Körlük ve İçgörü / Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler – Paul de Man

Eleştirmen okumasının da bir tür körlük taşıdığı, bu okumanın da bir “yanlış okuma” olduğunu gösteren bir kitap Körlük ve İçgörü (Blindness and Insight). Paul de Man’ın 1971’de yazdığı, edebiyat eleştirisinin vazgeçilmezlerinden biri niteliğindeki bu kitap, bütün halinde 37 yıl sonra Türkçeye çevrildi. Edebiyatla biraz daha yakından ilgilenen okurun başucunda durmalı…
Edebiyat eleştirisi alanının yirminci yüzyıldaki en önemli isimlerinden Paul de Man’ın, okumanın problemli yapısına yoğunlaşan, ve edebiyatla ilgilenenlerin birer okur olarak kendi rollerine ilişkin varsayımlarını sorgulayan, geniş etkili ve klasikleşmiş eseri Körlük ve İçgörü nihayet Türkçede.
De Man bu kitaptaki denemelerinde başka edebiyat kuramcıları gibi doğrudan edebiyat eserlerinden değil, edebiyata bakışlarındaki derinlik herkesçe kabul edilmiş olan eleştirmenlerden hareketle geliştiriyor düşüncesini. Blanchot, Lukács, Poulet, Derrida, Heidegger, Bloom gibi eleştirmenlerin, inceledikleri metinlerin yapısı hakkındaki bulgularının, en başta model olarak kullandıkları genel anlayışla çeliştiğini gösteriyor. Bu yazarların pek de farkında olmadıkları, kör noktalarını oluşturan bu çelişki ve uyuşmazlıkların aslında onları beslediğini, “en iyi içgörülerini, bu içgörülerin çürüttüğü varsayımlara borçlu olduklarını” gösteriyor. De Man’a göre “modern eleştirmenler edebiyatı gizeminden arındırdıklarını zannettiklerinde aslında edebiyat onları gizeminden arındırıyordur; ama bu, zorunlu olarak bir kriz biçiminde gerçekleştiğinden, kendi içlerinde olanlara kördürler. Tam da edebiyatın hesabını gördüklerini iddia ettikleri anda edebiyat aslında her yerdedir; antropoloji, dilbilim, psikanaliz diye adlandırdıkları şey, aynen Hydra’nın başı gibi, her kesildiğinde yeniden zuhur eden edebiyattan başka bir şey değildir.”
Edebiyatla ve edebiyat kuramıyla ilgilenenlerin yanı sıra, beşeri bilim alanlarında çalışan bütün araştırmacıların da dikkatle okuması gereken, zorlu ama zihin açıcı bir klasik.

İçindekiler
Önsöz
Genişletilmiş İkinci Baskıya Önsöz
Teşekkürler
Giriş: Dikkat! Okur İş Başında! Wlad Godzich
1 Eleştiri ve Kriz
2 Amerikan Yeni Eleştirisi’nde Biçim ve Maksat
3 Ludwig Binswanger ve Benliğin Yüceltimi
4 Georg Lukács ve Roman Kuramı
5 Maurice Blanchot’nun Eleştirisinde Gayrişahsilik
6 Köken Olarak Edebi Benlik: Georges Poulet’nin Eseri
7 Körlük Retoriği: Jacques Derrida’nın Rousseau Okuması
8 Edebiyat Tarihi ve Edebiyatta Modernlik
9 Lirik ve Modernlik
10 Zamansallık Retoriği
11 Biçimci Eleştirinin Çıkmazı
12 Heidegger’in Hölderlin Tefsirleri
Ek A
Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi Üzerine Değerlendirme
Ek B
Edebiyat ve Dil: Bir Yorum
Dizin

OKUMA PARÇASI
Önsöz, s. 7-9.

Bu ciltte bir araya getirilen denemeler hiçbir şekilde eleştiri tarihine bir katkı olma ya da günümüz Avrupa edebiyat eleştirisi alanındaki eğilimlere dair, çok kaba bile olsa, bir panaroma sunma iddia-sında değildir. Burada daha farklı bir sorun ele alınmaktadır. Her denemede farklı bir edebi anlayış sorunu irdelense de, hiçbirinde soruna sistematik bir şekilde yaklaşılmamaktadır. Bu yazılar çeşitli vesilelerle ?konferanslar, dersler, toplantılar? kaleme alındı ve yaptığı çalışmalar ABD ile Avrupa arasında hemen hemen eşit bölünmüş birinin zihninde ister istemez uyanacak ilgi alanlarını yansıtıyor. Konular belirli bir eleştirmene gösterilen kendiliğinden ve kimi zaman kişisel bir ilgi neticesinde seçildi ve kapsamlı bir seçki sunmaya çalışılmadı. Denemelerin çoğu romantizm ve romantizm-sonrası edebiyatla ilgili, eleştiriyle bağlantısı olmayan daha kapsamlı incelemelerin bir yan ürünüdür. Kitabın mükerrer örüntüsü sonradan geriye dönülerek kuruldu ve yerleşik edebi yorum teorilerine olan benzerlikler tümüyle tesadüfi ya da kitabın terminolojisiyle söylersek körlemesinedir. Daha önceki bir döneme ait olan denemelerin terminolojisini güncellemek gibi bir çaba içerisine girmedim ve küçük değişiklikler dışında, ilk yazıldıkları halleriyle bıraktım.
Kitabın sistematik olmayan yönüne vurgu yapmamın nedeni, genel edebiyat pahasına eleştiriye odaklanmamın doğurabileceği yanlış izlenimin önüne geçmektir. Eleştiriye olan ilgim temel edebi metinlere olan ilgimden sonra gelir. Nasıl modern eleştiri tarihine bir katkı sunma iddiasında değilsem, özerk bir disiplin olarak var olacak bir eleştiri biliminden de kendimi aynı derecede uzak hissediyorum. Deneysel genellemelerim bir eleştiri teorisi geliştirmeye değil, genel olarak bir edebiyat dili geliştirmeye yöneliktir. Edebiyat üzerine açıklayıcı yazılar ile şiir ya da kurmaca sanatının “saf” edebi dili arasındaki bilindik ayrımlar kasten bulanıklaştırılmıştır. Aynı zamanda romancı ya da şair olan eleştirmenlerin seçilmiş olması; Baudelaire ya da Yeats gibi şairlerin açıklayıcı eleştirel metinlerinin kullanılmış olması; söylemsel, denemesel yazıları kurmaca yazılarla birleştiren yazarların tercih edilmiş olması ? bunların hepsi de aynı yöne işaret etmektedir. Ben tüm bu yazı türlerinin, edebi metin sıfatıyla sahip olduğu ayırt edici nitelikle ilgileniyorum ve nitekim okuyacağınız denemeler de bu ayırt edici niteliğin başlangıç mahiyetinde bir tanımını yapmak amacındadır.
O halde şairler ya da romancılar arasında, o kadar da müphem olmayan edebiyat metinleri kolaylıkla bulunabilecekken eleştirmenler üzerine yazarak olayı daha da karmaşıklaştırmak niye? Bunun nedeni, edebiyat dili hakkında teorileştirmelere geçmeden önce, okumanın içerdiği karmaşıklıkların farkına varma zorunluluğudur. Keza eleştirmenler de bilhassa özbilinçli ve uzman birer okur olduğundan, bu karmaşıklıklar onların eserlerinde daha açık bir şekilde görülebilir. Okuma anında ilgisini çeken özel anlamı metinden ayıran dolayımları unutmaya yazgılı olan doğal, eleştirellikten uzak okur bunları aynı açıklıkla göremez. Okumanın karmaşıklıkları, aynı şekilde, bir şiirde ya da romanda da açıkça görülemez, zira dilde o denli derine kök salmışlardır ki gün ışığına çıkarılmaları için kapsamlı bir yorum gerekir. Eleştirmenler okuma sorunuyla az çok açıktan ilgilendiklerinden, bir eleştirel metni metin olarak ?yani, söz konusu okuma sürecinin farkında olarak? okumak diğer edebiyat eserlerini bu tarzda okumaktan daha kolaydır. Ne var ki eleştirel metin incelemeleri asla kendi başına bir amaç olarak görülemez ve yalnızca genel olarak edebiyatın anlaşılması için bir ön hazırlık niteliğiyle değere sahiptir. Eleştirel okumanın barındırdığı sorunlar edebi dilin ayırt edici özelliklerini yansıtmaktadır.
Birkaç çağdaş eleştirmenin incelenmesi sonucunda okuma ile ilgili ortaya çıkan tablo hiç de basit değildir. Hepsinde de edebiyatın doğası hakkındaki genel önermeleriyle (eleştirel yöntemlerini dayandırdıkları önermelerdir bunlar) yaptıkları yorumların fiili sonuçları arasında paradoksal bir uyuşmazlık vardır. Metinlerin yapısı hakkındaki bulguları, model olarak kullandıkları genel anlayışla çelişmektedir. Bu uyuşmazlığın farkında değillerdir, üstelik bu uyuşmazlıktan beslenirler ve en iyi içgörülerini bu içgörülerin çürüttüğü varsayımlara borçludurlar.
Bu tuhaf örüntüyü birkaç özgül örnekle belgelemeye çalıştım. Eleştirmenleri edebi kavrayışlılığı tartışma götürmez olan yazarlar arasından seçerek, bu uyuşmazlık örüntüsünün, bireysel ya da kolektif sapkınlıkların sonucu olmak şöyle dursun, genel olarak edebi dilin kurucu bir karakteristik özelliği olduğunu iddia ediyorum. Metin ile okur arasındaki aldatıcı etkileşim üzerine daha sistematik bir formülasyon “Körlük Retoriği” başlıklı denemede ele alınacak.
Eleştiri üzerine kısmın sonuçlarını şiir sanatına ya da kurmaca metinlere dek genişletmedim, fakat son iki denemede bu eleştirel uygulamadan çıkan içgörünün edebiyat tarihi anlayışımızı nasıl etkilediğini göstermeye çalıştım. Bir edebi metnin sınırlı bir anlama ya da anlamlara indirgenebileceğini sorgusuz sualsiz kabul etmekten vazgeçip okuma edimini doğru ve yanlışın kopmaz bir şekilde iç içe geçtiği sonsuz bir süreç olarak görürsek, edebiyat tarihinde kullanılan hâkim şemalar (bunlar genellikle genetik modellerden tüketilir) artık uygulanabilir olmaktan çıkarlar. Örneğin modernlik sorunu artık bilindik ölüm ve yeniden-doğuş metaforlarıyla ifade edilemez. Bu metaforlar doğal nesnelere ve bilinçli öznelere uygulanabilirse de, ele avuca sığmaz muammalar oldukları ortaya çıkan edebiyat metinleri için aynı şey geçerli değildir. Son iki deneme bizim romantizm sonrası modernliğimizin gündeme getirdiği tefsir ve tarih sorunlarına geçişi sağlamaktadır.
Borçlu olduklarım sıralanamayacak kadar çok. Üzerine yazdığım eleştirmenler söz konusu olduğunda ve özellikle de onların varsayımlarını tartışıyor göründüğümde buna tanık olmak güç değil. Aslına bakılacak olursa belki de kitabın gerçek konusu eleştirilen metin ile bu metnin borçlu eleştirmeni arasındaki nahoş ilişkidir.

