Kitapların bir geleceği var mı? – Kaya Genç

Roman sanatının öldüğünü söylemek yirminci yüzyılın en zevkli yazar sporlarından biriydi; romanın ölümünü ilan eden kişi hemen kendisine oyun arkadaşları bulur, aynı takımdan veya karşı takımdan oyuna katılanlarla birlikte bu metafizik sorunu dergilerde, televizyonlarda, kitaplarda uzun uzadıya tartışırdı. Yazarın ölümü gibi romanın ölümünün de kuramsal tartışmaların odağına oturduğu bir dönemin ardından 21. yüzyıl bize yeni bir ölüm haberini, kitabın öldüğü bilgisini getirdi. Özellikle de Kindle, iPad gibi elektronik kitap cihazlarının yaygınlaşması ve gündelik hayatın bir parçasına dönüşmesiyle romanların sanatsal formlarından çok fiziksel özelliklerinin ortadan kalkacağı söylenir oldu. Yaptıkları söyleşilerde bu konudaki görüşlerini alıntıladığımız Stephen King, Philip Roth, Paul Auster gibi yazarlar farklı pozisyonlardan tartışmaya dahil oluyorlar.

Philip Roth
?Kitabın şansı yok?
25 yıl sonra roman okumayacağımızı söylediğinizde provakatif olmaya mı çalışmıştınız?
Hayır, iyimser olmaya çalışmıştım. Bence roman okuma eyleminin kendisini bir külte dönüşececek. Roman okurları, bugün şiir okuyan insanlar gibi bir azınlık olacak. Basılı kağıt ortadan kalkacak, kitabın nesne olarak kendisi ölecek. Bir roman okumak belli bir odaklanma ve konsantrasyon gerektirir. Okumaya kendinizi adamanız gereklidir. Böyle bir konsantrasyona günümüzde çok fazla sayıda insanda rastlamak güç. Kindle benim bahsettiğim konuda bir değişiklik yaratmayacak. Kitap ekranla yarışamaz. Sinema perdesiyle yarışa girdiğinde kazanamadı. Televizyon ekranıyla yarıştığında kazanamadı. Bilgisayar ekranıyla girdiği yarışı da kazanamaz. Şimdi bütün bu ekranların hepsine sahibiz ve kitabın şansı yok. Ama yanılıyor da olabilirim.
(The Daily Beast)

Paul Auster
?Romanlar kendini yeniden icat ediyor?
Philip Roth kitapların öldüğünü söylüyor. Haklı mı sizce?
Philip on yıllardır bunu söylüyor. Ancak işin aslı şu ki o kitap yazmaya devam ediyor ve insanlar da onun kitaplarını okumaya devam ediyor. Ben insanların öykülere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu öyküleri her yerde arıyoruz. Televizyon, çizgi roman, radyo tiyatrosu, sinema fark etmez. Kendi çocukluğunuzu düşünün. Masal dinlemek ne kadar önemliydi. Bu hayali karakterler gerçekliği şekillendirmeye yardım ederdi. Bana kalırsa anlatı ve kurmaca olmasa insanlar insan olmazdı. Evet, muhtemelen geçmişe oranla daha az sayıda insan roman okuyor ama yine de eğer bir kitapçıya girerseniz orada binlerce kitaba rastlayacaksınız. Eğer birileri onları almıyor olsaydı bu kitaplar da basılıyor olmazdı. Ben kitapların yok olacağına inanmıyorum. Roman öylesine esnek bir form ki, örneğin sone formuna hiç benzemiyor. Sabit bir formu yok. Onunla istediğinizi yapabilirsiniz. Kitabın iki kapağı arasında her şey serbest, roman sanatının kuralları yok. Ben roman sanatının bu yüzden sürekli olarak kendini yeniden icat ettiğini düşünüyorum. Toplum da sürekli olarak kendini yeniden icat etme ihtiyacı duyuyor. Öyküler olmadan bunu yapamaz. Philip Roth?a ne kadar saygı duysam da bu konuda yanıldığını düşünüyorum.

