Şiir Sanatı, Erdoğan Alkan

“Şairler gökten zembile inmez. Şiir şairin üretimidir. Şair bir toplum içinde yaşar; dolayısıyla onu, içinde yaşadığı toplumun değer yargıları, sosyal konumu ve bunun sonucu olan şiir akımları yönlendirir. Şairlerin şiir üstüne görüşlerini toplayıp değerlendirirken çağlarının şiir akımlarını, şiir okullarını da tanıtmak gerekir.
Fransa’da 1789 Devrimiyle birlikte soyluların yaşamını dile getiren Klasik Akım son buldu ve onun yerini sokaktaki adamın acılarını, kıvançlarını, aşklarını, sorunlarını, kısaca yaşam öyküsünü anlatan Romantizm akımı aldı. Romantizm’den sonra toplumsal değişimlerle birlikte Parnasse Okulu, Sembolizm, Dadacılık, Gerçeküstücülük, Eleştirel ve Sosyalist Gerçekçilik gibi yeni görüş ve okullar ortaya çıktı. Bu okul ve akımlar bazen bağımsız, bazen iç içe geçmiş halde varlıklarını sürdürdüler. Türkiye Tanzimatla, özellikle Cumhuriyetle Batı uygarlığını seçince bazı Türk şairleri de, uygarlıkla kültürün birbirinden ayrı şeyler olduğunu düşün­meksizin, belki de kavrayamadan, Fransız şiirinin büyük şa­irlerine kapılarını açtılar, onlardan geniş ölçüde etkilendiler. Bu etkinin derecesi şairin tutumuna göre değişik oldu. Kimileri Fransız şiirinden yalnız yöntem ve bu şiirin havasını aldı­lar. Kimileri dizeler ve imgeleri değiştirdi, kimileri olduğu gibi aktardılar.

Abdülhak Hamit, Victor Hugo’nun büyük sesine özendi. Yahya Kemal’in savıyla Tevfik Fikret ve Mehmet Akif François Coppee’nin Türkiye’deki tilmizleri oldular. Ahmet Haşim kendini sembolist sandı. Yahya Kemal yazılarında, başta Jose-Maria de Heredia olmak üzere, Paul Verlaine, Gerard de Nerval, Victor Hugo ve Jean Moreas gibi fransız şairlerin­den etkilendiğini, ancak yöntem aldığını açıkça söyler. Yahya Kemal’in tilmizi Ahmet Hamdi Tanpmar ise, Valery’yi göklere çıkarmasına rağmen, gerek şiirlerinde, gerek öykü ve romanlarında bir Nerval tilmizi olup çıkar. Cahit Sıtkı Tarancı hangi Fransız şairi çevirdiyse onların dizelerini, bazan olduğu gibi, bazen küçük değişikliklerle kendi şiirine akta­rır. Necip Fazıl Kısakürek’te İngiliz Shakespeare ile birlikte, Fransız Baudelaire’i buluruz. Nazım Hikmet, “Mayakovski’den etkilendiğim ileri sürülüyor, eğer etkilendiğim bir şair varsa o Mayakovski’den çok Paul Eluard” olabilir diyor. İs­viçre ve Fransa’da eskiyen özgür dize ve Dadacılık, Fransız kültürüyle beslenmiş Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ın “Garip” kitabıyla ülkemize giriyor. Oktay Rıfat Horozcu “Perçemli Sokak” adlı kitabında Rimbaud’ya öyküne­rek, hatta Rimbaud’nun dize ve imgelerini küçük değişiklik­lerle aktararak “gerçeküstücülüğü” sokuyor. Ve bir Rimbaud özentisi başlıyor. Şiiri yirmi yaşlarında bırakan bu şairin di­zeleri, Baudelaire ve Verlaine’le birlikte Ahmet Muhip Dranas’ın şiirine, Yunan mitolojisiyle birlikte Melih Cevdet Anday’a giriyor. İlhan Berk onu baş tacı edip bütün bir şiirsel yapıtının temeli haline getiriyor. Daha sonraki şairler de Fransız şiir kitaplarının sayfalarını çeviriyorlar. Atilla İlhan içerikte divan şiiri ve halk şiirinden yararlanırken biçimi Villon’un evrenselleştirdiği “ballade”dan, yani Fransız şiirinden alıyor. Apollinaire, Cemal Süreya’nın gözde şairi oluyor, aynrıca Süreya, Rimbaud’ya da gönderimler yapıyor. Ece Ayhan bazı şiirlerine Rimbaud’dan dize aktarmakla birlikte daha çok, Yahya Kemal gibi yöntem almayı uygun buluyor.

