Mary Shelley ve bir mağduriyet masalı ‘Frankenstein’

Frankenstein’ın dünyanın ilk bilimkurgu eseri olarak kayıtlara geçtiği de onun yazarının kadın edebiyatçı Mary Shelley olduğu da sıklıkla unutuluyor. Mary Shelley, 30 Ağustos 1797 tarihinde Londra’da dünyaya geldi. 1816 yılında şair Percy Bysshe Shelley’le evlendi. İki yıl sonra en tanınmış romanı olan Frankenstein’ı yayınladı. Shelley, Frankenstein’ın yanı sıra Valperga (1823), Son İnsan (1826), öz-yaşam öyküsünü anlatan eseri Lodore (1835) ve ölümünden sonra yayınlanan Mathilde gibi birçok başka kitap yazdı.

FEMİNİST ANNENİN KIZI LORD BYRON’UN ÖĞRENCİSİ

Mary Shelley her zaman entelektüel bir çevrenin içinde oldu. Babası tanınmış filozof ve siyaset yazarı William Godwin’ annesi de 1792 tarihli Kadın Hakları Bildirgesi’nin yazarı olan feminist Mary Wollstonecraft’dı. Edebiyat eğitimi aldığı sırada da İngiliz edebiyatının büyük ustalarından Lord Byron’un rahle-i tedrisatından geçti. Ne yazık ki Shelley için, doğumundan kısa bir süre sonra ölen annesini gerçek anlamda tanımak mümkün olmadı. Babası William Godwin, Shelley ve üvey kız kardeşi Fanny Imlay’e tek başına bakmak zorunda kaldı. Fanny, Wollstonecraft’ın bir askerle olan ilişkisinden doğan kızıydı.

Aile yapısı, Godwin’in 1801 yılında Mary Jane Clairmont adlı bir kadınla gerçekleştirdiği evlilik sonrasında değişti. Clairmont yanında iki çocuğunu da getirmişti ve bir süre sonra Godwin’le bir erkek çocukları olacaktı. Artık evde, neredeyse her biri başka bir hikâyeyle dünyaya gelen beş çocuk bulunuyordu. Shelley, hiçbir zaman üvey annesiyle anlaşamadı. Yeni üvey kardeşlerinin de eve gelişiyle kendini hepten yalnız hissediyordu. Üvey annesi, üvey kardeşi Jane’in yatılı bir okula gönderilmesine karar verdi ama Shelley için eğitime ihtiyaç duymadı.

Godwin ailesinin, Samuel Taylor Coleridge ve William Wordsworth gibi çok sayıda seçkin dostları vardı. Resmi bir eğitimi olmasa da babasının kapsamlı kütüphanesinden büyük oranda yararlandı. Shelley, bazen annesinin mezarı başında oturup kitap okurdu. Ayrıca, hayâl gücünü sınırlayan ev hayatından kaçarak tabiat gezileri yaparken, düşlere dalmayı severdi. Bir süre sonra edebi yeteneğini ortaya koyabileceği bir fırsat elde etti. 1807 yılında, babasının şirketi aracılığıyla, ilk şiir kitabı olan ‘Mounseer Nongtongpaw’ı yayınladı.

Shelley, 1812 yazında William Baxter ve ailesinin misafiri olarak İskoçya’ya gitti. Orada hiç bilmediği türden, kendine özgü bir huzur duygusu yaşadı ve ertesi yıl yine Baxterların misafiri oldu.

1814’te, Mary, şair Percy Bysshe Shelley’le tanışarak aşk yaşamaya başladı. Percy Shelley, babasının azimli ve gayretkeş bir öğrencisiydi; ancak bir süre sonra, tüm dikkati Mary’nin üzerinde yoğunlaşmıştı. O ve genç Mary, birlikte İngiltere’den kaçtıklarında, Percy hâlâ ilk eşiyle evliydi. Çifte, Mary’nin üvey kardeşi Jane de eşlik etmişti. Mary’nin yaşam tarzı, bir süredir onunla konuşmayan babasını kendisinden uzaklaştırmıştı.