İnternet çağında edebiyat nasıl değişecek?
Bildiğim kadarıyla zaten bir değişim yaşanıyor. Yirmi yıl önce hipermetinle başlayan bir değişim bu. Çok anlatıcılı, çok anlatılı, hipermetin formunda yazılmış romanlar var. Ben teknolojiyle çok içli dışlı değilim. Bir bilgisayarım, bir cep telefonum yok, bunu size itiraf etmeliyim. Ama geçenlerde bir derginin insanların cep telefonlarında okuyabileceği kadar kısa öyküler yayımladığını gördüm; bence bu ilginç. İnsanlar yeni teknolojiyle fikirlerini deniyorlar. Tam olarak nereye gittiğini görmek için çok erken. İster sayfa olsun ister dijital bir ekran, fark etmez. İnsanın okuduğu sözcükler var, bu okumanın yaşattığı bir deneyim var. Önemli olan yegane şey de bu.
(BigThink)

Umberto Eco
?Antik Yunan?dan bu yana aynı tartışma?
Roman sanatının, kitapların ve kitap okumanın öldüğünü iddia edenlere ne diyorsunuz?
Bir şeyin bittiğine inanmak tipik bir kültürel pozdur. Yunanlılar ve Latinlerden bu yana atalarımızın bizden daha iyi olduklarına inanmışızdır. Kitle medyasının artan biçimde kullandığı bu yaklaşıma karşı heyecan ve merak duymuşumdur her zaman. Her yıl roman sanatının, edebiyatın, Amerika?da okur yazarlığın sonunun geldiğine dair bir makale yayımlanır. İnsanlar artık okumuyordur! Gençler yalnızca bilgisayar oyunları oynuyordur! İşin aslı şu ki dünyanın her yerinde içi kitaplarla ve genç insanla dolu binlerce kitapçı var. İnsanlık tarihinin hiçbir noktasında bu kadar çok kitabın olduğu, kitap satan bu kadar çok yerin olduğu, bu yerleri ziyaret edip kitap satın alan bu kadar çok genç insanın olduğu bir dönem yaşanmamıştı.

Korku tacirlerine ne diyorsunuz?
Kültür devamlı olarak yeni durumlara uyum sağlıyor. Muhtemelen farklı bir kültür olacak ama bir kültür olacak sonuçta. Roma İmparatorluğu?nun yıkımından sonra dilbilimsel, siyasi, dini ve kültürel alanlarda derin dönüşümlerin gerçekleştiği yüzyıllar yaşandı. Bu tür değişimler günümüzde on kat daha hızlı bir biçimde gerçekleşiyor. Ancak nefes kesici yeni biçimler ortaya çıkmaya devam edecek ve edebiyat da varlığını sürdürecek.
Yapılarınızın hayatta kalışı olgusu sizin için ne kadar önemli? Mirasınız üzerine düşünür müsünüz sıkça?
Ben insanın kendisi için yazdığını düşünmüyorum. Bence yazmak bir aşk eylemidir -başka birine bir şey vermek, bir şeyleri iletmek, öteki insanların hislerinizi paylaşmaları için yazarsınız. Yapıtınızın ne kadar uzun süre yaşayabileceği sorunu yalnızca bir romancı veya şair için değil, bütün yazarlar için hayati bir öneme sahiptir. İşin aslı şudur ki bir filozof çoğu insanı kuramlarına inandırmak için kitabını yazar ve bundan sonraki üç bin yılda insanların hâlâ kitabını okuyacaklarını umar. Tıpkı çocuklarınızın sizden sonra yaşayacaklarını ve torunlarınızın da çocuklarınızdan sonra yaşayacaklarını umut etmenize benzer bu. İnsan bir devamlılık hissinin yaşanmasını umut eder. Bir yazar ?ben kitaplarımın kaderiyle ilgilenmiyorum? dediği zaman yalan söylüyordur. Bunu söyleşi yaptığı gazeteciyi mutlu etmek için söylüyordur.
(Paris Review)

