“Keşke Bizi Kendi Halimize Bıraksalardı”: Bir Bireysel ve Toplumsal Feryat

Otistik bireylerin ve ailelerinin iç dünyasından yükselen bu güçlü ve yürek burkan feryadı: “Keşke Bizi Kendi Halimize Bıraksalardı” derinlemesine ele almak istiyorum. Bu cümle, sadece bir isyan ifadesi değil, aynı zamanda yanlış yönlendirilmiş iyi niyetlerin, dayatmacı müdahalelerin ve anlaşılmamanın yarattığı derin bir yorgunluğun ve hayal kırıklığının da dışavurumudur.


Bu cümle, otistik bireylerin ve onların bakım verenlerinin, hayatlarının belirli dönemlerinde, maruz kaldıkları yaklaşımlar karşısında hissettikleri derin bir çaresizliğin ve özlem duydukları koşulsuz kabulün özeti gibidir. Toplumun ve hatta bazen ailelerin “iyiliği için” ya da “düzeltme” adına yaptığı müdahalelerin, aslında bireyin özgün benliğini nasıl baskı altına aldığını, hatta travmatize ettiğini gösterir.


1. Müdahale Paradoksu: “Yardım Etme” Adına Yapılan Zararlar

Otizm, uzun yıllar boyunca “hastalık çerçevesi” içinde ele alındığında, otistik bireyin kendine özgü özellikleri, davranışları ve iletişim tarzları birer “semptom” veya “eksiklik” olarak görülmüştür. Bu algı, iyi niyetli bile olsa, bireyin iç dünyasında büyük yıkımlar yaratmıştır:

  • “Düzeltme” ve “İyileştirme” Baskısı: “Otizmi iyileştirelim” veya “çocuğu normalleştirelim” hedefiyle uygulanan yoğun ve zorlayıcı terapiler, bireyin doğal davranışlarını (örneğin stimming, özel ilgi alanları, farklı iletişim biçimleri) bastırmaya odaklanmıştır. Bu yaklaşımlar, bireyin duyusal ihtiyaçlarını, otantik iletişim biçimlerini ve içsel deneyimlerini görmezden gelmiş, onları “istenmeyen” davranışlar olarak etiketlemiştir. Sonuç: İçsel bir savaş ve kimlik erozyonu.
  • Normalleşme Yükü: Toplumun dayattığı “normal” kalıplara uyma zorunluluğu, otistik bireyleri sürekli bir maskeleme (daha önceki yazımızda değindiğimiz gibi) sürecine itmiştir. “Göz teması kur, gülümse, el sıkış, sosyal ipuçlarını anla, asla özel ilginden bahsetme…” gibi bitmek bilmeyen kurallar, bireyin kendi doğal ritmini, enerji seviyesini ve otantik varoluşunu yaşayamamasına neden olmuştur. “Keşke bizi rahat bıraksalardı da, kendi hızımızda, kendi tarzımızda öğrenebilseydik; o zaman belki kendimizi daha az kırık hissederdik.”

2. Otonomi ve Kimlik Erozyonu: “Ben Kimim ki Karar Vereyim?”

“Kendi halimize bırakılmama” durumu, bireyin en temel haklarından biri olan otonomiye ve kimlik gelişimine de darbe vurur:

  • Karar Alma Hakkının Gaspı: Otistik bireylerin, kendi adına karar verme, kendi yaşamını yönlendirme veya kendi tercihlerini dile getirme hakkı, çoğu zaman “onun için en iyisi” olduğunu düşünen ebeveynler, uzmanlar veya sistem tarafından hiçe sayılmıştır. Bu, bireyin kendini pasif, yetersiz ve güçsüz hissetmesine yol açar.
  • Özgün Kimliğin Reddi: Otizmin bir hastalık olarak görülmesi, otistik kimliğin meşruiyetini reddeder. Birey, “düzeltilmesi gereken bir durum” olarak etiketlendiğinde, kendi otistik özellikleriyle barışamaz, onları bir utanç kaynağı olarak görür. Bu da benlik saygısını ve özgüveni derinden zedeler.
  • Psikolojik Bedel: Sürekli müdahaleye, denetime ve “düzeltme” çabalarına maruz kalmak, bireyde kronik stres, yüksek anksiyete, depresyon ve hatta travma sonrası stres belirtileri yaratabilir. “Her denetleme, her ‘düzeltme’ çabası, içimdeki kırılgan benliğe bir darbe daha vurdu. Sanki hep yanlış yapıyormuşum gibi…”

