Mizahın dünyaca ünlü ustası Nasreddin Hoca – Barış Yıldırım

800. doğum yıldönümü nedeniyle Nasreddin Hoca?nın yaşamına, fıkralarının ardındaki halk kültürü ve fikriyatına doğru bir yolculuğa çıkalım; Hoca?yı farklı görüşler ekseninde inceleyelim istedik… Görünen o ki, toplumsal adaletsizlikler bitmedikçe, bunun ötesinde insanın, yaşamı ve ölümü, gündelik bilgilerin ötesine geçerek anlama kaygısı sürdükçe Nasreddin Hoca da fıkraları da hep var olacak.
İncelikli zekasıyla gülmece türünün öncülerinden kabul edilen Türk halk bilgesi Nasreddin Hoca, 800 yaşında. Hoca, gerek halk arasında dünden bugüne anlatılagelen fıkralarla gerekse de fıkralarından türetilmiş ?Parayı veren düdüğü çalar?, ?Dostlar alışverişte görsün?, ?Yorgan gitti kavga bitti? gibi deyişlerle gündelik yaşamımızda var olmaya devam ediyor.
Yaşadığı 13. yüzyılda insanlara iyimserlik ve yaşama sevgisi aşılayan, bireysel ve toplumsal sorunları irdeleyen Nasreddin Hoca?nın isminin altında kanlı canlı bir ?halk bilgesi?nin yanı sıra, Ön Asya, Doğu Avrupa, hatta Kuzey Afrika folkloründe de yaygın olan, mizah figürlerini kapsayan oldukça geniş bir hikaye külliyatı yer alıyor.
800. doğum yıldönümü nedeniyle Nasreddin Hoca?nın yaşamına, fıkralarının ardındaki halk kültürü ve fikriyatına doğru bir yolculuğa çıkalım; Hoca?yı farklı görüşler ekseninde inceleyelim istedik…

Nasreddin Hoca?nın hayatına dair kesin bilgiler mevcut değil. Mevcut biyografilerin birçoğunun nihai kaynağı, 19. yüzyılda yaşamış Sivrihisar müftüsü Hüseyin Efendi?nin ?Mecmua-i Maarif? adlı eseri.

ESPİRİLİ VE CİN FİKİRLİ
?Mecmua-i Maarif?e göre, 1208 ve 1284 yılları arasında yaşadığına inanılan Nasreddin Hoca, Eskişehir?e bağlı Sivrihisar?ın Hortu yöresinde doğar. Hortu Köyü?nün ismi bugün ?Nasreddin Hoca? olarak değiştirilmiştir. Ancak Türkiye?nin en önemli halk bilimi araştırmacılarından Pertev Naili Boratav?a göre Hoca?nın Sivrihisarlı olduğuna dair elimizde hiçbir kesin delil yoktur. Bu rivayetin nihai kökeni, kendisi de bir Sivrihisarlı olan, erken 15. yüzyılın siyasi figürlerinden Hızır Bey?dir.
Öte yandan 1930?lu yıllarda Sivrihisar?da bulunan ve bugün Konya Müzesi?nde görülebilen, üzerinde ?Nasreddin Hoca kızı? yazılı mezartaşı, Hicri 727?de (Miladi 1326-1327) ölmüş Fatima?ya aittir.
Hoca gerçekten Sivrihisarlı mı mı yoksa muzip karakteri nedeniyle ona Sivrihisar kökeni mi atfedilmiş? Kesin olan şu ki, oldukça eski tarihlerden itibaren, Sivrihisarlıları ve Hoca soyundan geldiği iddia edilen kişileri esprili, cin fikirli insanlar olarak betimleyen bir gelenek sözkonusudur.
Nasreddin Hoca?nın Sivrihisarlı olduğu iddiasını kabul edersek, ki halk arasındaki yaygın görüş de bir dizi kaynak da bunu ifade eder; Hoca?nın babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun?dur. Hoca, Hortu?da babasının medresesinde başladığı eğitimini, 23 yaşından sonra Sivrihisar?daki medresede sürdürür. Babasının ölümü üzerine Hortu?ya dönerek köy imamı olur.

AKŞEHİR?İN HOCASI
1237?de, yani Sultan 1. Alaaddin Keykubat?ın son saltanat devirlerinde Akşehir?e yerleşen Nasreddin Hoca, devrin bu önemli kültür merkezinde, zamanın ünlü alimleri Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim?in derslerini dinler. Daha sonra dini çalışmalarını sürdürür, medresede ders verir, kadılık yapar.
İki kez evlenen Hoca?nın Fatma ve Dürr-i Melek Hatun adlarında iki kızı, bir de oğlu olur. 1284?te Akşehir?de ölen Nasreddin Hoca?nın türbesi Akşehir ilçesi surlarının doğusunda yer alır. Bugün de pek çok kişi tarafından ziyaret edilen, yanları açık ama kapısında kocaman bir kilit bulunan türbe, Hoca?nın mizah duygusunun altını bir kez daha çizer.
Burası insanları gülümseten bir mezar olması açısından da önemli. Tam da bu noktada Hoca?nın ünlü fıkrasını anıp, türbedeki uygulamadan söz etmekte de fayda var: Çevreden bir grup insan, Nasreddin Hoca?yı çevirip ?Hocam dünyanın ortası neresi? diye sormuşlar. Hoca, beş on adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış ve ?Dünyanın ortası burasıdır?? demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ??Nasıl olur Hocam?? demişler. Hoca da ??İnanmazsanız ölçün…?? diye yanıt vermiş.
İşte bu fıkradan yola çıkan Akşehir Nasreddin Hoca ve Turizm Derneği, Nasreddin Hoca?nın türbesinin önündeki ?Dünyanın Ortası? yazılı taşa basan turistlere ?Dünyanın Ortasına Ayak Bastı? sertifikası veriyor.

HALKA SESİNİ DUYURMAK
Toplumsal imgelemde, Hoca Akşehir?le özdeşleşir gerçekten: Fıkralarında Akşehir Gölü?ne çaldığı mayayla, dünyanın ortasını Akşehir?e taşımasıyla, Tekke Deresi?ne gerdirmek istediği hasırıyla Akşehirlilerin zihninde silinmez bir yer edinir. Akşehirliler de yüzyıllar boyunca Nasreddin Hoca?nın bıraktığı tarihi ve manevi mirasa sahip çıkar.
Nasreddin Hoca, bugün Akşehir?in her köşesinde varlığını sürdürüyor. Yalnızca, her yıl temmuz ayında düzenlenen Uluslararası Nasreddin Hoca Şenliklerinde değil, günlük yaşamda da, Akşehir?in insanları, yüzlerindeki gülümseme ve renkli aksanlarıyla insanda Nasreddin Hoca?nın torunlarıyla karşılaşma hissi yaratıyor.
Bu folklorik çizgide hocanın hayatını incelemeye devam ettiğimizde, Anadolu halkının sözcülüğünü yapmış bir bilgeyle karşılaşırız. Geleneksel kültürümüzde bu haliyle kabul gören Hoca, bahsi geçen sözcülüğü yaparken, temel olarak güldürü öğelerinden yararlanır; halkın övgü ve yergi becerisinin en ustalıklı hali onda kendini gösterir.
Nasreddin Hoca yererken de överken de tek tip bir kalıba girmez. Gerektiğinde bilgindir gerektiğinde bilgisiz; kimi zaman utangaçtır kimi zaman atak; bazen korkak bazen de cesur… Fıkralarında sevgi ve övgü kadar yergi ve alay da önemli bir yer tutar. Gülmece de bu çelişkilerden beslenir aslında. Özellikle Hoca?nın karşısındakinin durumuyla – bu ister Timur ister sıradan bir köylü olsun – çelişki içinde bulunması, fıkraların belirleyici öğesidir.

