Laboratuvarda Edebiyatçılar da Var – Murat Serdar Arslantürk

Heyecan verici gelişmeler yaşıyoruz. Bundan on yıl kadar önce, İskoçya´da yapılan biyolojik araştırmaların olağanüstü sonuçlar vermesiyle, insanoğlu bir canlıyı genetik olarak kopyalamayı başardı. Kopyalanmış canlı bir koyundu ve İskoç´lar bu kopyaya ´Dolly´ adını verdiler. Bir canlıyı kopyalamanın amacı, elbette çeşitli türlerdeki canlıların bire bir kopyalarını üretmekten ibaret değildi… Esas amaç; kopyalanan canlı türleri arasına yararlı kopya türleri de ekleyerek, üretilen kopyaların sıradışı niteliklerini kullanmaktı. Başka bir deyişle; örneğin eğer kanser hücrelerine dayanıklı genetik kodlar içeren bir fare kopyası üretilebilirse, fareden elde edilecek dayanıklı hücrelerdeki genetik niteliklerin, insanlığın yararına kullanılması amaçlanıyordu. Ancak bilim hiç bir konuda engel tanımadığı gibi, bu alanda da sınırlandırılamadı. Ve günümüzde, insan kopyalarının üretilmesi için çeşitli ülkelerde araştırmalar devam ederken, bunun ahlaken kabul edilip edilemeyeceği tartışılıyor.
(Bu yazının yazıldığı günlerde, ülkemizde de koyun klonlanması gerçekleştirildi.)

Konumuz genetik bilim, gen transferi ya da mitokondriyal transfer olmadığından, yukarıda ki paragrafla yetiniyorum. Sizlere anlatmak istediğim başka bir şey var.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinde, insanlık için birer hayal olan pek çok fikir, birer birer gerçeğe dönüştüler. Televizyon, telefon, uzay seyahatleri, fiziki ve kimyevi hayaller, otomobil ve daha onlarcası birer birer gerçek oldu. Çok değil, sadece on-on beş yıl kadar önce, size cebinizdeki taşıdığınız bir cihaz sayesinde, dünyanın istediğiniz yerindeki biriyle konuşabileceğiniz, yazışabileceğiniz hatta orayı görüp izleyebileceğiniz söylense, herhalde gülerdiniz… Ancak işte bakın, küçücük cep telefonları ile neler neler yapıyoruz. Artık seyahat etmek çok kolay. Mesela bir kıtadan diğerine geçmeniz, artık sadece saatlerle sınırlı. Semalarımızda bir saatte ortalama yirmi uçak dolaşıyor. Herhangi bir bilgiye, görüntüye, konuşmaya ya da bir insana ulaşmanız, parmağınızın ucunda ve karşınızdaki ekranda gerçekleşebilecek kadar kolay. Şu an siz bunları okurken, dünyanın hemen her yerindeki yaklaşık doksan milyon adet bilgisayarla bağlantı halindesiniz. Bütün bunlar mesafeleri kısaltıyor, hayatı kolaylaştırıyor ve medeniyetin yararına kullanıldıkları sürece sonsuz faydalar sağlıyor.

Ancak neticede hepsi birer hayaldi. Ve içimizden birileri, bütün bunları ilk düşünenlerdi. Kimler mi? Lukianos´u duydunuz mu? Bundan tam on-sekiz yüzyıl önce, yani M.S. 2. yy.´da yaşamış bir yazardı Lukianos. O´nu bu kadar zaman sonra hala unutulmaz kılan; sadece yazdığı bir öyküydü… Öyküsünde, fırtınaya yakalanarak havalanıp göklere uçan ve kendisini Ay´lılarla Güneş´lilerin arasındaki savaşta bulan bir adamcağızın maceraları vardı. Lukianos, Herodotos ve Homeros gibi tarihçilerle birlikte, ilk kez dünya dışı varlıklara, Ay´a ya da Güneş´e ulaşabilmeyi hayal etmiş ve bunu bir öykü ile anlatmıştı. Bugün okuduğunuzda belki tebessüm edeceksiniz. Ama ünlü astronom ve matematikçi Kepler tebessüm etmemiş, aksine ciddiye almış ve astronomiye Lukianos´tan esinlenerek eğildiğini de dile getirmişti. Yazarların bilime katkısının doruk noktalara varması 19. yy.´ı bulur. Ömrü boyunca yazdığı altmış-beş tane romanla hemen hemen bütün bilim dallarına ilham veren ve hayatta olduğu sıra basılmaya fırsat bulunamadığı için ancak öldükten sonra basılabilen bazı eserleri yüzünden, aslında hiç yaşamadığı bile düşünülen bir yazardan bahsedeceğim. Eminim kim olduğunu hemen hatırladınız… Bu yazar Jules Verne´dir. Ve 1865 yılında yayımladığı Aya Seyahat, gerçek anlamda ilk kez kaleme alınmış uzay romanıdır. Ay´a seyahat etmenin 1966´da Luna 9´un Ay´a yollanması ve insanoğlunun ilk kez 21 Temmuz 1969´da Ay´a ayak basmasıyla gerçekleştiğini hatırlarsak, Jules Verne´nin ne denli öngörülü bir yazar olduğunu daha iyi idrak ederiz. Ve kuşkusuz, Jules Verne ile birlikte İngiliz yazar H.G.Wells´in de aya yolculuk fikrini konu alan çalışmaları sayesinde, bu hayal insanoğlunun ufkuna yerleşmiş ve nihayet gerçekleşmiştir. Yeri gelmişken değinmekte fayda var; yazarın yaptığı, hayalini sadece fantastik bir kurgu ile kaleme almak değildir.

