Marks ve Tarih: Kutuplaşma – Immanuel Wallerstein

wallersteinGenelde çoğu çözümlemeciler (özellikle de Marksist çözümlemeciler), Marx’ın tarih yazımıyla ilgili en çok belirsizlik taşıyan dü­şüncelerini vurgulama ve süreç içinde onun en özgün ve verimli düşüncelerini ihmal etme eğilimi göstermektedirler. Bu belki de şaşırmamamız gereken bir şeyse de işimizi hiç kolaylaştırmadığı açıktır.

“Herkesin Marx’ı kendine,” derler ve kuşkusuz bu doğrudur. Aslında son otuz yılda genç Marx, epistemolojik kopuş vb. hak­kında yapılan tartışmalara bakarsak ben, “herkesin çifte Marx’ı kendine” diyeceğim. Benim iki Marx’ım kronolojik olarak birbiri­ni izlemiyorlar. Bana Marx’ın epistemolojisindeki temel bir içsel çelişki gibi görünen, iki farklı tarih yazımı ile sonuçlanan şeyden doğuyorlar.

Bir yanda, insan doğası kavramı üzerine kurulu bir antropo­lojiyi, Kantçı kesin buyrukları, insanlık durumunun yavaş ama kaçınılmaz bir şekilde iyileşmesine olan inancı ve özgürlüğü ara­yan insana olan ilgiyi temel alan liberal burjuva düşüncesine karşı en büyük başkaldırı olan Marx var. Marx tüm bu kavramlar kü­mesine karşı, her biri farklı yapıya sahip, her biri kendi üretim tarzıyla tanımlanan ayrı dünyalarda bulunan, çok sayıda toplumsal gerçekliğin varolduğunu öne sürdü. Amaç bu üretim tarzlarının ideolojik perdelerinin ardındaki işleyişlerini ortaya çıkarmaktı.
Bundan sonra “evrensel yasalar”a duyulan inancın kişiyi her bir üretim tarzının özelliklerini tanımaktan, işleyişinin gizlerini keş­fetmekten ve böylece de tarihin yollarını açıkça incelemekten alı­koyduğu düşüncesi geldi.

Diğer yandan ise Marx, ilerlemeye doğru kaçınılmaz bir tarih­sel gidişi kabul ettiği ölçüde, evrenselciliği de çizgisel antropolojisiyle beraber kabul etti. Onun üretim tarzları okul çocukları gibi boy sırasına göre, yani üretim güçlerinin gelişme derecesine göre dizilmiş görünüyorlardı. (Aslında kurallara uymayı ve düzgün sıraya girmeyi reddeden haylaz bir okul çocuğu rolünü oynar gibi görünen Asya tipi üretim tarzı kavramının neden olduğu şiddetli sıkıntının kaynağı budur.)

Açıktır ki bu ikinci Marx, liberaller tarafından çok daha kabul edilebilirdir ve hem entelektüel hem de siyasal olarak uzlaşmaya hazır oldukları Marx odur. Öteki Marx çok daha can sıkıcıdır. Li­beraller o Marx’tan korkar ve onu reddederler, elbette onun ente­lektüel meşruiyetini de inkâr ederler. Bu ilk Marx, ister kahraman olsun ister şeytan, bana ilginç gelen ve bugün hâlâ bize söyleye­cek bir şeyleri olan tek Marx’tır.

İki Marx arasındaki bu ayrımda söz konusu olan, birbiriyle zıt tarihsel mitlerden türetilen farklı kapitalist gelişme beklentileri­dir. Kapitalizm öykümüzü iki kahramandan birinin etrafında dön­dürebiliriz: muzaffer burjuva ya da yoksul kitleler. Kapitalist dün­ya ekonomisinin beş yüzyıllık tarihinin anahtar kişiliği bu ikisin­den hangisidir? Tarihsel kapitalizm çağını nasıl değerlendireceğiz? Diyalektik olarak kendi reddine ve (Aufhebunguna yol açtığı için toptan olumlu mu? Yoksa dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun yoksullaşmasına yol açtığı için toptan olumsuz mu?
Bu görüş seçiminin ayrıntılı her çözümlemede yansıtıldığı ba­na oldukça açık gelmektedir. Sadece tek bir örnek verip, çağdaş bir yazardan rasgele bir düşünceye değineceğim. Buna özellikle değiniyorum, çünkü rasgele, yani masumane denebilecek bir şe­kilde ileri sürülmüş bir düşünce bu. Yazar, Saint-Just’ün Fransız Devrimi boyunca iktisat üzerine düşünceleriyle ilgili kavrayıcı ve derin bir tartışmasında, Saint-Just’ü “anti-kapitalist” olarak tanım­lamanın uygun olacağı ve bu tanımın aslında sanayi kapitalizmini kapsayacak bir şekilde genişletilebileceği sonucuna varıyordu. Daha sonra şöyle ekliyordu: “Bu anlamda Saint-Just’ün selefle­rinden ya da çağdaşlarından daha az ilerici olduğu söylenebilir.”1 Peki neden “daha” ilerici değil de “daha az” ilerici? Meselenin özü bu.

