Unutmanın eşiğinde ölüme doğru… Elif Şahin Hamidi

nisyan“Her canlı ölmek için doğar.
Günler geçiyor.
Yakında hatıralarıma döneceğim.”
(Selim İleri, Mel’un-Bir Us Yarılması, Sf. 66, Everest Yayınları, 2013)

İnsanoğlu ölümlü bir varlık ve bu farkındalığın dayanılmaz ağırlığı altında ezilir durur. Karanlık bir çıkmaz sokak ölüm; kaçış yok! Öyle ıssız, öyle soğuk… Her daim aç bir canavar. Öyle arsız. Dünyaya gelen, nefes alan her canlıyı yutacak, er ya da geç… Nefesler kesilecek… Değil mi ki, “Her canlı ölmek için doğar”. “Doğduğumuz an o karanlık denize adım atmış olduğumuzu ve ömür denen geminin önünde sonunda sulara gömüleceğini biliyoruz”. Bu kesin ve keskin gerçek ademiyetin kafasını meşgul eden en önemli konulardan biri. Dolayısıyla sanatın/edebiyatın ve sanatçının/edebiyatçının da olmazsa olmaz meselesi, ölüm. Murat Gülsoy, son romanı Nisyan’da ölüme doğru yola koyulmuş ihtiyar bir yazar vasıtasıyla bu kaçınılmaz sonu etkileyici bir şekilde dile getiriyor. Handiyse okkalı bir tokat gibi insanın yüzüne çarpıyor. Ve yüreğine… Burkuyor…

Farklı anlatım biçimlerinin peşinde…
Murat Gülsoy okurlarını şaşırtacak bir kitap Nisyan; arka kapakta belirtildiği üzere alışılmadık bir Gülsoy kitabı. Ölüm, hayat, ruh, beden, aşk, bilinç, zaman gibi konular edebiyatın temel meseleleri olduğu gibi Gülsoy’un da hemen her kitabının ana damarlarını oluşturuyor… Gülsoy’un en temel meselelerinden biri de insan zihni/akıl ve zihnin nasıl çalıştığı. Nisyan’da, bunamakta olan kahraman vasıtasıyla yine bu mesele üzerinde, ölümü de koluna takarak ilerliyor hikâye… Ölüm ki, insan zihninin asla kabullenemediği en ağır gerçek… Bu bağlamda yazarın 2005 yılı sonunda yayımlanan “Sevgilinin Geciken Ölümü” adlı kitabı ile Nisyan arasında ana konu açısından bir benzerlik olduğunu söyleyebiliriz. Yapısal açıdansa, yedi tepeli şehirde, yedi farklı kahramanın, yedi ayrı Marx Ernst kolajını yorumlayarak farkında olmadan yazarı oldukları “İstanbul’da Bir Merhamet Haftası” (2007) ile ilişkilendirmek mümkün. Birer paragraflık, kısacık parçalı metinlerden oluşan Nisyan, bu benzerliklerle beraber, Gülsoy’un farklı anlatım biçimlerinin peşine düştüğü yepyeni bir deneyim olarak karşımıza çıkıyor. 100 bölümden oluşuyor roman ve her gün bir bölümü yazılarak, 100 günde tamamlanmış. Gülsoy, yazdığı her bölümü de gün be gün blog’unda yayınlamış. Henüz oluşurken okuruyla buluşan, yazım süreciyle de farklı bir eser Nisyan…

Kendine has şiirsel bir dil
Nisyan’ın kendine has bir dili var. Şiirsel bir dil dersem abartmış olmam sanırım. Romanın her sayfası tırnak içindeki bir cümleyle başlıyor. Tırnak içindeki bu cümleler, yer aldığı sayfadaki paragrafın son cümlesi aslında. Bu cümlelerin hemen hepsi imge yüklü, etkileyici cümleler. Tıpkı kitabın tamamında olduğu gibi. İşte birkaç örnek cümle: “Yazının kanı”, “Kelimeler öldürür bu zayıf bedeni”, “Zaman hızlanıyor, elimden kaçıyor”, “Adımı bilseydim ölebilirdim”, “Dekoru değiştiriyor karanlığın adamları”, “Deliler ırmağında sürüklenen bir ağaç”, “Siyah madde her şeye dönüşüyor”, “Toprak baharda aç oluyor”, “Yassı bir dip balığına dönüşüyor zaman”…