P. de M.
Baltimore-Zürih, 1970

Bülent Usta, ?Damardan gerçekçi bir roman?, Birgün, 5 Şubat 2008
Metis, iki önemli kitap yayımladı bugünlerde. Çokça tartışılması gereken, aslına bakarsanız, Türkçeye kazandırılmış olması da oldukça gecikmiş iki yapıt. Biri, Şili’den bir romancı Roberto Bolano’nun Vahşi Hafiyeler adlı romanı, diğeri de edebiyat eleştirisi denilince akla ilk gelen isimlerden birisi olan Paul De Man’ın Körlük ve İçgörü adlı yapıtı. İkisi de Türkçeye çok geç kazandırılmış yazarlar. Örneğin Kafka’nın Türkçede daha yeni yayımlandığını düşünebiliyor musunuz? Ne büyük bir kayıp olurdu. Belki de Kafka olmaksızın pek çok eser ve yazar ortaya çıkmazdı ya da çıksa bile başka türlü, doğal olarak Kafka’yı bilmeyen bir yazar ve onun eseri olarak ortaya çıkardı. Kafka’nın edebiyatımıza, günümüzün en güçlü yerli yazarları kadar, belki de daha da fazla katkıda bulunduğunu düşündürecek çok fazla veri var elimizde. Kafka’nın Çek kökenli olması, onu salt Çek edebiyatçı olarak kabul etmemiz için yeterli değil. Bir yazarın yapıtları, hangi dilde yaşıyor (yani okunuyorsa), o dilin malıdır artık ve Kafka uzun yıllardır Türkçenin içinde boy verip serpiliyor. İşte Bolano da böyle bir yazar. Peral Bayaz’ın çevirisiyle Türkçede yolculuğuna başladı. Eğer bu yolculuk döngüsel olmaz ve kendisine sıçrayacak yazarlar, yapıtlar bulabilirse, belki de romancılık serüvenimize çok olumlu katkılar sağlayacak. Aynı şekilde Paul de Man da öyle. Gittikçe zayıflayan edebiyat eleştirimize, Paul de Man’ın açacağı pençeler, hiç kuşkusuz büyük bir katla sağlayacak. Ama düşünün ki Paul de Man’ın çokça tartışılan bu eseri, ilk olarak 1971 yılında yayımlanmış, Bolano’nun Vahşi Hafiyeler adlı ödüllü romanı da, 1998 yılında… Türkçeye çok sonra kazandırılmış başka yazarları ve temel yapıtları düşünürsek, bu iki yazarla tanışmak için çok geç kalınmadığını düşünüp avunmamız da mümkün.
Şöyle derler hep, onların Shakespeare’i varsa, bizim de Yunus Emre’miz var. Bu sözü, başka bir yerde duyamazsınız. Kültür emperyalizmi denilince, tümden bütün yabancı kültürleri yargılamak ve onlara şüpheyle yaklaşmak nedense çok yaygın bir tavır olarak varlığını sürdürüyor. Eğer öyleyse, roman hiç yazılmamalıydı, ne de olsa bizim destanlarımız, halk hikâyelerimiz var, onların Balzac’1 varsa. Ya da Rimbaud’ya ne gerek var şimdi, bunca köklü bir şiir geleneğimiz varken. Halbuki mesele, onlar ve biz değil ki… Mesele, edebiyat… Edebiyatımızın nasıl zenginleşeceği… Turgut Uyar’ın Bir Şiirden adlı kitabında, şiiri Tanzimat’tan bu yana nasıl yanlış yorumladığımızı, içinde yaşanılan bir varlık alanı görmek yerine, onu nasıl araçsallaştırıp iktidar ve kimlik meselesi haline getirdiğimizi anlatıyordu uzun uzun. Turgut Uyar’ın orada söyledikleri, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. Bu yüzden sahici edebiyat yapan kişi sayısı az. Bu yüzden, edebiyatta her tür yeniliğe karşı belirli bir kesimde büyük bir direnç var. Turgut Uyar, bugün yaşasaydı, kesinlikle şiirde bir tabu halini almış İkinci Yeni’ye karşı çıkardı ve başka bir “Yeni”nin olanaklarını araştırırdı diye düşünüyorum. Ayrıca yine aynı kitapta, şairlerin egemen güçlerle yakınlaşmasının ve iktidarlara boyun eğmesinin, bırakın başka şeyleri, şiirin kendisine nasıl zarar verdiğinin de altını çizmiş Turgut Uyar.
Bir süredir, edebiyatta yeniliğe karşı olanların geliştirdikleri bir söylem dikkatimi çekiyor ister istemez. Kendilerine farklı gelen her şeyi, “postmodern” olarak nitelendirmek ve yargılamak, bu söylemin önemli bir ayağını oluşturuyor. Bunu çeşitli dergilerde yazan akademisyenlerden tutun, çok bilinen eleştirmenler dahi fütursuzca yapıyor. Postmodernizmi bilmeden, postmodernizmi salt küreselleşmeyle ilişkilendirip emperyalistlerin bir oyunu olarak göstermeye çalışıyorlar ki ortada postmodern edebiyattan bahsedecek çok fazla şeyin olmaması da bu durumu daha da gülünç bir hale sokuyor. Hayali bir postmodern düşman var ortada ve herkes o hayali düşmanı taşa tutuyor. Örneğin, ünlü bir köşe yazarı ile sohbet ederken, sözlerinin bir yerinde “postmodern pislikler” diye bir şey kaçırmıştı ağzından. Konuşmamız sırasında ne Lyotard’ı, ne de postmoderniz-min diğer temel yapıtlarından birisini okumadığı, tamamen kendine özgü bir postmodern tanımı geliştirmiş olduğu ortaya çıkmıştı. Üstelik sanatta ve felsefede birbirinden o kadar farklı postmodern anlayışlar var ki, hepsini aynı kategori içinde değerlendirmek de başka bir büyük hata.