3. Sistemsel Eksiklikler ve Klüjokrasi’nin Yansımaları:

Bu “kendi halimize bırakılsaydık” feryadı, sadece bireysel deneyimlerden değil, aynı zamanda sistemik yetersizliklerden de kaynaklanır:

  • Yamalı Hizmet Sistemi (“Klüjokrasi”): Önceki yazımızda ele aldığımız gibi, otizm hizmetlerinin parçalı, koordinasyonsuz ve yetersiz yapısı, aileleri ve bireyleri bir labirentte kaybolmaya zorlar. Sunulan “yardım” çoğunlukla tam da ihtiyaç duyulan şey değildir ve bürokratik engellerle doludur.
  • Nöroçeşitlilik Bilgisinin Eksikliği: Birçok uzmanın, eğitimcinin ve hatta ebeveynin hala eski, “hastalık” odaklı paradigmalarla hareket etmesi, otistik bireylerin gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu anlamayı zorlaştırır.
  • Kaynak Yetersizliği: Özellikle yetişkin otistik bireylere yönelik hizmetlerin ve desteklerin kısıtlı olması, “kendi halimize bırakılmak” zorunda kalmanın gerçek bir sonucu olarak ortaya çıkar; ancak bu, olumlu bir “bırakma” değil, bir “terk edilme”dir.

4. “Kendi Halimize Bırakılmak” Ne Demektir? Bir Kabul Manifestosu

“Keşke bizi kendi halimize bıraksalardı” cümlesi, aslında pasif bir kabulleniş değil, aktif bir taleptir. Bu talep şunları içerir:

  • Koşulsuz Kabul: Bireyin, otistik özellikleriyle birlikte, olduğu gibi kabul edilmesi. Onun bir “proje” değil, değerli bir insan olarak görülmesi.
  • Destekleyici Ortamlar: Bireyi “normalleştirmeye” zorlamak yerine, onun duyusal, sosyal ve iletişimsel ihtiyaçlarına göre çevrenin (okul, iş yeri, ev, sosyal alanlar) uyarlanması. Bu, “toplumun engelleri kaldırması” anlamına gelir.
  • Özerkliğe Saygı: Bireyin kendi adına karar alma, kendi yaşamını yönlendirme ve kendi sesini duyurma hakkına koşulsuz saygı duymak.
  • Güçlü Yönlere Odaklanma: Otistik bireylerin zorluklarına değil, benzersiz yeteneklerine, ilgi alanlarına ve güçlü yönlerine yatırım yapmak. Onların potansiyellerini ortaya çıkaracak alanlar yaratmak.
  • Kendi Hızında Gelişim: Herkesin kendi öğrenme ve gelişim hızı olduğu gerçeğini kabul etmek ve dayatmacı zaman çizelgelerinden vazgeçmek.

Sonuç: Bir Feryat, Bir Umut ve Bir Çağrı

“Keşke bizi kendi halimize bıraksalardı” feryadı, bir isyan kadar, bir umut çığlığıdır. Bu cümle, toplum olarak “yardım etme” motivasyonlarımızı, “normal” kavramımızı ve farklılığa yaklaşımımızı sorgulamamız gerektiğini anlatır.

Bir terapist olarak inanıyorum ki, otistik bireylere ve ailelerine yapılacak en büyük “yardım”, bazen hiçbir şey yapmayıp, sadece onların otantik varoluşlarına saygı duymak, onları dinlemek ve ihtiyaç duydukları destekleri onların kendi kararları doğrultusunda sunmaktır. Onları “düzeltmeye” çalışmak yerine, kendileri olmalarına izin vermek ve bu farklılığın topluma katacağı zenginliği görmek, hepimiz için daha kapsayıcı ve anlayışlı bir gelecek inşa etmenin tek yoludur. Belki de en büyük yardımımız, bazen hiçbir şey yapmayıp, sadece var olmalarına ve kendi yollarını çizmelerine izin vermektir. Bu, gerçek sevgidir.