Stephen King
?Yayıncılar, size ihtiyacım yok?
Kitaplarınızı pazarlamak için farklı stratejiler kullandınız, onları dergilerde tefrika ettiniz, elektronik kitap olarak yayımlattınız, bir romanın sonunda bir sonraki romandan alıntılar yerleştirdiniz… Burada daha geniş bir strateji mi sözkonusu?
Hayır, tıpkı kimya setiyle oynayan bir çocuk gibi yalnızca ne olacağını merak ediyorum. Eğer bu ikisini aynı kaba boşaltırsam ne olur? İnternette yayıncılık deneyimi, yayıncılara ?Biliyor musunuz, kitaplarımı mutlaka sizin aracılığınızla yayımlatmaya ihtiyacım yok? demenin bir yoluydu. Ayrıca başka insanlar için de bir yol açmayı istedim. Ve bu yazdıklarınızı taze tutmanın da bir yolu. Scribner bana internette yayımlayabilecekleri bir öyküm olup olmadığını sordu. Ancak asıl odak noktası asla internet değildi. Onlar elinizde tutup kitap okuyabileceğiniz ve bir düğmeye basıp kitabın sayfasını çevirebileceğiniz küçük cihazlara kafa yoruyorlardı. Ben bu fikri hiç sevmedim, çoğu insan da sevmiyor. Sayfayı ellerinde hissetmeyi istiyorlar. 1910?lu yıllarda araba satın alan insanlar gibiyiz, araba bozuduğunda yolun kenarına çekerlerdi ve insanlar ?Ata binsene!? diye bağırırlardı. Şimdiyse insanlar ?Basılı kitap okusana!? diye bağırıyor. Aynı hikâye. Ancak internet yayıncılığının yarattığı heyecanın bana ilginç gelen yanı daha önce hiç benimle konuşmayan, takım elbiseli iş adamlarının benimle konuşmaya başlamalarıydı. ?Ne yapıyorsunuz? Kendi başınıza yapabilir misiniz? Yayıncılığı değiştirebilecek misiniz?? Bu ilgiyi yönlendiren şey hep ondan kazanılacak paraydı. Asla öykülerin kendisiyle ilgili bir durum değildi bu. Bu anlattıklarım internet içerik üreticilerinin girdiği krizin sonunda yaşandı -ekonomik çöküşten önce yaşanan son heyecan verici şeydi internet balonu. Arthur C. Clarke internette yayımlanması için bir öyküsünü satmıştı -yıldızlardan gelen radyo yayınlarına dair altı sayfalık bir öykü olacaktı bu. Ben de kendi kendime bu insanın kızkardeşini öpmesine benziyor diye düşünmüştüm. Bu adamın muhtemelen gün içinde kestireceği zamanda uydurduğu kısacık bir yazıydı.
(Paris Review)

