Klasik Akım, Antoloji, Erdoğan Alkan

16. yüzyıl Avrupa’da Rönesans’ın, Reform’un, Din Savaşları’nın yüzyılıdır. Bu devingen ve hızlı yaşam Avrupa yazının ortaçağdan koparıp antikçağa götürür. İlk kez İtalyanlar ulusal bir yazın kurmak amacıyla antik dönemin ürünlerine yöneldiler. Bu olay başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa ülkelerini etkiledi. Ronsard, Du Bellay ve diğer Pleiade Şairleri antik Roma ve Yunan yazının ürünlerini Fransız yazınına taşıyarak Klasik Akım’a giden yolu açtılar.

Erdoğan Alkan bu çalışmasında Klasik Akım’ın kökenini ve sonraki yüzyıllara uzanan gelişimini ayrıntılarıyla anlatırken; antik Yunan’dan Homeros, Sappho, Solon, Pindaros, Plutarkos, Antik Roma’dan Catullus, Vergilius, Ovidus, Jouvenalis gibi şair ve yazarların yanı sıra, Malherbe, Descartes, Pascal, Villon, Marot, Corneille, La Fontaine, Racine gibi pek çok önemli ismin ürünlerine yer veriyor. Klasik Akım’ın Türkiye yazınındaki yeri ve etkisini; Şinasi, Namık Kemal, Muallim Naci, Abdulhak Hamit Tarhan ve neoklasik şairimiz Yahya Kemal’in yapıtlarını irdeliyor.

Hikmet Temel Akarsu?nun 18/04/2008 tarihinde Radikal Gazetesi?nde yayınlanan kitaba dair yorumu
?Erdoğan Alkan aşırı iddialı ve teferruatlı betimlemelere girişmiyor. Eksiksiz ve hakkaniyetli bir derlemecilik örneği göstermek için çabalıyor. Antolojide biraz Fransız ağırlığı hissediliyor.
İnsanlığın büyük bir buhran içinde olduğu hususunda hemfikir olmayan kalmadı artık. Postmodern çağın sunduğu yalan dünya, para tapıncı ve küresel balonlar birbiri ardınca patır patır patlayıp durmakta. Küçük, sade yaşamlarımız, ölçüsüz bir gerilim ve çatışmanın sınırlarının da ötesinde, akıldışı davranışlar silsilesi sonucunda, ölümcül bir toptan yokoluşu tetikleyecek davranış bozukluklarıyla malul siyasi-iktisadi sapkınlıkların etki alanına doğru itilmekte. Ortaçağı andırır şekilde din savaşları, fanatizm ve kitlesel kırımların alıp başını gittiği günümüzde, yerküre bu stresi yürüten insan kalabalığını taşıyamayacak kadar küçülmüş durumda. Ortaçağı andıran bu düşünsel, davranışsal çıkmaz içinde saplanıp kalmış insanlığın yeni bir aydınlanmaya gerek duyduğu ortada. Ekonomik ve siyasi buhranların çarelerini iktisatçıların ve siyasilerin değil; düşünür ve edebiyatçıların bulmasının zaruret halini aldığı bir çağda yoldan şaşmış olarak, sapkın, pusulasız ve savunmasız bir şekilde yürüyüp gittiğimiz apaçık.
Aydınlanma sözünü andıysak eğer bir kez; o noktada dönüp bir tur klasik akıma göz atmak zorunludur. Çünkü Rönesans’la başlayan Batı aydınlanmasının temelinde klasik akım var olmuştur. Ortaçağ’da kilise ve dinsel bağnazlık her türlü karar mekanizmasının temel belirleyicisiydi. İnanç, düşünceden önce geliyordu. O nedenle Haçlı Seferleri ve daha sonra Hıristiyanlar arasındaki Yüzyıl Savaşları’nda olduğu gibi dünyadaki her türlü gelişmeyi kardinaller ve piskoposların entrikalarının belirlediği bir karanlık çağ olanca akıldışılığıyla yürüyüp gitmekteydi. Bu esnada krallıklar yavaş yavaş ağırlığını artırmakta, büyük devletler kurulmaya, kentli nüfus artmaya başlamıştı. Böylece yavaş yavaş Fransa Krallığı oluştu, etkinliğini artırdı. Derebeylerinin, şehir devletlerinin devrinin kapanmakta olduğu çağa gelindi. I. François döneminde kültür ve sanata büyük önem verildi. Yazarlar ve şairler koruma altına alındı, desteklendi. Sancılı bir şekilde olsa da Antik Yunan ve Roma etkileşimli bir aydınlanmanın temel kıvılcımları çakmıştı. Daha sonra Rönesans ve Reforma doğru evrilecek bir sürece böylece girilmiş oldu. Eski metinlere dönüldü. Sanat ve edebiyatta büyük atılımlar yapıldı. Avrupa’nın insan uygarlığı konusundaki öncülüğü ele geçirmesi, aydınlanmaya giden bu süreçle beraber başlamış oldu.
İnsanlığı aydınlanmaya götüren klasisizm hakkında bilgilerimizin yetersiz olduğu kesin. Üstelik bu kültürel altyapıya en çok ihtiyacımız olduğu anda. Bu eksikliğimizi bir oranda gidermemizi sağlayacak, kapsamlı bir antoloji çıktı Varlık Yayınları’ndan. Antolojiyi hazırlayan Erdoğan Alkan. Klasik Akım, insanlığı aydınlanmaya götüren süreç boyunca geçilen düşünsel süreçler içerisinde yapıtlarıyla iz bırakmış önemli düşünür ve edebiyatçıların birer kısa biyografisini ve eserlerinden örnekleri sunuyor. Klasisizm hakkında şematik ve derli toplu bilgi edinmek isteyen okurlar için son derecede yararlı bir kaynak kitap Klasik Akım.
Ortaçağ yazınına dair
Kitap, antolojist Erdoğan Alkan’ın Ortaçağ yazınına dair kısa bir betimlemesiyle başlıyor ve bu çağın önemli ozanları Charles D’Orleans, François Villon ve Clement Marot’ın biyografileri ile şiirlerinden örneklerle devam ediyor. Ortaçağ yazınına dair olarak François Rabelais’in Gargantua’sından da bir fragmana yer veriliyor. Antoloji daha sonra Klasisizme Giden Yol bölümünde; Homeros, Sappho, Aakman, Midillili Alkaios, Solon, Aiskhulos, Pindaros, Aristoteles, Samoslu Asklepiades, Plutarkhos, İzmirli Apollonides, Lukianos ve Longus’un eserlerinden örnek fragmanlar ve yazarların biyografilerini veriyor. Bu bölümün ardından Roma Sanatı ve Yazını geliyor. Gaius Valerius Catullus, PubliusVergilius, Quantus Horatius Flaccus, Aulus Albius Tibillus, Sextus Aurelius Propertius, Publius Ovidius Naso, Caius Julius Pheadrus, Decimus Junius Juvenalis’in biyografileri ve yapıtlarından fragmanlar da bu bölümde veriliyor.
Daha sonra Klasik Akım içinde önemli bir yer tutan ve Fransız klasisizmi için büyük önem taşıyan Plaiade Okulu’na geçiliyor, Plaiade Şairleri sıralanıyor: Joachim Du Bellay, Pierre de Ronsard gibi. Bu bölümün ardında Gerard de Nerval’in Plaiade Şairleri hakkındaki bir denemesi de yer alıyor. Daha sonra 17. yüzyıla geliniyor. Malherbe, Descartes, Pierre Corneille, La Rochefouchauld, Bayan de la Fayette, Blaise Pascal, Boileau, Jean de la Fontaine, Moliere, Racine, La Bruyere gibi ozan, düşünür, yazar ve oyun yazarlarının eserlerinden örneklerle biyografilerine yer veriliyor. Alkan, klasik akımın Türk edebiyatı üzerindeki etkisine de bir bölüm ayırmış. Bu bölümde Şinasi, Namık Kemal, Muallim Naci, Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal Beyatlı’ya yer veriyor. Akım düzeyinde olmayan şiir okulları ve hareketleriyle kitap tamamlanıyor. Bu bölümde Parnasse Okulu’na dair yazarın kısa bir betimleyici yazısı ve Theophile Gautier, Leconte de Lisle, Charles Cros, Jose-Maria de Heredia, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud gibi Parnasse şairlerinden birer şiir yer almakta. Dada, Ünanimizm Fütürizm akımlarının kısaca anlatıldığı bölümlerin ardından kitap sona eriyor. Ünanimizm bölümünün ardında Jules Romains’in biyografisi ve eserlerinden bölümler yer alıyor. Fütürizm bölümünün ardında ise F.T. Marinetti’nin Gelecek Bildirgesi ile birlikte iki tane daha fragman yer alıyor.
Önemli yazarların çevirileri
Erdoğan Alkan aşırı iddialı ve teferruatlı betimlemelere girişmiyor. Eksiksiz ve hakkaniyetli bir derlemecilik örneği göstermek için çabalıyor. Antolojistin Frankofon ekolünden geliyor olması dolayısıyla antolojide biraz Fransız ağırlığı hissediliyor. Dönem betimlemelerinde, abartısız, kısa, sade ve iddiasız yazılara veriliyor. Antolojiye alınan yazar, ozan ve düşünürlerin en yetkin ve en ünlü yapıtlarından fragman alınmasına dikkat ediliyor. Klasik yazar ve ozanların biyografilerinde göze çarpan bir husus ise her birinin ne denli fırtınalı yaşamlar yaşadıklarının gözler önüne serilmesi. Demek ki yazarların başına gelenler Antikçağ’dan bu yana pek değişmemiş. Antolojide yer alan kimi klasik ozanların yapıtlarının çevirisinde Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Veli Kanık, Sabri Esat Siyavuşgil, İlhan Berk, Güngör Dilmen, Tahsin Yücel, Yaşar Nabi Nayır, Ataol Behramoğlu gibi major Türk şair, romancı ve oyun yazarlarının çevirileri kullanılıyor; ki bu da eserin kıymetini artıran bir husustur.
Erdoğan Alkan’ın antolojisi, klasik kültüre dair bir cevap anahtarı edinmek isteyen herkesin kitaplığında bulundurması gereken değerli bir çalışma. Lakin bu nitelikli antolojiyi edinip okuyanlar, ‘klasik kültürü de tamamladım’ diye düşünemeyecek, bilakis görkemli bir dünya ile yüzyüze geleceklerdir. Sadece aysbergin su yüzündeki bölümüne dokunduklarını anlayacaklardır. Çok daha derin, girift, kapsamlı ve temel bazı yapıtların okuma sürecinin önünü açacak binbir kültürel ipucu ve anımsatma ile karşı karşıya geldiklerini görecek çok daha varsıl okumalar için yepyeni heyecanlar edineceklerdir.
Klasisizm’in yol göstericiliğine hiç bugünkü kadar ihtiyacımız olmamıştı diye düşünenlerdenseniz bu antolojinin değerini zaten biliyorsunuz demektir. Eğer klasisizmin ne işe yaradığı ve ne anlama geldiğine dair yanıtı bulunması o çok zahmetli suallere doğru adımlar atmaya niyet ettiyseniz, ilk hamle olarak bu kitabı görebilirsiniz.
Ha; unutmadan; zahmetli olacaktır. Ama değecektir! ?