Goethe, Schiller ve Rainer-Maria Rilke gibi alman, T.S. Elliot ve Walt VVhitman gibi Amerikan şiirini izleyenler de var. Ancak bunlar azınlıkta. Bu nedenle, önce de değindiğimiz gibi kitapta daha çok Fransız şairlerinin şiir görüşlerine ağır­lık vereceğiz.

Şairler gökten zembille inmez. Şiir şairin üretimidir. Şair bir toplum içinde yaşar, dolayısıyla onu içinde yaşadığı toplumun değer yargıları, sosyal konumu ve bunun sonucu olan şiir akımları yönlendirir. Şairlerin şiir üstüne görüşleri­ni toplayıp değerlendirirken çağlarının şiir akımlarını, şiir okullarını da tanıtmak gerekiyor.” Erdoğan Alkan

*”‘İnsan makinenin bir parçası hâline geldi’ diyen Erdoğan Alkan çağımızda bir Baudelaire, bir Shakespeare’in yetişmesinin mümkün olamayacağını söylüyor.

Erdoğan Alkan için son dönemde Türkiye’de okunan Fransız şiirinin elçisi, başçevirmeni diyebiliriz. Çünkü o, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud, Baudelaire, Mallarmé, Aragon, Nerval, Pablo Neruda ve Lord Byron gibi pek çok şairin şiirlerini dilimize kazandırdı. Onun edebiyatımıza katkıları bunlarla da sınırlı kalmadı. Şiir Sanatı adında başat şiir akımlarını, Türk şiirini ve Fransız şiirinin Türk şiirine etkilerini inceleyen hacimli bir kitap hazırladı. Örnekler ile genişletilmiş ikinci basımı yayımlanan Şiir Sanatı üzerine Alkan’la konuştuk…
Şiir Sanatı’da “Tanzimat’tan günümüze dek şiirimiz, batı adıyla arkadan, gecikmiş olarak, topal adımlarla hep Fransız şiirini izledi” diyorsunuz…
Türk şiiri, yabancı şiirden etkilenmiştir. Örneğin divan şiiri, Fars şiirinin bir kopyasıdır. Onlar, içerik olarak, tema olarak ne yazmışlarsa, benzetmeler, simgeler, imgeler olarak ne yazmışlarsa aktarmışız. Bu yüzden de bizim Divan şiirimizin Arap ve İran şiirinden bir farkı olmamış. Nitekim, edebiyat yönünden ünlü Almanya, Fransa gibi ülkeler hazırlamış oldukları antolojilere, Divan edebiyatına yer vermemişlerdir. Çünkü aslı varken kopyasının üstünde niçin dursunlar. Ama buna karşılık Arap şairleri bu ülkelerin antolojilerinde, araştırmalarında geniş oranda yer almıştır. İslam dini nedeniyle daha çok Arap ve Fars uygarlığının etkisi altındaydık, dolayısıyla onların sanatını da aldık. Tanzimat’la birlikte uygarlık çemberi değiştirdik ve Fransa’nın uygarlık çemberine girince bu kez Fransız şiirine yöneldik. Nasıl, başta Fransa olmak üzere Batı’nın yasalarını çevirip aktardıysak, toplumumuza aynı şekilde edebiyatını da aktarmaya başladık. Tarih boyunca edebiyatımız, yabancı edebiyatı benimsedi. Geleneksel şiirimize de sırtını döndü.
Peki geleneksel şiirimiz var mıydı?
Olmaz mı, Yunus gibi dev bir şairimizin yarattığı şiir yazık ki izlenmedi, halk ve tekke ozanları sadece bu şiiri benimsedi. Çağın modern şiiri bu geleneksel şiir geleneğinden, Yunus, Kazak Abdal, Pir Sultan Abdal gibi büyük ozanlardan etkilenmediler. Bizim ünlü şairlerimize baktığımızda, bunların her birinin bir Fransız şairinin peşinden gittiği görülüyor. Bir Fransız şairini okuyup, şiir düşüncesini benimsemiş ve onun şiirlerine zaman zaman değiştirerek, zaman zaman esinlenerek zaman zaman da imge veya simge aktararak kendi şiirine sokmuş. Mesela açın Cenap Şahabettin, Ahmet Haşim, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, giderek Ahmet Muhip Dıranas, İlhan Berk, Attila İlhan, Ece Ayhan, Cemal Süreya. Hatta öyle ki bazen dörtlükleri olduğu gibi şiirlerine sokmuşlar. Kitabımda bunun örneklerini sıkça verdim; bunlar, benim yargılarım değil, kanıtları var.
Saydığınız isimlerde, Cemal Süreya’da örneğin, Fransız şiirinin yanı sıra halk şiirinden de pek çok izler görülüyor. Bu bir çeşit sentez olarak da düşünülemez mi?