Bolano ve Paul de Man’ın kitapları, kaç gündür elimden düşmüyor. Onlarla tanışmış olmanın mutluluğu, uykularımın kaçmasına ve sabahlara kadar bu kitapların çizdiği yollar boyunca, hatta bazen o yolları başka yollarla (yapıtlarla) birleştirerek koşarcasına okumama neden oluyor. Paul de Man’ın kitabını, teorik bir kitap olduğu için, hemen bir çırpıda okumak elbette mümkün değil. Ama Bolano’nun 628 sayfalık romanı, gerçekten de bir çırpıda okunacak bir kitap. Romanın kurgusu, karakterleri, olayları ele alışı, cinselliğin ve sanatın türlü halleri, tartışmaları, bir macera ekseninde öyle başarılı bir biçimde yoğrulmuş ki yazarın diğer yapıtlarını okumak için de sabırsızlık duyuyor insan. Roman, şöyle başlıyor örneğin: “Nazik bir davetle damardan gerçekçilik akımına katılmam istendi.” Damardan gerçekçilik de ne diye düşünüyor insan. Ben, kendi adıma bu tanımlamayı çok tuttum. Üstelik, bir şiir akımının, gizli bir örgüt gibi örgütlenmesi ve şiiri salt yazılan bir şey olarak değil de, yaşanılan, kendi kuralları ve yaşam biçimi olan bir şey olarak anlatılmış olması da beni heyecanladırdı açıkçası. Davet edilen kişi, on yedisinde bir şair. Romanın ilk bölümü, bu genç şairin gözünden anlatılıyor. Maria adlı kızla yaşadığı o tuhaf aşk ve cinsellik, damardan gerçekçi diğer şairlerle kurduğu ilişki ve Meksika’nın sokaklarında, barlarında türlü hesaplaşmalarla ve arayışlarla süren bir yolculuk. Romanın ikinci bölümünde ise, anlatıcı birden değiştiği gibi, üstelik belirsizleşiyor da. Ama üçüncü bölümde aynı kişi, anlatıcı olarak yeniden görünürlük kazanıyor. Damardan gerçekçi iki şairin, dedektiflik yaparak bir çölde kaybolan Tinajero’yu ararken, biz de anlatıcıyla birlikte onların izini sürüyoruz. Bu şairlerin gerçekte kim olduklarını öğrenirken, hem Latin Amerika’nın gizemli dünyasında bir gezintiye çıkıyor, hem de Bolano’nun kendi kuşağıyla ve başka şeylerle yaşadığı hesaplaşmaya tanık oluyoruz.
2003 yılında 50 yaşındayken ölmüş Bolano. Onu romanlarıyla olduğu kadar, diktatör Pinochet’ye karşı verdiği mücadeleyle de hatırlamak gerek. Ama daha yeni tanıştık kendisiyle. Ve onunla daha çok konuşacağımız şey var, diğer yapıtları da Türkçenin kara sularına girdikçe…

Semih Gümüş, “Okuma dersi olarak eleştiri”, Radikal Kitap Eki, 29 Şubat 2008
Eleştirinin dünya edebiyatındaki özel adlarından Paul de Man’ın Körlük ve İçgörü kitabının kendi çevresindeki alanı etkilediği kuşkusuz söylenebilir. Bazı kitaplar böyledir ama şu da sorulabilir: Bir kitap, sonunda yalnızca okuyanların bilişsel dünyasına mı sızmış olur? Bununla sınırlı kalsaydı, belki de hayatımızdan çoktan çıkmış olurdu kitap. Yaratıcı yazının taşıdığı anlamın gizilgücü ve sürekliliği kitabın etkisini geometrik biçimde çoğaltırken, ayrıca anlamın yeniliği, özgünlüğü de ikinci bir katsayıyla bu etkinin katlanmasını sağlar.
Körlük ve İçgörü ise okuduğumuz kitap, edebiyatın düşünce evreninin genişlemesine büyük bir katkı yaptığı biliniyor. Bu nitelikte bir kitabın bizim edebiyatımız üstündeki düşünsel etkisinin çok daha büyük olması da beklenir. Bu tür kitaplar düşünmediklerimizi düşündürür.
Verilmiş enerjinin yol açacağı katkı büyük bir dünyada zor ayırt edilirken küçük bir dünyada gözle görülür büyüklükte olur. Sanırım Körlük ve İçgörü de, onu derin yapısına dönük okumalarla içselleştirmiş yazarlar, önce de eleştiri yazarlarınca edebiyat dünyamıza donatılması gereken yepyeni bir oda açacaktır.
Körlük ve İçgörü edebiyat eleştirisini kuramsal bir temele yayarak değerlendirirken saptadığı her noktada açtığı kuyulardan cevherler çıkarıyor, bunları da her sözcüğü tartılmış bir anlatım biçimi içinde geliştiriyor. Paul de Man’ın ustalığı burada. Giriş yazısında Paul de Man için, “ince eleyip sık dokuyan (“cerrah titizliğinde” diyenler daha çok),” diyor Wlad Godzich. Yazınsal bir dil kurmaya çalışmıyor Paul de Man, ama dili kendine özgü; bazen etkili biçimde önermeleri art arda anlaşılır biçimde belirtirken, bazen birkaç kez okumayı gerektiren çetin yollara giriyor.
Aslında eleştirinin neye yaradığı sorusuna verilecek yanıt her zaman aynı: okuma kültürünün düzeyini yükseltmek. Bunun dışında belirgin bir somut katkısı olur mu? Hayır, olmaz. Eleştirinin bugün soyutlanabilen katkısı, belki okuma kültürünün düzeyinin yükseldiği bir gelecekte somut olarak da anlaşılabilir. Günümüzün yeni ve çağdaş eleştiri anlayışı içindeki her eleştirmen de okuma uğraşının bilişsel donanımına yaptığı katkıyla kendi konumunu belirler.

