Neoliberalizmin Analizi

Son yirmi yılda, tarihte ilk defa, dünya çapında tek bir ekonomik politikayı neoliberalizm kisvesi altında uygulamak için ortak bir çaba sarf edildi. IMF, Dünya Bankası, ABD Hazine Bakanlığı ve son zamanlarda da Avrupa Merkez Bankası (AMB), neoliberalizmi güçlü bir şekilde savundu ve tüm ülkelere emirlerine riayet etmelerini şiddetle salık verdi. Bu çabalarında egemen medyanın, saygın entelektüellerin, bankerlerin, sanayicilerin, toprak sahiplerinin, spekülatörlerin ve yerkürenin her köşesinde kâr için yarışan fırsatçıların desteğini aldılar. Neoliberalizmin yayılışı birkaç sebebe bağlı. Birleşik Krallık, ABD ve öteki ülkelerde muhafazakâr siyasi güçlerin yükselişi; hem geleneksel biçimindeki hem de yeni kurumsalcılık yoluyla anayolcu iktisat kuram ının yükselen etkisi bu sebeplerden bazılarıdır. Neoliberalizmin ilerleyişi, zengin ülkelerdeki Keynesçiliğin hissedilir derecedeki başarısızlığı, yoksul ülkelerdeki kalkınmacılığın ve Sovyet blokunun çöküşü ile kolaylaştı. Son olarak da ABD hükümeti neoliberal politikaları her yerde desteklemeleri için IMF’ye, Dünya Bankasına, BM’ye ve DTÖ’ye dayadı sırtını. Bu örgütlerden gelen baskılar, yabancı hükümetlerin politikalarında reformların yürürlüğe konulmasını sağlayacak araçlar olarak yardım, borç desteği ve yabancı yatırımın daha fazla kullanılmasını tasdik etti.

Neoliberal politikalar üç öncüle dayanır. Birincisi, piyasalar ve devlet arasındaki ayrılık. Neoliberalizm, devletin ve piyasanın birbirinden ayrı ve karşılıklı olarak birbirini dışlayan kurumlar olduğunu varsayar. Bu varsayıma göre birinin genişlemesi ötekisinin gerilemesi pahasına gerçekleşir. İkincisi, piyasaların verimli, devletlerinse müsrif ve ekonomik açıdan verimsiz olduğunu iddia eder. Üçüncüsü, devlet müdahalesinin sistematik ekonomik sorunlar yarattığını, özellikle de kaynakların yanlış tahsis edilmesi, rantiyecilik ve teknolojik gerilik gibi sonuçlar doğurduğunu savunur.

Bahsettiğimiz bu öncüller, bazı iktisadi politikaların “doğal olarak” arzu edilir olduğunu ima ediyor. Bunlar arasında birinci sırada, özelleştirme ve ekonomik faaliyetlerin serbest bırakılması yoluyla, “serbest piyasalar”ı kurumsallaştırmak üzere devleti arka plana itmek var. İkinci sırada, enflasyonu kontrol etmek ve devlet müdahalesinin kapsamını sınırlamak amacıyla vergi reformları ve masrafları kısma gibi sıkı mali ve para politikaları var. Üçüncü sırada, karşılaştırmalı üstünlüğe uygun olarak uzmanlaşmayı teşvik etmek, ihracatı canlandırmak ve iç piyasadaki rekabeti artırmak amacıyla ithalatın serbestleştirilmesi ve döviz kurunda devalüasyon var. Dördüncü sırada, yabancı sermayeyi çekmek, iç piyasadaki tüketim ve yatırım kapasitesini artırmak amacıyla sermaye akışının serbestleştirilmesi var. Beşincisi, tasarrufları ve yatırım ın getiri oranını yükseltmek amacıyla yerli mali sistemin serbestleştirilmesi. Altıncısı, istihdam seviyesini yükseltmek amacıyla emek piyasasının esnekliği. Yedincisi, mülkiyet haklan yaratmak ya da bu hakları korumak amacıyla yasaların gözden geçirilmesi. Sekizincisi sırada ise özgürlüğü ve insan haklarını korumak için değil, devlet iktidarını seyreltmek ve çoğunluğun ekonomik politikaları etkileyebilmesini zayıflatmak için siyasi demokrasi yer alıyor.

