Murat Gülsoy: “Edebiyat, bitmek tükenmek bilmeyen bir özgürlük arayışı” (Söyleşi: Elif Şahin Hamidi)

MURAT GÜLSOY

“Edebiyat, bitmek tükenmek bilmeyen bir özgürlük arayışı”

“Bu Kitabı Çalın” isimli ikinci öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’na, ilk romanı “Bu Filmin Kötü Adamı Benim” ile Yunus Nadi Roman Ödülü’ne değer görülen Murat Gülsoy, “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık/Kurmacanın Bilinen Sırları ve İhlal Edilebilir Kuralları” başlığını taşıyan kitabıyla, yazı serüveninde attığı adımları geriye doğru takip ederek filmi başa sarıyor. Gülsoy, yazarlık derslerinden yola çıkarak kaleme aldığı bu kitapta, edebiyat geleneğinin de izini sürerek, gerçekliği yazı yoluyla yeniden kurmanın yolunu yordamını sorguluyor. Gülsoy “Yazmaya yeni başlamış veya yazmakta olan kişiler için kurmacanın unsurlarını bilmek ve bu unsurları görebilmek önemli. Birtakım teknikler var tabii ki kurmaca yazmak için ve bu teknikleri bilmek lazım. Bunlar yazarlığın öğretilebilir kısımları” diyor. Gelin hep birlikte büyünün bozuluşuna tanık olalım…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

“Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık”, okuyan-yazan ve kurmacanın büyüsünü çözmek isteyen herkes için adeta bir yol gösterici, iyi bir kılavuz. Bu upuzun başlıklı kitap nasıl ortaya çıktı, anlatır mısınız?

Böyle bir kitap fikri, yaratıcı yazarlık seminerleri sırasında ortaya çıktı ve sonra iyice olgunlaştı. Verdiğim seminerleri ve onun dışındaki tüm malzemeyi bir kitap haline getirdim Evet, başlığı epey uzun kitabın: “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık/Kurmacanın Bilinen Sırları ve İhlal Edilebilir Kuralları”. Ben yaratıcı yazarlık, roman ve öykü yazarlığına odaklanmış durumdayım daha çok. Tabii kitapta yeri geldikçe sinema, senaryo veya tiyatrodan da örnekler olabiliyor, ama aslında roman ve öykü üzerine odaklanmış bir kitap bu. Bir kere edebiyatın bir büyüsü var. Peki nedir bu büyü? Okurken başka bir dünyaya gireriz ve o dünyanın içerisinde yer alan kahramanların maceralarını biz de yaşarız, onlarla beraber. Tıpkı sinemada film seyrederken, sürekli “bu bir filmdir” diye düşünmediğimiz gibi kitap okurken de “bu bir kurmacadır” diye düşünmeyiz ve kendimizi kaptırırız kitaba. İşte bu bize yeni bir gerçekliğin kapısını açar. Bu gerçekten büyülü bir şeydir. Ama “yaratıcı yazarlık” dediğimiz zaman, yani bu işin eğitiminden söz etmeye başladığımızda ve analizler, irdelemeler, metin çözümlemeleri dediğimiz anda, asıl yaptığımız iş büyüyü bozmak. Örneğin bir kuşun nasıl uçtuğunu öğrenmek için biliminsanları onu alıp keser, kasları nasıl çalışıyor anlamaya çalışır. Ama o zaman da kuş ölür ve uçamaz artık. Fakat biz o bilgiyle uçak yapabiliriz. Tabii bu kaba bir benzetme. Fakat edebiyat için, sanat analizi için de geçerli bir şey. Çünkü her analiz, her inceleme yazarın, yapıtın, sanatçının isteğinin dışında yapılan başka bir müdahaledir. Ama biz bunu niye yaparız? Bu kitapta da birtakım öykü analizleri var. Yazmaya yeni başlamış veya yazmakta olan kişiler için kurmacanın unsurlarını bilmek ve bu unsurları görebilmek önemli. Birtakım teknikler var tabii ki kurmaca yazmak için ve bu teknikleri bilmek lazım. Bunlar yazarlığın öğretilebilir kısımları. Nasıl ki resim, müzik, heykel ya da başka sanat dallarında teknikler öğretiliyorsa her sanat dalı gibi yazarlığın da, edebiyat yazarlığının da öğretilebilir bir kısmı vardır. Ama orada öğretilen ya da bizim yaptığımız elbette “nasıl Picasso olunur?” değil. “Kendi sanatınızı nasıl icra edeceksiniz, bunun için ne gibi aletler/yöntemler kullanabilirsiniz?” gibi sorulara cevap bulmak üzere alıştırmalar yapılır, bunların üzerinde tartışmalar yapılır. Alt başlıkta “Kurmacanın bilinen sırları” dememin nedeni de bu. Aslında bu bir sır değil, tabii ki herkes tarafından biliniyor. Bir yandan da yazarken birtakım kurallar var. Hayır, kurallara da sığmaz edebiyat. O yüzden de bunlar “ihlal edilebilir”, yani çiğnenebilir kurallardır. Fakat kuralları öğrendikten sonra “bunları acaba nasıl çevirebilirim, nasıl yıkabilirim, nasıl kendi sözümü daha iyi söyleyebilirim?” diye uğraşır kişi. O nedenle de teknik bilgisi kuvvetli olan yazarların yaratacakları eserler de daha değişken olacaktır, diye düşünüyorum.