Klasik Akım (Klâsisizm)

Fransa’da Klasik Akım, onaltıncı yüzyılda, şair ve kuramcı Joachim du Bellay ve şair François Ronsard’ın önderliğindeki, ülkeye antik yunan ve antik roma kökenli yabancı şiiri sokan Pleiade Okulu’nun kurulmasıyla başladı. Gerard de NERVAL, “Onaltıncı Yüzyıl Şiiri” başlıklı yazısında, Orta Çağ Fransız yazınını, Klasik Akım’ın başlangıcı olan Pleiade Okulu’nun nasıl bir ortamda kurulduğunu eleştirel bir bakış açısıyla çok iyi anlatır. Önce bu yazıyı olduğu gibi aktarıyorum:
“Büyük çağın şairlerine saygımızın sonsuz olduğunu söyleyerek şu gerçeğe dokunmamız gerektiğini sanıyoruz: Şiir yapıtlarının çemberini çok fazla daralttılar; ellerinde yeteriyle malzeme olduğunu, önlerinde geniş bir alan bulunduğunu biliyorlardı. Bu nedenle de kendilerinden sonra gelecekleri asla düşünmediler. Metromane’ın deyimiyle yeğenlerini soyup soğana çevirdiler. Öyle ki, onlardan alacak bize ancak iki şey kaldı. Ya onları aşıp geçmek, ya da kölecesine taklitçi bir yazını varabileceği yere kadar izlemek (…)
“Kuşkusuz bu tür gözlemler yeni değil, çok eski. Ama yine de, sürekli, bu gözlemleri bıkmadan usanmadan halkın önüne koymak gerekiyor. Zira bu gözlemlerin uzun zamandan beri çürüttüğü safsataları bıkmadan usanmadan yineleyen kimseler var. Genellikle, yazında haklı nedenlerin sürekli söylenmesinden korkulur, bilenler üstüne ise hayli şeyler yazılır. Öyle bir an gelir ki, her gün bu büyük tartışmaya tanık olan yeni okurlar, yeni dinleyiciler, kısaca yeniler, ya sürüp giden tartışmadan artık hiçbir şey anlamazlar ya da çağlardan beri kabul edilmiş ilkelerin yeniden ortaya sürülmesinden, bilinmez nedendir, nefret ederler.
“Biz elbette böyle bir düşüncede değiliz, Fransız Edebiyatını onurlandıran nice büyük yazarların değerine gölge düşürmek değil sözkonusu olan. Onların yaptıklarından daha büyüklerini yapacağımızı da umut etmiyoruz. Burada sözkonusu olan daha başka şeyler yapabilmenin yollarının aranması ve onların üstüne eğilmedikleri, kendilerini vermedikleri, edebiyatın bütün türlerine değinmektir.
“Amacım yabancılara öykünülmesini önermek de değil. Ancak, yabancıların yaptıklarını görelim, bizlere sundukları deneyimleri izleyelim, nasıl onlar ilk ozanlarını incelemiş, onlardan yararlanmışsa, biz de tıpkı onlar gibi ilk ozanlarımızı derinlemesine inceleyelim.
“Neden mi? Çünkü her ilkel yazın, bir gereksinimi yanıtlamak için ve onu benimseyen halkın karakterine ve gelenek göreneklerine uygun yaratıldığından, ulusaldır. Bundan şu sonuç çıkar. Nasıl bütün bir ağaç bir tohumun içindeyse, bir edebiyat da gelişiminin, tam ve kesin gelişiminin bütün tohumlarını kendi içinde taşır.
“Bunu açıklamak için dost ülkelerde olanları anımsamak yeter: klasik adını verdiğimiz bizim yazınımız gibi, yabancı yazma öykünen edebiyattan, Pope ve Addison çağından sonra, Wieland ve Lessing çağından sonra, bazı kısa görüşlü kimseler, İngiltere ve Almanya üstüne söylenecek her şeyin söylendiğini sandılar…
“Her şey! Walter Scott ve Byron’un baş yapıtları dışında, Schiller ve Goethe’nin baş yapıtlarının dışında. Birinciler çağlarının ve topraklarının kendiliğinden doğan ürünleridir. Ötekiler eski katmanların yeni ve güçlü sürgünleridir. Hepsi de geleneklerin kaynağından doğma, Hippocrene’in kaynağından çok kendi yurtlarının ilkel esinlerinden kaynaklanma.
“Yani, kimse sanata: “Artık daha uzağa gitme!” demeye kalkmasın; “Senden önceki çağları aşamazsm”demesin!.. Antikitenin, Hercule’ün sınır taşlarını koyarak ileri sürdüğü buydu: Ortaçağ bu sınırlamalara boş verip, yeni bir dünya buldu.
“Belki artık yeniden bulunacak, keşfedilecek dünyalar yok; zeka alanı günümüzde belki de eksiksiz, kendini tamamladı. Ama şu da bir gerçek, her şeyin bulunmuş olması yetmez. Her şey bulunsa bile, işlenmemiş ya da yetkinleşmemiş olanı işlemek ve yetkinleştirmek gerek. Haşatın verimli kılabileceği daha nice ovalar var. Nice zengin malzemeler onları kullanacak usta elleri bekliyor: nice eksik kalmış anıt örenleri var… Çok uzun zamandan beri bazı kral bahçelerini görkemle süslemekten, onları büyük giderlerle korunmuş yabancı bitki ve ağaçlarla doldurmaktan, içlerine tıka basa taştan tanrılar, fıskiyeler ve revakla yontulmuş ağaçlar yerleştirmekten başka bir şey yapmadık.
“Burada biraz duralım. Kökene dönük bir inceleme ve araştırmayı fransız yazınına yasaklayan önyargıya açtığımız savaşta fazla ileri gidip hayaletlere kılıç sallamak ya da havada kılıç sallamak gafletine düşmelerim; bu ilkeye karşı itirazlar bir zamanlar daha fazlaydı. Ünlü bir Alman yazarı fransız şiirinin geleceğine şöyle dokunuyordu.
“Shlegel’in yazdıklarını aynen çeviriyoruz: “Eğer Fransa’da şiir sonradan yeşerdiyse, bu başarıya ne ingilizlere ne de bir başka halka öykündüğü için kavuştu. Bu sonucu, genel planda şiirin ruhuna, özel planda ise eski çağların fransız yazınına dönüşle elde etti. Öykünme yolu ile asla bir ulus şiirini son hedefe yöneltemez. Hele de yabancı bir yazına yönelerek, ona öykünerek böyle bir amaca erişilemez, çünkü o yabancı yazın gelişimini kendi aydınlarının çabası ve kendi toplumunun gelenek ve göreneği, ahlak anlayışı sayesinde sağlamıştır. Her halkın, şiirinin kaynağına, kendi geleneklerine yönelmesi yeterlidir. Kendi gelenekleri konusunda ise, özellikle kendine değgin olanlardan başka uluslarla ortak olanı ayırmasını bilmeli. Şöyle ki, dinsel esinlenmeler herkese açık, herkesin ortak malı ve her zaman bundan, yeni bir şiir, bütün düşüncelere, bütün zamanlara uygun bir şiir yapılabilir: Lamartine bunu anlamıştı ve yapıtları da Fransa’ya yeni bir şiirsel çağı muştular. ”
“Ancak, la Harpe’ın yazın kurallarını izleyen bazı kararsızlar, Malharbe’den önce gerçekten bir yazınımız var mıydı? gibi bir gözlemde bulunuyorlar. -Sıradan bir okuyucu için, yok! Rabelais ve Montaigne’i çağdaş fransızcaya uyarlanmış görmek isteyenler, la Fontaine’in, Moliere’in üsluplarının ufak tefek kusurlar taşıdığını sananlar için, yok! Ama, eski bir sözcüğün korkutamadığı o gözüpek şiir ve dil amatörleri, kaba bir deyimin güldüremediği, oncques’lerin, ainçois’larm, ores’larm güç duruma sokmadığı gözüpek şiir ve dil amatörleri için, var. Bu kaynaktan nice yararlanmış yabancılar için var!.. Ayrıca, yabancılar bunu kabul etmekten de hiç korkmuyorlar. Hem, onların atalarımızdan aşırdıklarını bizimkilerin onlardan aldıklarını görünce gülmekten kırılıyorlar.
“Şimdi biz şunu söylüyoruz: Ronsard’dan önce ulusal bir yazın, eksiksiz, kendi kendine yeterli, dehaların yalnız ondan esinlendiği, geniş kapsamları yalnız ondan aldıkları bir yazın var mıydı? Vardı. Tıpkı ait olduğu ulus gibi o da iki ayrım gösteriyordu. Bunlardan biri, alman eleştirmenlerin Yiğitlik yazını dedikleri yazındı. Kökeni normand’lara, breton’lara, provence’lılara ve franc’lara dayanıyordu. Öteki, Fransa’nın yüreğinden doğmuştu, özünde halk yazınıydı ve buna da Calya yazını deniyordu.
“Rou’nun (Rollon) ve Brut’ün (Brutus) romanları, Philippi-de, 30 Breton’un Savaşı, Saint Graal, Tristan, Parlenopex, Lancelot gibi; GüVün, Tilki’nin romanları gibi kahramanlık şiirleri; ve hafif şiirlerden oluşan şarkılar, ballade’lar idylle’ler(ı)’ kraliyet türküleri, bütünüyle Provence ya da onbirinci ve onikinci yüzyıl şiiri, yiğitlik yazını (chevaleresque) türündendir.
“Mystere’ler(2)/ moralite’ler(3) ve Palelin de dahil farce’lar(4); fabliau’lar(5), öyküler, facetie’ler(6), yergi betikleri ve ilahiler: genellikle eğlendirici konuların egemen olduğu, anlamlı, uçarı ve aşırı kıvanç dalgaları arasında yüksek bir ahlak eğitiminin yer aldığı bütün diğer yapıtlar da galya yazını’dır.
“Öylesine güçlü ve çeşitli elemanlara sahip böyle bir edebiyattan parlak bir gelecek beklenirken, bir avuç yenilikçinin, onaltı yüzyıldan beri ölmüş Roma’yı, romalıların Roma-sını hortlatıp, giysileri, yaşam biçimleri ve tanrılarıyla, yarısı cermenlerden oluşan bir halkın içine, tümüyle hristiyan bir topluma saltanatla soktuğunu, eski yazını yerle bir ettiğini görünce kim şaşmaz? Kimdi bu yenilikçiler? Ronsard ve arkadaşları. Onların yazınımıza soktuğu akım günümüze dek sürdü.
“Şiirin Fransa’daki öyküsünü uzun uzun anlatıp boşuna zaman yitirmeyelim, zira Ronsard’m çağında tam bir yıkım içindeydi. Yeşermeden solmuş, gelişmesi gerekirken ölmüştü, çünkü yazgısı saray şairlerinin elindeydi, onlar da bu yazm’m içinden yalnızca, işlerine gelen bayram şarkılarını, dalkavuk ezgileri, açık saçık, uçkur edebiyatını almışlar, on¬larla oyalanıyorlardı. Süregelen yazını anlayacak, onun sunduğu zengin malzemeleri işleyip değerlendirecek dahiler yoktu. Ama yabancı ülkeler bu dahilere sahipti, özellikle İtalya Orta Çağ’da yetişmiş büyük şairlerini bize borçludur. Öte yandan, Fransa’da, onikinci ve onüçüncü yüzyılın yüksek şiirinden renksiz, özden yoksun, ölçü ve uyaklara, kuyumculuğa gömülmüş gülünç bir şiir çıkmıştı ortaya; benzetmelere, eğretilemelere dayanan, karanlık ve yavan uzun şiirler, ağır ve dağınık efsaneler, tatsız, kuru, uyaklı tarihsel öyküler. Ve bütün bunlar, düzyazı ve konuşulan dilden yüz yıl eski bir şiir diliyle yazılıyordu. Çünkü zamanın şairleri körü körüne kendilerinden önceki şairlere öykünüyor ve onların zamanaşımına uğramış ölü dillerini kullanıyorlardı. Herkes ciddi şiirden nefret ediyor, artık yalnız gün geçtikçe kendini daha bir kabul ettiren düzyazıyla, onikinci yüzyılın uzun şiirlerini ve romanlarını çeviriyordu. Sonunda, fransızcanın şiir dili olmadığı, bu dille büyük şiir yazılamayacağı kararına varıldı. Bilgeler dört elle sarıldılar bu düşünceye, ve hemen, şiirlerin artık yunanca ve latince yazılması gerektiğini ileri sürdüler.
“Halk şiirine gelince, Villon ve Marot sayesinde, Joinvil-le’lerin, Froissart’ların ve Rabelais’lerin dehasıyla ünlenmiş düzyazıyla yan yana varlığını sürdürüyordu. Ama Marot öldü, okulunun şairleri de onun gücünü ayakta tutacak solukta değillerdi. Ustaların çoğu yaşamasa da, Ronsard’a karşı en ciddi direniş yine de Marot Okulu şairlerinden geldi. Yergi alanında ünlerini koruyorlardı, en görkemli anında Ronsard’ı öylesine kıskaca almışlardı ki Mellin’in(*) kıskacı deyimi atasözü olmuştu.
Kullandığım birkaç tümce, zamanın edebiyatının büyük bir dahinin ölümünden sonra içine düştüğü durumu, parlak bir edebiyat döneminin sonunu -ki aynı şey daha sonra da yinelendi- göstermeme bilmem yetti mi? Geride kalan ikinci sınıf yazarlar, şaşkın, bir sağa bir sola dönüp önder arıyorlardı. Bazıları, artık hayatta olmayan büyük adamların anısına bağlı, onun gölgesiyle yaşadı, bazıları, gülünç ürünler sergileyerek yenilik tutkusuna kapıldılar. En bilgeleri ise ku¬ramsal yazılar yazıp çeviri yapmakla yetiniyordu… Aniden güçlü sesi kitleler üstünde yükselen bir adam çıkar ortaya. Sanat dünyası ikiye ayrılır ve savaş başlar. Savaşı dahi kazanır ama daha becerikli ve daha usta biri onun omuzlarından sıçrayıp, asıl dahinin kendisi olduğunu dört bir yana duyurur.
“Burda duralım: 1549’dayız, birkaç ay arayla iki yapıt yayınlanıyor: Fransız Dilinin Savunması(*), ve Pindare’vari Ode’lar. Ronsard’m arkadaşlarından ve öğrencilerinden J.du Bellay’nin Fransız Dilinin Savunması adlı kitabı, Fransız dili şiire elvermeyecek kadar yoksul, bırakalım halkın konuşma dili olarak kalsın, dizeleri Yunanca ve Latince yazalım diyenlere karşı bir bildiridir. Şu yanıtı verir onlara du Bellay: “Diller, ot gibi, kök gibi, ağaç gibi kendiliğinden doğup yeşermezler. Kimi diller enez, cılız ve güçsüz olarak sürüp gelirler, kimileri ise diri, sağlam ve gürbüzdür, tüm kavramların yükünü taşıyacak güçtedir. Ne var ki dünyamızda tüm dillere erdemlerini kazandıran, insanların, ölümlülerin istek ve egemen çabalarıdır. Dillerin hepsi aynı kaynak ve kökenden akıp gelirler, bu nedenle bazı dilleri iyi diye överken, öteki bazılarını da hor görmek, yermek yanlıştır. Dil insanların imgelem gücünden doğar. Aynı yargı ve aynı amaçla yaratıldı. Zihnin kavramlarını ve kavrama yeteneğini sergiler, anlaşmamızı sağlar. Zaman içinde kimi diller şaşılacak derecede iyi bir düzen içine girip ötekilerden daha zengin hale gelirler. Ama bu mutlu son o dillerin kerametinden değil, onu konuşanların çaba ve çalışmalarından doğar. Sözü kendi halkıma getirmek istiyorum; yunanlılar ve latinlerden hiç aşağı kalır bir yanı olmadıkları halde, fransızca yazılmış her şeyi, umursamaz, kibirli bir tavırla, ya bir yana atıyor ya da onların hakkını vermiyor bu halk, ne kadar kına-sam azdır.”
