Mübadele Öyküleri ? Mübadelenin 85. Yılı Öykü Yarışması Seçkisi

(*) ?Denize döküldük oğlum… En ağır gemiler geçti üzerimizden, dümdüz olduk. Ama hayata bir türlü tam anlamıyla yapışamadık; mütemadiyen aktık ömrün duvarlarından, gözlerimizde yaşlarla süzüldük…? Bir gemiyle hayatlarından sökülüp alındı tüm alışmışlıkları. Vatanlarına gitmek için vatan saydıkları yerden, tüm geçmişlerinden koparıldılar. Geri dönüşü yok! Yollara düşüp; düşkün oldular. 30 Ocak 1923?te Lozan?da imzalanan sözleşme sonucunda Türkiye ve Yunanistan?daki yüz binlerce insan yaşadıkları toprakları kendi iradeleri ve arzuları dışında terk etmek zorunda kaldı. Bu göçün neden olduğu sorunların aşılması ve yaraların sarılmasıysa çok uzun zaman aldı ya da zaman almaya devam ediyor.
On yıl önce kurulan Lozan Mübadilleri Vakfı, 2008 yılında Türk-Yunan Zorunlu Nüfus mübadelesinin 85. yılı anısına bir ?Mübadele Öyküleri Yarışması? düzenledi. Nesilden nesile sözlü olarak anlatılan ya da unutmak ve unutturmak için içe gömülen, yarı kurgu yarı gerçek bu öykülerden yayımlanmaya hak kazananlar, yine Lozan Mübadilleri Vakfı (LMV) tarafından kitap haline getirilerek Mübadele Öyküleri adıyla yayımlandı. Mübadelenin edebiyat alanında da yer edinmesine katkıda bulunmak amacıyla Türkiye?de ilk kez düzenlenen yarışmaya 130 eser katıldı ve içlerinden 24 öykü seçilerek kitaptaki yerini aldı.
Toparlandı Ramazan amca, gelinini ve torununu alıp; ahırıyla vedalaştı, kaybettiği oğlunu vatan bildiği topraklarda bırakarak düştü yola. Dere tepe düz gittiler onları gemiye götürecek trene doğru. Soğuk, açlık, susuzluk ve parasızlık büktü bellerini. Gelini hastalandı çok geçmeden; dilini bile bilmediği ama memleket denilen yere varamadan teslim etti canını sonsuzluğa… Küçük Umut?un da ninesi dayanamadı doğduğu topraklardan ayrılmaya… Herkes; anlattıkça kanayacak bir yara olarak saklanan, geride bırakılanları ve çekilen hasretleriyle boğazlarda düğüm olmuş bir mübadele öyküsü dinlemiştir. İşte Mübadele Öyküleri bu ve bunlar gibi pek çok acıyı yansıtan bir kitap.
En küçüğü 17, en büyüğüyse 70?lerinde olan profesyonel ya da amatör tüm öykü yazarları yüreklerini ortaya koyarak döktürmüş akıllarındakini satırlara. Lozan Mübadilleri Vakfı Başkan Yardımcısı Müfide Pekin tarafından yayına hazırlanan Mübadele Öyküleri, mübadil yakını olsun olmasın o dönemlerde yaşananları merak edenler, kulaktan dolma hikâyelerle büyüyenler için kurgusu zayıf ama anlatımı ve hissettirdikleri güçlü raflarda meraklılarıyla buluşmayı bekliyor.
(*) Ceren Akardaş ‘ın 15/01/2010 tarihinde Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanan yazısı