 

Edebiyat, kurgu tekniklerinin, içerdiği bilgilerin üzerinde bir özelliğe sahip olması nedeniyle ruhumuza dokunur. Edebiyatı eşsiz kılan kurmacadan ve kurmacayla gerçeklik arasındaki bağdan bahseder misiniz?

Edebiyatın konuları, olay örgüleri ve her şey “hikâye etme” ile başlıyor. Roman da öykü de aslında hikâye eden edebiyat dalları. Mesela şiirde bir hikâye anlatmak zorunluluğu yok, o bambaşka bir sanat. Ama öykü ve roman söz konusu olduğu zaman, yazarın yaptığı iş aslında bir hikâye anlatmak, bir hikâyeyi canlandırmaktır. Nasıl sinema perdede, tiyatro sahnede bir hikâye canlandırıyorsa, edebiyat metni de doğrudan doğruya okurun zihninde canlandırır. O yüzden de kitabın ilk üç bölümünü ona ayırdım; her insanda hikâye etme yeteneğinin bulunduğunu öncelikle tespit etmemiz lazım. Her insan hikâye anlatıcısıdır ve dünyayı hikâyelerle kavrar. Hikayelerimiz olmadığı zaman biz birbirimizi de anlayamayız, dünyayı da anlayamayız, kendimizi de anlayamayız. Kitapta önce bunu tartışıyoruz, sonra da “hikâye dediğimiz şey nedir?”, ona geliyoruz. Mesela “çok mutsuzum” dediğiniz zaman çok fazla bir şey ifade etmez, kafamızda çok fazla bir şey canlanmaz. Neden mutsuz, ne demek istiyor mutsuzum demekle? Ama “bakın başımdan böyle böyle şeyler geçti” şeklinde bir olaylar silsilesi anlatırsanız artık mutsuzum demenize bile gerek kalmadan, biz sizin mutsuz olduğunuzu anlarız. Öte yandan şunları da biliriz; anlatan kim, anlatan kişinin bu olaylardaki yeri nedir, bu olaylar nedir, hangi mekânlarda geçiyor, hangi zaman dilimlerinde geçiyor, ne kadar sürmüş bu olaylar, kimler dahil olmuş olaya vs… Bunlar kurmacanın unsurlarıdır. Hikâyenin zaman, mekân gibi unsurlarını kurmacada kullanıyoruz. Edebiyat metni, sözlü iletişimin üzerinde bir şey, daha geniş olanakları var. Çünkü bizim bir sınırımız var; anlama sınırımız, dinleme sabrımızın bir sınırı var. Ama okumakta öyle değil 600 sayfalık bir romanı canınızın istediği zaman okumaya devam edebilir ya da geriye dönerek tekrar okuyabilirsiniz. Ancak konuşan bir kişiye, “hadi bir daha şunu söyle” diyemeyiz. Edebiyatın, yazılı ortamın başka araçları var. O yüzden de bu araçlarla, bütün insanlarda var olan hikâye etme yeteneği nasıl keşfediliyor onları inceliyoruz. Bu kitapta da daha ayrıntılı olarak bunlar anlatılıyor.