“Devam ediyor yazıya, fransız diline barbar denmemesi gerektiğini söylüyor, ve fransızcanın niçin yunan ve latin dillerinden daha zengin olmadığını araştırıyor: “Bunun suçlusu dedelerimizin bilgisizliğidir, iyi söylemekten çok, iyi yapabilmenin peşinde koştular, bu yüzden de üstesinden geldikleri şeylerin şan, şerefinden hem kendileri yoksun kaldılar, hem de bizi onların meyvesinden yoksun bıraktılar. Dilimiz yoksullaştı, çini çıplak kaldı, o halde, şiirin, deyim yerindeyse, başka kaz kanatlarına, yabancı divitlere gereksinimi var. Şunu da belirtelim, kim diyebilir ki yunanca ve latince, Horace’ların, Demosthene’lerin, Virgile’lerin ve Ciceron’ların çağındaki saltanatına daha önce de sahipti? Bu yazarlar kültür alanında gerekli çabayı göstermeselerdi bugünkü görkemli üne kavuşabilirler miydi? Aynı şey, meyvelerini henüz vermese bile, yeşermeye başlayan dilimiz için de söz konusu. Bütün diller gibi o da doğurgan, suç dilimizde değil, onu gözleyip kollamakla görevli oldukları halde yeterince işlemiy enlerde. Dilleri kısa zamanda gelişip ünlenirken romahlar ihmalci davransalardı, bugünkü saltanatına kavuşur muydu latince. Usta bir tarımcı ola¬rak, dillerini dağlardan alıp kendi bahçelerine diktiler, sonra, daha iyi meyve vermesi için, çevresindeki yararsız dalları budadılar ve onu, yunancadan alınmış, tohumda benzerlik taşıyan dallar ve yerel dallarla iyice beslediler. Aşı öyle tuttu ki dalların hepsi aynı gövdeden bitmiş gibi artık doğaldı.”
“Du Bellay’nin latince dizeler yazan şairler ve çevirmenler üstüne ne düşündüğünü gördük: Şimdi de eski yunan ve roma yazınına öykünenler üstüne ne düşündüğünü görelim: “Yabancı bir dilden deyimler, kalıplar ve sözcükler almak ve onları kendi diline aktarmak, uyarlamak ayıp değil, övünülecek bir şeydir. Heroet’ye ya da Marot’ya ne kadar çok benzerlerse kendilerini o kadar yüce sanan kimi bilgelerin yaptığı gibi, aynı dilde bir başka dilin taklidi ileri düşünceli bazı okurlarımıza ters düşüyorsa, ben de onlara sitemle derim ki, ey dilinin zenginleşmesini ve başarılı olmasını isteyen sizler, dil tek bacakla koşarak nasıl ilerler? Asıl ayıp olan hakkını vermeyip onu bugünkü düzeyde bırakmaktır.”
“Du Bellay geleceğe de göz atar, umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini, Fransız dilinin bir gün latince ve yunancanın düzeyine çıkabileceğini söyler: “Bir zamanlar Homere, çağındaki insanların kısa boylu olmasından yakınırdı. Bizler de, günümüz zekasının geçmiş zekalardan daha güdük olduğunu sanmayalım. Mimaride, gemi yapımında, diğer bazı eski buluşlarda eşsizdiler, ama Muse’lerin onuncu kız kardeşi basımcılığın, ve şimşekler yağdıran şu uğursuz top atışlarının mucidi bizler onlardan aşağı mı kaldık? Geçmiş zamanlara değgin olmayan nice buluşlarımız gösteriyor ki, aradan çağlar geçse de insan zekası sanıldığı gibi yozlaşmamış, geri kalmamış. Buna karşın, bazılarının şöyle haykırdığını duyuyorum: “Dilin bu yarışta geç kaldı, artık yetkinleşemez”.. Kendilerine cevabım şu: “Bu gecikme onun bundan böyle de yetkinleşerneyeceği anlamına hiç gelmez, yetkinlik yapısında zaten var, yeter ki işlensin. Doğa’nın yasasıdır, ağaç doğar, yeşerir, sonra solar, sonra kocayıp ölür, ne var ki, kök salmak için uzun yıllar bekleyen, didinen ağaç ötekilerden daha çok yaşar.”
“Dilin ve şiirin sorunlarına yer veren birinci cilt burda biter. İkinci ciltte soruna daha bir yakından eğilir Du Bellay ve gerçek niyetini açıklar: eski fransız yazını yıkılmalı ve onun yerini Yunan ve Latin yazını almalı: “Bana inanan, güvenen sanatçı dostlar, arkadaşlar var, eskilerin o büyük görkemine kavuşmak için izlemeleri gereken yolu parmakla gösterebilsem keşke. İlk kitapta söylediklerimi özetlemekle başlayalım: Yunanlılara ve Romalılara öykünmeden o büyük ünlülerin görkem ve ışığına dilimizi kavuştur amayız. Biliyorum, bu öneride bulunan ilk fransız benim ve çokları beni dilimize yabancı bir şiiri sokmakla suçlayacaklar, ya da düşünlerimi yeterli bulmayacaklar. Çünkü sözü, bi¬lerek, döndürüp dolaştırmadan, soruna girdim, çünkü birinin iyi dediğine başkaları kötü der. Biri Marot’yu beğendiğini söyler, anlaşılması kolaymış, halk dilinden uzaklaşmıyormuş. Başkasına göre HeroeVnin üstüne yokmuş, dizeleri oturaklı, ustaca, bilginceymiş. Başkaları başka şairlerden zevk alır. Bana gelince, ileri sürdüğüm fikirleri bu tür duygu ve inançlar hiç etkilemedi, istediğim tek şey, şiirimizin uzun zaman var olan ve yetindiğimiz bu üslupu aşması, daha görkemli bir yere gelmesi, bu da hakkı zaten. Şimdi kısaca, şairlerimize değgin düşüncelerimizi de söyleyelim. Geçmiş bütün Fransız şairleri içinde bir teki, Guillaume de Louis, bir de yazını¬mızda Jean de Meun(*) okunmaya değer. Çağdaşların esinleneceği şeyler yazdıkları için değil, yapıtlarını Fransızcanın eski görkemiyle kaleme aldıkları için (…) Sonrakileri, hatta Clement Marot’nun Salel’e yazdığı bir yergide adını saydığı, yapıtlarıyla yeteriyle tanınmış şairleri okura bırakıyorum, kararı onlar versinler.”
“Du Bellay, böylece bazan överek ama daha çok eleştirerek çağın bazı yazarlarıdan söz ediyor ve ilk yargısını yineliyor: ‘Bütün bu şairleri kemik toplamak için mi okuyacağız, oysa yunan ve roma şairleri, her şeyi, etiyle, kanıyla dile getirmişlerdi” diyor.
“Ve devam ediyor:
“Sen ey geleceğin şairi, önce yunan ve latin şairlerini oku, bir daha oku: Toulouse edebiyat yarışmalarında, Puy de Rouan’daki o eski Fransız şiirlerini, rondeau’ları (7)ballade ları, virelai’leri(8) krallık türkülerini, şarkıları, bunlar gibi dilimizin anasını ağlatan, cehaletimizi göstermekten başka hiçbir işe yaramayan tüm kıvır zıvırları benim gibi eskimişlere bırak. Epigramme(9) denen, şunu bunu eğlendiren taşlamalar neye yarar? Günümüzde onlara benzer niceleri var, uyaklı öykü anlatıyorlar, havanda su doğuyorlar. Onuncu dizeye ufacık bir nükte sokuşturacaksın diye havadan dokuz dize söyleyeceksin. Aynı şeyi yapacaksan, hiç değil Martial ya da ona benzer, kendini kanıtlamış bir başkasının yaptığını yap. Uçkurdan hoşlanmıyor musun? O halde yararlıyla tatlıyı bir araya getir, hayasızlığa kaçmayan, elegie’lerin(10)o yumuşak, akıcı üslubuyla, Ovide gibi, Tibulle gibi, Properce gibi dizelerini imbikten geçir. Yazdıklarını zaman zaman küçük şiir oyunlarıyla değil, eski masallarla süsle. Sesi yunan ve roma lyre’ine göre düzenlenmiş bir lavta eşliğinde, Fransız diline henüz yabancı ode’ları(11) şakı bana, eski ender kalıntılar ve bilgeliklerden hiçbir şey bulunmasın onlarda. Epitre’lere(12)gelince, ancak basit yanlarımızı zenginleştirmeye yaramış, çünkü hep günlük sade yaşamdan, bildiğimiz şeylerden söz ediyorlar. Yazacaksan onları Ovide’in elegie’leri ya da Horace’ın özdeyişlerle, oturaklı sözlerle bezediği dizeleri gibi yaz, o üstün yere yücelt. Halkımızın, bilmem nasıl sözü yerli yerine otur¬tup, devenin kuyruğu dediği epigramme’lara gelince, önerim şu: Eskiler taşlamalarında zamanın çirkeflerini önce sergiler, sonra da, herkes yaptığını çeker, bizden yalnız söylemesi der, yiğit dizeler kaleme alırdı, onlar gibi yazmazsan taşlamaya da rağbet etme. Quintilien’in yergiciler arasında en onurlu sırayı verdiği Horace sana örnek olsun. O güzel sonnet ‘lerin sesini duyur bana (*), ama yazdığın sonnet İtalyanların tatlı şiirlerinden aşağı kalmasın, daha az bilge olmasın, önünde örnek alacağın Petrarc\ue’lar, nice çağdaş italyan şairleri var. Theocrite’in, Virgile’in yazdıklarına benzer o şakrak kır türkülerini söyle, sesi dalga dalga yükselen gaydayla. Komediler ve trajedilere gelince, krallıklar ve cumhuriyetler, farce’ların ve moralitelerin canını çıkardığı bu tür şeyleri yeniden canlandırmak istiyorsa, sana, amacın dili süslemekse ve nerden esinleneceğini biliyorsan aynı şeyleri yaz derim.”
“Yazınsal bir devrimi öylesine gözüpekçe dile getiren bir bölümü bütünüyle aktardım. Umarım sıkmadım sizi. Yunan ve latin şiirleri uğruna Orta Çağ Fransız edebiyatının yıkılışını gördük. Günümüzde de, du Bellay zamanındakine benzer tepkiler var ve bu durum konunun önemini daha da arttırıyor.
“Du Bellay fransızcaya yunanca ve latincenin bileşik sözcüklerini sokmayı da öneriyor ama bu sözcüklerin güzel sanatlar ve bilim alanıyla sınırlı olması gerektiğini söylüyor. Daha mantıklı görünen başka önerileri de var: dilimizin üstünde durmadığı, az tanıdığı mecazi anlamların araştırılması. Ayrıca, dile kısım kısım girmiş bazı sözcüklerin yeni bir birlik içinde toplanmasını, yüklemlerden isim yapılmasını öneriyor ve örnekler veriyor: gitmek, şarkı söylemek, yaşamak, ölmek gibi. Yüklemler hem yüklem, hem de isim olarak kullanılmalı. Aynı şeyi niteleme sıfatları için de uygulayabiliriz diyor. Örneğin nasıl boş hava deniyorsa, havanın boşu, nasıl serin gölge deniyorsa gölgenin serini, nasıl yoğun orman deniyorsa, ormanın yoğunu denmeli. Nasıl ölmekten korkarak diyorsak, ölmekten titreyerek denmeli, yani yapıları gereği kendilerinden sonra çekimsiz bir yüklem koyamıyacağımız fiiller ve sıfat-fiilleri de değerlendirmeliyiz. Herkes, dilimizin en usta yazarları bile bazan rezilce aynı şeyi yineliyor, sözcüklerin başına “article”(13) koymuyorlar, sakın aynı hataya sen de düşme” diyor ve devam ediyor:
“Yazılanları hemen yayınlamayıp bir yana koyalım, ayılar yavrularını nasıl yalaya yalaya büyütürse, biz de yazdıklarımıza, onları yeniden ve yeniden gözden geçirerek, sağlam bir biçim kazandıralım. Fillerden örnek alalım ve dizelerimizi gerekirse üstünde on yıl çalışıp üretelim. Yanlışlarımızı görebilecek, kağıtlarımızı ör-selemekten korkmayacak bilgin, sadık dostlar gerekir bize. Yalnız bilginlerle değil, her tür işçiyle, teknik elemanlarla görüşün, kullandıkları malzeme ve araçların isimlerini, işlevlerini öğrenin, tanımlama, betimleme ve benzetmelerinizde bu bilgilerinizin büyük yararını görürsünüz.”
“O günlerde edebiyat tartışmaları bugününkünden çok daha fazla ve çok daha canlıymış. Du Bellay, dilinin yükselmesini isteyen her aydına haykırır, zamanaşımına uğramış şairlerin yapıtlarını yayınlamayın, yayınlatmayın, der.
“Şu baharlar’ın kuruduğunu, şu soluksuz seslerin kısıldığını, şu deneme olmaktan öteye gidemeyen şeylerin budandığını, şu çeş-meler’in kuruduğunu, kısaca şatafatlı adlarıyla bile seçkin okura gına getirten rezilliklerin yok olduğunu bir görsem ne kadar sevineceğim! Nedir bu Yoksunlar, boynu bükük umutlar, Liesse hamamcılar’ı, bu köleler, bu gezginler7(14) Kullandıkları bayii bayanlı sözcükleriyle hepsinin canları cehenneme. Daha ne deyim bilmem ki? Phebus Apollon’a dua etmekten başka elimden ne gelir: nice uzun yıllar kısır kalan, Apollon kadar iri, gürbüz Fransamız, şu kısık gaydaları gür sesli lavtasıyla bastıracak bir şair doğursun. Doğursun da, nasıl bataklıklarına taş attığımız zaman kurbağalar sesini kesiyorsa, düzmece şairlerin sesi de öyle gırtlaklarında kalsın. ”
