1
Önünden otlayarak geçen sürüye iyice bak: bilmez dününü bugününü, oraya buraya sıçrar durur, habire otlar, dinlenir sonra, geviş getirir, sonra yine hoplayıp zıplamaya başlaı; uzun süremez bağlılığı neşesine de neşesizliğine de, yani yalnızca birkaç saniye; bu yüzden efkarlı ya da bıkkın da değildir bir an bile. Bunu görmek çok dokunur insana, çünkü bu hayvanların karşısında övünür insan insanlığıyla, ama yine de onların mutluluğunu seyreder kıskançlıkla -çünkü onun da tek istediği nedir ki, hayvanlar gibi bıkkınlıktan ve acılardan uzak yaşamak değil mi? Yine de nafile bir istektir bu, çünkü hayvanlar gibi olmasını istemez bunun. İnsan bir kere soracaktır elbette hayvana: neden mutluluğundan söz etmiyorsun da öylece bakıp duruyorsun bana? Hayvan da yanıt verip demek ister ki, söylemek istediğim şeyi hemen unutuyorum, işte budur nedeni -ama bu yanıtı da unuttuğu için susacaktır: insan da buna şaşırır kalır.

Kendisine de şaşırır insan, unutmayı öğrenemediği ve sürekli geçmişe bağlı kaldığı için: ne kadar uzağa, ne kadar hızlı koşarsa koşsun, zinciri de koşar peşinden. Bir mucizedir bu, ha deyince gelir; ha deyince gidiverir, daha önce de hiçtir, daha sonra da bir hiçtir; ama yine de bir horlak gibi çıkagelir ve bir sonraki anın huzurunu bozar. Zamanın tomarından her an bir yaprak kurtuluverir, inişe geçer, döne döne uçar-sonra geri dönüp insanın kucağına konar. Sonra “anımsıyorum” der insan, ve kıskanır hemen unutuveren ve her anın öldüğünü, sisin ve gecenin içinde kaybolup sonsuza dek yok olduğunu gören hayvanı. Böylece hayvan t a r i h d ı ş ı yaşar: çünkü o şimdiki zamanın içinde tükenir gider, geride tuhaf bir kesir bile bırakmayan bir sayı gibi, rol yapmasını bilmez, hiçbir şeyini gizlemez ve her an tamamen olduğu gibi görünür, dürüst olmaktan başka bir şey gelmez elinden. Buna karşılık, insan geçmişin büyük ve giderek daha da büyüyen yüküne direnir: bu yük onu ezer ya da belini büker, bu yük görünmez ve karanlık bir ağırlık olarak insanın yürüyüşünü zorlaştırır; insan bu ağırlığı görünüşte bir kez yadsıyabilir ve hemcinsleriyle beraberken, onları kıskandırmak için tamamen yadsır da. Bu yüzden, otlayan bir sürüyü ya da tanıdık bir çevrede, henüz yadsıyacak bir geçmişi olmayan ve geçmiş ile gelecek arasındaki parmaklıklarda aşırı mutlu bir körlük içinde oynayan bir çocuğu gördüğünde, sanki kaybolmuş bir cenneti anımsamış gibi duygulanır. Yine de oyunu bozulacaktır çocuğun: çok erkenden çağrılacaktır, unutulduğu yerden. Sonra da kavganın, acının ve bıkkınlığın, insana yaşamın aslında ne -asla sonu ermeyen bir hikaye-i hal-olduğunu öğretmek için yaklaştıkları parolanın: “bir zamanlar” sözcüğünün anlamını öğrenir çocuk. Nihayetinde ölüm özlenen unutuşu getirir ama bu sırada bir yandan da şimdiki zamanı ve yaşamı vurgular ve yaşamın yalnızca kesintisiz bir olmuşluk olduğu, varlığını kendini olumsuzlayarak ve tüketerek, kendisiyle çelişerek sürdürebilen bir şey olduğu bilgisine vurur damgasını.