Kuşkusuz Marx bir Aydınlanma adamı, bir Smithgil, bir Jakoben, bir Saint-Simoncu’ydu. Bunu kendi söylüyordu. 19. yüz­yılın tüm iyi sol entelektüelleri gibi onun da zihni burjuva libera­lizminin öğretileriyle doluydu. Yani tüm arkadaşlarıyla birlikte, Ancien Regime kokan her şeye —imtiyaz, tekel, derebeylik hak­lan, aylaklık, dindarlık ve hurafeye— karşı bir çeşit sürekli, nere­deyse içgüdüsel bir protestoyu paylaşıyordu. Marx bu miyadını doldurmuş dünyaya karşı akılcı, ciddi, bilimsel, üretici olan ne varsa onun yanındaydı. Çok çalışmak erdemdi.

Marx, bu yeni ideolojiye dair çekincelere sahip olmasına rağ­men (ki bunlar çok da fazla değildi), bu değerlere bağlı olduğunu iddia etmeyi ve daha sonra liberalleri kendi ipleriyle asarak, bu değerleri onlara karşı siyasal açıdan kullanmayı taktik olarak ya­rarlı buldu. Çünkü liberallerin kendi devletlerinde düzen ne zaman tehdide uğrasa ilkelerini rafa kaldırdıklarını göstermek onun için pek de zor değildi. Bu nedenle Marx için liberallere kendi sözle­rini tutturmak, liberalizmin mantığını en uç noktasına dek götür­mek ve böylece onlara, kendilerinden başka herkese salık verdik­leri ilacı yutturmak kolay bir işti. Marx’ın başlıca sloganlarının daha fazla özgürlük, daha fazla eşitlik, daha fazla kardeşlik ol­duğu söylenebilir.

Marx’ın zaman zaman Saint-Simon karşıtı bir geleceğe doğru bir imgelem sıçrayışı yapmaya eğilimli olduğu kuşku götürmez. Fakat belki de her zaman antipatik ve gerçekten zararlı bulduğu ütopyacı ve anarşist iradeciliğin ekmeğine yağ sürmekten korktuğu için bu yönde fazla ileri gitmekte tereddüt ettiği oldukça açıktır. Görüşlerine çok kuşkucu bir şekilde yaklaşmamız gereken Marx, işte tam da bu burjuva liberal Marx’tır.

Tekrar sahneye çıkarmamız gereken Marx ise öteki Marx’tır; tarihi karmaşık ve dolambaçlı gören Marx; bu nedenle de kapita­lizmi tarihsel bir sistem olarak eleştiren Marx’tır. Bu Marx tarihsel kapitalizm sürecine yakından baktığında ne buldu? Yalnızca “bu­güne dek varolmuş olan tüm toplumların” görüngüsü olan sınıf mücadelesini değil, sınıf kutuplaşmasını da buldu. Onun en radi­kal ve cüretkâr varsayımı buydu ve dolayısıyla en şiddetle karşı konulan varsayımı da bu oldu.

Başlangıçta Marksist partiler ve düşünürler, yaptığı felaket haberciliğiyle geleceği ipotek altına almış görünen bu sınıf kutup­laşması kavramını ortalığa bol bol savurdular. Fakat Marksizm karşıtı entelektüeller en azından 1945’ten beri, Batı ülkelerindeki sanayi işçilerinin yoksullaşmak bir yana, büyükbabalarından çok daha iyi yaşadıklarını ve sonuç olarak değil mutlak, göreli bir yoksullaşma bile olmadığını kanıtlanmakta çok daha az zorlan­dılar.