Tamamen Batı öyküntüsü olmakla suçlamıyorum tabii. Cemal Süreya, geniş oranda Apollinaire şiirini, düşüncesini benimsemiştir. Hatta Apollinaire’in ‘Dalga’ şiirini olduğu gibi aktarmıştır. Hep yanlış anlaşılıyor. Bu demek değil ki Cahit Sıtkı Tarancı’nın bütün şiirleri dışardan aktarma. Ama diyelim ki Cemal Süreya’nın bir şiirini Fransızcaya çevir, altına Cemal Süreya yazmadan herhangi bir Fransız şairine göster, sizce bunun şairi hangi ulustan olabilir diye sor, Türkiye diyemez hatta bir Doğu ülkesi bile sayamaz.
Bu bağlamda kitabınızda Türk şiiri yoktur diyorsunuz…
Yani Türk şiiri fazla Batılıdır. Şiirimiz yabancı dile çevrildiğinde, tamam, en azından Doğulu bir şairdir denebilmelidir. Çince şiirini çevirin; niteliğini içinde taşır, kaybolmaz. Bizimki kaybolur. Çünkü çevrildiği dilin zaten bir öyküntüsü olmuş.
Doğulu bir şair yok mu peki?
Var tabii, örneğin Fazıl Hüsnü Dağlarca. Nâzım Hikmet için de öyle. Mayakovski’den, Paul Eluard’dan etkilenmiştir ama bu öykünme değildir belki bir ses yönünden etkilenme. Zaten bu doğal, her ozan başka ülkelerin ozanlarından yararlanmalı, gerekirse imge almalı, ama onların şiirlerini aktarmamalı. Ve yazdığı şiir kendi ülkesinin şiiri özelliğini taşımalıdır. Apollinaire ve Eliot gibi büyük şairler bu olayın üzerinde özenle dururlar. Evrensel şiir içinde yer alabilmen için, çorbada tuzun olmalı, derler. Bizim çorbada tuzumuz yok. Şu yanlış anlaşılıyor. Ben geleneksel anlamda bir Türk şiiri eksiktir, demek istiyorum. Bizim Yunus’umuz, Fuzuli’miz, Dağlarca’mız var, Ahmet Muhip Dıranas’ımız var, her şeye karşın Tanpınar’ımız var. İyi şairler var yani. Demek istediğim daha Türk damgasını taşıyan, milliyetçilik anlamında değil bu sözün geleneksellik, duygu anlamında, şiirimizin sayısı çok az. Bugün genç şairlerden birinin şiiri al, Fransızca’ya çevir, Fransız şiirinden farkı kalmaz. Hatta İlhan Berk kalkar, gayet yanlış bir biçimde, “Benim şiirimi bir Fransız okuyorsa Fransız şiir sanmalı, bir İngiliz okuyorsa İngiliz şiiri sanmalı” der. İyi de İlhan Berk, niye Türk şiiri sanılmayacak senin şiirin?
“Sanatsal yaratının kökeni dinsel inançsızlıktır… Sıradan insan sanatçıdaki o korkunç var olma tutkusunu anlayamaz. Çünkü var olmanın varlığını kanıtlamak olduğunu bilmez” diyorsunuz. Özellikle son on yılda muhafazakâr kesimin şiir dergilerinde, şiir kitabı sayılarında bir artış gözleniyor…
Geçmişte de iyi bir şiir bırakmadı onlar. İyi bir şiir mirasları yok, neye dayanarak iyi bir şiir yazacaklar. Güdümlü şiir onlarınki, İslamın iyi bir şiir çıkaracağını sanmıyorum. Diyelim ki içlerine İsmet Özel bir girdi, çıkmak zorunda kaldı. Zaten gerici kafa, tutucu kafa şiire uzaktır. Şiir yenilik ister. Devrim ister kendi içinde. Yani birtakım şairler İslamcı gibi görünüyor, mesela Sezai Karakoç, Fransızca şairleri okuyarak kendini yetiştirdi, İslam şiirini okuyarak değil. Necip Fazıl var mesela, ama kendisi Baudelaire okuyarak yetişmiş bir insan. Bir kere bu İslamcı şairler yabancı dil bilmiyorlar. İmam Hatip kökenli iseler biraz Arapça, biraz Farsça biliyorlar. Necip Fazıl’da Fransızca vardı, zaten şiir görüşü kendisinin değildir, şiirlerinde kıyamet gibi imgeler, simgeler Baudelaire’dendir. Yani Necip Fazıl, mistik şiir yazmıştır ama büyük bir şair de değildir. Mistik şiirde, Fazıl Hüsnü ile ikisini yan yana koysalar, ben Fazıl Hüsnü, ‘Çocuk ve Allah’ derim.
Yeni kitaplar yolda mı?
Düzeltmeleri yapıp Varlık Yayınları’na teslim ettiğim ‘Romantizm’, ‘Sembolizm’ kitapları var. Mallarmé’nin bütün şiirleri diyebileceğimiz bir kitabı hazırladım, onun da düzeltmesini yaptım, gönderdim. ‘Güneşin Oğulları’ adıyla Rimbaud’nun yaşamını, Rimbaud-Verlaine ilişkilerini anlatan bir roman yazıyorum. Bir de Yunus Emre romanı var, biyografik roman olarak. ‘Döne Döne’ başlığı altında kendi yaşamımın hüzünlü kesitlerini topluyorum.”