 

“…kurgu kimi zaman edebiyatın düşmanı da olabiliyor. Bu bir doz sorunu mu? Sanmıyorum…” diyorsunuz. Bu doz aşımından bahseder misiniz, kurmaca nasıl düşmanı olabiliyor edebiyatın?

Kurmaca bir yapıtın kurgusundan bahsediyoruz tabii ama sözel olarak anlatırken de biz olayları kurgularız aslında. Düşünce halinden farklıdır konuşmamız. Şöyle örnek vereyim: birtakım sorular vardır kafanızda, sorunlarla hesaplaşırsınız, düşünürsünüz, birtakım kararlara varırsınız. Ama bunları birine anlatmaya başladığınız noktada artık o düşüncelerinizden farklı bir noktada olduğunuzu görürsünüz. Bir şeyler daha netleşmeye başlar, iyi yönde de kötü yönde de. Aslında tam da onu düşünmüyorsunuzdur. Hep “tam ifade edemiyorum” dersiniz. Ama anlatmanız bile düşüncelerinizin değişmesine neden olur. Çünkü anlatım söz konusu olduğu zaman anlaşılabilirlik kaygısı vardır mutlaka: “karşımdaki beni anlasın”. Bir şey anlatmaya çalışıyorum çünkü, bir şey söylüyorum. Anlaşılabilirlik kaygısı da ancak karşınızdaki insanın sizin anlattığınız kalıpları anlamasıyla mümkün, o dili bilmesiyle mümkün. Roman ve öyküde yani kurmacada ise olanaklar çok daha geniş olduğu için olayları hangi sırada anlatacağınız, hangisini ön plana çıkaracağınız önem taşır ve bütün bunlar yazarın seçimleridir. Ve bir süre sonra bu olay örgüleri çok karmaşık, çok geniş, çok değişik özellikler taşıyabiliyor. O tür romanlar, öyküler karşımıza çıkar. Bazen bu uygulamanın ön plana geçmesi, yani kurgulamanın dozunun artması, edebiyat metninin naifliğini, sadeliğini öldürebilir. Daha doğrusu kurgulamayla anlatmak istediğiniz, vermek istediğiniz düşünce ve duyguların arasında her zaman bir denge kurulmalı. Eğer o denge, kurgunun aleyhine dönerse işte o zaman bir doz aşımı olmuş olur. Eğer her şey kurguya teslim olursa −postmodern edebiyat kimi zaman böyle özellikler gösteriyor− o zaman “insan yok bunun içinde, hislendiren, gerçeklik duygusu yaratan bir şey eksik” deniyor. O eksiklik, kimi zaman kurgulamanın çok ön plana çıkmasından kaynaklanıyor. Ama sadece “kimi zaman”; hiçbir genellemeye sığmıyor çünkü edebiyat. Sanat hiçbir genelleme, hiçbir kurallaştırma tanımayan bir şey. Kural tanımlamaya çalıştığınız anda mutlaka o kuralı ihlal eden örnekler vardır. Ayrıca siz de yazabilirsiniz. Edebiyat, bir yandan da böyle açık bir alan. Ama bunlar, yani teknik bilgiler, daha önce yazılmış yapıtlar ortada duruyor ve yazacağın şeyler var. Bu durumda arada bir gerilim oluşur ve o gerilimden beslenir yapıt zaten. Yoksa var olanları tekrar ediyorsanız bir geriliminiz olmaz. Bilinen kalıpları tekrar edip durusunuz. Başarılı da olabilirsiniz. Burada sorun zaten başarı değil. Ulaşmaya çalıştığınız şey iyi bir edebiyat yapıtı ortaya koyarak kendinizi ifade edebilmek, onu yazabilmek, onun yollarını araştırmak. O da herkesin kendisinin, yalnız başına yapacağı bir yolculuk.