Dahası, haklıydılar. Ve bunu bizzat sanayi toplumlarında sol partilerin esas toplumsal tabanı olan sanayi işçilerinden daha iyi bilen de yoktu. Bu nedenle Marksist partiler ve düşünürler, bu temadan geri çekilmeye başladılar. Bu belki bir bozgun değildi, ama en azından konuya girmekte tereddüt eder hale geldiler. Ku­tuplaşma ve yoksullaşmaya yapılan atıflar yavaş yavaş (tıpkı dev­letin “sönümlenmesine” yapılan atıflar gibi) tümden azaldı ya da kayboldu; bizzat tarih tarafından yalanlanmış gibi göründü.

Bizim Marx’ımızın sahip olduğu en zekice sezgilerden biri­nin, bir çeşit planlanmamış ve karmakarışık düşüşü işte böyle gerçekleşti. Çünkü Marx, (longue durée konusunda sandığımız­dan çok daha kurnazdı. Gerçek şu ki kutuplaşma tarihsel olarak yanlış değil doğru bir varsayımdır ve hesap birimi olarak kapita­lizm için gerçekten geçerli olan tek varlığı, yani kapitalist dünya ekonomisini kullanmak kaydıyla, bu varsayımı ampirik olarak kanıtlamak mümkündür. Bu oluş içinde, dört yüzyıl boyunca sı­nıfların yalnızca göreli olarak değil, mutlak olarak da kutuplaş­maları gerçekleşmiştir. Peki eğer durum buysa kapitalizmin ileri­ciliği nerede yatmaktadır?

Kutuplaşmadan ne kastettiğimizi saptamak ve belirlemek zo­runda olduğumuzu söylemeye gerek yok. Tanım kendiliğinden açık değildir; her şeyden önce (geniş tanımıyla) maddi servetin toplumsal dağılımı ile, proleterleşme ve burjuvalaşmanın ikiz sü­reçlerinin sonucu olan toplumsal iki uçlulaşmayı birbirinden ayır­mamız gerekmektedir.
Servetin dağılımı söz konusu olduğunda, bunu hesaplamak için çeşitli yollar vardır. Başlangıç olarak hesap birimine karar vermek zorundayız; yalnızca mekânsal birime (yukarıda ulusal devlet ya da şirket yerine dünya ekonomisini tercih ettiğimizi be­lirtmiştik) değil, zamansal birime de karar vermeliyiz. Sözünü ettiğimiz dağılım, bir saatlik mi, bir haftalık mı, bir yıllık mı, otuz yıllık mı? Her hesap farklı, hatta bağdaşmaz sonuçlar verebilir. Aslına bakarsanız insanların çoğu iki zamansal hesapla ilgilenir. Biri çok kısa vadeli bir hesaptır ve hayatta kalma hesabı olarak ad­landırılabilir. Diğeri ise, hayatın niteliğini, bir kişinin yaşamakta olduğu günlük hayatın toplumsal değerlendirmesini ölçmek için kullanılır ve tüm bir hayatın hesabı olarak adlandırılabilir.

Hayatta kalma hesabı doğası gereği değişken ve gelip geçi­cidir. Bize maddi kutuplaşma olup olmadığını, nesnel ve öznel olarak gösterebilecek en iyi ölçü tüm bir hayatın hesabıdır. Ku­şaklar arası ve uzun vadeli olan bu ikinci tür hesapları karşılaş­tırmamız gerekir. Ancak kuşaklararası bir karşılaştırma, tek bir sülale içindeki karşılaştırma anlamına gelmez; çünkü böylesi bir karşılaştırma bir bütün olarak dünya sistemi perspektifiyle ilgisi olmayan bir etkeni, dünya ekonomisinin belirli bölgelerindeki top­lumsal hareketlilik oranlarını işe karıştırmaktadır. Yapmamız ge­reken, dünya ekonomisinin, her biri gruptakilerin tüm hayatlarıyla ölçülen paralel tabakalarını, birbirini izleyen tarihsel anlarda kar­şılaştırmaktır. Sorulması gereken soru, bir tarihsel anda, verili bir tabakada tüm bir hayat deneyiminin diğerinden daha kolay mı yoksa zor mu olduğu ve zaman içinde yüksek tabaka ile aşağı tabaka arasında artan bir uçurum oluşup oluşmadığıdır.