Bilakis, Julse Verne yazdığı eser üzerine kafa yormuş, yazdığı füzenin itme gücünü, yerçekimine karşı oluşacak direnci ve başka pek çok güçlüğü de hesap etmiştir.Ve aynı yazar Denizler Altında 20.000 Fersah´ı yazdığında, oksijen tüpünü öngören ilk yazar olmuştur. Balonla Beş Hafta eserinde ise, ısınan havanın yeterli oranda ve doğrultuda kullanılırsa, uzun süreli hava seyahatlerine imkan sağlayacağın düşünmüştür.
Amerikalı yazar Edgar Alan Poe´nun The Pit and the Pendulum´unda, Mary W. Shelley´in Frankenstien´ında, Stevenson´un Dr.Jekyll ve Mr. Hyde´ında ve Mark Twain´ın A Connecticut Yankee in King Arthur´s Court´u gibi romanlarda, zamanda yolculuk, biyolojik ve kimyevi deneyler ve hayalî dünyalara dair pek çok öğe hayal edilmiş, kurgulanmış ve okuyuculara sunulmuştur.

Günümüzde de pek çok yazar vardır ki; bugünlerin çok daha sonrasını düşlemektedirler.(Ancak galiba gittikçe kötüleşen, umutsuzlaşan bir hayal dünyamız var ki; birbirini öldüren robotlar, androitler (yarı robotlar), üstün savaş silahları ve mahvolmuş bir tabiattan başka bir bilim kurgu düşleyemiyoruz.) Ne var ki; bilim kurgu edebiyatı kisve değiştirerek sinema filmlerinin senaryoları halini almış ve pek çok film çekilmiştir. Senaristler Geleceğe Dönüş, Terminatör, Ben Robot ve Yıldız Savaşları gibi pek çok bilim kurgu türündeki sinema filmine imza atmış ve Jules Verne´nin torunları daha mahir davranarak, bilim adamları ile istişare ettikleri düşlerini bizlere izletmektedirler. Yüz Yüze filmini hatırlarsınız… Kötü adamla iyi adamın yüzleri bir laboratuarda birbirleri ile değiştirilir ve filmin devamı gelir. Bu film çekildikten sekiz yıl sonra Rusya´da yaşayan bir kadının yüzünü vahşi bir köpek parçalar. Kadının yüzüne doğal sebeplerle ölmüş olan başka birinin burnu nakledilir. Ve bu ameliyat, estetik cerrahi için müthiş bir başarıdır. Elbette bütün dallardaki bilimadamları olağanüstü çalışmalarla ter döküyor, sayısız deneyler yapıyor ve O´nlar da hayalgüçleri ile bilgilerini birleştirerek başarılar elde ediyorlar. Bütün bir ilim âleminin edebiyatla var olduğunu söylemek gayet tabi ki akıl dışı. Ne var ki bizler için dikkat çekici olan; neredeyse her keşfin, her buluşun ve her yeniliğin, daha önce bir edebiyatçı tarafından düşünülmüş olması… Diğer bir deyişle, aramızda hayalgücü ve ufku yüksek kalemlerin yazdıkları, bilim adamlarının uzun uğraş ve çabaları sonucu gerçeğe dönüşüyor.

Ülkemizde bilim kurgu türünün ne denli zayıf olduğu ve bunun sebepleri başka bir yazının konusu olsun. Dileyelim ki; bizlerin arasından da geleceği düşleyen, yenilikleri öngören ve kurgulayan kalemler çıksın. Çünkü şiirler, öyküler ve denemeler yazdığımız kadar, bilime ve geleceğe dönük yazılar da yazmalı. Jules Verne´nin, neden bilim kurgu yazdığına ilişkin sarfettiği sözlere kulak veriniz: “Eminim halk, romanlardaki acayipliklere, hatta bazı olayların aşırılığına rağmen maceraperestelerin yaşadıklarına çabucak inanacak ve benimseyecektir. Onlardan beklediğim; kafalarını işletmeleri, inanılması güç şeyleri öğrenme çabası göstermeleri ve yaptıklarından keyif almalarıdır.” Nasıl ki sevda ile beslediğimiz yüreklerimizden mısralar dökülüyorsa, nasıl ki özlemlerimizle dokuduğumuz hikâyeler yazıyorsak, ilimle besleyeceğimiz akıllarımızdan da bilim kurgu üretmeli… Neden bizim edebiyatımızın da beyaz önlüklü, elinde teleskoplu ve gözleri ufuklarda dolaşıp duran yazarları olmasın?

*De La Terre A La Luna ( Aya Seyahat:1865 ) Fransızca baskıya önsözden.

Yazan: Murat Serdar Arslantürk

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Abidin Dino Pulu – M. Şehmus Güzel

Arnavutluk Cumhuriyeti Abidin Dino için bir pul çıkardı. Abidin?in şık bir portresi ve soyut eserlerinden birinin röprodüksiyonu ile. Onu ekte...

Kapat