 

Bu noktada “geleneği bilmek” de çok önemli, değil mi?

Geleneği bilmek çok önemli tabii. Edebiyat geleneği saygı duyulması gerekliliğinden dolayı önemli değil. Zaten siz bu işi yapıyorsanız, edebiyat sanatını icra ediyorsanız ya da edebiyatçı olmak istiyorsanız, mecburen bunu bilmek zorundasınız. Jale Parla çok güzel söylüyor: “Her zaman aslında zaman geleneğine bir başkaldırıdır”. Geleneğe başkaldırabilmek, onunla hesaplaşabilmek için geleneği bilmek lazım. Yoksa bilmediğiniz bir sorunla hesaplaşamazsınız.

 

Ucu bucağı olmayan bir şey aslında okuma pratiği. Okumak ve yazmak arasındaki o derin bağ hakkında neler söylersiniz?

Okumak zaten kendi başına geliştirici bir şey; illa yazar olmak gerekmiyor, ama kitap okumak gerekiyor. Niye gerekiyor? Bir kere çok üst düzey entelektüel, zihinsel bir işlevdir okumak. Yani bakmaktan farklı bir şeydir. Baktığımız zaman doğal olarak görüyoruz, özel bir şeye gerek yok. Ama harflere, kelimelere bakıyoruz, onları görüyoruz, görmenin ötesine geçiyoruz, o cümleler zihninizde canlanıyor. Ama okumaya yönlendikten sonra ve çok okudukça neredeyse otomatik olarak oluyor. Zihniniz böyle karışık bir işlem yapıyor; bu doğal bir şey değil. Uygarlığın bir ürünü. O yüzden insanların, eğitimcilerin, özellikle gençlere, “ne olursa olsun okuyun” demelerinin sebebi bu: zihinleri gelişsin diye. Karışık bir iş çünkü okumak. O yüzden de insanlar kimi zaman okumuyorlar, okumakta zorlanıyorlar. Ama zorlayarak okunacak bir şey değil edebiyat. Bir kere edebiyat okumanın insana özel bir şeyler kattığına inanmak lazım. Tabii “ben şunu yapıyorum, karşılığında şu yararı alacağım” gibi modern bir yatırım değil bu. O tür bir yarardan bahsetmiyorum. İnsanın kendisini başka bir insana dönüştürmesine yol açar edebiyat. O yüzden de insanların mutlaka kendi okuma beğenilerini takip etmeleri gerekli. Bir yazarın bir kitabını okuduysanız diğer kitapları, sonra ona benzer diğer kitapları gelir, böyle böyle önünüz açılacaktır. O yüzden de “Türk edebiyatında eksiğim var. Şöyle derli toplu bir haritası çıkmıyor Türk edebiyatı okumalarımın” diyorsanız, antolojiler var, öykü antolojileri var. Antolojiler çok önemli, çünkü orada neredeyse edebiyat tarihimizde yazı yazmış, öykü yazmış, roman yazmış yazarların öykülerini buluyorsunuz. Hem de bu antolojilere hemen hemen en iyilerini ya da en iyi temsil edenleri koyuyorlar. Antolojiyi alıp okuduğunuz zaman, “bu yazar çok sıkıcı geldi” ya da “bu değişik bir şey söylüyor, bundan çok zevk aldım” gibi kendinize göre bir fikir edinip, o yazarlarla tanışıp, kitaplarını arayıp kendinize bir okuma listesi çıkarabilirsiniz. Bu zor bir şey değil. Peki bu neden gerekli? Çünkü şu anda edebiyat piyasası diye bir şey var. Medyanın büyük ilgi gösterdiği bir kesimi var edebiyatın ve o da popüler olan ve çok satanlar üzerine kurulu. Kitapçılar da bunu tercih ediyorlar. Kâr amaçlı bir işletme çünkü kitapçı dediğimiz. Ve dolayısıyla çok satanların dışındakileri bilmiyorsunuz. Türkiye’de çok değerli, belki beş sene önce çıkmış ama kitapçıda bulamadığınız kitaplar var. İşte o yüzden kendi birikiminizi sadece medyanın işaret ettiği şeye teslim etmemelisiniz. O zaman sadece Migros’tan alınan kitaplarla sınırlı olur dünyanız. Onlar kötü müdür? Hayır. İyi midir? Okuma birikimini sadece bunların üstüne kurmak yeterli değildir. Ama ne olursa olsun okumak önemli.