“Fransız şairlerine bir kez daha çağrıda bulunur, şiirlerinizi Fransızca yazın, der, sonra şunları söyler du Bellay: “Şükür, nice arbedeler atlattık, nice yabancı donanmalarla savaştık ve sağesen limana geldik. Yunanlılardan kurtulup, Roma alayları¬nı yarıp Fransamıza, sevgili Fransamıza kavuşan bizler, şimdi yiğitçe o yüce Roma’nm üstüne yürüyelim ve tapınaklarımızı, sunaklarımızı onların tutsak ganimetleriyle donatalım. Fransızlar, yaygaracı kazlardan, ve Capitole’un öcünü almak için, din adına sizleri çırılçıplak bastıran o mağrur Manlie ve o hain Camitle’den korkmayın artık. O yalancı eski Yunanistan’dan siz de öcünüzü alın ve Callo-Grec’lerin tohumlarını atın oraya. Bir zaman yaptığınız gibi Delphe tapınağının kutsal hazinelerini yağmalayın, o dilsiz Apollon ve onun yalancı şimşekleri vız gelir. İkinci Atina’nız, eski Marsilya’yı, kendinden sonra, diline bağlı bir zincirle halkları da kulaklarından çekip çıkaran Calyalı Hercule’ü unutmayın.”
“Du Bellay’nin kitabı hayli ilginç, Fransız edebiyat tarihine ışık tutan en iyi yapıtlardan biri, ve bu konuda yazılanların da belki en az tanınanlarından. Ronsard Okulunun tarihini çok iyi yansıtıyor, zaten bu yüzden dikkatimi çekti.
“Gerçekten, her şey var içinde: Fransız dilinin savunması ve ünü adlı yapıtında önerdiği yenilikler ve geliştirdiği kuram¬lar noktası noktasına, günümüze dek, benimsenip uygulanmış. Hatta insan, bu kitap Ronsard Okulunun ortak bir bildirisi mi diye düşünmekten kendini alamıyor. Ronsard dediysem, Ponthus de Thiard, Remi Belleau, Etienne Jodelle, J. Antoine de Baif’leri, yani du Bellay’yle birlikte la Pleiade(*) adı verilen, bu ad altında anılan tüm ozanları da kastediyo¬rum. Bu yazarların çoğu, henüz bastırmasalar da, du Bellay’nin önerdiği ve öngürdüğü biçimde, çok yapıt yazmışlar¬dı. Şu da önemli, du Bellay’nin yapıtında “Ode”lardan söz ediliyor, oysa daha sonra Ronsard bir önsözünde, Fransız diline ode sözünü ilk sokanın kendisi olduğunu söylermiş, ve o zamanlar bu sava da kimse karşı durmazmış.
“İster ortaklaşa kaleme alınmış olsun, ister bir kişi aynı fi¬kirdeki şairler topluluğunun düşüncelerini, dileklerini dile getirmiş olsun, bu kitap eski fransız edebiyatına karşı tam bir bilgisizlik örneği ve haksızlıklarla dolu. Evet, du Bellay, eski şairlere öykünüp duran çağın bazı taklitçi şairlerine kız¬makta haklı. Ama ötekilerin, bunu yapmayanların suçu ne? Aynı mantıkla kalksak, onları izleyen, ama öte yandan tatsız tuzsuz manzumeler yazan günümüz şairlerinin hesabını, du Bellay çağının, o büyük çağın şairlerinden sormak gerekir.
“Kurumakta olan bir gövdeye yabancı dallar aşılanmasını hararetle öneren du Bellay, bu gövdenin iyi bir bakımla yeniden yaşam bulup, kendiliğinden meyve vereceğini hiç dü¬şünmemiş mi acep? Eski Fransızcanın kökü kurumuş gibi, aynı şey eski Fransızcanın kaynaklarından yararlanılarak yapılamazmış gibi, yunanca ve latinceye göre sözcük üretilmesini öneriyor. Ode’ların, elegie’lerin, satire’lerin (15) falan şiirimize sokulmasını destekliyor, sanki bu şiirsel biçimler, başka adlar altında dilimizde yokmuş gibi. Eski yunan ve roma şiirlerini almamızı istiyor, sanki bütün bir Normandiya edebiyatı, yiğitlik romanları, Orta Çağ’ın nitelik ve tarihini yansıtan yapıtlarla dolup taşmıyormuş gibi. Trajedyayı (16) övüyor, peki Orta Çağ’m mystere’leri ne güne duruyor, antik çağ yapıtlarından daha özgür ve daha gerçek, suçları bir dahinin kaleminden çıkmamak mı? Bir an, en büyük yabancı şairlerle, Fransa’da, onaltıncı yüzyılda, du Bellay ve arkadaşlarıyla aynı ortam ve koşullarda doğmuş, klasik edebiyat sistemine en çok karşıt yazarların birlikte yaşadıklarını varsayalım. O yabancı yazarların, çeşitli dönemler ve çeşitli ülkelerde gerçekleştirdikleri yapıtları, Fransada, Fransız Edebiyatının o günkü kaynak ve olanaklarıyla gerçekleştiremiyeceğine inanır mısınız? Arioste bizim fabliau’larımız ve kahramanlık şiirlerimizden yararlanarak öfkeli Rolland’ını yaratamaz mıydı sanki? Shakespeare, bizim romanlarımız, bizim tarih yazılarımız, farce’larımız, hatta bizim mystere’lerimizden yararlanarak o yiğitlik yazınına dayanan dramlarını yazamaz mıydı? Le Tasse’ı, yazdığı Kudüs’ü bir düşünün, bizim yiğitlik yapıtlarımızı, yapıtların romanca’yla yazıldığı o çağların ürünü, o pırıl pırıl şiirleri bir düşünün. Ne yazık, du Bellay döneminin, o reform döneminin şairleri arasında belki büyük dahiler yoktu, ve belki de eski Fransız Edebiyatını, dahilerin gözüyle bakıp değerlendiremediler. Nedeni ne olursa olsun, Pleiade dönemi şairlerinin, kendilerinden öncekilere o kadar hor bakması bağışlanamaz. Onlardan önce, değil yalnız ciddi türde, hiçbir konuda doğru dürüst yapıt yokmuş, böyle diyorlar. Peki, ya Ruteboeuf, ya Charles d’Anjou, Villon, Charles d’Orleans, Clement Marot, Saint-Gelais ve düzyazılarıyla Rabelais, de Joinville ve Frois-sart? Bunlar havaya mı uçtu? Yazınımız ve dilimiz yönünden demek ki koşullar elverişliydi. Her yeni kuşak kendisinden örcekilere saldırır. Uygun bir ortam bulmasaydılar, Yunan ve Roma edebiyatını inceler, ona öykünmeye kalkarlar mıydı? Tamam, ama aşırıya kaçmışlar. Biçim derken özü de almışlar. Yunan ve Roma şiirini aktarmakla yetinmemiş, bu şiirin geçmişi de dile getirmesini istemişler, üstelik bizim geçmişimizi değil. Örneğin trajediler ünlü Oedipe ve Agamemnon’gillerin acılarını yansıtmalıymış. Şiiri öyle bir yere getirdiler ki, içinde yalnız mitolojinin tanrıları değil, tüm tanrılar cirit atıyor. Sonuç şu oldu, Du Bellay, usta sözcüklerle, yabancıları fethedelim derken o yabancılar gelip surlarımıza dayandı. Yavaş yavaş, bizleri ulusal özelliklerimizden, dilimizden utanır hale getirdi, karşımıza yunan ve roma’yı dikti, onları yüceleştirdi. Öyle ki, artık krallarımız ve kahramanlarımızı bile temsillerde roma elbiseleriyle sahneledik, anıtlarımızın altına Latince yazılar yazdık. Klasik Yunan ve Roma yazını bizim gelenek-göreneklerimiz ve ulusal niteliğimizle uzlaşmadığı için, yukarıda saydığım gülünç tersilklerden başka, yazınımız da istenilen derecede yaygınlaşıp ün kazanamadı.
“Konu, çerçeveyi aşıp uzaklara götürdü beni. Okullarda tarihimiz daha çok, daha iyi okutulmalı, yunanca ve latince derslere bu kadar ağırlık verecek yerde, onlara ayırdığımız saatleri azaltıp Fransızcayı daha iyi öğretir ve tanıtırsak eski yazınımız horlanmaktan kurtulup hakkı olan ilgiyi görür.
“Önümüze klasik Yunan ve Roma yazınını dayattığı, geçmişimizi, bizim olan bir geçmişi gözden düşürmeye kalktığı için Ronsard Okulunu eleştirdim. Ancak, çaba ve çalışmalarına, getirdikleri yeniliklere başka bir açıdan, şiirsel biçim ve şiirsel renk açısından bakarsak, bu c! ula şükran borçlu olduğumuzu da kabul etmemiz gerek. Büyük bir yaratım çabası istemeyen, duyguya, aşka, doğaya yönelik şiirler, şairleriyle birlikte, nice çağları aşıp günümüze kaldılar. Üstelik bu tür şiirlerde klasik Yunan ve Roma yazınının kokusu fazla duyulmaz. Örneğin Ronsard’ın ode’ları daha çok onikinci yüzyıl şarkılarından esinlenilmiş gibidirler ve bu özellikleri nedeniyle çağları aşıp günümüze ulaştılar. Aynı şey sonnetleri (17),bazı elegie’leri için de söylenebilir.
“Yazın tarihinde Ronsard’ın pek ilginç bir yeri vardır. Aydınlık bir çağın putu, gözbebeğidir, de Thou’lar, Hospital’lar, Pasquier’ler, Scaliger’Ierin hayran kaldığı şairdir. Montaigne ondan söz ederken, bütün eski büyük şairlere denk der. Şiirleri bütün dillere çevrildi, öyle ün yapmıştı ki, Paris yolculuğunda le Tasse’ı en çok heyecanlandıran şey Ronsard’la tanışmak mutluluğu olmuştu. Ölümünde krallara özgü bir cenaze töreniyle gömüldü ve tüm Fransa yasa boğuldu, ölmemişti de, başında utku tacıyla gelecek kuşaklara katılıyordu sanki. Gelecek kuşaklar mı! Ne yaptı sonrakiler, onaltıncı yüzyılı yalanlarla, zevksiz ürünlerle kandırdılar, kırılmış bir putun, Pleiade’m kalıtını kahkahalar ve sövgülere kurban verdiler. Ünlü Pleiade’m yerini, onun yapıtlarıyla donanmış yeni tanlar aldılar.
“Kimlerdi sonra gelenler, önderlerin yanındaki, ardındaki silik gölgeler: Ronsard’ın Okulundan kalma Baif, Bellau, şair Ponthus, Malherbe zamanındaki Segrain, Sarrazin; Voltaire zamanındaki Desmahis, Bernis, Villette falan filan… Ama Ronsard için hâlâ bir gelecek var. Özellikle günümüzde, her şey yeniden gözden geçiriliyor, büyük ün yapmış kimseler cehennemdeki ruhlar gibi, çıplak, bir zamanlar önümüze konulmuş tüm olumlu olumsuz yargılardan arındırılıp yeniden inceleniyorlar. Malherbe bile sallantıda, klasik şiirin babası sayılacak bir ağırlık koyup koyamadığı belli bile değil, geleceği kestirip atan Boileau’nun kararı da derde derman olamaz…
“Burda söylemek istediğimiz, dileğimiz, herkesin hakkı neyse oraya oturtulması, iyinin ve kötünün yeniden düzene sokulması. Ronsard Okuluna gelince, şu ana dek övgüler yağdırmadığımıza göre, kimse bizi yan tutmakla suçlayamaz. Bu konuda şu ana dek henüz kesin bir yargı ileri sürmediysem bizi kimse dava dosyasını, belgeleri incelemedik, üç yüz yıllık kitapları karıştırmadık sanmasın. Bütün şu edebiyat tarihi yazarları aynı bilinçle davransalardı, çeşit çeşit binlerce cilt aynı büyük yanlışları ardarda yineleyip durmazdı. Gelip geçici, tek yanlı ve saldırgan eleştirilere dayanılarak kesin yargılar yürütülmezdi, değersiz yapıtlara onun bunun sözüyle hayran kalıp onur bahşedilmezdi.
“Ronsard Okuluna kuşkusuz hoşgörüyle bakamayız. Halka özgü, halkın ürünü ne varsa, sanki analarına sövülüyormuş gibi, Horace’cı bir çalımla itip yazınımıza yunan ve latin türlerini soktular. Yalnızca soylu yazın önünde şapka çıkarıp, doğal ve gerçek olan ne varsa, bunlar sanat değil diyerek hepsine sırt çevirdiler. Doğaya ve bahara, onaltmcı yüzyıl şairleri kadar hiçbir şair kıymadı. Doğa ve bahar adına yaptıkları tek şey, eski yunan ve roma şairlerinin bu konuda söylediklerini derlemek ve bilgelerin hoşlanacağı şekilde onlardan bir bütün oluşturmak oldu. Böylece, giderek,, kendilerine ait tek bir düşünceyi bile söylemekten korkar hale geldiler. Nitekim, zamanın bilge eleştiri ve yorumlarında da aynı şeyi görüyoruz, bir şair eski yunan ve roma şairlerine ne kadar çok öykünmüşse yapıtları da o denli göklere çıkarılmış. Tablolarını ustaların tablolarına göre yapan bazı ressamlar vardır, tıpkı onlar gibiler. Kolu bir ustanın, başı başka bir ustanın, giysi kıvrımlarını diğer bir ustanın tablosundan alacaksın ve yaptığın şey sanatın başyapıtı sayılacak, üstüne üstlük, “düpedüz doğayı örnek alsan daha iyi değil mi?” diyenleri de cahillikle suçlayacaksın. Bütün bunlara kızmamak elde mi?
“Pleiade dönemi yapıtlarına bu eleştirilerle yaklaşırken, bakarsınız bir yapıt kendini sevdirmeye başlar size. Koyduğu ilkelerin bir değeri yok, bütün olarak ele alındığında, yanlışlar, yapmacıklı, gülünç yanlar var, tamam, ama öylesine ustalıkla işlenmiş ayrıntılar da var ki hayran kalmamak elde değildir. Bu ilkel ve körpe üslup, eski Yunanlılar ve Romalıların sıradan ve kaba buldukları düşüncelere tatlı bir çeşni katar. Bizi büyüleyen, şiire yenilik kazandıran da işte bu havadır. Örneğin, Ronsard’ın “Küçüğüm gidip bakalım ki gül…” dediği bir odelette’i (18) kezlerce yinelenen gül ve aşk benzetmesi üstüne kurulmuş. Ama Ronsard bu benzetmeyi öyle güzel işlemiş ki şiir, aşk edebiyatımızın en körpe ve en yeni ürünlerinden biri halini almış. Aynı şekilde, şair Bellau da öyle, Nisan adlı şiirinde bilinen şeyleri yineler ama şiirden anlayan herkesi hayran bırakır. Ömrü bir bahar süren çiçekler ve sevdalar, ortak mekanlar, daha başka şiirlerde kimbilir kaç bin kez işlendi, sayısı belli değil. Biz Fransızları çeken, olayın kendisinden çok söyleniş biçimidir. Çalgının sesi güzel çıkarsa, önceden bin kez dinlediğimiz şeyi yeniden zevkle dinleriz.
