Milena Jesenská’nın gözünden Franz Kafka

Milena’nın, Franz Kafka’nın yakın arkadaşı ve kitaplarını yayınlayan Max Brod’a yazdığı mektuplardan bazı bölümler:

Ağustos, 1920

“…Franz’ın aşktan korkmasının, ama hayattan korkmamasının nasıl söz konusu olabildiğini soruyorsunuz. Fakat bence durum farklı. Onun için hayat, diğer insanlar için olduğundan bütünüyle farklı; bir kere, para, borsa, döviz kurları ya da bir daktilo onun için tamamen gizemli şeyler (ki aslında gerçekten de öyle, sadece biz öyle görmüyoruz), bunlar onun için kesinlikle bizim gibi bakmadığı, alabildiğine tuhaf bir muamma. Mesela kendi memuriyetinin, sıradan bir görev ifası olduğu söylenebilir mi? Küçük bir çocuk için bir oyuncak lokomotif ne kadar akıl sır ermez, ne kadar hayranlık uyandırıcıysa, onun için de iş -aynı zamanda kendisininki de- öyle…”

“…bütün bu dünya onun için bir muamma ve öyle olmaya devam ediyor. Gizemli bir sır. Başa çıkamadığı ve “becerikli” olduğunu düşündüğü için dokunaklı, katıksız bir safdillilikle çok takdir ettiği bir şey. Ona, beni yılda yüz kez aldatan, beni ve diğer birçok kadını bir şekilde cazibesinin etkisi altında tutan kocamdan söz ettiğimde de yüzü derin bir saygıyla aydınlanmıştı; tıpkı o kadar hızlı daktilo yazdığı için o kadar mükemmel olan müdüründen ve “becerikli” nişanlısından bahsederken olduğu gibi. Bütün bunlar ona yabancı. Hızlı daktilo yazan bir insan ve dört sevgilisi olan biri onun için akıl almaz, yaşayan bir şey olduğu için akıl almaz. Ama Franz yaşayamıyor. Franz’ın yaşama yetisi yok. Franz’ın sağlığı hiçbir zaman iyi olmayacak. Franz yakında ölecek.

Şüphesiz görünüşte hepimiz yaşama yetisine sahibiz, çünkü arada bir kaçıp, yalana sığınırız; körlüğe, heyecana, iyimserliğe, bir inanca, kötümserliğe ya da başka bir şeye. Ama o hiçbir zaman koruyucu bir sığınağa saklanmadı; hiçbirine. Yalan söylemeyi beceremiyor; tıpkı sarhoş olmayı beceremediği gibi. En küçük bir sığınağı, başını sokacak bir yeri yok. İşte bu nedenle, bizim korunduğumuz herşeyle o burun buruna. Tıpkı giyiniklerin arasında çıplak gibi. Söylediği, olduğu ve yaşadığı hiçbir şey gerçek bile değil. Esasen, ona hayatı sürdürme konusunda yardımcı olabilecek bütün malzemeden yoksun, sınırlı bir varoluş bu; güzellikte ya da sefalette, fark etmez. Üstelik çilekeşliği kahramanlıktan alabildiğine uzak – ve işte tam da bu nedenle bir o kadar büyük ve yüce. Her “kahramanlık”, yalan ve korkaklıktır. O ise, çilekeşliğini amaca giden yolda araç olarak kullanan bir insan değil, korkunç öngörüsü, saflığı ve uzlaşma konusundaki yeteneksizliğiyle çilekeşliğe mahkûm edilmiş bir insan…”

Ocak, 1921

“…Korkusunun ne olduğunu adım gibi biliyorum. Frank beni tanıyana kadar bu korkuyu benim karşımda da duyuyordu. Onu tanımadan önce korkusunu tanıdım ben. Korkuya karşı, korkuyu anlayarak zırhlandım. Franz, benim yanımda olduğu dört gün boyunca ondan kurtuldu. Birlikte ona güldük. Kesin olarak biliyorum ki Frank’i hiçbir sanatoryum iyileştiremeyecek. Bu korkuyu içinde taşıdığı sürece, hiçbir zaman sağlığı iyi olmayacak Max. Üstelik hiçbir ruhsal güçlendirme bu korkuyu yenemez, çünkü korku güçlenmeye engel oluyor. Bu korku sadece benimle değil, utanmazca yaşayan herşeyle ilgili…”