Okumayı bilmenin eleştirisi
Paul de Man’ın eleştiri yazıları okumanın bilinmediği varsayımının çevresini kuşatır ki, sonunda nasıl okunacağı bir biçim olmaktan çok içerik ve anlam üstüne kurulmuş derin bir söyleme karşılık gelir. Bir söylem yaratma endişesini kavrayamamış eskil eleştiri anlayışları okumanın pastoral biçimlerinden kalıplaşmış gerçekçi anlayışlara uzanan bir yelpazeyi açarken “onu dedi, bunu demedi” sınırlarından dışarı çıkamamış, bu yüzden bugün yazılanlardan daha hızlı eskimeye başlamıştır.
Körlük ve İçgörü gibi iki köktenci kavram sanırım Paul de Man’ın eleştiri anlayışının niçin bu denli etkili, etkileyici, temel alınası olduğunu açıklar. Paul de Man’ın önemi, bu iki kavramı eleştirinin ve okumanın iki kıtası gibi görüp ona bütüncül bir düşünsel derinlikten geçerek ulaşma çabasından gelir. Çünkü bugünkü eleştiri de sonunda kendini körlük ve içgörü kavramlarına giden yolda bulur; sanki önsel bir kabul gibi, ikisinden biri olmadan sonunu bulamadığı bir yolculuktur bu ve aralarındaki ilişkiyi aydınlık ve bireşimsel biçimde açıklayan eleştiri daha yukarıdaki basamaklara çıkar.
Eleştirinin, yazınsal yapıtı tamamıyla içselleştirip oradan kendine geri dönerken açığa çıkardığı bilgi, her aşamada yeniden kurulması gereken bir eleştiri biçimini de zenginleştirir. Bu süreç her zaman yapıtın kör noktalarına yönelen okuma biçimiyle iç içe yaşanır, metnin kör noktasını saptamaya çalışır. Kör noktaları anlamak yerine sözcük, tümce ve gerçek ya da yazınsal bilginin doğrularıyla yanlışlarını ayırt etme üstüne kurulan eleştirinin edebiyata katkısından söz edilemez. Belki bu arada okumanın yakın çekimlerini de yapar bu tür eleştiri, ama onlar da somut saptamalar olarak kalır. Oysa yorum alanları aydınlatıldıkça bir anlam zinciri oluşacak, bu zinciri kavrayabilen eleştiri yazarı kendi anlayışını oluşturacaktır.
Paul de Man, “Gündelik iletişim dilinde, anlam karşısında göstergenin ya da gösterge karşısında anlamın önsel olarak ayrıcalıklı bir konumu yoktur; yorumlama edimi, bu ilişkiyi mevcut belirli durum için her seferinde tekrar tesis edecektir,” diyor.

Her seferinde yeniden kurulan dil, eleştiriyi gündelik dilin dışında bir üst-dil olarak yaratırken öncekinden de yukarıya taşır. Sonunda, şiirden ya da romandan söz etmiyoruz ki, şair ya da yazarın gençlik yapıtları bazen olgunluk dönemlerindekilerden daha önemli olsun. Eleştiri yazarının son yapıtının her zaman ilkinden daha önemli olduğunu söylemiş oluyorum. Değil mi ki yazınsal dilin yanında düşünsel düzeyde ve zincire yeni halkalar ekleyerek yazılmaktadır eleştiri, sonuncusunun ilkinin üstünde bulunacağından kuşku duyulamaz.

Modernizm ve Paul de Man
Modernizm ile edebiyat kavramlarının herhangi bir açıdan uyumlu olup olmadığına ilişkin kuşkuları da Paul de Man’ın eleştiri dünyasının önkabullere karşı dayanıklılığını gösterir. Modernlik yaşanmakta olanın aşılması, geleneksel ya da klasik olanın dışına çıkılması ve onların yerine yeni edebiyat kaygılarının geçirilmesi biçiminde anlaşılıyorsa, Paul de Man da bu anlayışın yanındadır. Yoksa modernliğin edebiyatı kendiliğinden yücelttiği önermelerini dışlar o. Bütün edebiyatı onunla açıklamak yerine, edebiyatın bazı sorunlarını açıklamak için kullandığı modernliği, ortaya çıktığı yerde geçmişi yadsırken hemen içinde bulunduğu ânı da eskiterek kendini yadsıyan bir oluşum biçimi olarak görür. Üstelik arada şu önemli saptamayı da yapar:
“Modernizm kendi stratejilerinin bilincine varır varmaz ?ve bu metinde olduğu gibi bir gelecek kaygısıyla haklı çıkarılıyorsa, bilincine varmaması mümkün değildir? kendisinin yalnızca tarih yaratan değil, aynı zamanda geçmişe dek uzanan yaratıcı bir şemanın parçası da olan yaratıcı bir güç olduğunu keşfeder.”
Kendisi yaratıcı bir güç halini alan modernizm, tarihin yeniden anlamlandırılmasını gerektirirken geleceğe dönük öngörüleriyle de belirleyici bir düşünce olarak, maddi bir güce dönüşür. Bir yüz yıl daha geçtikten sonra geçmişe bakanlar, Avrupa tarihinin en önemli kesitini modernite içinden mi ayıracaktır, sorusunu, Bana kalırsa öyle olacaktır, diye yanıtlarım. Çünkü tarihin kendisi, sözgelimi postmodern bakış açılarının bütünüyle kavrayamayacağı bir dağınıklık ve parçalanmışlık içinde dururken, yeni düşünce biçimleri postmodernizmin bıraktığı yerden tuttukları çizgiyi ortalamaya hizalar. Orada modernizmin keskin gözlerine gereksinim duyulur.
Paul de Man moderniteyi bu düzeyde, belki bu yazıdaki düşüncelere de yakın, ama tam olarak tanımlanması kolay olmayan bir genişlik ve çapraşıklıkta anlamaktadır; onun bu çok boyutluluğu da edebiyat ve eleştiri ile modernizm arasındaki ilişkinin niteliğini yükseltir. Üstelik yaşanıp yadsındıktan sonra da kabul edilmektedir ki, modernizm edebiyatın yaşadığı en büyük sıçramayı açıklamak ve çözümlemek için sağlam bir dayanaktır. Edebiyat eleştirisi için bunun daha da vazgeçilmez olduğunu eklemek gerekir; eleştirinin hem yazınsal, hem de açıklayıcı biçimleri terk edip çözümleyici niteliğini korkusuzca öne geçirmesini sağlayan yordam da modernizmdir.
Körlük ve İçgörü’de, son on yıl içinde kendimce sürekli yinelediğim, ama hem düşünce tembelliğinden, hem de edebiyatı bu düzeyde kabul edebilme yetişkinliğinden yoksun olmaktan, yazınsal yapıtın sonunda eleştirinin nesnesi olacağına, eleştirinin günümüzde bundan başka bir düzeyde kabul edilmesinin olanaksızlığına ilişkin düşüncemin karşılığını da görüyorum
“Fakat kendisine aktarılan deneyimi doğru bir şekilde anlamaya çalışan bir eleştirmen açısından, eserin kendisi de, eleştirmen onun münhasıran duygulanımsal mahiyetine saygı duyduğu oranda, bir bilme nesnesidir,” diyor Paul de Man. Çözümlenen yapıtın sonunda nesne olmasının onu değersizleştirmekle ilgisi yok elbette, yalnızca eleştiriyi özgür bırakmaktır bu. Eleştiriyi özgürleştirecek ikinci ana yol da onun niteliksel varlığının yadsınamayacak yetkinlikte olmasıdır. Yoksa yolda bırakılır.