Hesap, yalnızca bir hayat boyu sağlanan tüm geliri değil, bu gelirin, (hangi biçimde olursa olsun) sağlanmasına ayrılan hayat boyu çalışma saatlerine bölünmesini de içermelidir. Böylece kar­şılaştırmalı bir çözümlemenin temeli olabilecek sayıları elde ede­biliriz. Hayat süresi göz önünde bulundurulmalıdır, fakat bu süre daha çok 1 ve hatta 5 yaşından itibaren hesaplanmalıdır (böylece, yetişkinlerin sağlığını etkilemeyen, ancak çocuk ölümleri oranını düşürebilecek sağlık alanındaki kimi gelişmelerin etkisini saf dı­şı bırakılabiliriz). Son olarak çok sayıda insanın soyunun deva­mını önleyerek diğer bazılarının kaderinin iyileşmesinde rol oy­nayan çeşitli soykırımları da hesabın (ya da indeksin) içine ka­tılmalıdır.

İnanıyorum ki, uzun vadede ve tüm dünya ekonomisinin bir ucundan öbür ucuna hesaplanmış bazı makul rakamlar elde edilebilse, bu rakamlar son dört yüzyıl boyunca kapitalist dünya eko­nomisinde belirgin bir maddi kutuplaşma olduğunu açıkça kanıtla­yacaktır. Daha açık olmak gerekirse, dünya nüfusunun (hâlâ kır­sal olan büyük çoğunluğunun) günümüzden dört yüzyıl önce­sinden çok daha az karşılık alarak daha çok ve uzun çalıştığını id­dia etmekteyim.
Kitlelerin daha önceki çağlardaki hayatlarını idealize etmeye niyetim yok; sadece onların insani olanaklarının genel düzeyini bugünkü torunlarıyla karşılaştırarak değerlendirmek istiyorum. Bir Batı ülkesinde vasıflı işçilerin atalarından daha iyi durumda oldukları gerçeği, bugün Kalküta’da yaşayan vasıfsız bir işçinin hayat standardı hakkında —kaldı ki Perulu ya da Endonezyalı bir mevsimlik tarım işçisinin durumundan söz etmiyorum bile— pek bir şey söylememektedir.

Proleterleşme gibi Marksist bir kavramı maddi gelir bilançosu olarak kullanmakla “ekonomizme” fazla kaydığım söylenerek iti­raz edilebilir. Ne de olsa önemli olanın üretim ilişkileri olduğunu savunanlar var. Kuşkusuz bu doğru bir yorumdur. Öyleyse ku­tuplaşmaya bir toplumsal iki uçlulaşma, çok sayıda ilişkinin tek bir burjuva-proleter zıtlığına dönüşmesi olarak bakalım. Yani yal­nızca (Marksist literatürün bir kurtarıcısı olan) proleterleşmeye değil, (onun mantıksal karşılığı olan ama aynı literatürde pek az tartışılan) burjuvalaşmaya da bakalım.
Bu durumda da bu terimlerle ne demek istediğimizi belirle­mek zorundayız. Eğer bir burjuva, tanım olarak yalnızca 19. yüz­yılın başında Frenglandlı tipik bir sanayici olabiliyorsa ve bir pro­leter de yalnızca, bu sanayicinin fabrikasında çalışan kişi olabili­yorsa, kapitalist sistemin tarihinde pek de sınıf kutuplaşması ol­madığı epey kesindir. Kutuplaşmanın azaldığı bile kanıtlanabilir. Ancak eğer gerçek bir burjuva ve gerçek bir proleterden kasıt bugünkü gelirleriyle, yani miras kalmış kaynaklardan (sermaye, mülk, ayrıcalık, vb.) elde edilen gelire bağımlı olmadan yaşayanlarsa; ayrım, ikili rolleri fazla içermeyen, yalnızca artık değeri ya­ratan (proleter) ile onun yarattığı artık değerle yaşayan (burjuva) arasında yapılan bir ayrımsa; yüzyıllar boyunca giderek daha çok insanın bu iki kategoriden birinde yerini aldığı ve bunun henüz ta­mamlanmamış olan yapısal bir sürecin sonucu olduğu, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde öne sürülebilir.