Önsöz – Feyza Hepçilingirler
?Mübadele? sözcüğünü ilk ne zaman duyduğumu anımsayamıyorum. Dinlemeyi, anlamayı öğrendiğim günden beri hep duyduğum bir sözcüktü. Ailem bütünüyle ?mübadil?di çünkü. Babam Girit?İn Resmo şehrinde doğmuştu. Mübadele olunca bir yaşındayken ailesiyle birlikte Ayvalık?a gelmişti. Anne tarafım da mübadildi. Onlar da Midilli?deki bağlarını bahçelerini bırakarak gelmek zorunda kalmışlardı. Midilli?den gelenlerin Türkiye?deki yaşamlarının daha kolay olduğunu sonra sonra anladım. Dil sorunları yoktu. Epeyce farklılaşmış olsa da konuştukları dil Türkçeydi. Aralarında, adadaki Rumlarla doğrudan ilişki içinde olanlar dışında Rumca bilen bile yoktu. Ama Girit?ten gelenler? Onlar Türkçe tek sözcük bilmiyorlardı. Analarından öğrendikleri, anadili olarak benimsedikleri dil, onları anayurtlarına en fazla yabancılaştıran şey oldu. Haklarını arayamadılar, dertlerini anlatamadılar. Mübadeleden çok sonra, yeni topraklarına alıştıklarını, Türkçeyi öğrendiklerini varsaydığımız dönemde yaşanmış bir olay, yıllar yılı fıkra diye anlatıldı Giritli mübadiller arasında. Kendi yaşadıklarına kendileri güldüler.

Komşusuna ait öküzlerin, tarlasındaki bütün yulafı yediğini gören Giritli, hemen tüfeğine davranmış. Öküzleri öldürecek, belki komşusunu da. ?Aman,? demiş arkadaşı. ?Elini kana bulama. Mahkemeye ver. Hakkını mahkemede ara.? Giritli köylü de ?Peki,? deyip mahkemeye başvurmuş. Dava görülmeye başlandığında hakime sormuş: ?Turçika anlatayim hakim efendi, yi Rumca??
?Türkçe anlat.? demiş hakim.
O da pek güvendiği Türkçesiyle anlatmaya başlamış:
??Kaçimadana yukari ektim iki pezula tayi.? Ama kendisini olayın heyecanına kaptırınca anadiline dönüvermiş: ?Çe bikane tu Barbastali ta vuya ke lena fikane yale tu kuçi.? Hakime verdiği sözü ancak olayı anlattıktan sonra anımsamış:
?Hakkimi isterim haçim efendi.?

Türk oldukları için değil, Müslüman oldukları için sürülmüşlerdi; ama yeni yurtlarında ?yarım gâvur? diye aşağılandılar hep. Kendilerinin uğradığı bu aşağılanmayı yaşamasınlar diye çocuklarına, içine doğdukları bu dili öğretmekten kaçındılar. Yalnız kendi aralarında Rumca konuştular. Ortalık yerde söylenmemesi, çocukların duymaması gereken şeyleri Rumca anlattılar. Ama neler çektiklerini, neler yaşadıklarını hiç anlatmadılar.

Yalnız Girit ve Midilli mi? Osmanlı?nın eski topraklarında yaşayan ve Lozan Antlaşmasıyla yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalanların tümü havasını, suyunu, hatta dilini bilmedikleri yeni yurtlarına alışmak için kim bilir ne zorluklar çektiler. Hep ?oralar?ı özlediler. Oradaki tarlalarının büyüklüğü, ağaçlarının yüceliği gözlerinden; şırıl şırıl akan derelerinin sesi kulaklarından gitmedi. Bağlarındaki üzümün, bahçelerindeki kayısının, şeftalinin lezzetini hiç unutmadılar. Geri dönüş umudu başta var mıydı? Daha sonra mı kayboldu? Bilmiyorum; ama anlatılan bahçelerin, tarlaların, zeytinliklerin boyutlarının büyüdüğüne, orada bırakılan hayvanların sayısının yıllar geçtikçe arttığına tanık oldukça, biz yeni kuşaklar dalga geçer olduk. Sözgelimi gün geldi Giritlilerden kime sorsanız ?Girit?in yarısı bizimdi.? demeye başladı. Girit?in üzerinden uçmuş, Girit?i görüp gelmiş pilot bir arkadaş, ?Girit dediğiniz o kadar da büyük bir ada değilmiş. ?Girit?in yarısı bizimdi.? diyenlerin o yarılarını birleştirseniz on tane Girit eder.? deyince kahkahayı bastık. O toprakların, zamanın sularına karışıp geriye itildikçe, orada bıraktıkları çocuklukları kadar, gençlikleri kadar değer kazandığını, ulaşılmaz oldukça büyüdüğünü, genişlediğini anlayamadık. ?Oralar?, asla gerçekleşmeyecek düşler gibi, uzaklaştıkça güzelleşti onların gözünde. Çoğu doğduğu toprakları bir daha göremedi. Yalnızca eksik hayallerde kaldı o yerler.