SADE, GÜNDELİK BİR DİL
Nasreddin Hoca?nın halk bilgeliğinin alamet-i farikası, toplumdaki sorunları, halkın anlayacağı şekilde, manidar üslubuyla kısa ve öz olarak dile getirmesidir. Hoca, bireyi ve toplumu her yönüyle çok iyi tanımıştır: İnsanların aile ve komşuluktan, ticarete kadar bütün ilişkilerine kapsayıcı bir eleştirel bakış yöneltmiştir. Ağdalı değil sade, gündelik bir dil kullandığı içindir ki, halk onun dilinde kendi sesini duyar.
Hoca?ya mal edilen hikayeler uzun yıllar boyunca Anadolu?da ağızdan ağza, büyükten küçüğe aktarılır. Nasreddin Hoca?nın adının geçtiği en eski yazılı belge ise ?Saltukname? adlı, 1480?de Ebu?l Hayr-i Rumi tarafından yazılmış eserdir.
Rumi?nin kitabındaki baş karakter olan Sarı Saltuk, Nasreddin Hoca ve karısıyla tanışır, başına ilginç olaylar gelir. ?Saltukname?deki çeşitli ifadelere bakılırsa, daha o dönemde Hoca fıkralarından oluşan el yazması derlemeler bulunur.
Giderek sayıları artan bu el yazmaları, özellikle Osmanlı İmparatorluğu?nun siyasal gücünü artırmasıyla birlikte, Anadolu?dan Balkanlar?a, İran?a ve Arap topraklarına doğru yayılır. Türkiye?deki çeşitli kütüphanelerde (Süleymaniye, Elmalı ve İstanbul Belediye Kütüphaneleri) ve Oxford, Paris, Londra, Leyden, Viyana gibi yabancı merkezlerdeki kütüphanelerde bulunan el yazmalarının en eskileri 16. yüzyıla tarihlenir.
Hoca?nın kendisine mal edilen hikayeler kadar, kendisine uygun görülen ?hayat hikayeleri? de farklılık gösterir.
1941?de yayımladığı bir yazıda, İsmail Hami Danişmend, Hoca?nın, 13. yy.?da yaşamış, Kastamonu emiri, Çobanoğulları?ndan Hacı Nâsırüddin Mahmud adlı kişi olduğunu iddia eder; ki bu kişi bir dönem Konya sultanlarına maliye nazırlığı yapmıştır.
Pertev Naili Boratav?a göre Danişmend, Hoca?yı bir bilge, soylu bir devlet adamı olarak görmek ister; Hoca?yı eşekli bir meczup gibi yansıtanların sonraki dönem yazarları olduğunu iddia eder. Fakat isim benzerliği dışında hiçbir kanıt ortaya sürmez.
Çağdaş dönem araştırmacılarından Kaya Erginer de şu sözleriyle aynı kaygıyı dışa vurur: ?Nasreddin Hoca, hicvettiği insanları birçok hikayesinde eşek olarak temsil etmektedir. Türkçemizde eşek kelimesi, bilindiği gibi, aptal ve ahmak kelimeleriyle eş anlamda kullanılmaktadır. Bu hikayelerde temsil edilen ?eşekler?, Hoca?yı hep eşekli ve eşeklerle birlikte göstermişlerdir. Eşeklerin sevgili Hoca?mıza bu azizliği hoş görülmelidir.?
Tam da bu noktada, halk arasında ?eşeğine ters binmiş? görüntüsüyle hafızalara kazınan Hoca?nın eşeğinin, geleneksel kültürdeki yerine bakmakta da fayda var. Nasreddin Hoca gülmecelerinde, Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez; eşek, onun taşıtı olmasının yanı sıra temel bir yergi ve alay öğesidir. Eşek, aynı zamanda, sıradan insanların günlük deneyimiyle pek çok şeyi paylaşır; zira, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın yaygın bir simgesidir… Bu bağlamda eşek, insanın yaşamını ve insanlar arasındaki güç ilişkilerini sorgulamanın da vazgeçilmez bir aracıdır.
Eşeğini kaybedip de Hoca?ya soran köylüye, Hoca ?Bende yok? der, ancak ahırdan eşeğin anırması duyulup köylü şaşkın ve yargılayan bakışlarla Hoca?yı süzünce, yanıt gecikmez: ?Eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi??
Modern dönemin araştırmacılarının, idealize ettikleri Türk ve Müslüman kültürüne dair akıllarındaki imgeyi geçmişteki Hoca?ya yansıttıkları görüşünü savunan Boratav, bu durumun sık sık Hoca fıkralarını törpüleme, edepli kılma, hatta sansürleme çabasını beraberinde getirdiğini vurgular.
Yine Boratav?a göre Hoca?nın fıkralarında, dinin temel kurallarına meydan okuyan, toplumsal töreleri alaya alan öğelerin yanı sıra doğaüstü unsurlar da zamanla törpülenmiştir.
İlhan Başgöz ?Erken dönem Hoca hikayelerinin çoğu kaba sabaydı; ancak daha sonra, hikayelerin eğitimli kişiler arasında dolaşıma girmesiyle birlikte bu unsurlar giderek ortadan kalktı? diyerek, bu süreci hem özetler hem de olumlar.
Boratav?ın bu fikirlerinin yer aldığı ?Nasreddin Hoca? kitabı 1996?da Ankara Edebiyatçılar Derneği ve 2006 yılında da Kırmızı Yayınevi tarafından basılır.
Okurla buluştuktan sonra belirli çevrelerde kitabın aldığı tepki, ?Nasreddin Hoca?yı böyle bilmezdik? şeklinde bir şaşkınlık ve tasvip etmeme olur.
Boratav?ın, Hoca fıkralarının tamamını (Boratav?a göre 5 binden fazla) kapsayacak bir kaynak kitap önerisi de bir türlü gerçekleşemez.

ADETA ROBIN HOOD
13. yy.?ın Anadolu?su, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları arasındaki uzun ve çalkantılı bir geçiş dönemine denk gelir. Hoca fıkralarının böyle bir dönemden köklenmesi tesadüf olamaz; çünkü bu kaotik dönemde Anadolu halkı, yerleşik bir düzenin yokluğunda, yoğun işgaller ve başına buyruk, kendinden menkul iktidarlar altında inim inim inlemiştir.
Pek çok meşhur fıkrasında Hoca – sıklıkla Timur?da cisimleşen – iktidar sahiplerine kafa tutar; adeta bir Robin Hood figürü olur.
Bir gün Hoca?yı apar topar huzuruna çağırır Timur. Hoca?ya, ?Benim gerçek değerim nedir?? der: ?Karşında tüm dünyayı fethetmiş, sayısız orduyu dize getirmiş, dağları yerinden oynatmış bir adam var?. Ve elbette karşısındakinden övgüler bekler.
Hoca?ysa biraz düşünür, ardından sultanı baştan aşağı bir süzer ve sakalını okşayıp tekrar düşünür. Sonunda ?Yaklaşık 20 altın? der. ?O nasıl söz, aptal!? diye gürler Timur, ?Benim yalnızca belimdeki kuşak o kadar eder!? der. Hoca cevabı yapıştırır: ?Tahmin yürütürken onu da hesaba katmıştım!?
Boratav?ın Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi?ndeki bir elyazmasında bulduğu bir fıkra ise şöyle:
Nasreddin Hoca bir adamla yolda giderken bir sipahiye rastlarlar. Sipahi, Hoca?nın yol arkadaşına, uzak bir köye kılavuzluk etmesini emreder. Adam: ?Ben filan beyin kuluyum,? deyip bu angaryadan yakasını kurtarır. Sipahi bu sefer Hoca?ya buyurur; Hoca?nın ?Ben de Allah?ın kuluyum?diyerek angaryadan kurtulmaya çalışması para etmez; sipahinin önüne katılır… Ama; ?Hey Yarabbi?! Bir, filan beyin kulu olan adamın haline bak, bir de senin kulunun haline bak? diye tanrıya serzeniş etmekten de kendini alamaz. O anda, bir gürültü duyup arkasına bakan hoca görür ki sipahi attan düşüp ölmüş.
Bu ve nice fıkradan görüldüğü gibi Hoca, dönem insanının başına buyruk, hesap vermez iktidarlara yönelik şikayetlerini dile getirdiği bir platform; yazılı basının olmadığı bir dönemin eleştirel kamusallığıdır…

DÜŞÜNDÜREN FIKRALAR
Ancak Hoca?nın halk kültüründe tekabül ettiği derinlik bununla da sınırlı değildir: Hoca?nın kimi fıkralarının, hayatı alt üst etme, normal olanı başaşağı çevirme tarzıyla, insanı durup düşünmeye, yaşamın normal akışını sorgulamaya ittiği söylenemez mi? O, fıkralarıyla bizi bu hayatın ötesine götüren, ermiş bir kişi niteliği de taşımaz mı?
Anadolu?da, tek tanrılı dinler öncesi pagan dinlerden gelen inanışlar, zamanla, dinin kurumsallaşması, cami, kilise ve sinagogların dini inançlar alanını düzenlemesiyle birlikte gitgide zayıflar. Buna paralel, resmi olarak atanmış dini görevliler dışındaki ermiş, derviş, keşiş gibi figürler giderek silikleşir.
Boratav da Hoca örneğinde bu duruma delalet eder: ?15. yüzyıldan daha sonraki kaynaklarda yer alan hikayelerde artık onun ?Saltukname?de belirtilen kerametlerinden, bilgece davranışlarından söz edilmez. Şuna da işaret edelim ki daha geç çağların anlatı geleneğinde, Hoca?nın kendisinin keramet ve ermişlik nitelikleri de bir hayli zayıflamış bulunmaktadır.?

BEKTAŞİ FİGÜRÜ
Ortadoğu?nun pek çok mistik geleneği şakaları, hikayeleri ve şiiri önce normal düşünce süreçlerini kırmak, ardından da belirli fikirleri ifade etmek için kullanmıştır. Böylece insan için günlük realitenin ardına göz atma şansı doğmuştur.
İstanbul Belediye Kitaplığı?nda yer alan yazmadaki bir fıkrada Hoca da önce şaşırtır ardından aydınlatır. Çocuğu hasta olan bir kadın Hoca?ya gelir ve çocuğunun iyileşmesi için dualar okumasını ister. Hoca birden durup Tanrı?ya ?Şu çocuğun tez vakitte canını al ya Rabbim,? diye yalvarır. Kadın şaşırıp kalınca Hoca şu açıklamayı yapar: ?Çünkü, Allah hep benim istediklerimin tersini vermiştir!? Bir süre sonra evine dönen kadın çocuğunun iyileştiğini, sapasağlam olduğunu görür…
Pertev Naili Boratav, en erken dönemlerden itibaren Hoca?ya bu tür bir doğaüstü bilginin atfedildiğine dikkat çeker: Buna göre, bir gün Hoca mezarından doğrulur, cuma namazı için camiye toplananları türbesine çağırtır. Halk kalkar türbeye gider, fakat ne Hoca?yı bulurlar ne de ondan bir iz… Ama kalkıp köye döndüklerinde, caminin kubbesinin çökmüş olduğunu görürler. Hepsinin hayatı kurtulmuştur. Hoca ermişliğini göstermiştir…
Boratav?a göre bu tür fıkralarda Hoca, düpedüz bir Bektaşi ermişine yaklaşır…