*Burak Bulut Yıldırı?ın 17/02/2006 tarihli Radikal Gazetesi?nde yayınlanan kitap üzerine ‘Türk şiiri fazla Batılıdır’ adlı yazısı

Erdoğan Alkan’ın Yaşam Öyküsü
1935’te Sivas?ın Şarkışla ilçesinde doğdu. Samsun Lisesi?ni bitirdi. Siyasal Bilgiler Fakültesi?nden mezun oldu. Bir süre çeşitli ilçelerde kaymakamlık yaptı. Daha sonra TRT?ye geçti. İstanbul?a yerleşti, değişik gazetelerde yazılar yazdı. Şiirlerinin yanısıra, Fransızca?dan yaptığı şiir ve roman çevirileriyle de tanındı. Paul Verlaine, Rimbaud ve Frausy?nin şiirlerini Türkçe?ye kazandırdı.

Şiir kitapları:
Güneş Tozları, Ekuanil Çiçekleri, Kerem Gibi, Kuş Ormanı, Kıyı, Eylül Çalgıcısı (Toplu Şiirler), Elimde Güller ve Rüzgâr.
Romanları:
Kör Oldum, Veysel Oldum.
Araştırma kitapları:
Kitle İletişim Araçları, Sembolizm, İçimizdeki İnsan, Ateş Hırsızı Arthur Rimbaud, Düş Gezgini Gérard de Nerval, Şiir Sanatı, Karanlıklar Prensi Baudelaire, Paris Komünü ve Komün Şairleri, 1789 Devrim Şarkıları, Baudelaire ve Satanizm, Aşık Veysel’den Nükteler.
Şiir çevirileri:
Paul Verlaine, Arthur Rimbaud, Baudelaire, Mallarmé, Aragon, Nerval, Pablo Neruda ve Lord Byron’un şiir kitapları.
Düzyazı çevirileri:
Anatole France, Balzac, Sartre, Zola ve Freud’nun yapıtları.
Ödülleri
TRT Bilimsel Araştırma Başarı Ödülü’nü (1970), Yazko Çeviri Büyük Ödülü’nü (1982) ve TRT Dizi Film Senaryo Ödülü’nü (1989) kazandı.