 

Peki neden yazarız, insan neden yazma ihtiyacı duyar? Sait Faik “yazmasaydım delirecektim” diyor ya hani…

Sanat niye yapılır? Buna cevap aramak lazım. Sanat, sanatla uğraşmak bizi insan yapan özelliklerden birisi. Sanatın bu anlamda bir yararı yoktur; bir yararı olduğu için yapmayız. Ama insanı, insan ruhunu güzelleştirdiği için sanatla uğraşılır. Şarkı söylemek sağlımızla ilgili bir şey değil ama şarkı söylemek bize iyi gelir ya da şiir yazmak bize bir biçimde iyi gelir. Kendimizi daha fazla “insan” hissederiz. Edebiyatta da bu böyle. Ama sadece kendimizi iyi hissetmek, sadece estetik boyutu deneyimlemek için değil tabii ki edebiyat. Aynı zamanda kimi sorunları da tartıştığımız bir yerdir edebiyat ve bu sorunları kurmaca yoluyla ifade eder. Çünkü orada yazarın, sanatçının, bir kişi olarak toplumla bir sorunu vardır, her zaman ters giden bir şeyler, sınırlayıcı şeyler vardır. Sonuçta bir özgürlük arayışı vardır sanatçının. O nedenle de özgürlüğü kısıtlayıcı her ne varsa yazarın gündemine girer. Bu yüzden bir sürü yazar toplumsal meseleleri inceler. Bu doğru olduğu için değil. O yazarın gerçekten bir meselesi olduğu için, onu kendi etinde hissettiği için onunla uğraşır ise iyi bir şey çıkar ortaya. Ama yok sadece birtakım modalar, birtakım düşünce sistemleri gereği sanat yapılıyorsa o zaman o sanat biraz zedelenmiş, güdümlenmiş oluyor.

 

Bir nevi özgürlük arayışı yani….

Tabii, bir özgürlük arayışı edebiyat, sanat: bitmek tükenmek bilmeyen bir özgürlük arayışı. Sonsuza kadar da sürer. Ayrıca ütopik bir şey. Ama sanat bir ürünle uğraşır. Bazen kişinin kendisi de bu özgürlüğün önünde engel olabilir. O zaman da kendisiyle hesaplaşır.

 

“Her gerçek sanat yapıtı geleceğe sunulan bir armağandır” diyor Camuse. Bu bağlamda son dönem edebiyatını değerlendirir misiniz? Yeni Türk edebiyatı kılasik sayılabilecek eserlerini verdi mi sizce?