Sonra birer birer çekilip gittiler hayatımızdan. Umutları, düşleri, özlemleriyle birlikte ve anlatmadıkları, her anlatışta kabuk bağladığı sanılan yarayı yeniden kanatmaktan kaçındıkları için bir türlü söyleyemedikleri acılarıyla, dertleriyle birlikte, geride bıraktıkları anayurtları gibi onlar da tarih oldular. Bırakıp geldikleri hayat nasıldı? Bir sabah erkenden kalkıp tarlaya giderken, bir akşam gün batımına karşı oturmuş kahvelerini yudumlarken oralardan sürülecekleri akıllarına hiç gelmiş miydi? Haberi ilk aldıklarında ne düşünmüşlerdi? Günleri nasıl geçerdi orada? Aşkları var mıydı, kalp ağrısı çekerler miydi? Hiçbirini öğrenemedik. Sustular, hep sustular.

Babaannemin bir erkek kardeşinin Heleni?ye olan sevdası yüzünden anayurdundan ayrılmayı reddettiğini yıllar sonra öğrendim. Öyle büyükmüş ki sevdası, ?Senin asıl memleketin orası, şimdi gideceğin yer.? diyenler onu ikna edememişler. Mübadele kargaşasında izini kaybettirmeyi başarmış. Gelmemiş bizimkilerle. Aşkının izinden ayrılmamış. Bizimkiler ne yapmışlar? Onu evlatlıktan da gönüllerinden de silmeye çalışmışlar. Başarabilmişler midir? Aşkı uğruna, artık ?yaban eller? olacak topraklarda bir başına kalmayı göze alan bu delikanlıyı gerçekten unutabilmişler midir? Bir gece, tam uykuya geçmeye çalışırken babaannemin aklına orada bıraktığı yakışıklı kardeşi gelmemiş midir? Özlemin sızısını kanının damarlarını zorlayan zonklamasında duymamış mıdır?

O büyük dayı çoktan ölmüştür; ama neler yaşamıştır acaba? Uğruna ailesini terk ettiği Heleni ile evlenebilmiş midir? Evlenmişse hep mutlu olabilmişler midir? Annesinin, babasının, kardeşlerinin özlemini incecik bir sızı gibi hep içinde taşımamış mıdır? Ailesinin öteki bireylerinin neler yaşadığını, kardeşlerinin başına neler gelmiş olabileceğini merak ederek; ama asla öğrenemeyerek yaşamak nasıl bir yaşamaktır? Bütün ömrünü, yanıt bulması olanaksız soruları kafasında taşıyarak, dindiremeyeceği özlemin içini kemirdiğini duya duya tamamlayıp yine öyle, o büyük hasretle ölmek, nasıl bir ölmektir?

Çoktan toprağa karışmış babalarının, dedelerinin buradaki akrabalarını merak eden çocuklar, torunlar var mıdır oralarda? Varsa onlar da benim düşündüklerime benzer şeyler düşünürler mi, düşündüler mi?

Buradan gidenler anlattılar hep. Romanlar yazdılar, öyküler, anılar? Özlemlerini dile getirdiler. Bizimkiler ise hiç anlatmadı. Unutmaya çalışmakmış aslında. İçten içe hep kanayan bir yaranın kabuk bağlamasını sağlamaya çalışırlarmış. Söylemezlerse, anlatmazlarsa o derin yara kapanır sanırlarmış. Yine de ne garip! Çocukları, torunları, onların söylemediklerini duydu, anlatamadıklarını anladı. Lozan Mübadilleri Vakfı bu yüzden kuruldu. Okuyacağınız öyküleri gün yüzüne çıkarabilmek için ?Mübadele Öyküleri Yarışması? bu yüzden düzenlendi. Sonraki kuşaklar, gidenlerin de gelenlerin de acılarını yüreklerinde hissettiler. Bu öyküler, o dillendirilmeyen acılardan doğdu.
Yazan ellere, yazdıran gönüllere binlerce teşekkür?