Şiirleri

BÜYÜ

Şeytan dağındaki mağarada
Duydum Büyücü bir kadın yaşarmış
Aşka inanmayan taş kalplileri
Büyüler, kara sevdalı yaparmış

Yüreğimde yenilginin acısı
Yollandım şeytan dağına
Az gittim uz gittim bir akşam üstü derken
vardım büyücünün mağarasına

Dedim ki bir halden bilmeze düştüm,
Al bütün varımı yoğumu
Bir büyü yapta anlasın
sevdanın ne yaman şey olduğunu

İki yürek oydu iki taştan,
Koydu bulanık bir suya
Üç vakit sonra gel diye
Seslendi kör kuyuya

Üç gün, üç ay, üç yıl bekledim
Derken bir akşam üstü çalındı kapım
O kendini beğenmiş deli dolu kız
Ne hale gelmişti Allah’ım

Kara gözlerinde şimdi
Kara gecelerin acısı vardı
Ağladı kapandı ayaklarıma
Sev beni, sev diye yalvardı

Git dedim istemiyorum artık
Biraz da sen öğren ağlamasını
Geceler boyu duy bir yol
Yalnızlığın kahreden acısını

İnanmayın dostların inanmayın
Ne büyü var ortada ne de büyücü
Yıllar kendimi avutmak için
Uydurdum bu yaşanmamış öyküyü

Erdoğan ALKAN

MİRAS

Karşılıksız sevdalardan usandım
Artık unutacağım bankadaki kızı
Beni seven birisini bulacağım,
Varsın cüce boylu olsun;
Çipil gözlü, yumuk gözlü,
Varsın saz benizli olsun.
Paşa gönlüm dileyince
Kolları boynuma dolansın yeter.
Alacağım ellerini ellerime
Parmak uçlarını sevdiğim çitlenbiğim
Çipil yüzlü, çirkin yarim.
Cüce boylum, iki gözüm gel diyeceğim.
Ona sevdalardan yana, mutluluktan yana
Oynak türküler söyleyeceğim
Sonra gerdeğe gireceğim çirkin yarimle.
Eğer yine unutamazsam bankadaki kızı
Kafayı çekip de bir akşam
Kapısına gideceğim,
Gel işte gör diye, gözünün önünde
Üç kurşun sıkıp bu kara sevdayı öldüreceğim.
Biliyorum bankadaki kız
Beni sevmediğine pişman olacak.
Kalbinde ince bir sızı
Dudaklarında mısralarım
Ulu bir sevdadan miras kalacak.

Erdoğan ALKAN

DEMİRCİ’DEN

(…)
“Gözlerinizi açıp bakın şu Mutsuzlara,
Vahşi güneş altında kavrulup al al yanan,
İnsafsızca ezilen, alınları çatlayan
Mutsuzlara bir bakın! Pek sayın Burjuvalar,
Onlar da sizin gibi insan. Lütfen şapkalar
Çıkarılsın. Haşmetli! Gör, tanı bizler kimiz,
Yeni büyük çağların büyük İşçileriyiz
Evet İşçiyiz bizler. Bu yeni çağda bilmek
Ve çalışmak önemli. Sabahtan akşama dek
Çalışacağız, örse inecek çekicimiz,,
O mutlu yarınların, bilimin avcısıyız.
Savaşını sabırla kazanan insan bütün
Engelleri yıkacak, galip gelecek bir gün
Dizginler ellerinde, bir ata binmiş gibi!
Demir ocaklarının ey görkemli alevi
Kötülüğe son artık! Bilgisizlik çok korkunç!
Bilip öğreneceğiz, ellerimizde çekiç,
Bilineni yeniden gözden geçireceğiz
“Kardeşlerim yürüyün! İleri!” diyeceğiz.
Soylu bir yürek ile sevdiğimiz kadının
Tatlı gülücükleri altında çalışmanın
Ve sade bir yaşamın büyük düşünü kurduk.
Kardeşçe çalışmayı nice özleyip durduk.
Görev aşkı borazan gibi kulağımızda
Çaldıkça, kıvanç dolu, kendimizi nasıl da
Mutlu duyardık bizler;yeter ki o zorbalar
İki büklüm olmaya halkı zorlamasınlar,
Ve ocağın üstünde asılı dursun tüfek…
……………………………………………………

(…)

Arthur RIMBAUD

Çeviri:Erdoğan ALKAN

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme
Güzellik, Güçlük… Yaşlılık – Zafer Köse

Canlı türlerinin hemen hepsinde, bireyler yaşlandıkça, içinde yer aldıkları toplulukta fazlalık haline geliyorlar. Özellikle göç eden veya sıkça yer değiştiren...

Kapat