Bu süreçlere daha yakından bakmak savımızı açıklığa kavuş­turacaktır. “Proleterleşme”de gerçekte olup biten nedir? Tüm dün­yada işçiler, gelirlerin toplandığı küçük “hane” gruplarında yaşa­maktadırlar. Ne tümüyle akrabalıkla ilgili ne de zorunlu olarak ortak-ikâmete dayalı olan bu grupların belli bir ücret gelirine dayan­madığı durumlar enderdir. Fakat aynı şekilde sadece ücret gelirle­riyle geçinmeleri de pek az rastlanır bir şeydir. Bu gruplar küçük meta üretiminden, kiralardan, hediyelerden, transfer ödemelerin­den ve (hiç de az olmayan) geçimlik üretimden gelenleri ücret ge­lirine eklemektedirler. Böylelikle çok sayıda gelir kaynağını, kuş­kusuz çok farklı oranlarda, çok farklı yerlerde ve zamanlarda bir­leştirirler. Bu nedenle proleterleşmeyi ücret gelirine bağımlılığın toplam yüzde olarak artma süreci şeklinde düşünebiliriz. Bir ha­nenin ücretlere yüzde sıfır bağımlılıktan yüzde yüz bağımlılığa birdenbire geçtiğini düşünmek tümüyle tarihdışı düşünmektir. Söz konusu hanelerin bazen kısa sürelerde, diyelim ki yüzde yir­mi beş bağımlılıktan yüzde elli bağımlılığa geçmeleri daha müm­kündür. Bildiğimiz klasik örnekte, 18. yüzyılın İngiliz “çitleme hareketlerinde” de olan aşağı yukarı budur.

Proleterleşmeden kârlı çıkan kimdir? Kapitalistlerin kârlı çık­tığı hiç de kesin değildir. Hanelerin ücretlerden elde ettikleri gelir­lerin yüzdesi arttıkça ücret düzeyi de yeniden üretim için gerekli asgari düzeye yaklaşacak şekilde azalmak zorunda değil, eşza­manlı olarak artmak zorundadır. Belki de böylesi bir savın saçma olduğunu düşünebilirsiniz. Eğer bu işçiler daha önce asgari ücret­lerini almamış olsalardı biyolojik olarak nasıl hayatta kalabilirler­di? Aslında bu hiç de saçma değildir. Çünkü eğer ücret geliri hane geliri toplamının yalnızca küçük bir oranını oluşturuyorsa, ücretli işçinin işvereni, toplam hane gelirinin diğer bileşenlerini, ödenen ücret ile hayatta kalmak için gerekli asgari miktar arasındaki farkı “kapatmaya” zorlayarak asgari-altı bir saat ücreti ödeyebilir. Bu nedenle, asgari bir düzeyi yakalamak için geçimlik emekten ya da küçük meta üretiminden tüm bir haneye asgari-üstü gelir elde et­mek amacıyla gereken çalışma, ücretli emekçinin işvereni için bir “yardım ödeneği” olarak, bu işverene artık değer aktarımına hiz­met etmektedir. Dünya ekonomisinin çevre bölgelerindeki inanıl­maz derecede düşük ücret ölçeklerini açıklayan şey budur.

Kapitalizmin temel çelişkisi iyi bilinir. Bu, kârını en üst düze­ye çıkarmanın (ve bu nedenle ücretler de dahil olmak üzere, üre­tim maliyetlerini en aza indirmenin) yollarını arayan bireysel giri­şimci olarak kapitalistin çıkarı ile onun, üyeleri kârlarını realize edemedikçe, yani ürettiklerini satamadıkça para kazanamayacak olan bir sınıfın üyesi olarak çıkarları arasındaki çelişkidir. İşte bu yüzden alıcılara ihtiyaçları vardır ve bu çoğunlukla işçilerin nakit gelirlerini artırmaya ihtiyaç duymaları anlamına gelmektedir.