Editörden
Lozan Mübadilleri Vakfı 2008 yılında, Türk-Yunan Zorunlu Nüfus mübadelesinin 85. yılı anısına bir ?Mübadele Öyküleri Yarışması? düzenledi. Amacımız, on yıl önce çalışmalarına başlayan vakfımızın Türkiye?nin gündemine soktuğu ?mübadele araştırmaları? faaliyetine bir yeni pencere açmaktı. Yaptığımız ?sözlü tarih? görüşmelerinde zaten çok sayıda yaşam öyküsü dinlemiştik. Bu öyküler bellekte kaldığı kadarıyla yarı gerçek, yarı kurgu öykülerdi. Yani, anlatıcılarımız zaten mübadele öykülerini nesilden nesile sözlü geleneğin bir parçası olarak naklediyorlardı. Ancak son yıllara kadar mübadeleye yazılı edebiyatta pek yer verilmiyordu. Bu açıdan vakfımız, mübadelenin edebiyat alanında da dile getirilmesine katkıda bulunmak amacıyla Türkiye?de ilk kez olmak üzere ? 85. Yıl Mübadele Öykü Yarışması?nı düzenleme kararı aldı. Yarışmaya ilgi beklenenden fazla oldu. Semih Gümüş, Lamia Gülçür, Füsun Akatlı, Feyza Hepçilingirler, Füsun Çeliker ve Müfide Pekin?den oluşan yarışma jürisi, 102 yarışmacıdan gelen 130 öyküyü değerlendirdi. Türkiye?nin çeşitli il ve ilçelerinden olduğu gibi yurt dışından da yarışmaya katılım oldu. Bu arada, Türkiye?nin iki hapishanesinde tutuklu edebiyatseverlerden de üç öykü yarışmaya katıldı. En genç öykücü 17 yaşında, en yaşlı katılımcı ise 78 yaşındaydı.

Yarışma jürisinin titiz değerlendirmeleri sonucu dört öykü dereceye girdi. Ödül kazanan öykü sahiplerinin ödülleri 30 Ocak 2009 ?da Mübadele?nin 86. Yılı dolayısıyla düzenlenen Lozan Mübadilleri vakfının geleneksel ?Mübadele Yemeği? gecesinde dağıtıldı.

Öykü yarışmasının açıklanmasıyla birlikte ödül alan ve jüri üyelerinden olumlu puan toplayan öykülerden oluşan bir seçkinin bir kitap halinde okurlara ulaştırılacağı sözü verilmişti. İşte şimdi bu sözü tutabilmenin gururunu yaşıyoruz. Bu kitapta jüri üyelerinin beğenisini kazanmış 24 öykü yer almaktadır. Ödüllü öykülerle birlikte kitapta yer almasını istediğimiz tüm öyküleri yazarın özgeçmişiyle birlikte alfabetik sıraya göre dizdik.

Başta değerli jüri üyelerimiz olmak üzere bu kitabın ortaya çıkmasında katkısı olan herkese teşekkür borçluyuz. Öykü yarışması ödüllerinin ve Mübadele Öyküleri kitabının sponsorluğunu üstlenerek bize çok büyük destek veren sevgili vakıf mütevellimiz Canan Pak?a sonsuz teşekkürlerimizi özellikle iletiyoruz.

Edebiyat alanında böyle çalışmaların yaygınlaşmasını dileyerek mübadele öykülerinin buruk lezzetiyle sizleri baş başa bırakalım?

Müfide Pekin
LMV başkan yardımcısı
Mübadele öyküleri kitabı editörü

Kitabın Künyesi
Mübadele Öyküleri
Mübadelenin 85. Yılı Öykü Yarışması Seçkisi
Yayına Hazırlayan: Müfide Pekin,
Lozan Mübadilleri Vakfı,
2009,
295 sayfa.

Yorum yapın

Daha fazla Mübadele Edebiyatı, Öykü Kitapları
İşte Gidiyorum / Göç Öyküleri – Feyza Hepçilingirler

İnsanın öyküsünü çizmekte en etkin olan unsurlardan biri yaşadığı yer kuşkusuz. İnsan büyük ölçüde yaşadığı toprakla, içinde yetiştiği kültürle, kullandığı...

Kapat