“Ronsard Okulu da büyük oranda, söylenenleri bir daha yineledi. Ustanın payı büyük. Şiirde işlenen tüm konular eski yunan ve romanın konuları değil. Yazdıklarında yalnızca deyiş güzelliğiyle yetinmez. Onun yapıtını şöyle bir incelersek, içinde nice ünlü ve birbirinden farklı şairler buluruz. Her şair belki de Ronsard’m yapıtına kendinden ömür katmış ve belki de bu yüzden soluğu uzun olmuş. Önce Pindard çıkar karşımıza. Ronsard şiiri çeşitli eleştirilere uğramış, yeteriyle açık değil, Yunan ve Roma şiirinin etkisinde denmiş; ayrıca; doğru dürüs incelenmeden dilinin tumturaklı olduğu ileri sürülmüş ve bu eleştiriler, yazılar, notlar aracılığıyla günümüze dek gelmiş. Eleştiriler daha çok, üslubu¬nun Pindard’a benzemesinden kaynaklanıyor. Ronsard ve dostlarından önce bazı yazarlar ve şairler Yunanca ve Latinceye göre sözcük ürettikleri için Rabelais’nin şimşeklerini çekmişlerdi. Aslında sayısal toplam olarak Ronsard Okulu şairlerinde fazla yabancı sözcük yok. Başlıca çabaları klasik biçimleri sokmaktı. Sözcük alınmasını da önermişlerdi ama bununla pek ilgilenmediler.
“Bir de, Anacreon’vari ince ve duygusal şiirleriyle sevda şairi Ronsard var. Yukardaki gözlemlerin pek çoğu aşk şairi Ronsard’a değgindi ve Pleiade dendiğinde akla da zaten daha çok aşk şairi Ronsard geliyordu. Son zamanlarına doğru elegie’ler yazmaya başlar ve kendinden önce çok çok az kullanılan ve sonsuzca yetkinleştirdiği alexandrin’lerde (19) bu elegie’lerde, ancak birkaç taklitçisinin ulaşabildiği büyük bir ustalık sergiler.
“Bana göre Ronsard’ın, üstünde daha az durulmasına karşın, en parlak dönemi son dönemidir. Söylevleri, tohum halinde, düzgün işlenmiş epitre’ler ve satire’leri içerir ve bunlarda insanı şaşırtan bir üslup yetkinliği vardır. Oysa bu yüce alanda ne kadar az şair izledi onu. Uzun yıllar sonra ancak bir Regnier çıkıyor karşımıza. Kuşkusuz herşeyini, ustam dediği, Ronsar’a borçludur.
“Güçlü ve soluklu alexandrin’ler özellikle “Söylevler”de daha bir çiçeklenip açılır. Ronsard’dan sonra bu yetkinliğe bir tek sanatçı, ancak Corneille erebilmiş, Ronsard’m üslubuyla Racine’in üslubunu çok ilginç bir biçimde birleştirmiş¬tir. Bunun ayrımına ise, ne garip ki ilk kez, bir yabancı, Schlegel vardı: “Bence Corneille, bazı bakımlardan, özellikle dil açısından kesinlikle eski Ronsard Okulunu izliyor, ya da en azından, sık sık onu anımsatıyor” der. Şairin söylevlerini, hele de Zaman’ın Gizemi’ni okuduğumuzda bu gözlemin ne kadar yerinde olduğunu görürüz.
“Ronsard’ın o canlı ve parlak dize biçimini, günümüzde, başta Hugo olmak üzere, çok az şair incelemiş. Racine’i alalım ele, o güzelim dize yapısını törpüleyip parlata parlata yamyassı hale getirdiler. Oysa, Ronsard’m ve Corneille’in dize kurma tekniği hiç kullanılmayıp pas tuttu.
“Ronsard, görkemlerle dolu bir yaşamdan sonra ölünce, müritleri İskenderiye generalleri gibi imparatorluğu bölüştüler, kuşkusuz Ronsard’sız fethedemeyecekleri o yazın dünyasını köleleştirdiler. Başka ne olacaktı! Kalanlar ikinci sınıftı, küçük hükümdarları, koruyucu, saygın kanatları altına alacak yeni bir usta yoktu. Birbirini izleyen bölünmelere, çeşitli söylentilere, halkın yeni yapıtlara gösterdiği kuşku ve soğukluğa rağmen 1549’dakine benzer bir devrim hemen gerçekleşmediyse, bunu geciktiren yalnızca Ronsard’ın anısı¬na karşı kitlelerin saygısıydı, ve bazıları da hâlâ okulun gücünden korkuyordu. Devrim bu yüzden birkaç yıl gecikti.
“Ve sonunda Malherbe geldi! Savaş başladı. Kuşkusuz, o sıralar Fransada özgün bir edebiyat kurmak, Ronsard ve Du Bellay’nin yaşadığı zamana göre daha kolaydı. Ortaçağ şiirini bir yana atıp ülkeye eski yunan ve roma şiirini sokmalarına karşı olmamıza rağmen, Ronsard Okulu sayesinde şiir dili kurulmuştu. Ancak, böyle bir durumun varlığı onlardan hemen sonra gelen bir dahiyi, gerçek bir yenilikçiyi engelleyemezdi. Böyle bir dahi çıkmamıştı, işin kötü yanı buydu. Klasik anlamdaki bir devrim, ikinci dereceden bazı yararlar sağlasa da, her şeyi egemenliği altına alacağı için zararlı olurdu. Malherbe’in ileri sürdüğü reformun amacı yalnızca yeni bir düzenlemeyle bazı aksaklıkları gidermekti. İşte Malherbe’in yaptığı yeniden düzenlemeye bütün utkusunu kazandıran da bu ayıklama işlevi oldu.
“Dar görüşlü bazı, kimseler görkemle ortaya konan bu reformları bayağı buluyorlardı. Regnier, özellikle Malherbe’den tümüyle değişik bir güce sahip, gereğinden alçakgönüllü, kendine özgü bir türde yazmakla yetinip, başında hiçbir okulun bayrağını görmek istemeyen Regnier, bir tür horgörüyle paylar Malherbe’i.
“Malherbe, şair değil de bir sözcük avcısı olarak dilbilgisi alanında reform yapıyor, Ronsard’a öfkelenmesine rağmen, şiiri ne Pleiade şairlerinin çizdiği yoladn çıkarmayı, ne de, gelenekler ve çağın gereksinimi üstüne kurulmuş yeni bir yazın yaratarak, eski ulusal yazma dönmeyi düşünüyordu, istediği, ileri sürdüğü tek şey, dalgaların sürüklediği bir balçık içinde akan ırmağı temizlemekti, dibindeki altın ve değerli tohumlar ancak böyle ortaya çıkardı. Malherbe’den sonra şiirimizi biliyorsunuz. Şiir diyorsam, gerçek şiiri kastediyorum.
“Sanat her yerde aynıdır, tatlı düşlerin ürünü değildir asla, ne gerçek din duygusunun, ne doğa’nın ivedi esinlediği duygunun ürünüdür, soğuktur, hesapla, kitapla, işleyerek yapılır. Doğrunun ve güzelin çocuğudur. Tek bir biçimde toplanmış düşünceler ve deyişler yumağıdır. Dokunduğu her şeyi ancak Midas altına çevirebilir. Şiir dediğimiz ırmak ilk hızını yunan ve roma şiirinden alarak akageldi kuşkusuz. Bu klasik hız karşısında bir Lafontaine direnebilecek, bir de Şiir Sanatı’nda, Boileau takmayacak onu.”
Şimdi, Orta Çağ Fransasmdaki ulusal yazını, büyük ustalarını yitirince bu ulusal yazının nasıl duraklama dönemine girip boşlukta kaldığını, Ronsard ve Du Bellay önderliğindeki Pleiade Okulu’nun bu boşluktan yararlanarak ülkeye nasıl yabancı, antik yunan ve antik roma kökenli şiiri soktuklarını ve Gerard de Nerval’in eleştirilerini daha yakından görelim:
Orta Çağ Fransasında Ulusal Yazın
Pleiade Döneminden önce Fransa’da iki tür ulusal yazın egemendi:
Şövalye Yazını: Kökeni normand’lşra, breton’lara, provence’lılara dayanan bu yazın kahramanlık öykü, şiir ve destanları, şarkılar, ballade’lar, idyl’ler (genellikle aşk konularını işleyen küçük kır deyişleri, sevda türküleri), krallık türküleri, Provence ya da onbirinci ve onikinci yüzyıl şiirlerinden oluşuyordu.
Galya Yazını: Fransanm yüreğinden doğmuş, özünde halk yazını olan bu ulusal edebiyat mystere’ler (dinsel bir konunun işlendiği, içinde Tanrı, azizler, melekler ve iblisle¬rin yer aldığı Orta Çağ tiyatro oyunları), moralite’ler (kişilik¬lerinin aktöreyi, erdemi savunduğu koşuk oyunlar), farce’lar (tiyatro güldürüleri), fabliau’lar (uyaklı halk öyküleri) öykü¬ler, facetie’ler (güldürülü, şarkılı oyun türü), yergiler ve ilahilerden oluşuyordu.
Duraklama Dönemi
Bu ulusal yazın ve ulusal şiir onaltmcı yüzyılda önce duraklama, sonra da çöküş dönemine girer. Niçin ve nasıl? Nerval şöyle açıklıyor: “Şiir tam bir yıkım içindeydi, yeşermeden solmuş, gelişmesi gerekirken ölmüştü, çünkü yazgısı saray şairlerinin elindeydi, onlar da bu yazın’ın içinden yalnızca, işlerine gelen bayram şarkılarını, dalkavuk ezgileri, açık saçık uçkur edebiyatını almışlar, onlarla oyalanıyorlardı. Süregelen ulusal yazını anlayacak, onun sunduğu zengin malzemeleri işleyip değerlendirecek dahiler yoktu. Onikinci ve onüçüncü yüzyılın yüksek şiirinden; renksiz, özden yoksun, ölçü ve uyaklara, benzetmelere, eğretilemelere dayanan karanlık ve yavan uzun şiirler, ağır ve dağınık efsaneler, tatsız, kuru, uyaklı tarihsel öyküler, kuyumculuğa gömülmüş gülünç bir şiir çıkmıştı ortaya. Ve bütün bunlar konuşulan dilden yüz yıl eski bir şiir dili ile yazılıyordu. Çünkü zamanın şairleri körü körüne kendilerinden önceki şairlere öykünüyor ve onların zamanaşımna uğramış ölü dillerini kullanıyorlardı. Herkes şiirden nefret eder oldu. Sonunda Fransızcanın şiir dili olmadığı, bu dille büyük şiir yazılamayacağı kararma varıldı. Bilgiçler dört elle sarıldılar bu düşünceye, ve hemen, şiirlerin artık Yunanca ve Latince yazılması gerektiğini ileri sürdüler. Halk şiirine gelince, Villon ve Clement Marot sayesinde varlığını sürdürüyordu. Ama Marot öldü, okulun şairleri de onun gücünü ayakta tutacak solukta değillerdi. İkinci sınıf yazarlar, şaşkın, bir sağa bir sola dönüp önder arıyorlardı.
Pleiade Okulu’nun (Klasizm’in) Şiir Anlayışı Pleiade Okulu işte bu duraklama ve çöküş dönemlerinde kurulur. 1549’da şair Du Bellay, Pleiade Okulu’nun ortak bildirisi sayılabilecek, belki de Okul yazarlarınca ortak kaleme alınmış Fransız Dili’nin Savunmasını yayınlar. Birkaç ay sonra da Ronsard’ın, antik yunan ve roma şiirinden esinlenerek yazdığı, özüyle ve biçimiyle antik yunan ve roma şiirini aktardığı, “Pindare’vari Odlar” adlı kitabı çıkar piyasaya.
Du Bellay, önce, Fransızca şiir dili değil, bu dille büyük şiir yazılamaz diyenlerin karşısına çıkar, Fransız dilini öğer, sonra da, övdüğü bu dilin sırtına bir kambur kondurup, ona kendinin olmayan yabancı bir elbise giydirir, eğer yüksek şiir isteniyorsa, Antik Yunan ve Roma şiirinin özüyle ve biçi¬miyle alınması gerektiğini savunur.
Du Bellay’nin dolayısıyla Pleiade Okulu’nun dil ve şiir görüşünü şöyle maddeleyebiliriz:
Dil, ot ya da ağaç gibi kendiliğinden doğup yeşermez. Ona gücünü, erdemini kazandıran insanların çabalarıdır. Her dil özünde doğurgandır. Meyvelerini vermediyse bunun suçlusu onu yeterince işlemeyenlerdir. Dil yabancı yetkin dillerden yapılan aktarmalar ve dil bilgisi alanında yapılan çalışmalarla zenginleştirilebilir.
Yunanlılara ve romalılara öykünmeden dili büyük yazarların görkem ve ışığına kavuşturamayız. Geçmiş Fransız şairlerinin büyük çoğunluğu dişe dokunur, okunmaya değer yapıt veremediler. Onları kemik toplamak için mi okuyacağız. Oysa Yunan ve Roma şairleri etiyle ve kanıyla dile getirdiler her seli.
Bu iki temel önerinin yanı sıra Du Bellay şairlere şu iki öğüdü de veriyor:
a) Her tür işçiyle, teknik elemanlarla görüşün, kullandıkları malzeme ve teknik araçların isimlerini, işlevlerini öğrenin, tanımlama, betimleme ve benzetmelerinizde bu bilgile¬rinizin büyük yararını görürsünüz. Du Bellay’dan dört yüz elli yıl sonra, rus şairi Mayakovski “Şiir Nasıl Yazılır?” kitapçığında buna benzer şu öğütte bulunur: “Şairin bir not defteri olmalı. Şair becerisini, ustalığını artırmak, kendini geliştir¬mek için her gün çalışmalı, şiirsel birikimlerini depo etmeli. İyi bir not defterine sahip olmak ve bundan yararlanmasını bilmek kokuşmuş eski ölçülerle hatasız yazmayı bilmekten daha önemli…”
b) Yazılanları hemen yayınlamayıp bir yana koyalım. Ayılar yavrularını nasıl yalaya yalaya büyütürse, biz de yazdıklarımıza, onları yeniden ve yeniden gözden geçirerek, sağlam bir biçim kazandıralım. Fillerden örnek alalım ve dizelerimizi gerekirse üstünde on yıl çalışıp üretelim. Yahya Kemal de bu görüşte. “Açık Deniz” gibi on yıldan bile fazla beklettiği şiirleri var. Devrimci Mayakovski de yazılmış şiirin bekletilmesini önerir, ama elbette ki on yıl değil. “Şiir Nasıl Yazılır?” kitapçığında şunu söyler: “Büyük bir coşkuyla yazdığım ve yazarken de pek beğendiğim şiirlerimi ertesi gün yavan, yeteriyle işlenmemiş ve tek yanlı buldum. Bu nedenle, bir şiiri bitirdiğimde, aradan birkaç gün geçmesi için, bir çekmeceye kor, bekletirim. Sonradan çıkardığımda şiirde gizlenmiş aksaklıkları görmeye başlarım.”
Du Bellay’in kuramcılığını yaptığı Pleiade Okulu, şair Ronsard’ın dehasıyla amacına ulaşır, Fransız şiirine artık, özüyle ve biçimiyle Antik Yunan ve Antik Roma şiiri egemen olur. Yine de, özellikle dilbilgisi alanında aksayan bazı yanlar vardı. Daha sonra, “sözcük avcısı” şair Malherbe dilbilgisi alanında düzeltme ve düzenlemeler yaptı, “balçık içinde akan ırmağı temizledi, dibindeki altını ortaya çıkardı”. Fransız şiiri Klasik Akım adı altında başta Ronsard olmak üzere Pleiade şairlerinin çizdiği yoldan yürüdü.