Bu politikaların sadece istisnai durumlarda başarılı olduğu yıllar boyunca meydandaydı. Son yirmi yıllık ekonomik performans, genellikle önceki (Keynesçi) dönemin gerisine düşen büyüme oranlarıyla, hem zengin hem de yoksul ülkelerde ümitleri boşa çıkarmıştı. Yoksulluk seviyeleri kayda değer oranlarda düşmemiş, hatta hiç düşmemişti; ülke dahilindeki ve ülkeler arasındaki eşitsizlik oldukça yükselmişti; büyük sermaye akışları para krizleri ile ilişkilendiriliyordu ve eski Sovyet blokundaki ekonomik dönüşüm başlangıçta sevinçle karşılanmış sonra tam bir fiyasko olmuştu (en azından çoğunluk için). Neoliberaller bu felaketlerin daha fazla reform ihtiyacına işaret ettiğini sürekli söylüyor. Oysa zengin ülkelerde olduğu kadar yoksul ülkelerdeki berbat ekonomik performanstan, asıl olarak neoliberal reformların sorumlu olduğu sonucuna varmak aynı derecede mantıklı, hatta daha makul olur.

Yukarıda vardığımız sonuç beş kuramsal savla pekişiyor. İlk olarak, neoliberal reformlar, piyasa güçlerinin sözde yararlarına dayanarak/takatsiz hastadan sağlıklı alternatifler yaratmasını isterken, çok sayıda işi ve totolojik bir şekilde “verimsiz” sayılan sanayilerin tamamını yok eden politikalara yol açıyor. Bu strateji nadiren işliyor. Geleneksel sanayilerin yok edilmesinin yarattığı yıldırıcı etki, yeni sanayilerin hızlı büyümesi ile telafi edilmiyor genellikle. Bu durum da yapısal işsizliğe, artan yoksulluğa, marijinalleşmeye ve sorunlu ülkelerde ödemeler dengesinin daha sıkı bir şekilde kısıtlanmasına yol açıyor.

İkincisi, neoliberalizme duyulan inanç neoklasik iktisat kuramının en temel ilkeleriyle bile çelişiyor. Örneğin Lipsey ve Lancaster, yarım yüzyıl önce geliştirdikleri “ikinci en iyi analizlerinde, bir ekonomi mükemmel rekabetçi idealden (tüm ekonomilerin yaptığı gibi) birkaç açıdan ayrılırsa, “eksikliklerden birinin kaldırılmasının onu daha verimli kılmayabileceğim göstermişti. Dolayısıyla anayolcu iktisat kuramı bile neoliberal reformların neden faydasız olmaktan bile beter olabileceğini açıklayabilir.

Üçüncüsü, piyasanın erdemli, devletinse müsrif, yozlaşmış ve verimsiz olduğu varsayımı tamamen yanlış. Bu hatalı ikilik, devletin sermaye adına müdahalesini (örneğin özelleştirme ve sendikal hakların budanması, kapitalist suistimali, tüketicinin “yolunmasını” ve işgücünün daha da sömürülmesini kolaylaştırır) haklı göstermek için kullanılır genelde. Oysa devletler ve piyasalar mükemmel değildir ve birbirinden ayrı tutulamazlar. Devletler ve piyasalar, sınırları her zaman açık bir şekilde belirlenemeyen farklı türden birçok kurumu elinde bulundurur. Örneğin vergi gelirleri hizmeti, mali hizmetleri düzenleyici ajanslar, muhasebe ve müşavirlik firmaları, devlet bankaları ve özel bankalar birbirine ayrılmaz şekilde bağlıdır. Fakat ilişkilerinin kesin niteliği ister istemez içinde bulundukları duruma bağlıdır.

Dördüncüsü, ekonomik politikalar normalde devlet ve piyasalar arasında yapılacak kesin bir tercihi içermez; daha ziyade iki alanda yer alan kurumların arasındaki farklı etkileşim biçimlerinden oluşan seçenekleri içerir. Örneğin özelleştirme, devletin geri çekilmesi anlamına gelmeyebileceği gibi artan bir verimlilik anlamına da gelmeyebilir. Firmaya, firmanın üretimine, yönetimine ve stratejisine, özelleştirmenin biçimine, düzenleyici çerçeveye, rekabetin gücü ve biçimine ve diğer etkenlere bağlıdır sonuç.