Bunu şimdiden söylemek zor tabii. Zaman eliyor bunu. Gelecekte kimler, nasıl okunacak, nasıl tekrar keşfedilecek bilmiyoruz. Ama bugün baktığımız zaman, geçmişteki bir sürü yazarın tekrar tekrar keşfedildiğini, tekrar tekrar okunduğunu, başka gözlerle okunduğunu görüyoruz. Mesela Tanpınar unutulmuştu, terkedilmişti, sonra tekrar keşfedildi. Oğuz Atay bile ilk çıktığı zamanlarda iyi bir yankı bulamayıp tekrar 80’lerde keşfedildi. Ve belki 2000’lerde yeniden keşfediliyor. Böyledir, bunu şimdiden söylemek zor. Daha sonraki kuşakların yapacağı bir iş bu. Ama tabii ki yazarın amacı geleceğe kalmaktır, zamanı da aşmaktır. Çünkü zaman da özgürlüğün bir kısıtlayıcısı, bir engelidir. Yani ölüm gibi zaman da bizi kısıtlar. Yazar da zaman ötesi bir özgürlük arar, yani kalıcı olayım ister. Ama böyle olur mu? Olmayabilir. Fakat zaman zaman bunlar yeniden keşfedilir.

 

“Edebi kültür ve edebi zevkin en büyük alameti en şaşmaz mihenk taşı edebiyatsızlıktır. Edebiyattan kaçınmak edebiyat yapmamak, çıplak sözün sırrına ermiş bulıunmak, işte sahici edebiyatın ana şartları” diyor Yakup Kadri.  Katılıyor musunuz buna?

“Edebiyat yapmak” halk ağzında da süslü konuşmak anlamındadır ya, sanatsallık onun kastettiği. Sanat olsun diye sanat yapmak. Tabii bu samimiyeti öldüren bir şey bir yandan. Ama kendine has bir estetiğin de ortaya çıkması gerekiyor. Çıplak sözün estetiğinden bahsediyor bence Yakup Kadri. Bunu yakalamak tabii ki önemli. Ama dediğim gibi hiçbir genelleme, hiçbir yargı edebiyatı bağlamaz. Ancak bir şekilde gösterir gerçekliğini; kötü yapılmış, çok süslemeye dayalı, sanatsal olsun diye söylenmiş edebiyat ürünleri için bu söz doğrudur.

 

“Gazete ve dergilerde filizlenmemiş bir öykücünün, herhangi bir marketin göze batmayan bir rafında küflenmeyi bekleyen, adını, tadını bilmediğimiz bir gıda maddesinden farkı kalır mı?” diyor Mustafa Balel. Genç yazarlar için dergi ve gazetelerin önemi nedir? Sizin de on yıllık bir dergi deneyiminiz var (Hayalet Gemi). Şu an piyasada yer alan kültür-sanat-edebiyat dergileri hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evet, çok önemli çünkü ilk yapıtları yayınlamak kolay değil. Ayrıca insan bir şey yazdığı zaman bunu hemen yayınlatması da çok doğru olmayabilir. Bu uzun bir süreç, olgunlaşma gerektiren bir şey ve olgunlaşacağı ortamlar gerekiyor. Çünkü yazı öyle bir şey ki kendi kendinize yazmıyorsunuz, mutlaka birileri okusun diye yazıyorsunuz. Ki yoktur da çevresinde yazdıklarını okuyabileceği insanlar, yazdıklarını anlayacak olan tanımadığı insanlardır. O zaman bu dergilere ihtiyaç var. Her zaman her yerde edebiyatta bu dergiler önemli olmuştur. Yazarlar ilk yapıtlarını orada duyurmaya başlarlar. Önemli olan orada tanınayım, göze batayım değil. Önemli olan şu: yazan kişi bir okurla karşı karşıya geliyor orada. Yazdıklarının bir dönüşü olur. Bizde böyle olmuştu çünkü −Hayalet Gemi’de. Sadece “yazdım, yayınladım” değil, tam tersine sonrasında kendi okurunu oluşturdu yazdıklarım. Dergiler bir okuldu bizim için. Ama şuandaki dergiler nasıl diye sorarsanız, şuandaki okurla doğru orantılı. Çünkü okur fazla dergi takip etmiyor, etmediği için de dergiler güdük kalıyor. Birkaç tane dergi dışında dergi yok zaten. Ama önemli olan edebiyatla ilgili insanları buluşturan bir ortam dergi.