HOCA MI, HOCALAR MI?
Hoca?nın bölgedeki diğer ülkelerde alımlanma tarzına baktıkça, onun bu derin yönü daha belirgin bir biçimde ortaya çıkar. Boratav?a göre ?Türkistan?dan Macaristan?a, Güney Sibirya?dan Kuzey Afrika?ya, Türk dilinin konuşulduğu yerler kadar uzun ya da kısa bir süre Osmanlı egemenliği altında kalmış tüm bölgelerde Nasreddin Hoca?nın güldürücü hikayeleri anlatılmıştır.?
Selçuklular?ın Behlül-ü Dânâ adıyla andıkları bir dervişin hikayeleri Hoca?nın hikayelerine paraleldir. Özellikle, Osmanlı Devleti?nin yayılmasına ve Çin?den Balkanlar?a kadar uzanan ticaret ağlarının güvence altına alınmasına paralel olarak, Hoca fıkraları külliyatı sözlü ve yazılı bir biçimde genişler; bugünkü Arnavut, Arap, Azeri, Bengali, Boşnak, Bulgar, Hindu, İran, Paştun, Sırp ve Urdu halk kültürlerinin bir parçası olur.
Nasreddin Hoca bu ülkelerde ?Hoca?, ?Efendi?, ?Molla? gibi isimler altında; Arapçada ?Coha?, Persçede ?Molla Nasruddin?, Arnavutçada ?Nostradin Hoca? ya da ?Nostradini?, Azericede ?Molla Nasraddin?, Boşnakçada ?Nasrudin Hoca?, Özbekçede ?Nasriddin Afandi? ya da sadece ?Afandi?, Kazakçada ?Hocanasir?, Uygurcada ?Afanti? olarak karşımıza çıkar.
Kürt halkı, ?Meşhur Molla? diye bir hocanın fıkralarını anlatır. Osmanlı zamanında oluşan bazı Bulgar öykülerinde Hoca, Hitar Petar (Kurnaz Petar) denen bir yerli karakterin karşıtı, rakibi olarak belirir. Sicilya?daysa, Hoca?dan aşina olduğumuz hikayeler ?Giufa? adında bir karaktere atfedilir.
Hoca, Sefarad Yahudilerince de ?Coha? olarak adlandırılır: Hatta 1860 yılında İstanbul?da ?Coha i Cohayko? adlı bir mizah dergisi çıkarılır…
Daha genel bir açıdan bakarsak, Hoca?nın sembolize ettiği kıvrak zekayı, Alman folkloründe 14. yüzyılda yaşadığına inanılan ?Till Eulenspiegel? karakterine, Afrika?nın Swahili kültüründe anlatılan ?Abu Nuwasi?ye benzetebiliriz.
Öte yandan Doğu Avrupa Yahudi folkloründeki ?Hershele Ostropoler? de yoksulluk içinde yaşayan ve zenginlerle, iktidar sahipleriyle alay eden bir figür olarak Hoca?ya benzer.

GÜNÜMÜZDE HOCA
Özellikle İran, Pakistan ve Afganistan?da, ?Molla Nasreddin? adıyla anılan Hoca?nın öykülerinin ayrı bir yeri vardır. Bu ülkelerde, gündelik mizahın yanı sıra, bazı Hoca fıkraları Sufi inancında bir eğitim kaynağı olarak kullanılır. Bu son derece yaygın gelenekte, Hoca öykülerinin çok katmanlı olduğu, derin anlamlar içerdiği görülür. Bir bakıma burada, Boratav?ın zaman içinde Anadolu?da silindiğini söylediği Hoca?nın ermiş yönü çıkar karşımıza.
İran?da Sufi geleneğin tanınmış temsilcilerinden İdris Şah (1924-1996), psikolojiden mistisizme pek çok kitap yazmasının yanı sıra Molla Nasreddin hikayelerini de derlemiştir. Şah?a göre, ?Nasreddin hikayesi, dinleyenin aklına, ancak belirli bir zihinsel eşik aşıldıktan sonra ulaşılabilecek bilincin unsurlarını taşır?.
Yazar, ?Molla Nasreddin, yaşamı bir an için durdurup, belirli zihinsel durumların ortaya çıkmasını sağlar. Bir Nasreddin fıkrası dünyevi yaşamla bilincin dönüşümü arasındaki boşluğu doldurur; hem de henüz hiçbir edebi biçimin şu ana kadar başaramadığı bir şekilde. Bu da, mistik bir deneyimi, Sufi bir bilinci mümkün kılar.?
İdris Şah?ın derlediği şu öykü bu açıdan ilginçtir: Bir gün Molla bir dükkana girer. Dükkan sahibi ona yaklaşıp, ne istediğini sorar. Nasreddin, ?Dur bakalım der, her şey sırayla; sen benim dükkanına girdiğimi gördün mü?? Satıcı ?Evet? diye yanıtlar: ?Elbette!? Nasreddin, ?Peki sen beni daha önce görmüş müydün?? diye sorar; ?Hiç görmedim? yanıtını alır. Molla?nın cevabı: ?Öyleyse ben olduğumu nereden biliyorsun??
Şah?ın derlemelerinden esinlenen bir Amerikalı kukla ustası olan Richard Merrill, Molla Nasruddin diye bir kukla karakteri yaratmıştır (nasruddin.org). Esprili bir dille kendisinin de bu Molla?nın öğrencisi olduğunu belirten Merrill?e göre, Nasreddin Hoca?nın aksine Molla Nasruddin yeri yurdu belli olmayan bir dünya vatandaşıdır:
?Nasruddin bazen aptalca davranabilir, evet. Ama bu farklı bir aptallıktır: Hedefi olan bir aptallık. Bu aptal, dinleyenin zihinsel savunma mekanizmalarını aşar ve zekasını bir hançer gibi kalbe saplar.?

YAŞIYOR, SAVAŞIYOR
Türkiye?de de, Hoca?nın hem muhalif hem de felsefi yönü yazarları etkilemeye devam ediyor. Bunun en yeni örneği Sennur Sezer?in editörlüğünde Evrensel Basım Yayın?dan çıkan ?Benim Nasrettin Hocam? kitabı.
Kitapta, aralarında Adnan Özyalçıner, Feyza Hepçilingirler, Tahsin Yücel, Tarık Dursun K., Orhan Duru ve Muzaffer İzgü?nün de bulunduğu 12 yazar Nasrettin Hoca?yı yorumluyor, Hoca?nın öykülerini kendi tarzlarında yeniden dile döküyor.
Bütün bunlar, Sennur Sezer?in, derlediği kitapta dile getirdiği, ?Hoca yaşıyor, savaşıyor? esprisini doğruluyor:
Toplumsal adaletsizlikler bitmedikçe, bunun ötesinde insanın, yaşamı ve ölümü, gündelik bilgilerin ötesine geçerek anlama kaygısı sürdükçe Nasreddin Hoca hikayeleri hep var olacak.

KARİKATÜRLERLE NASREDDİN HOCA
Nasreddin Hoca Karikatür Yarışması her yıl Karikatürcüler Derneği?nin bütün dünya karikatürcülerine açık olarak düzenlediği bir yarışma. Yarışmada 3 bin dolar değerinde olan ?Büyük Ödül? ve her biri 750 dolar değerinde dört ?Başarı Ödülü?, çeşitli kuruluşların sunduğu özel ödüller ve bir de Karikatürcüler Derneği Özel Ödülü veriliyor.
Yarışmanın ilki 1973?te Akşehir Nasreddin Hoca Şenlikleri kapsamında genç karikatürcüler arasında yapıldı ve ertesi yıl uluslararası düzeye taşındı. 12 Eylül 1980 darbesiyle derneklerin kapatılması sonucu yarışmaya ara verildi. 1988?de yeniden başlatılan yarışma, 1995 yılından bu yana Karikatürcüler Derneği tarafından İstanbul?da düzenleniyor.
Bu yıl ?Bir Karikatür, Orijinal Karikatür, Mükemmel Karikatür? sloganıyla düzenlenen ve sonuçları 8 Ağustos?ta açıklanan yarışmada, büyük ödül Endonezyalı sanatçı Arif Sutristanto?nun oldu. Başarı ödüllerine ise Türkiye?den Musa Gümüş, İtalya?dan Agim Sulaj, İran?dan Shahrokh Heidari ve İtalya?dan Alessandro Gatto sahip oldular.
Yarışma jürisinde Turhan Selçuk, Tonguç Yaşar, Metin Peker, Kadir Doğruer, Muhittin Köroğlu, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Prof. Dr. Nazan Erkmen, Tomas Roriguez Zayas (Küba), Leng Mu (Çin), Paola Dalponte (İtalya), Luiz Carlos Fernandes (Brezilya) ve Cheong San Lim (Güney Kore) yer aldı.

NASREDDİN HOCA İNCELEMELERİ SEÇKİSİ
Türkçede ve yabancı dillerde yayımlanmış önemli Nasreddin Hoca incelemeleri ve derlemeleri arasında gösterilebilecek kaynaklardan bazıları şöyle:

YERLİ KAYNAKLAR
?Nasreddin Hoca?, Pertev Naili Boratav, 2006,
Kırmızı Yayınları
?Anadolu ve Dünya Bilgesi Nasreddin Hoca ve Fıkraları?, Yusuf Çotuksöken, 2003, Toroslu Yayınları
?Nasreddin Hoca Kitapları Açıklamalı Bibliyografyası (1480-2004)?, Mustafa Duman, 2005, Turkuaz Yayınevi
?Nasrettin Hoca Fıkraları?, Memet Fuat, Istanbul, 2002.
?Nasreddin Hoca: Hayatı, Kişiliği, Fıkraları?, Alpay Kabacalı, 2003, Özgür Yayınları
?Nasreddin Hoca Kitabı?, M. Sabri Koz, 2005, Kitabevi Yayınevi
?Bütün Yönleriyle Nasreddin Hoca?, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Istanbul, 1971.
?Renkli Resimlerle Nasrettin Hoca?, Ferit Ragip Tuncor, Istanbul, 1990.
?Nasrettin Hoca?, Ali Püsküllüoğlu, Alfa Yayınları, 1990.
?Ölümsüz Bilge Nasreddin Hoca ve Fıkraları?, Öner Yağcı, Istanbul, 1994.
Nasreddin Hoca Özel Sayısı, Toplumbilim Dergisi, Haziran 1997

YABANCI KAYNAKLAR

?The Pleasantries of Hogia Nasr Eddin Effendi?, George Borrow, Ipswich, 1884.
?Nasreddin Hodja: Text / CD Package?, Raymond C. Clark, Pro Lingua Associates, 2005
?Dvatcat? cetyre Nasraddina?, M. S. Charitanov, Moskova, 1986.
?Nasreddin Hodja et Ses Histoires Turques?, Jean-Paul Garnier, Paris, 1958
?Sottisier de Nasr-Eddin-Hodja, Bouffon de Tamerlan?, J. A. Decourdemanche, Brüksel, 1878
?Sublimes paroles et idioties de Nasr Eddin Hodja?, Jean-Louis Maunoury, Phebus, 1990
?Nasreddin Hodscha 666 Wahre Geschichten?, Ulrich Marzolph, Herschlag, 1996.
?The World of Nasrudin?, Idries Shah, Octagon Press, 1985
?Nasreddin Hodja?, Meriam Sinclair, Selt Publishing, 1997
?Molla Nasreddin Latifeleri?, M. H. Tehmasib, Bakü, 1978

ÇOCUKLAR İÇİN NASREDDİN HOCA
Türkçede çocuklara yönelik olarak hazırlanmış pek çok fıkra derlemesi mevcut.