Erdoğan Alkan
(Şiir Sanatı, Yön Yay.,1995)

1- Idylle: Genellikle aşk konularını işleyen küçük kır deyişleri, sevda türküleri.
Mystere: Orta Çağ tiyatro oyunlanna verilen ad. Dinsel bir konu
işlenir, Tanrı, azizler, melekler ve iblisler konunun başlıca kişilikleri¬
dir.
Moralite: Orta Çağın manzum oyunu. Kişiler aktörel kuralları,
erdemleri savunur.
Farce: Fransada XIV üncü yüzyıldan itibaren sahneye konan ko¬
mediler. İçinde şarkılar da yer alır.
5- Fabliau: XII ve XIII. üncü yüzyılların uyaklı halk öyküleri.
6~ Facetie: Güldürülü, sakalı oyun türü.
(*) Mellin de Saint-Gelais.
(**) Bak: I.D.B.A’nın yayını, (Joachim du Bellay). Paris, Arnaul Angeli-er, 1549.
(***) Gülün Romanı’nın yazarı.
Rondeau: Akıcı, lirik şiir, biçimi değişmez.
Virelai: Dört bağlamlı, eski fransız şiiri. İki uyak üstüne kurulur,
her uyak sonraki üç dizenin ardından yinelenir.
Epigramme: Bir yergiyle, taşlamayla biten küçük şiir.