Mahmut Temizyürek, “Eleştirmenlerin eleştirmeni”, Radikal Kitap Eki, 29 Şubat 2008
Belki de biraz geç rastladım sana/ Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza/ 1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi/ Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa. Cemal Süreya’nın bu dizeleri önemli bir kitap Türkçeye geç çevrildiğinde geliyor aklıma daha çok. Bu kez Paul de Man’ın Körlük ve İçgörü’sü vesilesiyle anımsadım Süreya’yı ve dizelerini. 1971’te yazılmış, edebiyat eleştirisinin vazgeçilmezlerinden biri niteliğindeki bu kitap, bütün halinde 37 yıl sonra nihayet Türkçede.
De Man’ın Türkçeye çevrilen ilk bütün yapıtı bu kitap. Daha önce bazı parçaları Türkçeye ulaşan De Man’ı çevirenlerin öncüsü Bilge Karasu’dur. Karasu, Batı’yla yaklaşık aynı zamanlarda görmüştü De Man’ı. Bildiğim kadarıyla, Türk Dili dergisine 70’li yılların başında çevirdiği, yaratıcılık ve benlik üzerine yazı da bunun kanıtı. Bunun dışında, Enis Batur’un hazırladığı Modernliğin Serüveni’nde ‘Lirik ve Modernlik’ ve Hüseyin Su’nun hazırladığı Teori ve Eleştiri adlı kitapta Mustafa Özsarı’nın çevirdiği ‘Teorinin Direnci’ yazısı dışında başka bir çeviri olmadı, sanırım. Oysa De Man, Batıda gelişen edebiyat eleştirisine sıkı bir yapısöküm uygulamış yazarlardan biri olarak 70’lerden bu yana gündemdeydi. De Man’ın temel yaklaşımı, ‘okuma biçimleri’ üzerine yoğunlaştı. Bu kitapta ‘Amerikan yeni eleştirisi’ temsilcilerinin ve Maurice Blanchot, Georg Lukacs, Georges Poulet, Jacques Derrida, Martin Heidegger, Harold Bloom vb. gibi eleştirmenlerin okuma tarzlarını irdelemekte. Eleştirmen okumasının da bir tür körlük taşıdığı, bu okumanın da bir ‘yanlış okuma’ olduğunu gösteren bir çalışma Körlük ve İçgörü.
Wlad Godzich, kitaba yazdığı Giriş’te, “Bir varmış bir yokmuş, hepimiz okumayı bildiğimizi zannediyormuşuz, sonra bir gün Paul de Man çıkagelmiş” diye başlayarak açıyor konuyu. De Man ise, sözüne hiç de masal yumuşaklığında değil, sert bir kriz uyarısıyla başlıyor: “Eleştiri disiplinini yöneten ve onu entelektüel düzenin temel taşlarından biri haline getiren yerleşik kurallar ve uzlaşımlarla öylesine kötü oynanmakta ki tüm o görkemli yapı yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya.” De Man’ın çalışması, edebi metnin kendisi tarafından alımlanması değil, belli başlı eleştirmenlerin edebiyatı nasıl alılmadığı üzerine. O yüzden. De Man’a edebiyat eleştirmeni değil, eleştirmen eleştirmeni demek daha doğru olsa gerek. De Man’in işi yorumlayanı yorumlamak.
Yeni eleştirmen diyor, De Man, hangi disiplini izleyeceğini bilemez durumda. Önceleri felsefeyle, özellikle de Bergson ve Husserl ile yetinen eleştirmenin yerini sosyal bilimlerden yararlanan eleştirmenin almasını tartışıyor. Örnekleriyse, Lucien Goldman’ın sosyoloji düşkünlüğü, Lukacs’ın Marksist eleştirisi ve psikanalizin, dilbilimin ve antropolojinin eleştirideki temsilcileri. De Man’a göre, belli disiplinlerdeki parlamalar, eleştiride hemen bir karşılık buluyor. Levi-Straus’un Hüzünlü Dönenceler’i yayımlandıktan sonra, sosyolojinin ayağını antroplojinin nasıl kaydırdığını, Lacan’ın psikalalizi dilbilimle ilişkilendirerek eleştiriyi nasıl etkilediğini, bunların zamanla nasıl modaya dönüştüğünü uzun uzun tartışıyor. De Man’ın eleştirisi, bir dönem moda olan Yapısalcılık’ı da kapsıyor: “Bugünlerde Fransa’da ‘yapısalcılık’ diye adlandırılan şey, yüzeysel bir düzlemde, insan bilimlerinin genel bir metodolojisini formülleştirme girişiminden başka bir şey değil.” Bütün bunlar yeni olmasa da bunca yoğunlaşmasının ardında disiplinlerarası ‘tezcanlı rekabet’ var De Man’a göre. Körlük ve İçgörü yazarının çağdaş eleştirmene yönelttiği soru şu: “Eleştiri kendisini gerçekten de kendi kökeni üzerine düşünme noktasına dek didiklemeye girişmiş midir? Eleştiri ediminin gerçekleşmesinin gerekli olup olmadığını sormakta mıdır?” Bunlar, De Man’ın izini ısrarla izlediği sorular. Dahası, bu soruların hangi eleştirmende nasıl yanıtlar bulduğu, bu yanıtlara ne denli güvenebileceğimiz üzerine yazıyor De Man. Yazarın öne çıkardığı iki kavram var: ‘körlük’ ve ‘içgörü’.

Edebiyatın gizemini çözebilmek
De Man’ın ‘körlük’ diye adlandırdığı ne? Ona göre, modern eleştirmenler edebiyatı gizeminden arındırdıklarını zannettiklerinde, aslında edebiyat onları kendi gizemlerinden arındırıyor. Ama bu, zorunlu olarak kriz biçiminde gerçekleştiğinden, kendi içinde olanlara kör kalıyor eleştirmen. Tam da edebiyatın gizemini çözdükleri anda edebiyat yazılarındaki her noktaya nüfuz ediyor. Antropoloji, dilbilim, psikanaliz olarak adlandırdıkları şey, aynen Hydra’nın başı gibi, (dokuz başlı ejderha. mt) her kesildiğinde yeniden zuhur eden edebiyattan başka bir şey değil. İnsan zihni, ‘insani meselelerin hiçliği’ ile yüzleşmekten kaçmak için şaşırtıcı manevralar yapıyor. “Kişi hatanın eşyanın tabiatından geldiğini görmemek için bireysel ‘romantik’ özneye yerleştirmeyi seçer ve böylece, bir kıyamet tablosu gibi görünse de, temelde teskin edici ve ılımlı olan bir tarihsel şemanın arkasına saklanır” diyor. Paul de Man’ın ‘körlük’ dediği eleştirmenin işte bu hali.
Peki ya ‘içgörü’? Öncelikli soru şu: Bir metni bir yorumun müdahalesi olmadan okumak mümkün mü? Mümkünse eğer, nadir de olsa, bu iç deneyimin gelişmiş bir doruğu olacaktır Nietzsche’ye göre. Nasıl ki, gölge güneşin içinde, doğru da yanlışın içindeyse, içgörü de eleştirmenin körlük anlarındaki edimidir. “… İçgörü, eleştirmenin düşüncesini canlandıran olumsuz bir hareketten, dilini iddia ettiği duruştan uzaklaştıran ifade edilmemiş bir ilkeden elde edilmiştir” diyor de Man. “Öyle ki eleştirmenin ifade ettiği bağlılığı bir özden yoksun bırakılacağı noktaya kadar, sanki bu iddian olanaklı olup olmadığı sorun edilmiş gibi, çarpıtmış ve dağıtmıştır. Ne ki meşru bir şekilde içgörü adı verilebilecek olan bu şeyin müsebbibi de bu olumsuz ve görünüşte yıkıcı emektir.” Eleştirmeni bu paradoksal durumunda bazen ciddi, bazen ironik, bazen de alaycı bir üslupla betimliyor de Man. Yazarın karşıtların birliğine getirdiği yaklaşım, onun eleştirel özgünlüğünün temel motifini oluşturuyor.
De Man’ın 1971’de yayımladığı Körlük ve İçgörü, yazarın başyapıtı. Üstte andığım yazarlardaki eleştiri yöntemindeki epistemoloji sorunlarını ironik bir üslupla çözümleyen de Man, yazarların retorik karşısında düştükleri durumun paradoksunu “retorik’i başka bir retorikle çözümleme” olarak yorumluyor. De Man’ın temel felsefi referansı Kant ve Nietzsche; yukarıdaki alıntıda geçen “eşyanın tabiatı” ve “hiçlik” gibi kavramlara yüklediği anlamlardan da anlaşılıyor olmalı.
Bir Kantçı ve Nietzscheci olarak eleştirmenlere yönelik yazıları, Batıda uzun süredir egemen olan Hegelci ve Heideggerci eleştirmenlerle yeni tartışmalara, hatta polemiklere yol açtı. Tartışma bir ara o denli sertleşti ve kişiselleşti ki, de Man’ın Heidegger gibi Nazi işbirlikçisi olduğu bile öne sürüldü. Ama bu sav kanıtsız, nesnesiz biçimde havada kaldı ve savlayan havlayan konumuna düşürmekten başka sonuç vermedi.