?Nasreddin Hoca?dan Çocuklara Seçme Fıkralar?, Mehmet Aycı, Elips Kitap
?Nasreddin Hoca Bir Gün?, Mustafa Delioğlu,

Dünya Yayınları
?Zaten İnecektim?, Erol Fikri, İnkılap Kitabevi
?Doğuran Kazan: Nasrettin Hoca Fıkraları?,
Mustafa Ruhi, Erdem Yayınları
?Nasreddin Hoca Eğlence Köyü?, Nuran Turan,
Önel Yayınevi
?Nasrettin Hoca?dan Seçmeler?, Remzi Kitabevi
?Nasrettin Hoca Fıkraları?, Çiçek Yayınları
?Seçme Nasreddin Hoca Fıkraları? (10 Kitap) Nasreddin Hoca, Kare Yayınları
?Nasrettin Hoca Fıkraları 1. Sınıflar İçin?, Alfa Basım Yayım Dağıtım
?Nasreddin Hoca Fıkraları?, Altın Kitaplar

Alıntı: Milliyet Gazetesi Kitap sayfası, 11 Eylül 2008,

Mizahın dünyaca ünlü ustası Nasreddin Hoca – Barış Yıldırım” üzerine 2 yorum

  1. HALK BİLİMİ
    Yard. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
    Halk, dini, siyasi, sosyal, ekonomik vb. olaylarda iş bölümünün oluşturduğu
    zümrelerin doğması ile ortaya çıkmış kavim ya da ümmet adları ile de bilinen
    topluluktur.
    Bir başka deyişle halk, belli zaman ve yerde birlikte yaşayan insan
    topluluğudur.
    Halk, daha çok kültürel özellikleri bünyesinde yaşatan ve kültürel unsurlarını
    koruyan bir özelliğe sahiptir.
    Kültürü kuşaktan kuşağa taşıyan ailelerdir. Fakat kültürün soylar ve aileler
    arasında korunmasını, yaşamasını sağlayan unsur ise halk dediğimiz sosyal kitledir.
    ?19. yüzyıl Avrupa toplumlarında halk; şehirli, eğitimli, zengin, yöneten, üst
    sınıf, elit ve aydın olarak adlandırılan grup ile, ilkel, eğitimden haberi olmayan,
    kabile hayatı yaşayan grup arasında kalmış ara bir grubu ifade eden bir anlamda
    kullanılmıştır. Buna göre; şehirde yaşayan, ama şehre yakın olan, yani taşralı;
    yöneten değil, yönetilen, alt sınıf, köylü, yeterli eğitim almamış ve teknolojiyi
    yeterince kullanmayan gruplar ?halk? olarak adlandırılmıştır. Bu grubun en önemli
    özelliği ise, şehirde yaşayan gruplara göre daha muhafazakâr olması ve bir toplumun
    sahip olduğu eski değerleri yaşayan ve yaşatan bir grup olmasıdır. Dolayısıyla, bir
    toplum kendi atalarının en eski dönemde nasıl yaşadığını öğrenmek için, ilkel adı
    verilen toplumlara gitmeye veyahut da arkeolojik buluntuları beklemeye gerek
    duymadan, ?halk? adı verilen bu taşralı gruba giderek kendi geçmişi hakkında bilgi
    edinilebilecektir.?
    1
    Türk toplumunda da halkın özellikle Osmanlı döneminde işçi, köylü ve saray
    dışındaki insanların ?avam?, saray ve sarayla ilgili olanların da ?havas? adı ile iki
    grupta toplandığı görülür.
    Cumhuriyetle birlikte, demokratik bir anlayışın benimsenip eşitlik ilkesinin
    egemen kılınışıyla toplumda ikilik kaldırılmış, kitlelerin tamamına ?halk? denilmiştir.
    Buradan hareketle Alan Dundes?in ?Halk; en az iki ortak faktörü paylaşan bir
    gruptur. Bu faktörün ne olduğu önemli değildir. Bundan daha önemlisi, bu grubun
    kendine ait kabul ettiği bir geleneği sahip olmasıdır. Belki bazı gelenekleri paylaşan
    herhangi bir grup halk olarak adlandırılabilir. Bu grup bir aile kadar küçük, bir millet
    kadar da büyük bir kitle olabilir.”
    2
    biçimindeki görüşleri yerinde bir saptama olarak
    görülmektedir.
    Halk, sadece bir insan grubu olmaktan öte bir kültür taşıyıcısıdır. Sözü edilen
    kültüre oyunuyla, müziğiyle, gelenek ve göreneğiyle toplumun tüm kesimlerinde var
    olan bir kimlik konumundaki ortak yaşantıdır. Bu ortak yaşantı halkbilim çerçevesinde
    incelenir.
    Boratav?a göre ?Halkbilim birçok bilimlerin kavşak yerinde bulunan ya da
    onlarla birçok koonuları ortaklaşa paylaşan bir bilimdir. Ruhbilim, dilbilim,
    toplumbilim, arkeoloji ve prehistuar genel olarak tarih, özel olarak da din, edebiyat ve
    1
    Alan Dundes, ?Halk Kimdir?? Çev. Metin Ekici, Halk Biliminde Kuramlar ve Yaklaşımlar, Ank. 2003, s.1-25
    2
    a.y.sanat tarihleri, topluluk ve insanlık bilimlerin dışında da hekimlik, bitkiler bilimi…
    uzaktan yakından halkbilim ile ilişkileri olan bilimlerdir.?
    3
    Gerek dünyada ve gerekse ülkemizde halkbilim için pek çok tanım yapılmaya
    çalışılmıştır. Bizce şimdilik en uygun tanım Sedat Veyis Örnek?in;
    ?Halkbilim, bir ülke ya da belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi
    alandaki kültürel ürünleri konu edinen, bunları kendine özgü yöntemleriyle derleyen,
    sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan bir bilimdir.?
    4
    Biçiminde yaptığı tanımdır.
    Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ?Halkbilim? yerine uzun süre ?folklor?
    terimi kullanılmıştır.
    Folklor, İngilizce?de halk anlamına gelen ?folk? sözcüğü ve bilgi, bilim
    anlamına gelen ?lor? sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuş halkbilimi anlamında bir
    sözcüktür.
    Yaşamı boyunca halkbilim ve halk edebiyatı konuları ile yakından ilgilenen,
    yayımladığı Sivas Folkloru ve Türk Folkloru dergilerinde hep halkbilim konularına yer
    veren Cahit Öztelli 1965?te Ilgaz dergisinde yayımladığı bir yazısında;
    ?Folklor bir toplumun mânevi medeniyetinin ta kendisidir. Yüzlerce, binlerce
    yılın biriktirdiği bir yaşayış ve gelecekler toplamıdır. ….. Milli bir sanat, bir edebiyat
    kurmak istiyorsak folklorumuzu su yüzüne çıkarmaya çalışmalıyız. Milli sanatlar
    köklerini uluslarının folkloruna bağlamaya zorunludurlar.? diyerek halkbilimin
    edebiyatımız ve sanatımız açısından önemini çarpıcı bir söylemle dile getirmiştir.
    Günümüzde folklor sözcüğü yerine halkbilim sözcüğü kullanılmaktadır.
    Folklor sözcüğünün ise halk oyunları karşılığı olarak yanlış kullanıldığı
    görülmektedir.
    Folklor ekibi, folklor oynamak sözleri yanlıştır. Doğrusu, halk oyunları ekibi,
    halk oyunları oynamak gibi söylemlerdir.
    Halk oyunları, folklor yani halkbilim içinde bir alt birimdir.
    Folklor (halkbilim) bir bilime ad olarak ilk kez 1846?da İngiliz bilginlerinden
    William John Thoms tarafından kullanılmıştır.
    Thoms?tan önce eski eserler bilimi, arkeoloji olarak ele alınıp benzer
    anlamlarda 1725-1846 yılları arasında pek çok ad önerilmiştir. Kütüphane memurluğu
    yapan W. J. Thoms Almanca ?Volkskunda? sözcüğünü İngilizce?ye çevirerek aynı
    anlam ve yapıda olan ?folklor? sözcüğünü ortaya atmış ve bu konuda Ambros Marton
    takma adı ile 22 Ağustos 1846?da Atheheum adlı bir dergide halk kültürü ürünlerinin
    derlenmesini istemiş, o tarihe kadar popular antikuties denen ürünlere folklor
    denmesi gereğini içeren bir yazı yayımlamıştır.
    1878?de de Londra?da Folklore Society adlı bir derneğin kurulmasıyla folklor
    sözcüğü yeni bir bilim dalının adı olarak bütün dünyaya yayılmıştır.
    Çeşitli ulusların bilim adamlarınca halk tabakalarının maddi ve manevi
    kültürlerini tarihi yönden ele alıp sosyolojik ve psikolojik yönden inceleyerek halk
    bilimi için vardıkları ortak yargıları şu şekilde belirlemek mümkündür:
    1. Halkbilim, gelenekler bilimidir.
    2. Halkbilim, yazılı belgelerin değil, atalardan kalan
    geleneklerin etkisi altında inanılan ve yapılan bütün eylemleri inceler
    3. Halkbilim, doktrinsiz ortak inanmalar, kuramsız
    3
    Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İst. 1969, s.6
    4
    Sedat Veyis Örnek, Türk Halkbilimi, Ank. 1995, s.15çalışmalardır.