Elcgie: Eski yunan şiiri, bağlamlar beş ya da altı dizeden oluşur
ve şiir genellikle aşk konularını işler.
Ode: Bizim Aşıklarımızın yazdıkları gibi, ezgiyle, sazla söylene¬
bilecek her şiire “ode” denir. Zaten kökeni “şarkı” sözcüğünden gelir.
Çeşitli bağlamlardan oluşur. Şiirde büyük olaylar, ünlü kişiler ya da
bireylerin duygusal yaşamları dile getirilir.
12- Epitre: Çeşitli konularda, dizeler halinde yazılmış mektup. Kut¬sal kitaplardan, özellikle Havarilerin yazılarından edinilecek dersler.
(****) Harflerin, hecelerin yinelenmesiyle bu tür tümceler kurmak o zamanın kötü edebiyat zevklerindendi. Genç yenilikçi Du Bellay bile etkisi altında kalmış.

13- Fransızca’da sözcüklerin başına konan “le”, “la” gibi belirleme işaretleri.
14- Onaltmcı yüzyıl Fransasında bazı şairler, bizim halk şairlerimiz gibi mahlas kullanıyorlardı. Du Bellay’in yazısına aldığı “Yoksunlar”, “Boynu bükükler” v.b. bazı şairlerin mahlası.
(*****) İlginçtir, çoğu tanınmış olmasına rağmen Du Bellay bunların hiçbirinden söz etmiyor. Eğer kitabında yalnız kendi adına konuşsaydı dostları olan bu yazarlardan söz etmesi gerekirdi.
15- Satire: Taşlama, yergi türünden şiirler.
16-Trajedya: Ölçülü ve uyaklı tiyatro oyunları. Konusunu efsanelerden ya da tarihten alır. Ünlü kişilerin başlarından geçen korkunç ya da acıklı olaylar anlatılır.
17- Sonnet: 14 dizeli şiir. İlk iki bağlam dörder dizeden, üçüncü ve dördücü bağlam üçer dizeden oluşur.
18- Odelette: “Ode” türünü tanımlamıştık. Odelette ise küçük “ode”lara verilen isimdir.
19- Alexandrin: XII. yüzyıl fransız şiiri. Ayrıca, on iki heceden oluşan dize.

