öldü. Bununla birlikte Toulouse, IX. Louis’yle bir anlaşma yapmaya zorlandı (Meaux Antlaşması). Meaux Antlaşması’nı takip eden yıllarda, Papa adına hareket eden Engizisyon, “sapkınları” ve Katharları ezme yetkisini sonuna dek kullandı.
1240 yılında Katharların işgal edilen şehirlerini geri alma girişimine rağmen, savaş büyük ölçüde kaybedildi ve neticede Kathar kaleleri işgalciler tarafından ele geçirildi. Sonraki yıllar içerisinde tüm Kathar ülkesi Fransız topraklarına katıldı.
Bilinen son Kathar soylusu, 1321’de canlı canlı yakılan Guillaume Bélibaste idi ve sonuç olarak bölgede yüzlerce yıldır süren savaş ve yıkım, Katharların yok edilmesiyle neticelendi.

Kaynaklar:
http://www.cathar.info/
http://philipcoppens.com/catharism.html
https://www.thoughtco.com/cathars-and-albigenses-249504
https://christianhistoryinstitute.org/study/module/cathars
http://www.francethisway.com/history/history-cathars.php

Tarkan Tufan
gazeteduvar.com.tr

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here