    4. Halkbilim, hiçbir aydının öğrenmediği ve öğretmediği,
    halkın kendi kendine öğrenmiş olduğu efsane, gelenek, bilmece, söz düzeni, yıldızlara
    ait inanmalar ve büyüler gibi bilgi ve pratiklerdir.
    5. Halkbilim, insanlığın başlangıcından başlayıp
    zamanımıza kadar az ya da çok bozulmuş bir biçimde ulaşan kültür kalıntılarıdır.
    Halkbilimin konusu halka özgü her şey olup halkın anonim görgüsü, bilgisi,
    geleneği ve her türlü sosyal eylemidir.
    Kişisel çalışmalar sonucu oluşan yapıtlar halkbilimin konusu dışında kalır.
    Hangi tür kültür ve sanat yapıtları olursa olsun kişiler tarafından oluşturulmuşsa
    bunların sahipleri ve yaratıcıları belli oldukları için ilgili bilim dallarının konuları
    arasına girerler. Destanlar, mâniler, ninniler, bilmeceler, efsaneler gibi tüm topluma
    mal olmuş yapıtlar ve toplumun yarattığı anonim edebiyat ürünleri halk biliminin
    konuları arasındadır.
    Bunun yanı sıra âşıkların oluşturdukları halk hikâyeleri, şiirler, kimi türküler
    vb. yapıcıları ve yaratıcıları belli olan edebi ürünler ise halk edebiyatı konuları içinde
    değerlendirilir.
    İnsan ve doğa ile ilgili akademik kültürlerin ve bilimlerin tabanlarını oluşturan
    tüm maddi ve manevi kültür ürünleri halkbilimin konuları içinde incelenmektedir.
    Halk Biliminin Tarihçesi
    Halkbilim, ilkel zamanların yazılmamış tarihidir. Halkbilimin ilmi
    görevlerinden biri halkın gelişme evrelerini saptaması ve halkın geleneğinde sağlam ve
    yaşayabilmesi gereken şeylerin konurmasına çalışmasıdır.
    Halkbilimin bir bilim dalı olarak kabul ediliş tarihi olan 1846?dan önce
    dünyada Homer, Heredot, Sezar, Strabon, Molier, J.J. Rousseau, İbn-i Batutu, Grim
    Kardeşler, Kaşgarlı Mahmut Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi gibi kişiler çeşitli
    edebiyat araştırmaları, anılar, gezi notları biçimindeki yazılarıyla ileride halkbilim
    dalının doğacağı görüş ve inancını taşımadan, bilimsel olmayan yöntemlerle önemli
    hizmetlerde bulunmuşlardır.
    Halka bağlı olan şeylerin belirleyici özellikleri arasında o şeyin genel oluşu,
    ortak düzeye hitap etmesi ve geleneğe bağlı olması gerekmektedir.
    Halk kavramının en yaygın belirleyici özelliği olan toplum ve gelenek, halka
    bağlı olan her şeyin temelinde bulunmaktadır.
    Bu özellikleri göz önünde bulundurarak araştırmalar yapan, gördüklerini yazan
    Heredot?un Yunanistan, İran, Mısır ve Sicilya?da yaşayan İnsanların halk kültürleriyle
    ilgili bilgiler verişi, coğrafyacı Strabon?un yazılarında gezip gördüğü yerlerdeki
    halkların kültürlerine deyinişi, Arap gezgincisi İbn-i Batuta?nın gezi notlarında halkın
    gelenek ve görenekleriyle ilgili bilgiler verişi halkbilim çalışmalarının hem eskiliğini
    hem de önemsenişini kanıtlayan uğraşlardandır.
    Yine, 1725?te İngiliz araştırmacılarından A. Bourne?nin, halk gelenek, görenek
    ve hurafelerini konu edinen Antiquates Vulgarenses adlı eseri, 1799?da Alman
    Herder?in halk türküleri üzerine araştırmalar yapışı, Finlandiya?da 1828 yılında bir tıp
    öğrencisi iken yurdunu tanımak ve halkının bilgilerini toplamak üzere yaya olarak
    geziye çıkan Ellios Lönrat?ın ilk çalışmaları, Grim Kardeşlerin de halk masallarınıbilimsel bir titizlikle ele alışı halkbilimin başlangıç tarihi olarak kabul ettiğimiz
    1846?dan önce bu alanın tabanını oluşturan önemli çalışmalardandır.
    Londra?da yayımlanan Atheheum adlı derginin 22 Ağustos 1846 tarihli
    sayısında William John Thoms?un Ambros Morton takma adıyla yayımladığı bir
    yazısında o güne kadar Popular Antiquities denilen ürünlere Folklor adının
    konmasını önermesiyle bilimsel alanda halkbilim çalışmaları başlamıştır.
    Bu tarihten sonra Avrupa?da ve bütün dünyada halkbilim bir bilim dalı olarak
    ele alınıp işlenmiş ve kabul görmüştür.
    1853 yılında Alman araştırmacı ve bilim adamlarından W. Wolf, Alman
    Mitoloji, Örf ve Adetler İlmi dergisini yayımlayıp Grim Kardeşlerin yazılarına yer
    vermiştir.
    Aynı dönemde Von Lazarus Halk Psikolojisi ve Dilbilgisi dergisini yayımlamış,
    daha sonra dergiyi Folklor Cemiyeti Dergisi?ne çevirmiştir.
    Berlin Üniversitesi konuyu bilimsel yönden ele almış Germanistik Profesörü
    Dr. Karl Weinhold Berlin?de bir folklor derneği kurmuştur.
    1894?te Avusturya Halkbilim Dergisinin yayımlanışı halkbilim alanına ilgiyi
    daha da genişletmiştir. Fransız Milli Eğitim Bakanları halkbilim malzemelerinin
    toplanmasına önayak olmuş, bu amaçla yarışmalar düzenleyip ödüller vermişlerdir.
    Fransa?da ilk kez 1875?te Melusine adlı bir halkbilim dergisi yayımlanmış bu
    olayla halkbilim, Fransa?da bir kimlik kazanmıştır. Bundan sonra bu konudaki
    dergiler bir birini izlemiş, Fransa?da yayımlanan pek çok dergi halkbilim alanında çok
    önemli çalışmalara zemin hazırlamışlardır.
    1878 yılında İngilizlerin Londra?da Folklore Society adlı bir folklor derneği
    kurmalarıyla da önce Avrupa?da daha sonra da bütün dünyada halkbilim üzerine
    yapılan çalışmalar hızla yayılmaya başlamıştır. H
    alkbilim, İsveç, Norveç, Danimarka ve Hollanda?da önemle ele alınmış,
    1872?de Arthur Hazelius İsveç köylüsünün gelenekleriyle ilgili olarak giyim kuşam
    ve araç gereçlerini toplayıp arşivlemiş, halk kültürü ürünlerinin kaybolup gitmesini
    önlemiştir.
    İtalya?da halkbilim çalışmaları Palermo?da yayımlanan Literatura Populare
    adlı derginin yayımıyla başlamıştır. İspanya?da 1881?de Folk-lore Andaluz ve Folklore Frexemence derneklerinin kurulmasıyla halkbilim alanında çalışmalar
    başlatılmış, Polonya?da da 1873 yılında Karakavi Üniversitesinin girişimiyle ciltler
    dolusu folklor malzemesi derlenip arşivlenmiş ve 18 ciltlik Leh folklor malzemesi
    yayımlanmıştır. Rusya?da Moskova Üniversitesi Türkologglar için büyük önem
    taşıyan Etnografiçeşki Obozijenie adlı bir dergiyi 1899?da çıkararak Asya halk
    topluluklarıyla ilgili halkbilim malzemeleri yayımlanmıştır.
    Macaristan?da 1887?de Antol Herman?ın yayımladığı coğrafya dergisi ve aynı
    yıllar yayımlanan Etnografya dergisi Macar halkbilim çalışmalarını yansıtmıştır.
    Finlandiya?da 2834-1849 yılları arasında Kalevela destanını toplayan Ellios
    Lönrot?tan başka Fin halkbilimi ile ilgili önemli çalışmalar yapanlar olmuş, bu
    çalışmalar özellikle 1901?den sonra yayımlanan Forçhunden dergisinde Fin-Ugur
    kavimleri ile Türklere ve diğer Altay kavimlerine dair önemli araştırmalar
    yayımlanmıştır. Çalışmalar çoğaldıkça bu çalışmalar sistemli bir biçime sokulmuş,
    her teori doğal olarak yöntemini de birlikte getirmiştir. Antti Aarne ve Stith Thompson?un 6 ciltlik Motif Index of Folk-Literature
    (Halk Edebiyatı Motif Dizini) adlı eser halk edebiyatındaki temel unsurları ayrı ayrı
    ele alarak motiflerine göre sınıflandırmış bu alandaki en sistemli çalışmalardan birini
    ortaya koymuştur.
    Türk Halk Biliminin Kaynakları
    ve
    Halk Bilim Araştırmaları
    Bir ulusun, bir halkın tüm yaşamıyla ilgili gelenek, görenek ve inançlara bağlı
    pratiklerin yazıya geçirilmesi yazılı kaynakları oluşturur.
    Dünyanın en eski uluslarındanbiri olan halkımızın kültürel geçmişini ve ortak
    değerlerini yansıtan birçok eserimiz bulunmaktadır. Bunlar Türk kültürü için kaynak