Burada dünya ekonomisinin tekrarlanan durgunluklarını, dünya nüfusunun (her seferinde yeni) bazı kısımlarının alım gü­cündeki süreksiz fakat zorunlu (yani basamak benzeri) artışlara götüren mekanizmaları yeniden gözden geçirmeyeceğim. Sadece bu gerçek alım gücünü artırma mekanizmalarının en önemlile­rinden birinin proleterleşme olarak adlandırdığımız süreç oldu­ğunu söyleyeceğim. Proleterleşme, kapitalistlerin bir sınıf olarak kısa vadeli (yalnızca kısa vadeli) çıkarlarına hizmet etse bile tek tek işverenler olarak çıkarlarına karşıdır ve bu nedenle prole­terleşme, normal olarak, onlar sayesinde değil onlara rağmen gerçekleşir. Proleterleşme talebi daha çok öbür taraftan gelir. İşçiler kendilerini çeşitli yollarla örgütlerler ve böylece taleplerinden ba­zılarını elde ederler, bu da onlara gerçek bir ücret-tabanlı asgari ücret eşiğine ulaşma olanağı sağlar. Yani işçiler kendi çabalarıyla proleterleşirler ve sonra da zafer diye haykırırlar!

Benzer şekilde, burjuvalaşmanın gerçek niteliği de inandırıl­dığımızdan oldukça farklıdır. Burjuvanın klasik Marksist sosyo­lojik portresi, bizzat Marksizm’in temelindeki epistemolojik çeliş­kilerle yüklüdür. Marksistler bir yandan, ilerici-girişimci-burjuvanın, tembel-rantiye-aristokratın zıddı olduğunu ileri sürerler. Ve burjuvalar arasında da ucuz alıp pahalı satan (bu nedenle spekülatör-vurguncu-aylak) ticari kapitalist ile üretim ilişkilerinde “devrim yapan” sanayici arasında bir zıtlık gösterilir. Eğer bu sa­nayici kapitalizme giden “gerçekten devrimci” yolu tutmuşsa, yani bu sanayici liberal efsanelerin kahramanına, çalışa çalışa büyük adam olmuş küçük adama benziyorsa, bu zıtlık daha da keskin hale gelir. Marksistler, bu inanılmaz ama köklü tavır sonucu ka­pitalist sistemin kutsanışının başlıca faillerinden biri olmuşlardır.

Bu tanım insana, bu aynı sanayicilerin, işçileri, artık değeri çekip alma biçimindeki sömürüşleri —ve böylece mantıksal ola­rak tüccar ve “feodal aristokrat” ile birlikte aylaklar safına katılış­ları— hakkındaki diğer Marksist tezleri neredeyse unutturmak­tadır. Fakat eğer hepsi bu temel biçimde birbirlerine benzer iseler o halde farklılıkları açığa vurmak, kategorilerin tarihsel evrimini, varsayılan gerilemeleri (örneğin “soylu yaşamak” isteyen burju­vazinin “aristokratlaşmasını”), bazı burjuvaların ihanetini (çünkü görünürde “tarihsel rollerini oynamayı” reddetmektedirler) tartış­mak için ne demeye bu kadar zaman harcıyoruz?

Üstelik bu doğru bir sosyolojik portre midir? Tıpkı çok sayı­da kaynaktan (ücret bunlardan sadece biridir) elde edilen gelirleri birleştiren hanelerde yaşayan işçiler gibi, kapitalistler de (özellikle büyük olanları) aslında birçok yatırım, kira, ticari kârlar, “nor­mal” üretim kârları, mali spekülasyonlar gibi kaynaklardan gelen gelirleri birleştiren işletmelerde yaşarlar. Bu gelirler para biçimini aldıktan sonra kapitalist için bir fark yoktur; hepsi mahkûm ol­dukları o bitmek bilmez ve cehennemi birikimin peşine düşmek için birer araç oluverir.