Yazarak yaşama tutunmak…
Romanın kahramanı, yavaş yavaş belleğini yitiren, bunamakta olan bir ihtiyar yazar. Adamın adı yok: Adını bilseydi ölebilirdi çünkü. “Uğursuz bir şarkı var sadece. Sözleri sivri.” Zihni, hatırlama ve unutma arasında bir sarkaç… Adeta sayıklıyor… Hep imgeler çıkıyor ağzından; imgelerle konuşuyor. Hatıralar, yaşantılar, ayrıntılar giderek bulanıklaşıyor, karışıyor, silinmeye yüz tutuyor. “Tüm fotoğraflar tüm yazı tüm yüzler yabancı”. Zira “kendi içine kapatılmış hiç kimse” o… Geçmiş parçalanıyor; yere saçılmış misketler gibi dağılıp gidiyor dört bir yana. Yok olmanın, unutulmanın eşiğinde her şey. “Nisyan” başlıyor… Unutmak denen o karanlık denize gömülüyor kısacık bir ömre sığanlar… Ve yazarak yaşama tutunmaya çalışıyor ölüm yolcusu ihtiyar. Zira en iyi bildiği şey bu; yazmak. Ve işte yazmak, nisyana/unutuşa karşı bir isyan, bir meydan okuma. Ölüme değil asla! Geleceğe kalmak, ölüme karşı gardını almak çabasıdır ya biraz da yazmak; Nisyan’daki ihtiyarın amacı bu değil. Geleceğe uzanmak için değil geçmişin nabzını işitebilmek, onu diri tutabilmek için yazıyor bu adam. Hatıralarına dönmek adına en iyi çare bu belki… Yazmak… Her şeye rağmen yazıyor adam, yazıya sığınıyor: “Küçük sarı kâğıtlarda garip cümleler. Harfler nereye gittiğini bilen çalışkan karıncalar. İzlemekten hiç sıkılmıyorum. Kelimelerin sahibi onlar. Bunları yazan kişiyi tanıdığım hissi var içimde. Yazarken var oluyor. Her cümlede bir soluk, bir can, bir küçük alev.” Gülsoy’un bu sarsıcı romanı, okuru da roman boyunca unutmak/hatırlamak, yaşam/ölüm, bellek/zihin/akıl, yaratarak/yazarak varolmak üzerine düşünmek, kendi içine ağmak, kendi düğümlerine dolanmak zorunda bırakıyor…

Yaşlanmak ve zaman
“Geçmişten haber var mı?” diye soruyor, sorguluyor ihtiyar yazar. Geçmişin sisli odalarından göz kırpan, kimileyin kaybolup kimileyin pat diye ortaya çıkan sönük anıları yakalayıp, küçük sarı not kâğıtlarına hapsediyor ediyor. Her an… Zamanın içinde kaybolmuş adam. Zira “Zamanın içinde kaybolmak günahlarından azad edilmek demek”. Sahi “Zaman ne ki?” “Bedenime gömülü bir saat.” Akmak bilmiyor işte zaman; akreple yelkovan sanki mıhlanıp kalmış olduğu yere. Gençlikte dörtnala, hızla ilerleyen zaman, insan yaşlanıp kurumaya yüz tuttuğunda adeta felce uğruyor; ağır aksak, pek bir durgun… Bu acı gerçeklerle de yüz yüze getiriyor Nisyan okuru; bir kez daha yaşlanmak ve zaman üzerine derin derin düşünmeye başlıyor insan… Bunamakta olan ihtiyar yazarın hikâyesi bir solukta okunuyor. Lakin öyle kolay hazmedilemiyor; tekrar tekrar okutuyor kendini. Hikâyeye her geri dönüşte ise yeni sorgulamalara gark ediyor insanı…

KİTAPTAN…

Uçmak nasıl taşa dönüşür?
Ayak parmaklarım, burnumun ucu, ellerim soğuyor. Uç beyliklerinden çekiliyor askerler. Alyuvarlar atlarını kara bata çıka sürüyorlar. Sakallarından buz şeritleri sarkıyor. Beyaz kırmızıyı solduruyor yavaş yavaş. Titriyorum soğuk bir haziran sabahı. Doğa dirilirken bedenim kuru bir tahta parçasına dönüşüyor. Kaskatı bir kuş vardı Adem’in elinde. Gözleri dehşetle büyük. Çocuk sesiyle soruyor: Uçmak nasıl taşa dönüşür?

Gittiğimiz yerde tamamlanacağız.
Tahtalar çatırdıyor. Adsız böcekler yiyor gövdeyi. Maddenin içinde boşluk çoğalıyor. Tekne ağır ağır ilerliyor. Ölüler ırmağından geçiyoruz. Rüzgâr çıplak tenimi ürpertiyor. Boşluk geriliyor koridorlarımda. Kupkuru bir soluk çıkıyor içimden. Vişneçürüğü berjerde oturana bakamıyorum. Geldin mi? Orada mısın? Soğuk. Nefesim donduruyor kalbimi. Çok yavaş gidiyoruz. Kollarımdan tutuyorlar. Siz de nereden çıktınız. Bırakın. Beni almaya geldi ismi ve yüzü olmayan. Gittiğimiz yerde tamamlanacağız.

Kitabın Künyesi
Nisyan
Murat Gülsoy
Can Yayınları / Roman Dizisi
İstanbul 2013, 1.Basım
120 sayfa

Bu yazı, 13 Mart 2013 tarihinde SOL Kitap Eki’nde yayımlanmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar
Akra?da bulunan pembe düşler – Deniz Antepoğlu

Kitabın kurmacalığını, gerçekliğini bir kenara bırakırsak sunduğu zihniyetin yanlış olduğunu düşünüyorum. Kişisel gelişim kitaplarında olduğu gibi kişiyi suçlayarak, hayatta karşılaşılan...

Kapat