    yapıtlardır.
    Bu yapıtların başında Orhun Yazıtları gelir. O çağa ilişkin olaylar, savaşlar,
    zaferler, budun öğütleri , anlatılan yas törenleri vb. sosyal olayları yansıtmasıyla
    Türklüğün tapu senedi konumunda olup Türk halkbilimi açısından büyük önem
    taşımaktadır.
    Bunların yanı sıra yazarı, yaratıcısı ve yazılış tarihi bilinmeyen halkın ortaklaşa
    oluşturduğu afsane, mâni, türkü, ninni, ağıt vb. sözlü eserler Türk halkbiliminin ana
    kaynaklarını oluşturmaktadır.
    Ülkemizde batı ülkelerinde olduğu gibi, bugünkü anlamıyla bilimsel nitelikteki
    halkbilim çalışmalarından önce bu alanla bilinçsiz ve sistemsiz bir biçimde
    uğraşanlar olmuştur.
    Türk halkbilimi üzerine ilk çalışanların başında XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut
    gelir.
    Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lügati?t Türk adlı eserinde inanışlar, çeşitli törenler,
    gelenek ve göreneklerin yanında atasözleri, mâniler, ninniler ve anonim şiirlerden
    örnekler vererek bu alana önemli hizmetlerde bulunmuştur.
    Kaşgarlı Mahmut?tan sonra, Balasagunlu Yusuf Has Hacip tarafından yazılan
    ve Kutlu Olma Bilgisi anlamına gelen Kutadgu Bilig adlı aser devlet yöneticisine
    düşen ödevleri açıklaması, ahlâk kurallarını dile getirmesi, aile düzenini, tören ve
    şölen düzenini anlatması, düş yorma, sofra görgüsü gibi konuları dile getirmesiyle
    Tünk halkbilimi alanına önemli hizmet vermiştir.
    Dede Korkut Hikâyeleri de savaş, barış, düğün, dernek, ad koyma, gelenek
    görenek, töre ve törenlerle Türk halkbiliminin zengin kaynakları arasında sayılmakta
    olup Korkut Ata?nın Türk halkbilimine hizmetleri büyük önem taşımaktadır.
    16. yüzyılda Hindistan?da büyük bir devlet kuran Türk hükümdarı Babür?ün
    saray çevresindeki olayları, gezip gördüğü yerlerdeki halkların kültürünü, halkların
    yerel özelliklerini canlı bir dille anlattığı Babürname Türk halkbilimi açısından önemli
    görülmektedir.
    Asıl adı Mustafa olan Kâtip Çelebi Cihan-numa adlı eseriyle çeşitli ülkelerin
    gelenek-görenekleriyle tarih ve coğrafyalarını anlatıp; En Doğruyu Seçmek İçin Hak
    Terazisi adlı eseriyle de din, töre, gelenek ve görenekleri anlatarak Türk halkbilimine
    hizmet edenler arasına girmiştir.
    Ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde efsane ve evliya
    menkıbelerinin yanı sıra halk yaşamının türlü görüntülerini yansıtmış ve halkbilimininönemli konuları ile ilgili çeşitli belgelere yer vererek Türk halkbilimine önemli
    katkılar sağlamıştır.
    XI ve XIX. Yüzyıllar arasında varlığını sürdüren divan edebiyatında halkbilimle
    ilgili unsurlar surnameler, şehrengizler, fetihnameler?dir. Battalname gibi dîn epik,
    Garipnâme gibi dînî didaktik eserlere varıncaya kadar pekçok eserde kendini
    göstermektedir.
    Halkbilim alanında çalışmalar tanzimat?tan sonra da sürdürülmüş, bilimsel
    amaç gütmemekle birlikte Şinasi, Ahmet Mithat Efendi ve Ahmet Vefik Paşa önemli
    çalışmalar yapmışlardır.
    Özellikle Ahmet Mithat?ın İstanbul halk yaşamı ve geleneklerini yansıtmak
    yansıtmak bakımından halkbilimine yaptığı hizmetler dönemine damgasını vuran
    çalışmalardır.
    Yurdumuzda halkbilim çalışmaları çağın koşullarına uygun olarak gelişen
    teknoloji nedeniyle hızlı bir değişime ve ulusal özelliklerini yitirmeye başlayan
    geleneksel kültür ve sanat varlıklarımızı kaybetmeden sistemli bir biçimde araştırmak,
    incelemek, derlemek ve arşivlemek yoluyla değerlendirmeye hazır duruma getirmek
    amacıyla başlatılmıştır.
    Aslında Türkiye?de halkbilim araştırmaları 1913?ten önce Türkiye dışında ya da
    Türk olmayan yabancılar tarafından yapılmıştır. Bunlardan Ethe?nin 1871?de
    yayımladığı ?Seyit Battal Gazi Menkıbeleri? , Ignas Kunos?un 1899?da yayımladığı
    ?Türk Halk Edebiyatı?, Jacob?un 1899?da yayımladığı ?Karagöz? ve Volenski?nin
    1911?de yayımladığı ?Nasrettin Hoca? bu çalışmalar arasında sayılabilir.
    Türkiye?de halkbilim alanında yayımlanan ilk yazı Ziya Gökalp?in ?Halka
    Doğru? dergisinin 23 Temmuz 1913 günü 14. Sayısında yayımlanan ?Halk
    Medeniyeti-I, Başlangıç? adlı yazısıdır.
    Ziya Gökalp?ten sonra halkbilim üzerine araştırmacı ve yazarlar tarafından
    yayımlanan ilk önemli yazılar Mehmet Fuat (Köprülü) ve Rıza Tevfik (Bölükbaş)?a
    aittir.
    Mehmet Fuat (Köprülü) İkdam gazetesinin 6 Şubat 1914 günkü sayısında Yeni
    Bir İlim: Halkiyat ?Folk-Lore? adı altında bir yazı yayımlamış, Rıza Tevfik
    (Bölükbaş) da Peyam gazetesinin edebi ekinin 20 Şubat 1913 günkü sayısında
    ?Folklor ? Folklore? adlı bir yazı ile folklor konusunu o günün koşullarında ayrıntılı
    bir biçimde ele almıştır.
    Halkbilim alanında çalışmalar Tanzimat?tan sonra da sürdürülmüş, bilimsel
    amaç gütmemekle birlikte Şinasi, Ahmet Mithat Efendi ve Ahmet Vefik Paşa önemli
    çalışmalar yapmışlardır.
    1913 yılından sonra yurdumuzda folklor sözcüğüne karşılık olarak halkiyat,
    halk bilgisi, budun bilgisi deyimleri ileri sürülmüşse de benimsenmemiş, folklor
    sözcüğünün kullanılması uzun süre devam etmiştir.
    Son yıllarda ise bilinçli olarak özellikle aydın çevre tarafından folklor yerine
    halkbilim sözü kullanılmaya başlamıştır. Çünkü folklor dendiği zaman akla halk
    oyunları (halk dansları) gelmekte ve bilinçsiz olarak kullanılmaktadır.
    Alanı çok geniş dolan folklor halkla ilişkili tüm konuları kapsamına alan bir
    bilim dalıdır. Bir ulusun, bir zümrenin, kültür, sanat, giyim, geçim, dil, edebiyat ve
    halkı ilgilendiren tüm uğraş ve eylemler halkbilim sözcüğünün anlamı etrafındatoplanır. Bir bakıma halkbilim, halk tabakalarına özgü maddi ve manevi bütün kültür
    belgelerinin kolleksiyonudur. Halk oyunları ise bu büyük dalın kollarından biridir.
    Başlangıçta halkbilim çalışmaları bir çeşit halk edebiyatı çalışması özelliği
    taşımaktadır. Çünkü ilk halkbilim çalışmaları masallar, bilmeceler, atasözleri gibi
    sözlü edebiyat ürünleri ile ilgili olmuş, bunların derlenmeleri biçiminde yapılmıştır.
    1913-1914 yıllarında yazılan ilk yazılardan sonra halkbilim üzerine yapılan
    önemli çalışmalar temeli halka ve halk kültürüne dayalı bir yönetim biçimi olan
    Cumhuriyet?in kuruluş yıllarına rastlar.
    Cumhuriyet?in ilk yıllarında en önemli halkbilim çalışmalarının ilki 1924?te
    İstanbul Üniversitesi?ne bağlı olarak Fuat Köprülü yönetiminde kurulan Türkiyat
    Enstitüsü tarafından 1925 yılından itibaren yayın alanına sokulan Türkiyat Mecmuası
    ve 1926?da da Türk halk edebiyatı ve etnoğrafyasıyla ilgili kitap yayını başlatılmıştır.
    1 Kasım 1927?de İshak Rifat (Işıtman), Ziyaeddin Fahri (Fındıkoğlu) ve İhsan
    Mavi tarafından Ankara?da Anadolu Halk Bilgisi Derneği? nin kurulmasıyla bilinçli
    ve sistemli bir biçimde halkbilim çalışmalarının başladığı görülür.
    Türkiye?de ilk kez kurulmuş olan bu folklor derneği Halk Bilgisi Mecmuası
    adı ile bir dergi çıkarmış; 1928 yılında eski harflerle yayım hayatına başlayan bu dergi
    12 formalık bir ciltten oluşmuş; halkbilimin konu, yöntem ve önemini belirleyerek
    Türk halkbiliminin temellerini atmıştır.
    Derneğin adı kısa bir süre sonra Türk Halkbilgisi Derneği? ne çevrilmiş,