M. İlhan Atılgan, “Sanatkâr eleştiri olur mu?”, Kitap Zamanı, 3 Mart 2008
Tam da Kitap Zamanı’nın kapak dosyasında eleştirmen-yazar hiyerarşisini tartışmaya hazırlandığımız günlerde, eleştiri uğraşına ilişkin köklü soruları ortaya atan bir kitap yayımlandı: Edebiyat eleştirisinde geçen yüzyılın en önemli adlarından Paul de Man’ın Körlük ve İçgörü’sü (Metis Yayınları, çevirenler: Ferit Burak Aydar – Cem Soydemir). Paul de Man, edebiyat eleştirisi alanında “en çok fotokopisi çekilen” makaleler toplamı kitabında, eleştiri ediminin gerekli olup olmadığı gibi, bu disipline ilişkin en temel soruları okura hınzırca hatırlatıyor. Blanchot’dan Derrida’ya, Heidegger’den Bloom’a birbirinden farklı eleştiri ve yorum biçimlerinin ayrı ayrı irdelendiği yapıt, bana kalırsa, tek bir sorunun farklı görünümlerine de indirgenebilir. Soru şu: Birincil metin (ele alınan metin) ile ikincil metin (eleştiri metni) arasındaki ilişki nasıl olmalı, ayrım nerde başlar?
Yazının başlığındaki sorunun, doğrudan doğruya de Man’ın yapıtının ?hiç değilse bir bölümünün? temel sorusuyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. “Sanatkar eleştiri” ifadesini (ki, bazılarını işkillendirecektir) çok değerli bir romancımızdan duymuştum. Körlük ve İçgörü’ye sunuş yazan Wlod Godzich’in Paul de Man’ın yapıtı için kullandığı “icra eleştirisi” tanımlaması aynı kavramı başka sözcüklerle dile getiriyor.

Dil zevki ve edebiyat memurları
Aslında “sanatkâr eleştiri”nin mümkün olduğunu görmek için de Man’ın kitabına bakmaya gerek yok. Örneğin, Füsun Akatlı’nın, Fethi Naci’nin eleştiri yazılarından alınan edebiyat tadının, bu eleştirmenlerin inceledikleri yapıtlardan alınan hazdan daha az olmadığını pek çok sıkı okurdan duymuşumdur. Öte tarafta, deyiş yerindeyse bir metodoloji takıntısıyla, eleştiri disiplinine bilimsel bir temel arayan anlayış var. Buna göre hatasız bir akıl yürütme, eleştirinin başarısı için yeterli olabiliyor. (Paul de Man, kitabında bu tehlikeli yaklaşma karşı şunu söylüyor: Sorun metodolojinin başarısı değil, neden zorunlu olduğu.) Ne var ki, bu tür eleştiri metinlerinde görülen dil zevksizliği hemen herkesin yakındığı bir sorun. Geniş zaman kipiyle, “-mektedir”, “-maktadır” kalıbıyla yazılmış, okunması işkenceye dönüşen akademik tezlerin, yayımlandığında sadece üniversite çevresince ilgi görmesi, bununla da ilgili bir durum sanırım.
Her şey, birincil ve ikincil metinler arasındaki ayrımla başlamıştı. Hakikati ifade ehliyetini kaybeden eleştirmen, zamanla şerh düşme pozisyonuna girdi. Körlük ve İçgörü, eleştirmenin bu değişimini basamak basamak anlatırken, tam da bu sayıda kapak dosyamızda tartışılan sorulara yanıt veriyor; bir icra eleştirisine dönüşerek, bu iki eleştiri yaklaşımı konusunda dar bir ayrımcılığa düşmeden, konuya bambaşka yönlerden bakmayı sağlıyor.
Ataç’ı en büyük eleştirmen zannedenlerle eleştirmen bile saymayanlar arasındaki tuhaf karşıtlığın yaşandığı edebiyat çevrelerimizde Paul de Man’ın “eleştiride keyfilik” üzerinde de duran kitabının yeterince görülmesini dilerim. Kitaptaki özellikle üniversite modeline yönelik eleştiriler, bizim üniversitelerimizde neden sadece edebiyat memurları yetiştirebildiğimizin yanıtını da içinde saklıyor.
Bu kitabı özellikle edebiyat memurlarının okumasında yarar var.

Semih Gümüş, “Edebiyat nerede aranır… “, Radikal Kitap Eki, 7 Mart 2008
Kendi yazdıklarıyla yetinmeyip onların ardındaki yazınsal gerçekliği araştıran; içine kapanmak yerine daha öteye geçirecek yolları arayan; nereden geldiğini yalnızca kendi varoluşunu anlamak için değil, edebiyatın gizlerini irdelemek için düşünen; dolayısıyla geleceğe dönük tasarımlar kurup öngörülerde bulunarak bir bilici gibi edebiyatımızın nasıl gelişeceğini saptamaya çalışan; içinde bulunduğu yazınsal gerçekliğin başkalarınca da paylaşıldığı endişesini taşıyan düşünme biçimi, edebiyatımızın asıl sorunlarından olmamıştır.
Öte yandan yazınsal metnin derin yapısının biçimlerini araştıran; kesintisiz bir yeniden anlamlandırma süreci kuran; metni bütün örgenleriyle çözümleyen; dolayısıyla yüzeyde görünenle ilgilenmeyen; dizgesel; bu arada kendini yazınsal dilin parçası olarak yaratan edebiyat eleştirisi, bizim edebiyatımızın hiçbir döneminde birkaç yazarın ilgi alanından çıkamadı.
Yazdıklarının poetikasını yaratmakla ilgilenmeyen yazarların edebiyatı Doğulu konformizmin göstergesi gibidir. Demek ki okumakla ilgili sorunu vardır edebiyatımızın. Ataç’tan 2000’lere kadar, eleştirinin doğrudan yazınsal yapıtla ilgili değerlendirme olduğunu sanan edebiyatımız, bu algı düzeyiyle kendine hangi sınırları çizdiğini pek fark etmedi. Çünkü Batı edebiyatlarıyla kurduğu ilişki asıl olarak roman ve şiir çevresinde oluştuğu, düşünce üretimini toplumsal ya da siyasal akımların gölgesinde yaşadığı, edebiyat kuramı ve eleştiriyi klasik yapıtlardan çıktıktan hemen sonra Fischer, Lukács, Goldmann gibi yazarların bütüncü, dolayısıyla kendi kısıtlarını kendi çizen kuramsal çalışmalarıyla sınırlandırdığı için, asıl sorunun yazar ya da yapıt değil, okuma biçimi olduğunu anlayamadı.