Beşincisi, gelişmiş piyasalar ancak devlet müdahalesi ile vücut bulur. Devlet, piyasa işlemleri için gerekli kurumsal ve düzenleyici çerçeveyi kurar. Mülkiyet hakları ve kanunların yürürlüğe konması da söz konusu çerçeveye dahildir. Altyapının sağlanmasını düzenler; sağlıklı, eğitimli ve esnek işgücünü» sağlama alır ve toplumsal çatışmaları denetler. Devlet, mesleki nitelikleri ve muhasebe teamüllerini düzenler; piyasaların gelişimini, firmanın performansını ve istihdam örüntülerini etkileyen vergi tahsili, transferler ve giderler için sistem geliştirir. Kapitalist ekonomiler devlet kurumlarına ister istemez ve fazlasıyla bel bağladıklarından ötürü, devlet müdahalesinin derecesini ölçmeye yönelik çabalar büsbütün yanıltıcıdır.

Aslında önemli olan şey, her bir devlet politikası ile neyin kazanılıp neyin kaybedildiği ve bir amaca yönelik, eşgüdümlü politikaların uygulanmasıdır.

Piyasalara ve devletlere yönelik böylesi bir yaklaşım, devletin “tüm burjuvazinin ortak işlerini idare etmek için kurulmuş bir komite” ya da “esasında kapitalist bir makine … tüm kapitalistlerin ideal kolektif gövdesi olan bir kapitalist devlet” olduğunu söyleyen Marksist iddiayı yadsımıyor. Bunun sebeplerini anlamak zor değil. Birincisi, devlet hem gelenekler hem de yasalarla yapısal olarak kapitalizme adamıştır kendini; devlet kurum lan ise piyasaların gelişmesine, ücretli istihdama ve kâr getiren faaliyetlere bağlanmış ve tarihsel olarak bunlar tarafından şekillendirilmiştir. İkincisi, devlet kurumlarında personel alımı ve politika öncelikleri, bu kurumların içinde ya da onlar aracılığı ile temsil edilen ve sermayenin hâkim olma eğilimi gösterdiği çıkar gruplarının şiddetli etkisi altında kalmıştır. Üçüncüsü, devletin yeniden üretimi ağırlıklı olarak sermayenin kaderine bağlıdır, çünkü devlet gelirleri işletmelerin kârlılığına ve istihdamın seviyesine yaslanır. Dördüncüsü, kapitalistlerin ekonomik ve siyasi gücü ile kültür, dil ve alışkanlıklar üzerindeki etkisi, özellikle demokratik toplumlarda karşı konulmaz niteliktedir. Oyların metalaştırılması, devletin medya üzerindeki denetimi, devlet memurlarının seçiminde açıkça ideolojik kıstasların uygulanması^ Afrikalı kabile reislerinin ve Latin Amerikalı toprak sahiplerinin baskıcı taktikleriyle ilişkilendirilse de, açıkçası başka hiçbir yerde ABD’de oldukları kadar belirgin değildir.

Sonuç olarak, ekonomik politikalar ve bunların etkileri bağlama tabi ve sermayenin ihtiyaçları tarafından yapılandırılıyor. Bir yandan, bazı politikaları destekleyen ya da onlara karşı ortaya çıkan baskılar etkili olabilir ve ardından gelen politika tercihleri çoğunluğun yaşam koşullarını önemli ölçüde iyileştirebilir. Öte yandan, | bu olası başarıların da sınırları var. Kapitalistler, “kabul edilemez” politikalarla karşılaştıklarında yatırım yapmayı, istihdam etmeyi, üretmeyi ve vergi ödemeyi reddedeceklerdir; borç ödemelerine bağlı krizleri tetikleyecek, hükümetleri zayıflatacak ve devleti felç edip işçileri rehin alacaklardır. Kendi iktidarlarını ve ayrıcalıklarını korumak için şiddete başvurmakta da tereddüt etmeyecekler. Tarih, aralarında polis ve silahlı güçlerin de bulunduğu birçok devlet kurumunun parasal çıkarlar etrafında toplanacağını ve aşağıdan aleyhlerine yapılacak itirazlara karşı bu çıkarları korumaya çabalayacaklarını çok defalar göstermiştir.

Alfredo Saad-Filho

KAPİTALİZME REDDİYE
Marksist Bir Giriş
Hazırlayan: Alfredo Saad-Filho
Yordam Kitap
Çeviren: Emel Kahraman

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here