    1927?de yönetim İstanbul?a alınmış ve çalışma alanı tüm Anadolu?yu kapsayacak
    şekilde genişletilmiştir.
    Dernek, önce halkbilim ürünlerini toplayıcılara yol göstermek amacıyla Halk
    Bilgisi Toplayıcılarına Rehber adlı bir klavuz hazırlamış, yönetim İstanbul?a alınınca
    Ankara?da Halk Bilgisi Mecmuası adı ile bir cilt yayımlanan dergi Halk Bilgisi
    Haberleri adı ile İstanbul?da 1 Kasım 1929?dan itibaren yayımını sürdürmeye
    başlamıştır. Toplam 124 sayı yayımlanan Halk Bilgisi Haberleri dergisinin ilk 19
    sayısı Türk Halkbilgisi Derneğince, 105 sayısı da Eminönü Halkevince
    yayımlanmıştır.
    Türk Halkbilgisi Derneği 1932?de Halkevlerine katılarak çalışmalarına son
    vermiştir.
    Türk ulusuna büyük hizmetleri bulunan Halkevleri Atatürk?ün isteği üzerine
    18 Şubat 1932 de kurulmuş, özellikle Dil, Tarih ve Edebiyat Kolu ile halka ve halk
    kültürüne yönelik çalışmalar yaparak Türk halkbilimine büyük katkıda bulunmuştur.
    Halkın her türlü yaşantısını konu edinen bir kuruluş olarak oluşturulan
    halkevleri tüm il ve kimi ilçelerde örgütlenerek halk biliminin her dalında araştırma
    ve derlemeler yapmış; Ankara?da Ülkü, Gaziantep?te Başpınar, Kırklareli?nde Batı
    Yolu, Çorum?da Çorumlu, Malatya?da Derme, Kayseri?de Erciyes, İzmir?de Fikirler,
    Adana?da Görüşler, Eskişehir?de Halkevi, Antalya?da Hatay, Erzurum?da Erzurum,
    Trabzon?da İnan, Denizli?de İnanç, İstanbul?da Yeni Türk, Zonguldak?ta Kara Elmas,
    Balıkesir?de Kaynak, Konya?da Konya Halkevi, Samsun?da 19 Mayıs, Ordu?da Ordu,
    Afyon?da Taşpınar, Antalya?da Türk Akdeniz, Bursa?da Uludağ, İsparta?da Ün,
    Elazığ?da Altan, Manisa?da Gediz, Artvin?de Çoruh, Kastamonu?da Kastamonu
    Halkevi ve Merzifon?da Merzifon Halkevi adlı dergiler yayımlayıp bu dergilerde önce
    kendi yöreleri olmak koşulu ile tüm Anadolu?nun halkbilim ürünlerine yer
    vermişlerdir.Bu dergilerden başka halkevleri halka ışık tutması açısından çeşitli kılavuz
    kitapları yayımlamış, halk edebiyatı, folklor ve etnoğrafya alanındaki yayınları
    desteklemiştir.
    Atatürk?ün isteği ile 1932?de kurulan Türk Dil Kurumu dil araştırmaları ile
    birlikte halkbilim araştırmalarını da programına alması bu dönemin en önemli
    aşamalarından biri olmuştur. Türk Dil Kurumu halk ağzından derlediği binlerce sözü
    Söz Derleme Dergisi adlı bir eserde yayımlamış, Ferit Devellioğlu?nun Türk Argosu,
    Ahmet Caferoğlu tarafından hazırlanan Toplamalar, Ömer Asım Aksoy?un
    Gaziantep Ağzından Atasözleri gibi halk kültürü ile doğrudan iliştkili pek çok eseri
    yayımlayarak kalıcılığını sağlamıştır.
    1932 yılında açılıp 1951?de kapatılan Halkevleri Türkiye genelinde çeşitli
    illerle bazı ilçelerde halkbilimle ilgili pek çok dergi yayımlamış, Türk halkbilimine
    devlet desteği ile büyük katkılarda bulunmuştur.
    Ankara?da bulunan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü?nün yayın organı olan
    Türk Kültürü dergisi de sayfalarında Türk halkbilimi ile ilgili konulara geniş yer verip
    1962?den beri önemli hizmetler sunmuştur.
    Bunların yanı sıra kişisel dergiler yayımlayarak Türk halkbilimine emek
    verenlerin de şükranla anılması gerekir.
    Kişisel çabalarla yayımını sürdüren halkbilimle ilgili önemli dergilerin başında
    Kemal Akça ile İhsan Hınçer tarafından 1944 yılında başlatılıp 1946?ya kadar
    yayımını sürdüren Folklor Postası gelir.
    İhsan Hınçer tarafından 1949?da başlatılıp ölüm yılı olan 1980?e kadar yayımını
    sürdüren Türk Folklor Araştırmaları dergisi Türk halk biliminin hemen bütün
    kdnularını yazı, makale, araştırma, inceleme, derleme, gözlem, fotoğraf vb. içermekte
    olup halen bütün halkbilimcilerin baş vurduğu ana kaynak kimliğindedir.
    İbrahim Aslanoğlu?nun 1973?te Sivas?ta Sivas Folkloru adı ile üç cilt
    yayımladığı daha sonra dergiyi İstanbul?a taşıyarak 1979?dan itibaren İstanbul?da
    1987?ye kadar 7 cilt olmak üzere Türk Folkloru adı ile yayımlayışı Türk halkbilimi
    adına yapılan en önemli hizmetler arasında görülür.
    Bunların dışında Hasan Kartarı?nın ilk sayısını 1946?da çıkardığı Karseli,
    1950 yılında Artvin?de yazı hayatına atılan Yeşil Çoruh, Tahir Kutsi Makal tarafından
    1965?ten ölüm yılı 1999?a kadar yayımlanan Tarla , İstanbul Folklor Kurumu?nca
    1969-1971 yılları arasında yayımlanan Folklor ve Boğaziçi Üniversitesi tarafından bir
    süre yayımlanan Folklora Doğru, OTDÜ Halkbilimi Topluluğu?nun yayın organı
    olarak 1973?te yayın alanına çıkan Halkbilimi dergisi, 1988?de İlk sayısını Mehmet
    Tekin tarafından Hatay?da yayımlayan Güneyde Kültür, Hilmi Dulkadir tarafından
    Mersin?de uzun süre yayımlanan İçel Kültürü 1975?ten itibaren Konya?da Feyzi
    Halıcı tarafından yayımlanan Çağrı, İrfan Ünver Nasrattınoğlu?nun uzun süre
    yayımladığı Nalay dergisi Türk halkbilimine önemli hizmetler sunan dergilerin
    bazılarıdır.
    Halen yayımını sürdüren ve Türk halkbilimine önemli hizmetler sunan dergiler
    arasında Nevzat Türkmen tarafından Kayseri?de 1978?den beri aralıksız yayımını
    sürdüren Erciyes; Metin Turan tarafından Ankara?da 1995?ten beri yayımını sürdüren
    Folklor/Edebiyat ve yine Ankara?da Öcal Oğuz yönetiminde yayımlanan Milli
    Folklor, Nazım Hikmet Polat yönetiminde önce Sivas Cumhuriyet Üniversitesi?nde
    başlayıp halen yayımını Niğde Üniversitesi?nde sürdüren Türklük Bilimi Araştırmalarıdergileri halkbilimi alanındaki hizmetleri şükranla anılacak dergilerin başında
    gelmektedir.
    1964?te İstanbul?da bir grup üniversite genci bir araya gelerek Türk Folklor
    Enstitüsü Kurma Derneği adlı bir dernek kurup Folklor adlı bir de dergi yayımlamaya
    başlayıp kişisel girişimleri ve dergide yazdıkları yazılar sonucunda 1966 yılında Milli
    Eğitim Bakanlığı bünyesinde Milli Folklor Enstitüsü kurup başına Cahit Öztelli
    getirilince dernek Türk Folklor Kurumu adını alıp çalışmalarını bu adla yürütmüştür.
    Milli Folklor Enstitüsü?nde Cahit Öztelli ve M. Adil Özder?in yoğun çalışmaları
    ile Türk Folklor Bibliyografyası oluşturulmuş, basım aşamasında iken Cahit
    Öztelli?nin kurumdan ayrılışıyla etnolog Gürbüz Erginer, İsmail Öztürk ve Zümrüt
    Erk (Nahya) tarafından gözden geçirilerek Türk Folklor ve Etnografya Bibliyografyası
    – 1971 yayımlanmış daha sonra bibliyografya yayınları devam etmiştir.
    Kişi ve kuruluşların yanı sıra Çoğunu Kültür Bakanlığının yayımladığı
    bibliyografyaların bazıları şunlardır:
    1. Nejat Sefercioğlu, Karacaoğlan Bibliyografyası, Ank.1981
    2. A. Esat Bozyiğit, Ahilik ve Çevresinde Oluşan Kültür Değerleri
    Bibliyografyası, Ank. 1989
    3. Hüseyin Türkmenoğlu, Mezar, mezarlık, Mezartaşları Üzerine Bir
    Bibliyografya Denemesi, Ank. 1989
    4. Prof. Dr. Mürsel Öztürk, Hacı Bektaş Veli ve Çevresinde Oluşan Kültür
    Değerleri Bibliyografyası, Ank. 1991
    5. A. Esat Bozyiğit: Üniversitelerde Yapılarn El Sanatları Konulu Tezler
    Bibliyografyası, Ank. 1992
    1955?te Halk Sanatlarını ve Ananelerini Tetkik Cemiyeti adı altında Ankara?da
    kurulan dernek 1959?da Türk Etnoğrafya ve Turizm Derneği adı ile faaliyetlerini
    sürdürmüş, 1973?te de Folklor Araştırmaları Kurumu adı ile Türk halkbilimine çok
    önemli hizmetlerde bulunmuştur.