Yaşayanları yaşamda tutan ve yaşamaya iten şey, bir mutluluksa, herhangi bir anlamda yeni bir mutluluğun peşinde koşmaksa, belki de en haklı filozoflar kiniklerdir: çünkü mükemmel bir kinik olarak bir hayvanın mutluluğu, kinizmin haklı olduğunun canlı bir kanıtıdır. Kesintisiz olduğu ve mutlu kıldığı sürece, en küçük bir mutluluk, yalnızca gelip geçici olan, adeta anlık bir heves, çılgın bir fikir gibi, katıksız neşesizlik, hırs ve yoksunluk arasında gelen en büyük mutluluktan, kıyas götürmez bir biçimde daha büyük bir mutluluktur. En küçüğünde de en büyüğünde de, mutluluğu mutluluk yapan tek bir şeydir: bu da unutabilmek, ya da daha bilgince bir anlatımla, mutluluk sürdükçe tarihdışı duyumsayabilmek yeteneğidir. Tüm geçmişleri unutarak anın eşiğine yerleşemeyen, bir savaş tanrıçası gibi bir noktada başı dönmeden ve korkuya kapılmadan duramayan birisi, mutluluğun ne olduğunu asla öğrenemeyecektir ve daha da kötüsü: başkalarını mutlu kılan bir şeyi asla yapamayacaktır. En aşırı örneği, unutma gücüne sahip olmayan, ama her yerde bir oluş görmeye mahkum birini getirin gözünüzün önüne: böyle biri artık kendi varlığına inanmaz, artık kendine inanmaz, her şeyin hareketli noktalar gibi birbirinden uzağa aktığını görür ve bu oluş ırmağında yitirir kendini: Herakleitos’un gerçek bir öğrencisi gibi, parmağını kaldırmaya cesaret edemeyecektir artık. Her tür eylemde unutmak vardır: her tür organik yaşamda yalnızca ışığın değil, karanlığın da olması gibi. Zamanla yalnızca ve yalnızca tarihsel olarak duyurnsamak isteyen bir insan, uykudan yoksun kalmaya zorlanmış bir insana ya da yalnızca tekrar tekrar geviş getirerek yaşamak zorunda olan bir hayvana benzer. Demek ki: hayvan örneğinin gösterdiği gibi, neredeyse hiç amınsamadan yaşamak hatta mutlu yaşamak mümkündür, ama unutmadan yaşamak kesinlikle mümkün değildir. Ya da, anlatmak istediğim şeyi daha basit bir biçimde şöyle açıklayayım: u y k u s u z 1 u ğ u n , g e v i ş g e t i r m e n i n , t a rih duyusunun, yaşayana – ister insan olsun bu yaşayan, isterse bir halk ya da bir kültür – zarar verdiği ve sonunda onu yok ettiği bir derecesi vardır.

Şimdiki zamanın mezarcısı olmak istenmiyorsa, bu dereceyi ve onun aracılığıyla geçmişin unutulması gereken sınırını belirlemek içirı bir insanın, bir halkın, bir kültürün ş e k i ll e n d ir i c i gü c ünü n ne kadar büyük olduğunu çok iyi bilrnek gerekir; burada kendi içinden kendine özgü bir biçimde serpilip geçmişi ve yabancı olanı yeniden biçimlendirme ve kendine katma, yaraları iyileştirme, yitirilmiş olanın yerine yenisini koyma, parçalanmış biçimleri kendinden yeniden oluşuırma gücünü kastediyorum. Öyle insanlar vardır ki, bu gücün çok azına sahip olduklarından tek bir yaşantıda, tek bir acıda çoğu kez çok minik bir sıyrığı andıran tek bir küçük haksızlıkta bile sürekli kan kaybederler; öte yandan, öyle insanlar da vardır ki, yaşamın en vahşi ve en tüyler ürpertici kazaları ve hatta kendi kötülüklerinin ürünü olan eylemler bile onları çok az etkiler, bu olayların ortasında ya da bunlardan hemen sonra kendilerini çok iyi hissederler ve bir tür vicdan rahatlığı içinde olurlar. Bir insanın en temel doğasının kökleri ne kadar güçlüyse, geçmişteki o kadar çok şeyi de benimseyecek ya da sahiplenecektir; en güçlü ve en muazzam yaratılıştaki bir kişi kendisi için tarih duyusunun yayılınacı ve zararlı etki göstermeye �aşladığı bir sınırı olmayışından anlaşılacaktır; geçmişte kendine ait ve yabancı ne varsa, onları kendine, kendi içine çekecek ve adeta kana dönüştürecektir. Böyle bir mizaç, ele geçiremediği şeyi unutmasını bilir; artık yoktur o şey, ufuk tamamlanmıştır ve eksiksizdir, ufkun ötesinde de insanlar, tutkular, öğretiler ve amaçlar bulunduğunu hiçbir şey anımsatmaz ona. Ve genel bir yasadır bu: yaşayan varlık yalnızca bir ufkun içinde sağlıklı, güçlü ve verimli olabilir; çevresinde bir ufuk çizmeyecek kadar yeteneksiz ve yabancı bir bakışın içine kendi bakışını yerleştiremeyecek kadar bencilse, hastalıktan bitkin durumdadır ya da vakitsiz bir çöküşe doğru hızla ilerlemektedir. Neşelilik, vicdan rahatlığı, şen eylem, gelecek olana duyulan güven – tüm bunlar, bireylerde de halkta da, apaçık ortada, aydınlık olanı aydınlatılamaz ve karanlık olandan ayıran bir çizginin bulunmasına, doğru zamanda anımsamayı bilmek kadar doğru zamanda unutmayı da bilmeye, ne zaman tarihsel ne zaman tarihdışı duyumsamak gerektiğini güçlü bir içgüdüyle hissedebilmeye bağlıdır. Okurları incelemeye davet ettiğimiz cümle budur işte: b ir bireyin bir halkın ve bir kültürün sağlığı için tarihsel olmayan da, tarihsel olan da eşit ölçüde gereklidir.