Okumanın okuması
Son bir yıl içinde okuduğum bazı kitaplar edebiyatımızın hem düşünsel derinliği, hem tartışma kültürü bakımından içinde bulunduğu yerde kalmasının olanaksızlığını gösteriyor. Paul de Man, eleştirinin başyapıtları arasında görülen yazılarından oluşan Körlük ve İçgörü’de (1970) okuma biçimlerine odaklanmış. Eleştiri dünyasını öteki eleştirmenlerin yazdıkları, demek ki okumanın okuması üstüne kurmuş. Georg Lukács, Maurice Blanchot, Georges Poulet ya da Jacques Derrida’nın eleştiri anlayışlarından çıkarak oluşturduğu eleştirinin kendini daha yukarıda tanımlayıp kuşatması onun için zorunludur. Eleştiri yazarının bu çıkış noktası verir ilk itkiyi.
Bir yazarın demir odasından dışarı çıktığında yapacağı ilk işi okumaysa, bu okumanın bireyselliğidir sürekliliği sağlayan. Böylece kendinden başkalarının yazdıklarını okurken aynı zamanda tamamıyla kendi bakış açısı içinde oluşan yorum alanları yaratır. Başkalarının yazdıklarını paylaşırken başkalarının paylaştığı bir yazara dönüşür. Birçok eleştirmenin, Todorov’un da çevresinde dönerek bütün ayrıntılarıyla açıklamaya çalıştığı yakın okuma’dır bu. Bireysellik taşımayan sıradan okumanın yaratıcı yazarın düşünceyle ilişkisini nasıl tıkayabileceği ise, kolayca kestirilebilir.
Bir romancı, öykücü ya da şairin özgün dili, üslubu, anlatım biçimleri varsa, ötekileri okuma biçimi içinde oluşturduğu bir söylemi de vardır. Yazılanlar başlangıçta hep öteki kitaplardan çıkmıştır. Öteki romanlar, öyküler, şiirler üstüne yapılan okumalar, o yazınsal metinlerin yorumlanmasına, bu arada yaratıcılığın özgün biçimlerinin ayırt edilmesine, bilinenlerin yanında, beklenmedik olanaklar verir. Bu okuma biçimleri yazara öylesine geniş alanlar açar ki, o alanların sürekli yorumlanması hem yazılanın, hem de yazarın entelektüel yetilerinin gelişip değişmesini sağlar.

René Girard’ın iki tümcesi
René Girard, edebiyatımızda benzerlerini okumaya alışık olmadığımız Romantik Yalan ve Yalansal Hakikat kitabında, “Büyük başyapıtları modern kuramların ışığında yorumlamak yerine, modern kuramları bu başyapıtların ışığında eleştirmeliyiz. Bizim onlardan öğreneceklerimiz, onların bizden öğreneceğinden fazladır,” der. Benim için olağanüstü bir önerme. Bu iki tümceden kocaman bir eleştiri yazısı soyutlanabilir. Edebiyat eleştirisini modern kuramların doğrusal aydınlığı üstüne kurmak yerine, edebiyatın başyapıtlarının kozmik ışığı altında yaratmak: eleştiri anlayışımı René Girard’ın bu iki tümcesine sığdırabileceğimi görmek, aslında eleştirinin başyapıtlarının da büyük anlamını gösteriyor. Eleştiriyi, nitelikli edebiyat yapıtlarından kendine geri dönen bir yaratım biçimi olarak alıyorsanız…
Son yıllarda okuduklarım arasında Mikhail Bakhtin’in Karnavaldan Romana, René Girard’ın Romantik Yalan ve Yalansal Hakikat, Edward Said’in Kış Ruhu, Paul de Man’ın Körlük ve İçgörü kitaplarının yerini bir süredir ayırıyorum. Kimilerinin eleştiri yazarlarını anladığını sanmıyorum; ayrıca öteki türlerin çekiciliği varken eleştiri yazmanın sıkıcılığı yanında, eleştiri okumaktan uzak durulması gerektiğini düşünenler de az değildir. Okuyabileceklerini ?başta roman olmak olmak üzere? öncelikle öteki türlerden seçen okurları anlıyorum da, yazarların da aynı yerde duruşunu anlayamıyorum.
Oysa Mikhail Bakhtin’in Karnavaldan Romana kitabını hiç değilse yayımlandığı günden bu yana geçen yedi yıl içinde okumalıdır yazar. Kendine özgü bir okuma söylemi yaratma endişesinden uzak duran yazar, ötekilerin ne yazdığına değil, ne yaptığına bakarak oyalanıyor. İnsanın ancak ötekini anlayarak kendini de anlayacağını düşünmeden yazabilir, yaşayabilir mi yazar? Bakhtin’in yalnızca Dostoyevski üstüne uzun incelemesini okumak bile bir yılın üç ayını doldurabilir, o üç ay içinde üç günde bir Bakhtin’in yazdıkları üstüne düşünmek için otuz fırsatı olur insanın; Dostoyevski’nin serüven dünyası, Sokratik diyalogdan Dostoyevski’nin kişilerinin dünyasına nasıl gelindiği, Dostoyevski’nin kaynakları gibi başlıklara bir de kendi anlamlarınızı vererek satır aralarında gezmek, edebiyat dünyamızın kısıtlı düşünce dünyasına nasıl bir genişlik kazandırabilir…
Bir an kimin ne yaptığıyla ilgilenmeyi bırakıp düşünmeyi sürdürelim: René Girard’ın Romantik Yalan ve Yalansal Hakikat kitabındaki Dostoyevski üstüne yazılan bölümleri açalım. Sanırım herkes “Proust ve Dostoyevski’de Teknik Sorunlar” gibi eleştiriler okumak istiyor, ama bizde niçin böyle eleştiriler yazılmadığına hayıflanmak yerine, önce René Girard’ı okuyabilir, sonra da belki, Niçin böyle düşünmüyoruz, diye sorabiliriz kendimize. Bu yazıları yalnızca eleştiri yazarlarından beklemeden. Yaratıcı yazarların da eleştiri yazması, düşünce üretimini edebiyatın içinde üstlenmesi gerektiğini sürekli vurguluyorum, ama olmuyorsa, başkalarının yazdıklarını okuyarak tamamlayabiliriz eksiklerimizi. Belki böylece gündelik, sıradan endişelerden kurtulup edebiyatı içinde kaybolunacak bir dünya olarak kavramaya çalışabiliriz. Az şey değildir Cervantes, Stendhal, Flaubert, Proust ve Dostoyevski gibi, nasıl anlatılabileceklerini bile şaşırdığımız romancılar üstüne René Girard’ın yazılarında derinlik sarhoşluğuna kapılıp gitmek. Saçma endişelerden korur bizi.
Edward Said, eleştirinin sanatın ve yazının anlamlı olmasını sağlayan süreçleri ve nesnel koşulları kendinde cisimleştirdiğini belirtiyor. Eleştirinin anlamını gösteriyor. Öyleyse eleştirmenlerin hem de çağdaşlarına yönelttiği eleştiriler üstüne düşündüğümüz günler nereye yazılır? Kimin nerede, ne yaptığıyla geçirilmiş kayıp haneleri eksiltmeye belki. Öte yandan belli ki eleştiri diye yazdıklarımızı da sorgulamak zorundayız. Bu zorunluluklar olmasa, yazdıklarımızla kendimizi sık sık kandıracağımızdan kuşkum yok. Bu arada edebiyatımızın sınırları içinde yüceltilip onurlandırılan nice yazarın yazınsal ağırlığını gerçekten dünya edebiyatında bugün yazılanların koyduğu çıtanın yüksekliğine bakarak tartabilecek yetişkinlikte olmadığımız da kuşkusuz.
Paul de Man, okumayı bilmediğimizi söylerken hangimizi dışarda bırakıyor olabilir? Okumayı bilenler rahat edebilir, ama bilmediğimizi varsaymak, Körlük ve İçgörü’deki eleştirileri anlamak için gerekli görünüyor. Demek ki okumayı dizgesel bir eylem ve tasarım olarak anlayanlar da okumayı öğrenemeyenlerin yanında eleştirinin niteliğini yükseltecektir. Kendini eleştirmeyen başkalarını eleştiremez önermesi nasıl doğruysa, başkalarını sağlam bir düşünce, sezgi ve öngörüyle eleştirenlerin kendilerine bakış açılarının değişeceği de doğrudur.
Şimdilerde yalnızca doğrularla ilgili edebiyat dünyamız. O doğruların bükülmesi gerektiği yerde ne bunu yapacak esnekliği var, ne de o bükülmenin sonunda çizilecek yoldan yürüme özgüveni.
Son zamanlarda okuduğumuz kitapların en önemli dördü üstüne düşünmekle yetinmeyip belki aynı düzeyde tutunabilecek eleştiriler yazmaya da başlayabiliriz. Bir yerden sonra yakalayabiliriz treni. Kim atlarsa vagonlara, onlarla gidilir o yola.

