Modern İnsanın Çıkmazı – Hüseyin Bul

Doğayla girdiğimiz savaşı kazanırsak kaybederiz.
Modern insanın yalnızlığı sadece gün geçtikçe teknolojiye olan bağımlılığından dolayı insanı dışlamasıyla değil aynı zamanda doğaya karşı giriştiği amansız (ve belki biraz da amaçsız ) mücadele sonucu farkında olmadan yarattığı yalnızlığının da etkisi var. Bahsettiğimiz yalnızlık tabi ki tercihli yalnızlık değil, daha çok zorunlu yalnızlıktır.

Modern ve çağdaş insanın pirim yapabilmesi için geçmişini unutması kopması veya uzaklaşmasından geçtiğinin altını çizmenin en güzel kanıtı sanıyorum biraz da yaşadığımız metropollerde saklı. Mısır’a giden birinin El-Fişavi kahvehanesine uğramadan, bir kahve ya da nargile içmeden Mısır’ı gezdim, dolaştım demeyeceğinin sebebi muhtemelen bir kahvehanenin en azından iki yüz yıldır orada misafirlerini aynı heyecan ve sıcaklıkla kapılarını açık tutmasıyla alakalıdır. Bu topraklarda modernliğin ölçütü neredeyse dikilen (görgüsüzce) gökdelenlerle ölçülür oldu.
Hakan Bıçakçı’nın yeni romanı Doğa Tarihi’ni okurken büyük bir tesadüf ve şansla paralel bir şekilde Postmodernizim ve Hoşnutsuzlukları’nı* da okuyor olmam romanın tortusunun damarlarıma zerk edilmesine sebep oldu. Doğa tarihi romanı üç bölümden oluşuyor. Eski ayna, yeni ayna ve iki ayna arasında. Romanın kahramanı Doğa adında bir kadın. Yazar kahramanın adını özellikle Doğa seçmiş olmalı ki kitabın dokusuna “cuk” oturuyor.
Mekanik bir hayat yaşayan Doğa adeta bir cam fanusun içinde yaşıyordur. Yaşadığı evin eşya seçiminden, dekoruna, boyasından duvardaki tablosuna kadar kendinin içinde olmadığı bir düzenlemeyle, tercih ve zevkle döşenmiştir. Tercihlerin içinde olmadığı ama içinde yaşadığı bir ev. Yaşadığı evin olduğu plaza ile işinin olduğu renkli plaza arası yedi dakika olmasına rağmen ciple gitmeyi seçen, trafikten bi haber, gökyüzünden bi haber, toplu taşımadan bi haber, izoleli bir tercihle çalışan ve bunun için her şeyi programlayan biri. Ve işin belki de ilginç diyebileceğimiz kısmıysa bundan da zevk alan hoşlanan biri.
İşi için her şeyi göze alan Doğa’nın ilk yaptığı şey kendine bir hasım bulmaktır ki bu da çok uzakta değil yanı başında aynı pozisyonda çalışan rüküş Alev’dir. Alev adeta geçen yüzyılda kalmış gibi özensiz giyinen biri olmasından dolayı Doğa için ilk etapta kolay lokmadır. Çünkü imaj her şeydir ve Doğa’da bu fazlasıyla vardır. Doğa’daki vitrin şirketteki kimsede yoktur, elbette bunun da bir bedeli vardır. Kullandığı kremler, losyonlar, yaptırdığı botokslar ve estetiklerle görüntüyü kurtaran Doğa bir süre sonra kendinden uzaklaşmaya başlar ve kendisi bile kendisini tanıyamaz hale gelir. Sürekli uyum koşulu öğrenme değil unutmadır.*
Doğa’nın kısıtlı da olsa bir arkadaş çevresi vardır ve en çılgınları birayı şişeden içen tiplerdir. Erkek arkadaşını sevdiği için değil daha çok pahallı bir eşyayı, nesneyi yanında taşımak için birliktedir çünkü sevgilisinin iyi bir işi başarılı bir kariyeri vardır. Pahallı markalı bir çantayı yanında taşır gibi taşıyan sevgilisi de aynı şeyi yaptığından karşılıklı “uyumlu” bir şekilde geçinip giderler bir süreliğne.
Doğa’nın her şeyi yapmacık gibidir, gerçeklikten uzaktır. Adeta bir barbi bebektir. İnternetten beslenen, internetten yemek söyleyen, Facebooksuz yapamayan, anıları ve hafızası Facebooka yükledikleriyle sınırlı olan, sigarası bile elektrikle çalışan yapma duman çıkaran tütün kokusundan uzaktır. Kahvesi tablettir, makine bozulsa kahve içemeyecek kadar beceriksizdir bu alanda. Hatta ve hatta gittiği, gezdiği hayvan müzesindeki hayvanlar bile canlı değildir. (hayvan görecekse parka gitmesi beklenir ama Doğa’nın sahicilerle işi yoktur.) Ama imajına, üstüne başına, makyajına, pedikürüne ayırdığı zamanın onda birini sunum yaptığı (bu arada sunumun konusunu da kendisi hazırlamaz, hazırdır) konuya ayırsa belki şirketin sahibi bile olacaktır!
Tiksinerek, aşağılayarak baktığı insanlarla aynı diziyi izlediğinin ayrımında olmayan Doğa hareket etmek, yerinden kalkmak için reklam arasını bekler, normal hayatında iki adım yürümekten aciz olmasına rağmen kilo almaktan şikâyet eder. Sıradanlıktan kurtulmak için yaptığı tek şey yine sahici olmayan Cafe Jungle’ye takılmaktır. Yapmacık şelale vardır, kuş sesleri vardır.
Modern ve çağdaş insanın siber çağdaki çıkmazını irdeleyen Doğa Tarihi’nin ilk bölümünde ironi boldur. “Afrika’ya benzeyen et parçası yarısı yendiği için diğer yarısı da çöpe gitti” cümlesiyle adalete, eşitsizliğe, görgüsüzlüğe, “Doğa el değiştirmişti”, cümlesiyle kirli, karanlık alt benliğimize, “ayak takımı denince…” Cümlesiyle dilin geniş ve yalın anlamlarını zorlayan, genişleten dilin evrilişini güzelleştiren eli ayağı düzgün bir eser çıkardığını söyleyebiliriz.
Kıskançlığın bireyselliğe ve yalnızlığa nasıl sebep olduğunu, göğüslerini estetik yaptırdı derken özellikle meme dememesinin altında yatanları ve göğüsün neleri temsil ettiğini, Doğa’nın babasıyla konuşurken, “Bekliyorum kızım” dedi adam, derken babanın baba değil sıradan herhangi bir adam olduğuna işaret edişi, patronun odasının her daim soğuk oluşundaki ifadenin aslında soğuk olanın patronların yüzleridir göndermeleri yazarın “ince işçiliğine” gösterebileceğimiz birkaç örnekten biridir.
Doğa tarihi romanı, dilin ilk anlamlarından bilinçaltımızdaki anlamlarına, karakterlerin sahiciliklerine, mekân tasvirinden kurguya özenli seçilmiş, yazılmış iyi bir kitap.

*Postmodernizim ve hoşnutsuzluklar- Zygmunt Bauman- Çeviri-İsmail Türkmen- Ayrıntı Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Doğa, Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Yazarın hakkı yok umutsuz olmaya

Edebiyat tarihimizde bir çağ kapanıyor. e-posta çıktığından beri yazarlar da mektup yazmaz oldu. Mektupsuz yazarlar yüzyıllarının başındayız. Aklımda, Rönesans’ta hümanizmanın...

Kapat