    Genel başkanlığını İrfan Ünver Nasrattınoğlu?nun yaptığı kurum halen
    etkinliklerine devam etmekte olup 1981?den beri Türk folkloruna emeği geçen kişi ve
    kuruluşlara İhsan Hınçer Türk Folkloruna Hizmet Ödülü vermektedir.
    Bugüne kadar bu ödüle layık görülen kişi ve kuruluşlar şunlardır: (Kimi
    ünvanlar değiştiği için ünvanlar kullanılmamıştır)
    Yıl Kişi ve Kuruluşlar
    1981 – İbrahim Aslanoğlu, Nail Tan, Güven Tanyeri
    1982 – Süheyl Ünver, Orhan Şaik Gökyay
    1983 – Şükrü Elçin, Metin And, Haşim Nezihi Okay,
    Kemal Gökçe, Cemil Cahit Güzelbey
    1984 – Sadi Yaver Ataman, İ. Gündağ Kayaoğlu,
    Mehmet Önder, Kemal Özbel
    1985 – Saim Sakaoğlu, M. Sabri Koz, Kâmil Toygar,
    Tahir Kutsi Makal, Nida Tüfekçi
    1986 – Tuncer Gülensoy, Adil Özder, Ahmet Şendil,
    Şevket Beysanoğlu, Erciyes Dergisi, Konya Kültür ve Turizm Derneği1987 – A.RızaÖnder,Çelik Gülersoy, Nevzat Gözaydın,
    Erdoğan Yağızlar, Tacettin Diker, Halil Atılgan
    1988 – Bahaeddin Ögel, Müjgân Cunbur, Nezihe Araz,
    Şerif Baykurt, Hilmi Dulkadir, MEB. Gençlik Hizmetleri Genel
    Müdürlüğü
    1989 – Abdurrahman Güzel, Rüştü Akar, Kerim Yund,
    Hayrettin İvgin, Mansur Kaymak, Rüştü Akar,
    Kerim Aydın Erdem
    1990 – Mehmet Yardımcı, Musa Seyirci, Orhan Kurt,
    Fahrettin Kırzıoğlu, Ahmet Topbaş, Hamza Çivi
    Mazlum Nusret Kılızkıran
    1991 – Türker Acaroğlu,Dursun Yıldırım, Doğan Kaya,
    Aydın Oy, Hadi Poyrazoğlu, İsmail Ali Sarar,
    Size Dergisi
    1992 – Namık Kemal Zeybek,Neriman Kırzıoğlu, Salih
    Duran, Tuncay Tanboğa, Atanur Meriç, Esat Ulumay,Mehmet Tekin,
    Salih Duran, Nuri Taner
    1993 – Bahaeddin Güney, Taciser Onuk, Yahya Aksoy,
    Müjgân Üçer, Şinasi Çelikkol, Abuzer Akbıyık
    Hatice Gülensoy, Mehmet Emin Avşar
    1994 – Umut Arık, Erdoğan Aslıyüce, Zümrüt Nahya,
    Ömer Faruk Atabek, Hüsnü Züber, Metin Özler, M. Öcal Oğuz, Mecit
    Uyanık, T.C, İş Bankası Genel Müdürlağa
    1995 – Ali Berat Alptekin,Ali Esat Bozyiğit, Sıtkı Soylu
    Alpaslan Ayral, İ. Agâh Çubukçu, Metin Karadağ, Metin Turan
    Halkbilim konularını ön plana çıkaran diğer kaynaklar ise çeşitli edebiyat
    yapıtları, sinema, televizyon, resim gibi görsel kaynaklar başta olmak üzere şenlikler,
    bayramlar ve yerel günlerdir.
    Roman, öykü, tiyatro vb. türlerde gelenksel yaşamımızla ilgili kültürel öğeler,
    töreler, davranış kalıpları, dil ve anlatım özellikleri ile pek çok malzeme yer
    almaktadır. Örneğin Hüseyin Rahmi?nin İstanbul halkını, Reşat Nuri, Sebahattin Ali,
    Yakup Kadri?nin Anadolu insanı ve yaşamını ele alan roman ve öyküleri, Talip
    Apaydın, Kemal Tahir ve Fakir Baykurt?un İç Anadolu, Yaşar Kemal?in Güney
    Anadolu yaşamını sergileyen romanları halkbilim konularının en geniş anlamda yer
    aldığı eserlerden bazılarıdır.
    Tiyatro oyunlarından aile kurumu, evlenme, kız kaçırma, başlık, çok eşlilik
    gibi konuları işleyen eserler arasında Necati Cumalı?nın Nalınlar, kısır kadının
    geleneksel değerler içindeki yerini ve çaresizliğini sergileyen Nezihe Araz’ın Bozkır
    Güzellemesi, Reşat Nuri?nin Hülleci, Güngör Dilmen?in Kurban, Recep Bilginer?in
    Sarı Naciye ve Cahit Atay?ın Sultan Gelin?i hemen akla gelenlerdendir.Türk halkbilimini doğrudan doğruya ilgilendiren, Anadolu gerçeklerini, halk
    yaşamının özgün yanlarını, töre ve gelenekleri ustaca işlemiş görsel kaynaklardan
    sinemanın önemi gözardı edilemeyecek kadar ortadadır.
    Bunlar arasında kırsal kesim töre ve kan davası geleneğinden kaynaklanan
    Süreyya Duru?nun Kara Çarşaflı Gelin, Yılmaz Güney?in Anadolu?da pamuk ırgatları
    içerisinde kan davası konusunu işleyen Endişe, Lütfi Akad?ın zorunlu kültür
    değişmeleri konusunu işlediği Düğün ve Gelin?i, kumalık konusunu çarpıcı bir
    biçimde işleyen Atıf Yılmaz?ın Kuma adlı filmleri halkbilim açısından dikkat çeken
    filmlerdendir.
    Türkiye?de halkbilim çalışmalarının en önemli bir yönü de seminer, kongre,
    panel ve sempozyumlarla konuyu sürekli gündemde tutup bütün yönleriyle bilgi
    aktarımı ve tartışma ortamları hazırlayıp sonuçları kitap bütünlüğünde kamu oyuna
    sunma çalışmalarıdır.
    Bu amaçla yapılan sempozyum ve kongrelerin bazıları şunlardır:
    * I. Uluslararası Türk Folklor Semineri; 1973 yılında Ankara?da Kültür
    Müsteşarlığınca düzenlenmiş, bildiriler 1974?te kitap olarak yayımlanmıştır.
    * I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi; 1975?te Ankara?da.
    * II. Uluslararası Türk Folklor Kongresi; 1981?de Bursa?da.
    * III. Uluslararası Türk Folklor Kongresi; 1986?da İzmir?de.
    * IV. Uluslararası Türk Folklor Kongresi; 1991?te Antalya?da.
    * V. Uluslararası Türk Folklor Kongresi; 1996?da
    * VI. Uluslar arası Türk Folklor Kongresi; 2001?de Kültür Bakanlığının
    desteği ve denetimi ile düzenlenmiştir.
    Eskişehir İl Kültür Müdürlüğü 1983?te başlayıp son yıllara kadar iki yılda bir
    olmak üzere Uluslar arası Türk Halk Edebiyatı Semineri düzenlemiş Türk
    halkbilimine büyük katkıları olan bu seminerlerin en sonuncusu 1997?de yapılmış,
    sunulan bildiriler kitap olarak yayımlanmıştır.
    Afyonkarahisar Belediyesi 1990?dan itibaren aralıklarla sempozyumlar
    düzenleyip bildirileri kitap olarak yayımlamıştır.
    İnönü Üniversitesi Rektörlüğü Mehmet Yardımcı?nın koordinatörlüğünde üç
    yıl Malatya Çevresi Halk Kültürü Sempozyumu düzenlemiş ve sunulan bildirileri kitap
    olarak yayımlamıştır.
    1985 ve 1987?de Fırat Üniversitesi?nde Tuncer Gülensoy iki tane Fırat Havzası
    Folklor, Halk Edebiyatı ve Etnografya Sempozyumu düzenlemiş, sunulan bildirileri
    yayımlamıştır.
    1985?ten itibaren Saim Sakaoğlu?nun koordinatörlüğünde pek çok sempozyum,
    seminer ve kongre düzenlenmiş, bu toplantılarda sunulan bildirilerin bir bölümü
    yayımlanmıştır.
    Halkbilim Alanına Önemli Katkılarda Bulunanlardan Bazıları
    * Fuat Köprülü * Hamit Zübeyr Koşay
    * Sadettin Nüzhet Ergun * Abdülbaki Gölpınarlı
    * Pertev Naili Boratav * Abdülkadir İnan
    * Şükrü Elçin * M. İhsan Hınçer
    * M. Şakir Ülkütaşır * M. Halit Bayrı
    * Tahir Alangu * Ömer Asım Aksoy
    * Vehbi Cem Aşkun * Eflatun Cem Güney* Hikmet Dizdaroğlu * Sedat Veyis Örnek
    * Veysel Arseven * Şerif Baykurt
    * Ali Rıza Önder * Cahit Öztelli
    * Sadi Yaver Ataman * Yusuf Ziya Demircioğlu
    * M. Ragıp Gazimihal * Vahit Lütfi Salcı
    * Ahmet Kutsu Tecer * Muzaffer Sarısözen
    * Halil Bedii Yönetken * İbrahim Aslanoğlu
    * Ali Rıza Yalman * Orhan Acıpayamlı
    * Saim Sakaoğlu * Fikret Türkmen
    * Umay Günay * Bilge Seyidoğlu
    * Nevzat Gözaydın * M. Sabri Koz
    * Tahir Kutsi Makal * Türker Acaroğlu
    * Erman Artun * Kutlu Özen
    * İ. Ünver Nasrattınoğlu * Doğan Kaya
    * Ali Berat Alptekin * Özkul Çobanoğlu
    * Metin Ekici * Dursun Yıldırım
    * M. Öcal Oğuz * Metin Turan
    * Ali Duymaz * Metin Karadağ
    * Mehmet Yardımcı * Metin Ergun
    * Nail Tan *Hayrettin İvgin
    * Harun Güngör * Halil Atılgan

  2. okuyana kadar canım çıktı kim yazdıysa müthiş sabır varmış valla 😀

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
1950-1960 Demirkırat – Kibar Aktin

7 Ocak 1946?da kurulan Demokrat Parti dört yıl sonra yapılan seçimlerle 14 Mayıs 1950 tarihinde tek parti dönemini sona erdiren,...

Kapat