YAĞMURLU BİR GÜNDE HAYALET HİKAYELERİ

Mary ve Percy Shelley bir süreliğine Avrupa’yı gezdiler. Ekonomik zorluklarla mücadele ettiler ve 1815’te ilk çocuklarının ölümüyle büyük bir sarsıntı yaşadılar. Mary, yalnızca birkaç gün hayatta kalan bir kız çocuğu doğurmuştu. Sonraki yaz, Shelley ailesi, Jane Clairmont, Lord Byron ve John Polidori ile İsviçre’de buluştu. Grup, hayalet hikâyelerinden oluşan bir kitabı okuyarak yağmurlu bir gün geçirdi. Günün sonunda, Lord Byron, hepsinin kendi korku hikâyelerini yazmasını önermişti. Bu sırada Mary Shelley, gelecekte kendisinin en ünlü eseri haline gelecek ‘Frankenstein ya da Modern Prometheus’ üzerinde çalışmaya başladı.

Aynı yılın ilerleyen aylarında, Mary, intihar eden üvey kız kardeşi nedeniyle ikinci bir yıkım yaşadı. Bu olayın ardından, bu kez Percy’nin eşi intihar ederek hayatına son verdi. Mary ve Percy Shelley, 1816 yılının aralık ayında evlendiler. Mary, dünya çapında şöhrete kavuşacak canavar masalı üzerinde çalışmaya devam ederken, kendi kaçış hikâyelerini anlattığı ‘Avrupa, Altı Haftalık Bir Gezinin Öyküsü’ (1817) adlı bir eser yayınladı. 1818’de henüz tanınmayan bir yazarın romanı olan ‘Frankenstein ya da Modern Prometheus’ yayınlandı. Birçok kişi, Percy Bysshe Shelley’in yalnızca giriş kısmını değil, tüm romanı yazdığını düşünüyordu. Kitap beklenmedik oranda büyük bir başarı kazanarak, daha yayınlandığı yıl değerini kanıtladı. Aynı yıl, Shelley ailesi İtalya’ya taşındı.

Mary hayatını kocasına adamış gibi görünse de sorunsuz bir evlilik yaşamıyordu. Birliktelikleri, iki çocuğunun ölümü de dahil olmak üzere, aldatmalar ve büyük mutsuzluklarla doluydu. 1819’da doğan oğulları Percy Florence, yetişkin hale gelebilen tek çocuktu. Mary’nin hayatı, 1822 yılında kocası boğulduğunda yeni bir trajediyle sarsıldı. Percy Shelley, hayatını kaybettiği Spezia Körfezi’nde, bir arkadaşıyla birlikte tekne turundaydı.

Henüz yirmi dört yaşında tek başına kalan Mary Shelley, kendisi ve oğlunun hayatı için büyük bir mücadeleye girişti. Eşinin ölümünden sonra Londra’ya döndü ve ‘Valperga’ ve bir bilim-kurgu hikâyesi olan ‘The Last Man’ (Son İnsan / 1826) dahil olmak üzere, birçok yeni roman yazdı. Ayrıca, kocasının şiirlerini tanıtmaya ve edebi tarihteki yerini korumaya kendini adadı.

Mary Shelley, 1 Şubat 1851’de Londra’da, henüz 53 yaşındayken beyin tümörü nedeniyle hayatını kaybetti. Bournemouth’ta bulunan Aziz Petrus Kilisesi mezarlığına, kocasının ölümü ardından yakılan kalbinin külleriyle birlikte gömüldü. Tanınmış romanlarından biri olan Mathilde 1950’lerde, yazılmasının üzerinden yaklaşık 100 yıl geçtikten sonra, nihayet okuyucuyla buluştu. Ancak onun en kalıcı mirası, klasik bir hikâye olan Frankenstein ile var olmaya devam etti. Bir canavar ve onun yaratıcısı arasındaki bu mücadele, popüler kültürün kalıcı bir parçası haline geldi.

FRANKENSTEIN YA DA BİR MAĞDURİYET ANITI

Psikanalitik bir eğilime sahip olan eleştirmenler, canavar Frankenstein’ı, Shelley’in trajik çocukluk ve çalkantılı ergenliğinden esinlenen metaforik bir figür olarak okurlar. Bu eleştirmenler, Frankenstein’ı, iki kişinin (kendi annesi ve Percy’nin eşinin) ölümüne ilişkin taşıdığı suçluluk duygusunun açığa vurulduğu bir karakter olarak görürler.