“…O zamanlar onunla Prag’a gitseydim, onun için ne idiysem o olarak kalırdım. Fakat buraya kök salmış gibiydim, kocamı terkedecek durumda değildim ve belki de, ölene kadar çilekeşliğin en ağırı anlamına gelen bu hayatı yenecek gücü göstermek için fazla kadındım. Yine de içimde karşı konulmaz bir özlem var, yaşadığımdan ve yaşayacağımdan çok başka bir hayata karşı çılgınca bir özlem; çocuklu bir hayata, yeryüzüne çok yakın bir hayata…”

“…ona yardımcı olabileceğini bildiğim tek şeyi yapmak için fazla güçsüzdüm. İşte benim suçum bu. Frank’ın normal olmayışına verilen şey, aslında tam da onun meziyeti olan şey. Onunla birlikte olan kadınlar sıradan kadınlardı ve kadın gibi yaşamaktan başka türlüsünü bilmiyorlardı. Bence biz hepimiz, bütün dünya ve bütün insanlar, hastayız ve tek sağlıklı olan o; gerçekten kavrayan ve gerçekten hisseden tek saf ve temiz insan o. Biliyorum, kendini hayata karşı değil, yalnızca hayatın bu türüne karşı savunuyor. Onunla gitmeyi başarabilseydim, benimle mutlu yaşayabilirdi. Fakat bunları ancak şimdi biliyorum. O zamanlar dünyadaki bütün kadınlar gibi sıradan bir kadındım; içgüdüleriyle hareket eden bir küçük kadın. İşte korkusu bundan doğdu. Yerinde bir korkuydu. O insanın, yerinde olmayan bir şey hissetmesi mümkün mü? Dünyayı, dünyadaki tüm insanlardan on bin kat daha iyi tanıyor. Bu korkusu da yerindeydi…”

Milena’nın, Kafka’nın ölümünün ardından yazdığı 6.6.1924 tarihli anma yazısından;

“Prag’da yaşayan Alman şair Franz Kafka evvelki gün, Viyana dolayındaki Klesterneuburg yakınlarında bulunan Kierling Sanatoryumu’nda hayatını kaybetti. Onu burada pek az insan tanırdı; çünkü kendi kabuğunda yaşayan biriydi, bilen ve dünyadan korkan bir insandı; yıllardır verem hastasıydı ve bir yandan hastalığı iyileştirmeye çalışsa da, diğer yandan bilinçli olarak onu besliyor ve kafasında geliştiriyordu. Ruh ve kalp, yükü taşıyamaz hale gelince, akciğer yarısını alır ki yükün dağılımı en azından biraz eşit olsun, diye yazmıştı bana bir keresinde bir mektupta ve hastalığı da böyleydi. Ona neredeyse inanılmaz bir kırılganlık ve neredeyse korkunç denilebilecek kadar tavizsiz bir entelektüel incelik veriyordu; ama o, o insan, bütün entelektüel yaşam korkusunu hastalığının omuzlarına yüklemişti. Çekingen, korkak, yumuşak ve iyi kalpliydi; ama yazdığı kitaplar zalim ve acılıdır. Onun gözünde dünya, savunmasız insanları parçalayıp yok eden görünmez iblislerle doluydu. Yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek için fazla güçsüzdü; tıpkı içlerinde anlayışsızlığa, kötülüğe, entelektüel yalana karşı duydukları korku varken savaşamayan; çünkü çaresizliklerini daha baştan bilen ve yenilgileriyle yeneni utandıran asil, güzel insanlar gibi güçsüz.

İnsanları, ancak büyük asabi duyarlılığa sahip bir insanın tanıyabileceği şekilde tanıyordu; neredeyse peygamber misali, ötekini gözlerin şimşek çakmasını andıran tek bir parlayışından teşhis eden biri gibi. Dünyayı alışılmadık ve derin bir biçimde tanıyordu, kendisi de alışılmadık ve derin bir dünyaydı.

(…)

Bazı kitaplar vardır, sonuna kadar okunduğunda dünyayı öylesine bütünlüklü temsil ettiği hissini yaratır ki, başka tek kelimeye gerek kalmaz. Onun bütün kitapları, insanlar arasındaki gizli anlaşmazlıkların, suçsuz suçun dehşetini anlatır. O, diğerlerinin duymayarak güven içinde yaşadıklarını sandıkları seslere bile kulak verecek kadar hassas vicdanlı bir sanatçı ve insandı. “

Milena’ya Mektuplar; Can Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Mektup
Melih Pekdemir’in son kitabı – Zafer Köse

İnsanların refahına, yaşam biçimine, varoluşuna yönelik saldırılar kabul edilemez boyutta ve gittikçe artıyor. Ya onursuz kişilikler geliştirip kölelik ortamında yaşamayı...

Kapat