 

Pek çok yazarın hayatında büyük yeri olan yarışmalar hakkında neler söylersiniz?

Yarışmalar yazarlara bir motivasyon sağlar. Ben ilk kez 1990’larda bir Yunus Nadi Öykü Yarışması’na katılmıştım ve orada üçüncü olmuştum. İlk kez yazdığım şeyleri gün ışığına çıkaracak bir fırsattı bu. Ve orada şöyle bir şey var; bütün edebiyat ödüllerini bir jüri veriyor. Bu önemli bir şey. Dört beş kişi, hepsi edebiyata çok uzun zamanlar vermiş, genellikle saygın insanlardan seçili olan insanlar ve gelen metni de edebiyat geleneğine göre değerlendirebilecek insanlar. Bu genç bir yazar için önemli bir şey, yani sizin yazınızın iyi değerlendirilmesi. Çünkü günümüzde edebiyat metinleri yapıtlarını, yazarları işaret eden en önemli kurum medya. Bir medyanın gösterdikleri, bir de edebiyatçıların işaret ettiği yapıtlar var. Edebiyat ödülleri olmalı. Saygın edebiyat ödülleri olmalı ki bir yandan da bir gelenek orada tartışılsın. Ödül almak önemli değil. Önemli olan orada bir çarpışmanın yaşanması. Çoğu zaman bu eski kuşakla yeni kuşağın karşı karşıya gelmesi şeklindedir. Çünkü genellikle yeni yazarlar edebiyat ödüllerine katılırlar. Ve orada da eski kuşak edebiyat jürileri, yeni kuşağı değerlendirir. Yani kabul edilmesi ya da reddedilmesi o anlamda iki kuşağı karşı karşıya getirmiş oluyor. En azından yazdığını, o jüriye okutmuş oluyor. Bu çok önemli bir şey. Belki normalde gözüne çarpmayacak o kitap, ama orada jüri olduğu için okumak zorunda kalıyor. Bu bile bir devamlılık sağlar.

 

Son olarak “Yaratıcı yazarlık seminerleri”nden bahsedebilir misiniz?

Geçen sene başladı seminerler. Bu sene de devam ediyor. Çok değişik kesimlerden insanlar geliyor. Herkesin derdi ortak; öykü ve roman yazmak isteyen insanlar, anlatacak hikâyeleri olduğuna inanan insanlar. Ama tamamen “nasıl yaparız?” şuursuzluğu içinde değil, bunları yazmaya çalışıyor insanlar. Bu seminerler sayesinde hızlı bir gelişim gösteriyorlar. Çünkü yazmaya zorlayıcı bir ortam var, her hafta bir şey yazıyor insanlar ve yazılanlar tartışılıyor. Ve doğrudan okurla berabersiniz, oradaki arkadaşlarınız sizim okurunuz. Bu büyük bir avantaj. Şunu tartışıyoruz; bu metin daha iyi nasıl yazılabilir, daha iyi nasıl ifade edilebilir veya şu teknik kullanılırsa nasıl bir etki yaratır, bu teknik kullanılırsa acaba ifade edeceğiniz şeye yaklaşır mısınız, metin neye dönüşür, bunların üzerinde duruyoruz. Kurmacanın bütün unsurlarını konuşuyoruz, tartışıyoruz, irdeliyoruz. Bir sürü uygulama yapıyoruz. Çünkü bu uygulamalı bir seminer programı. Sadece ben çıkıp bir şeyler anlatıyorum ve insanlar dinlediklerini yazıyor değil, yazılanlar üzerine kurgulanan bir seminer programı. Çok yüklü bir katılımcı, güzel bir ilgi var. Gelen insanların ciddiyeti çok önemli.      

 

NOT: Bu söyleşi 2005 yılında Hyphen Haber Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”