Bu noktada konumlarının psikolojik-sosyolojik çelişkileri devreye girmektedir. Weber uzun süre önce Kalvincilik’in man­tığının insanın “psikolojisi”yle çeliştiğine dikkat çekmişti. Mantık bize, insanın kendi ruhunun kaderini bilmesinin olanaksız oldu­ğunu söyler; çünkü insan Tanrı’nın niyetlerini bilebilseydi, tam da bu nedenle, Tanrı’nın gücünü sınırlamış olurdu ve Tanrı artık “her şeye kadir” olmazdı. Fakat insan, kaderi üzerinde hiçbir etki­si olmadığını kabul etmeyi psikolojik olarak reddeder. Bu çelişki Kalvinci teolojik “uzlaşmaya” yol açmıştır. Kişi Tanrı’nın niyetle­rini bilemezse de en azından “dış işaretler” yoluyla olumsuz bir kararı görebilir; ancak bu tür işaretlerin yokluğunda tersi bir sonu­ca varmadan yapabilir bunu. Böylece ahlak şu şekli alır: Namuslu ve müreffeh bir hayat selamet için gerek şarttır ama yeter şart değildir.

Bugün burjuva, daha dünyevi bir kılıfta da olsa, aynı çeliş­kiyle yüz yüzedir. Mantıksal olarak kapitalistlerin Tanrısı, burju­vanın sadece biriktirmesini ister. Ve bu buyruğa karşı gelenleri eninde sonunda iflasa sürükleyerek cezalandırır. Fakat biriktir­mekten başka bir şey yapmamak hiç de eğlenceli değildir. İnsan ara sıra birikiminin meyvelerini de tatmak ister. Burjuva ruhunda hapsedilmiş olan “feodal-aristokrat” aylağın şeytanı gölgeler ara­sından çıkar ve burjuva, “soylu yaşamak” ister. Fakat “soylu ya­şamak” için insanın geniş anlamda rantiye olması, yani elde etmek için az çaba gerektiren, siyasal olarak “güvence altında” ve “miras bırakılabilir” gelir kaynaklarına sahip olması gerekir.

Bu nedenle “doğal” olan, bu kapitalist dünyada her ayrıcalıklı tarafın “dilediği” şey rantiye statüsünden girişimci statüsüne geç­mek değil, bunun tam tersidir. Kapitalistler “burjuva” olmak iste­mezler. Her zaman için “feodal-aristokratlar” olmayı tercih eder­ler.

Eğer kapitalistler yine de giderek daha fazla burjuvalaşıyorlarsa bu, onların iradesi sayesinde değil, iradelerine rağmen ger­çekleşmektedir. Bu, işçilerin, kapitalistlerin iradesi sayesinde de­ğil onların iradelerine rağmen proleterleşmelerine paraleldir. Bu paralellik daha da ileri gider. Eğer burjuvalaşma süreci ilerliyorsa bu kısmen kapitalizmin çelişkilerine, kısmen de işçilerin baskı­larına bağlıdır.

Nesnel olarak, kapitalist sistem yayıldıkça daha akılcılaşmış bir hale gelir, daha çok sermaye yoğunlaşmasına neden olur, re­kabet giderek daha çetin bir hal alır. Birikim yapma zorunlulu­ğuna aldırmayanlar rakiplerinin karşı saldırılarından çok daha hız­lı, kesin ve vahşi bir şekilde zarar görürler. Bu nedenle “aristokratlaşma” yolundaki her hata dünya pazarında çok daha ağır bir biçimde cezalandırılır; dünya pazarı “işletme”nin —özellikle de geniş ve (yarı) millileşmiş ise— içsel bir tasfiyesini gerektirir.

Bir işletmenin yönetiminin varisi olmayı isteyen çocuklar artık dışarıdan, yoğun ve “evrenselci” bir eğitim almak zorunda­dırlar. Teknokratik yöneticinin rolü yavaş yavaş artmıştır. Kapi­talist sınıfın burjuvalaşmasını kişileştiren işte bu yöneticidir. Bir devlet bürokrasisi, artık değere el konulmasını gerçekten tekelleştirebilirse, her türlü ayrıcalığı kısmen bireysel ya da sınıfsal ve­rasete değil de hali hazırdaki etkinliğe bağlı kılarak, bu burjuvalaşmayı mükemmelen kişileştirebilir.