Alberto Manguel
?Ekran bize sayfanın değerini öğretti?
Geceleyin Kütüphane isimli kitabınızda kütüphane fikrini ve tarihini anlatmaya kendi kütüphanenizle başlıyorsunuz. Şimdi sorulacak soru ise sanırım dijital bilgi çağında kütüphaneyi nasıl görmemiz gerektiği.
Ben kütüphanenin tanımının değiştiğini düşünmüyorum. Kütüphaneler hiçbir zaman yalnızca kitapların saklandığı yerler olmamıştır. Örneğin muhtemelen ideal kütüphane modeli olan İskenderiye?de dünyadaki bütün kitapları toplama azmi vardı ama aynı zamanda haritaları ve nesneleri de vardı ve bunun bir inceleme ve iletişim dünyası olduğuna dair bir his vardı. Teknoloji değişir ve böylece elektronik medyanın kütüphanelere girmesi gerekir, yeter ki onun yanında kitapların da olduğunu unutmayalım. Dünyaya yeni bir teknoloji gelir ve önceki teknolojinin cesedinin üzerine kendisini kurabileceğine inanır ama bu asla gerçekleşmez. Fotoğraf sanatı resmi ortadan kaldırmamıştır. Sinema da tiyatroyu ortadan kaldırmadı. Bir teknoloji ötekinin dağarcığından beslenir ve bence elektronik teknoloji bize sayfa üzerinde metin okumanın değerini öğretti ve sayfa üzerinde okumak da bize ekran üzerinde ne yapabileceğimizi öğretti. Alternatifler vardır ancak kesinlikle eş anlamlı değildirler.
Sanırım insanların merak ettiği ve bazen de korktukları konu, teknolojinin bilgiyi alımlama şeklimizi, anlatıyı algılayışımızı değiştirmesi; anlatıya gösterdiğimiz dikkatin süresini dahi değiştirerek okumayı ve böylece yazmayı da etkileyebilmesi söz konusu.
Elbette. Burada iki şey oluyor. Bir yandan yeni teknoloji, özellikle de finansal nedenlerle bize bu kadar çok dayatılan elektronik teknoloji mümkün olan yegane iletişim biçiminin yüzeysel ve kısa ve kolay olduğuna ve başka her şeyin elenmesi gerektiğine inanmaya yönlendirebilir bizi. Ancak aynı zamanda en azından bazılarımızı görünürde aşılmış olan değerler üzerine düşünmeye itiyor ve böylece bir metni sayfa üzerinde okumanın anlamı konusunda daha bilinçli oluyoruz. Zor bir metni okuma mutluluğunu elde etmenin anlamı üzerine daha bilinçliyiz. Çok-satan listelerinde biriken ve kitap adını verdiğimiz nesnelerdeki yüzeysellik yerine derinliğin önemi hakkında daha bilinçliyiz. En sonunda tıpkı bir ansiklopedi veya sözlükteki bir maddeyi araştırmak gibi çeşitli okuma faaliyetlerinin elektronik ortamda daha iyi gerçekleştiğinin farkına varacağız. Eğer somut bir örnek isterseniz: Savaş ve Barış?ı okumak için elektronik teknoloji çok uygun değildir çünkü Savaş ve Barış yüzyıllar önce icat ettiğimiz o neredeyse mükemmel nesneye ihtiyaç duyar. Bu mükemmel nesne de sayfalarını yazabildiğimiz her yere taşıyabildiğimiz, dünyada fiziksel bir varlığı olan kitaptır. Birlikte varolmalarına izin verdiğimiz sürece kâğıda basılı kitap da mürekkep de ortadan kalkmayacak. Birinin ötekinin yerine geçmesi olgusu, yeni bir şeyin dünyada tek başına var olma telaşından kaynaklanıyor. Ben Bill Gates?in yıllar önce kâğıdın sonunun geldiğine dair bir kitap yazıp bunu kitap formunda, kâğıda basılı halde yayımlamasına bayılmıştım. Bence bu olay çok şey söylüyor.

Siz e-kitap kullanmıyor musunuz?
Hayır. Benim bu cihazlara itirazım yok ancak şu anda kullandığım şeyi kullanışlı buluyorum. Yani arabaları da çok kullanışlı buluyorum ama araba kullanmıyorum.
(Paris Review, New Statesman)

Not: Bu yazı, 10/06/2011 tarihli Radikal Gazetesi’nden alınmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
İşçi sınıfının romanda karşılaştırılması üzerine bir deneme: ?Bereketli Topraklar Üzerinde? ve ?Umut Tarlaları? – Hüseyin Çukur

Orhan Kemal?in ?Bereketli Topraklar Üzerinde?(1) ve José Saramago?nun ?Umut Tarlaları?(2) romanları üzerinden Türkiye ve Portekiz?deki işçi sınıfının genel durumuna; yaşam...

Kapat