Sebebi ne olursa olsun, Percy’le birlikte gerçekleştirdiği Avrupa seyahatleri sırasında, şair Lord Byron’la birlikte Cenevre’de kalırken, edebi grup arasındaki hayalet hikâyeleri yarışmasına yanıt olarak Frankenstein’ı hayâl etmişti. Mary ve Percy, edebiyat buluşmasından kısa bir süre önce, dağlık Güney Almanya’dan geçtikleri günlerde, Darmstadt kasabası yakınlarında bulunan yüzlerce yıllık Frankenstein Kalesi’ni bilen yöre halkından, “hayat iksiri” adı verilen, ölülere hayat veren mucizevi bir iksirle ilgili hikâyeler dinlemişlerdi.

O yıllarda hem Mary hem de Percy, elektrik adı verilen yeni bilim dalı aracılığıyla gerçekleştirilen ve uzuvları hareket ettirmek için elektriğin kullanıldığı deneylere merak salmışlardı. Ren Vadisi’nin karanlık ormanlarında, büyük olasılıkla mezarları soyup Frankenstein Kalesi’nde cesetler üzerinde denemeler yaptığı iddia edilen simyacı Johann Konrad Dippel’in hikâyelerini de duymuşlardı.

Dippel’in, 135 yaşına kadar yaşamak için bir yol bulmuş olduğu iddia edilirken, kendisi çok daha erken bir dönemde, 61 yaşında ölmüş ve yerel efsaneler repertuarının bir parçası haline gelmişti.

Mary’nin Dippel’in hikâyesinden etkilenip etkilenmediğini kesin biçimde söylemek zor olsa bile, onun çığır açıcı ve karanlık biliminden ilham almış olması mümkündü. 1831’de yeni bir baskıya yazdığı önsöz kısmında, ilhamını Cenevre’de kalırken gördüğü bir kâbustan aldığını ifade ediyordu; burada, edebiyat grubuyla birlikte, akşamlarını korku öyküleri okuyarak geçirmişti.

Romanın aynı zamanda siyasi bir alt metine sahip olduğunu iddia eden kaynaklar da bulunuyor. Oxford Ulusal Biyografiler Sözlüğü’ne göre Shelley Frankenstein’ın yaratığına yaratıcısıyla aynı ismi vererek yolsuzluğa bulaşmış siyasetin hem güçlü hem de güçşüz olanı kurbanlaştırdığı tezini işliyordu.

Hem Mary Shelley, hem de kocası Percy dönemin diğer romantikleri gibi doğayı bir yenilenme kaynağı olarak gördükleri için ona saygı duyuyorlardı. Mary Shelley, kendi yaşadıklarına dayanarak yaptığı toplumsal çözümlemelerde hem kamusal hem de özel alanda demokratik prensipler ile bu kıstaslara dayanan eğitimin ve içten sevginin bayraktarlığını yapıyordu.

Romanın bu baskısından tam yüz yıl sonra, meşhur çığlık sahnesiyle akıllara yer eden Boris Karloff’un çektiği ve Colin Clive tarafından canlandırılan 1931 yapımı “Frankenstein” filminde öğrenebilen ve cana yakın bir canavar olarak tasvir edilen Frankenstein, artık bir bedene bürünmüş, hüzünlü ve anlamaz gözleriyle dünyayı algılamaya çalışan trajik bir figüre dönüşmüştü. Başına gelen bu acımasızlığın nedeni ve sonucuna ilişkin hiçbir sorumluluğu olmasa da Frankenstein, bilimin, modernitenin ve hiçbir sınır tanımayan sorumsuz insanlığın timsali olarak lanetlenmiş ve yok edilmesi gereken bir kötülük timsali olarak tarihteki yerini almıştı.

Tarkan Tufan
gazeteduvar.com.tr

Kaynaklar:

https://www.biography.com/people/mary-shelley-9481497

https://www.poetryfoundation.org/poets/mary-wollstonecraft-shelley

https://www.bl.uk/people/mary-shelleyhttp://time.com/3648440/mary-shelley-frankenstein-history/

http://www.oxforddnb.com/view/10.1093/ref:odnb/9780198614128.001.0001/odnb-9780198614128-e-25311

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmet Altan: “Yenilecek misin? Boğayı boynuzlarından tutup devireceksin. ”

Kapat