Mahir Bora Kayıhan, ”Eleştirinin ‘kör’ noktası”, Olay gazetesi, 1 Mayıs 2008
Paul de Man, 20. yüzyılın en önde gelen eleştirmenlerinden biri hiç kuşkusuz. Kendine özgü bakış açısıyla edebiyatta saygın bir yer edinen de Man’ın bir klasik kabul edilen yapıtı Körlük ve İçgörü, Metis Yayınları’ndan çıktı.
1970’li yıllardan itibaren dünyada büyük ses getiren kitaptaki denemelerinde düşüncesini yapıtlardan değil de eleştirmenlerden hareketle geliştiriyor de Man. Ferit Burak Aydar ve Cem Soydemir’in dilimize kazandırdığı kitap, ‘Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler’ alt başlığını taşıyor. De Man’ın yapıtının bunca ilgi çekmesinde Blanchot, Lukacs, Poulet, Derrida, Heidegger, Bloom gibi eleştirmenlerden yola çıkmış olmasının da payı var. De Man’ın ana izleği; bu ünlü eleştirmenlerin, inceledikleri metinlerin yapısı hakkındaki bulgularının, en başta model olarak kullandıkları genel anlayışla çeliştiğini göstermesi. Bir bakıma de Man, bu yazarların kör noktalarını oluşturan bu çelişki ve uyumsuzluğun onları ‘beslediğini’ gözler önüne seriyor.
Edebiyatla ve edebiyat kuramıyla ilgilenenlerin kayıtsız kalamayacakları bir kitap olan Körlük ve İçgörü’nün girişinde Wlad Godzich, şu ifadeleri kullanıyor yazar hakkında:
‘Paul de Man’ın adı zikredilir zikredilmez betimleyici bir sistemin devreye girdiğine hemen hiç şüphe yoktur. De Man’ın edebiyat teorileri alanındaki üstünlüğü genel bir kabul görmüştür; akademik toplantılarda ve konferanslarda sunduğu tebliğler akademisyenlerden ve öğrencilerden büyük ilgi görmektedir. Kolay anlaşılır, ince eleyip sık dokuyan (‘cerrah titizliğinde’ diyenler daha çok), düşüncenin sağlamlığından taviz vermeyen, haşin ama bir şekilde de içten ve hatta nazik biri olduğu söylenir. Günümüzün önde gelen teorisyenlerini ve eleştirmenlerini ele alıyor olmasına karşın, çarpıcı bir özellik olarak üslubunda polemik izine rastlanmaz. İnsan tıpkı bir konsere tanıklık eder gibi dinler onu: De Man’ın ne yapacağını daha baştan biliriz, ama yine de icrasının zarafeti, kesinliği ve tam kararında oluşu karşısında şapka çıkartmamak mümkün değildir; insan ister istemez, bu gördüğünün bir daha yapılamayacağına dair kesin bir kanıya kapılır.’
Paul de Man’ın, Körlük ve İçgörü adlı yapıtı zor okunan bir kitap olmasına karşın son derece ilgi çekici ve zihin açıcı bir çalışma.

Paul de Man
Körlük ve İçgörü
Çağdaş Eleştirinin Retoriği Üzerine Denemeler
Özgün adı: Blindness and Insight
Çeviri: Cem Soydemir, Ferit Burak Aydar
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Bülent Doğan
Kapak Deseni: Emine Bora
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora

Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Şubat 2008

Paul de Man’ın Hayatı
Paul de Man (1919-1983) Belçika doğumludur. 1942’de Brüksel Üniversitesi’nden mezun oldu ve 1947 yılına kadar yazar ve çevirmen olarak çalıştı. Daha sonra ABD’ye göç etti ve 1950’nin sonlarında Harvard Üniversitesi’nden doktorasını aldı. 1970’ten sonra Yale Üniversitesi’nde Beşeri Bilimler profesörü olarak karşılaştırmalı edebiyat dersleri vermeye başladı. Harvard, Cornell ve John Hopkins üniversitelerinde ve Zürih Üniversitesi karşılaştırmalı edebiyat bölümünde de dersler verdi. Edebiyat eleştirisi alanında özel bir yere sahip olan Körlük ve İçgörü, yazarın Türkçedeki ilk kitabı.
Yayımlanmış diğer eserleri: Allegories of Reading: Figural Language in Rousseau, Nietzsche, Rilke, and Proust (Okuma Alegorileri: Rousseau, Nietzsche, Rilke ve Proust’ta Mecazi Dil, 1979), The Rhetoric of Romanticism (Romantizmin Retoriği, 1984), The Resistance to Theory (Teoriye Direnç, 1986), Wartime Journalism, 1934-1943 (Savaş Muhabirliği, 1988; haz. Werner Hamacher, Neil Heertz, Thomas Keenan), Critical Writings: 1953-1978 (Eleştiri Yazıları, 1989; haz. Lindsay Waters), Romanticism and Contemporary Criticism (Romantizm ve Çağdaş Eleştiri, 1993; haz. E. S. Burt, Kevin Newmark ve Andrzej Warminski), Aesthetic Ideology (Estetik İdeoloji, 1996; haz. Andrzej Warminski).

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme
Masalın Biçimbilimi – Vladimir Propp

Bu kitap halkbilim, etnoloji ve anlatı çözümleme alanlarındaki iki önemli bilim adamının üç ayrı çalışmasını bir araya getiriyor: V. Propp...

Kapat