Erdoğan Alkan’ın Yaşam Öyküsü
1935’te Sivas?ın Şarkışla ilçesinde doğdu. Samsun Lisesi?ni bitirdi. Siyasal Bilgiler Fakültesi?nden mezun oldu. Bir süre çeşitli ilçelerde kaymakamlık yaptı. Daha sonra TRT?ye geçti. İstanbul?a yerleşti, değişik gazetelerde yazılar yazdı. Şiirlerinin yanısıra, Fransızca?dan yaptığı şiir ve roman çevirileriyle de tanındı. Paul Verlaine, Rimbaud ve Frausy?nin şiirlerini Türkçe?ye kazandırdı.

Şiir kitapları:
Güneş Tozları, Ekuanil Çiçekleri, Kerem Gibi, Kuş Ormanı, Kıyı, Eylül Çalgıcısı (Toplu Şiirler), Elimde Güller ve Rüzgâr.
Romanları:
Kör Oldum, Veysel Oldum.
Araştırma kitapları:
Kitle İletişim Araçları, Sembolizm, İçimizdeki İnsan, Ateş Hırsızı Arthur Rimbaud, Düş Gezgini Gérard de Nerval, Şiir Sanatı, Karanlıklar Prensi Baudelaire, Paris Komünü ve Komün Şairleri, 1789 Devrim Şarkıları, Baudelaire ve Satanizm, Aşık Veysel’den Nükteler.
Şiir çevirileri:
Paul Verlaine, Arthur Rimbaud, Baudelaire, Mallarmé, Aragon, Nerval, Pablo Neruda ve Lord Byron’un şiir kitapları.
Düzyazı çevirileri:
Anatole France, Balzac, Sartre, Zola ve Freud’nun yapıtları.
Ödülleri
TRT Bilimsel Araştırma Başarı Ödülü’nü (1970), Yazko Çeviri Büyük Ödülü’nü (1982) ve TRT Dizi Film Senaryo Ödülü’nü (1989) kazandı.

Yorum yapın

Daha fazla Antoloji
Şiirlerle İstanbul, Kemal Özer

Kemal Özer, 'Şiirlerle İstanbul' kitabını ?Cumhuriyet dönemi boyunca yaşama ve ülkeye İstanbul üzerinden yöneltilmiş bakışların bir toplamı aynı zamanda. Kendi...

Kapat