Bu sürecin işçi sınıfı tarafından daha ileri götürüldüğü ol­dukça açıktır. İktisadi hayatın araçlarını teslim almak ve adaletsiz­liği ortadan kaldırmak yolundaki tüm çabaları kapitalistleri sınır­lama ve onları burjuvalaşmaya doğru geriletme yönündedir. Feo­dal-aristokrat aylaklık siyasal olarak fazla tehlikeli ve fazla göze batıcıdır.
Karl Marx’ın tarih yazımındaki teşhisi bu şekilde kendini doğrulamaktadır: burjuva ve proleter şeklinde iki büyük sınıfta kutuplaşma; hem maddi hem de toplumsal olarak. Fakat Marx’ın okunmasından türetilebilecek verimli ve verimsiz tarih yazımı vur­gulamaları arasında yapılan tüm bu ayrım neden önemlidir? Bu, sosyalizme “geçiş”i kuramlaştırma, aslında, genelde “geçişler”i kuramlaştırma sorunuyla karşılaşıldığında önem kazanır. Geç­mişle karşılaştırıldığında kapitalizmden “ilerici” olarak söz eden Marx, burjuva devrim(ler)inden, feodalizmden kapitalizme birçok “ulusal” geçişin anahtarıymışçasına söz etmektedir.

Kuşku verici ampirik niteliklerini bir yana bırakırsak, burjuva “devrimi” kavramı, bu devrimin hem öncül hem de önkoşul olduğu bir proleter devrimini düşünmeye yöneltir bizi. Modernlik bir­birini izleyen bu iki “devrim”in zirvesi halini alır. Kuşkusuz bu art arda geliş ne acısız ne de aşamalıdır: daha ziyade şiddetli ve kesintilidir. Fakat yine de, tıpkı kapitalizmin feodalizmin ardından gelişi gibi kaçınılmazdır. Bu kavramlar, işçilerin mücadelesi için tüm bir stratejiyi, tarihsel rollerine aldırmayan burjuvalara karşı ahlaki suçlamalarla dolu bir stratejiyi içermektedir.

Fakat eğer burjuva “devrimleri” yoksa ve sadece aç gözlü ka­pitalist kesimlerin öldürücü mücadeleleri söz konusuysa ne kopya edilecek bir model ne de aşılacak bir siyasal-toplumsal “geri kal­mışlık” vardır. Hatta tüm “burjuva” strateji, kaçınılması gereken bir şey olabilir. Eğer feodalizmden kapitalizme “geçiş” ne ilerici ne de “devrimci” ise; eğer bu geçiş egemen katmanlar için işçi yığınları üzerindeki kontrollerini pekiştirmeye ve sömürü düzeyini artırmaya izin veren büyük bir kurtarıcı olmuşsa (şimdi öteki Marx’ın diliyle konuşmuş oluyoruz) bugün bir geçiş zorunluysa da, bunun kaçınılmaz olarak sosyalizme geçiş (yani üretimin kul­lanım değeri için olduğu eşitlikçi bir dünyaya geçiş) olmadığı so­nucuna varabiliriz. Günümüzde anahtar sorunun küresel geçişin yönü olduğu sonucuna varabiliriz.

Kapitalizmin, çok uzak olmayan bir gelecekte ölüm haberini alacak olması, bana hem kesin hem de hoş geliyor. Bunu, içinde büyüyen “nesnel” çelişkilerinin bir çözümlemesiyle kanıtlamak kolaydır. Gelecek dünyanın niteliğinin, bugünkü mücadelenin so­nucuna bağlı olan cevaplanmamış bir soru olarak kalıyor olması da bence kesindir. Gerçekte geçiş stratejisi kaderimizin anahtarı durumundadır. Kendimizi kapitalizmin tarihsel ilericiliği üzerine bir taziyeye kaptırarak iyi bir strateji bulmamız mümkün görün­müyor. Tarih yazımının bu tür vurgulamaları bizi bugünkü sis­temden daha ilerici olmayan bir “sosyalizme”, yani bu sistemin bir “tecessüd”üne götürecek bir stratejiyi içerme tehlikesini taşı­maktadır.

* Makalenin İngilizce orijinali, “Marx and History: Fruitful and Unfruitful Emphasis” (Marx ve Tarih: Verimli ve Verimsiz Vurgulamalar) adıyla Thesis Eleven dergisinde, no. 8, 1984’te yayınlanmıştır.

1. Charles-Albert Michalet, “Économie et politique enez Saint-Just. L’exemple de l’inflation”, Annales historiques de la Révolution française, LV, no. 191, Ocak-Mart 1968, s. 105-106.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here