Bu noktada herkes öncelikle bir gözlemi beraberinde getirir: bir insanın tarih bilgisi ve duyusu çok sınırlı, ufku da Alplerin bir vadisinde yaşayan bir insanınki kadar sınırlı olabilir; her yargısında bir haksızlık, her deneyiminde, bunu ilk kez kendisinin deneyimlediği yanılgısı yer alabilir – ve tüm haksızlığına ve tüm yanılgısına karşın yenilmez bir sağlık ve zindelikle ayaktadır ve her anı sevinçle yaşamaktadır; oysaki hemen yanı başında çok daha haklı ve daha bilgin bir kişi hastalanmakta ve çökmektedir, çünkü ufkunun sınırları hep yeni baştan huzursuzca ötelenmiştir. Çünkü haklılıkların ve hakikatlerinin o çok narin ağından çıkıp kaba saba istemeyi ve arzulamayı gerçekleştiremez. Buna karşılık tamamen tarih dışında olan ve adeta noktasal bir ufukta barınıp, yine de belirli bir mutluluk içinde yaşayan, hiç olmazsa bıkkınlık ve sahtelik içinde yaşamayan hayvanı da gördük; demek ki doğru, sağlıklı ve büyük, gerçekten insanca bir şeyin yeşerebileceği temeli orada bulunduğu sürece: bir dereceye kadar tarihdışı olarak algılayabilme yeteneğinin en önemli ve en ilkesel yetenek olduğunu kabul etmek durumundayız. Tarihdışı olan, kuşatıcı bir atmosfere benzer, yaşam ancak onun içinde üretir kendisini ve yine bu atmosferin yok etmesiyle kaybolur ortadan. Doğrudur: insan ancak söz konusu tarihdışı unsuru düşünüp taşınarak, karşılaştırarak, ayrıştırıp birleştirerek sınırlandırmak yoluyla, kuşatıcı her sis bulutunun içinde şimşek gibi çakan bir ışık huzmesinin doğması yoluyla, yani ancak geçmişten yaşam için yararlanmak ve olup bitmiş olanı yeniden tarih kılmak yoluyla insan olur: ne var ki bir tarih fazlalığıyla insan sona erer, tarihdışı olanın kabuğu olmasaydı, insan asla başlamayacaktı ve başlamaya cesaret edemeyecekti. İnsanın daha tarihdışı olanın sis tabakasına girmeden önce yapabileceği eylemler nerede yer alıyor? Ya da imgeleri bir yana bırakıp, bir örnek vererek anlatacak olursak: bir kadına ya da bir düşüneeye karşı şiddetli bir tutkuya kapılıp, bu tutkunun peşinde sürüklenen bir erkeği gözümüzün önüne getirdim: nasıl da değişir dünyası! Geriye bakarak kör olduğunu düşünür, etrafına kulak verdiğinde, yabancı olanı boğuk, anlamsız bir ses gibi algılar; şimdiye kadar hiçbir şeyi böyle hakiki bir biçimde algılamamıştır; böyle hissedilir yakınlıkta, renkli, sesli, ışıklı sanki onu aynı anda tüm duyularıyla tutuyormuş gibi. Tüm değer yargıları değişmiş ve değersizleşmiştir; artık hiçbir şeye bu kadar değer veremez, çünkü bundan ötesini, fazlasını hissedemez: daha önce hiç bu kadar uzun süre yabancı sözcüklerin, yabancı görüşlerin delisi olup olmadığını sorar kendine; belleğinin yorulmak bilmeden bir çember halinde dönüp durmasına ve yine de bu çemberin dışına çıkmak için bir sıçrama yapamayacak kadar zayıf ve yorgun olmasına şaşırır. Dünyadaki en adaletsiz durumdur bu, dar, geçmişe karşı nankör, tehlikelere karşı kör, uyanlara sağır, gecenin ve unutuşun ölü denizinde, küçük canlı bir hortum: yine de bu durum – zamanla daha da tarihdışı, tarihe aykırı – yalnızca adaletsiz bir eylemin değil, her adil eylemin de doğduğu karındır ve onu daha önceden böylesi tarihdışı bir durumda arzulamış ve ona ulaşınaya çalışmış olmadıkça hiçbir sanatçı resmini tamamlayamayacak, hiçbir komutan zaferine, hiçbir halk özgürlüğüne ulaşamayacaktır. Nasıl ki Goethe’nin deyişiyle, eylemde bulunan her zaman vicdansızsa, bilgisizdir de, bir şeyi yapmak için çoğu şeyi unutur, ardında kalana karşı adaletsizdir ve yalnızca tek bir hakkı, şimdi olması gerekenin hakkını tanır. Böylece, eylemde bulunan herkes kendi eylemini sevİlıneyi hak ettiğinden daha çok sever: ve en iyi eylemler değerleri hesaplanamayacak kadar büyük olsa bile, her halükarda layık olmadıkları böyle bir sevgi taşkınlığında gerçekleşirler.

Birisi, her büyük tarihsel olayın içinde ortaya çıktığı bu tarihdışı atmosferin kokusunu sayısız örnekten alabilecek ve onu soluyabilecek dururnda ise, belki böyle biri, bilen bir varlık olarak, t a r i h ü s t ü bir bakış açısına yükselebilir; Niebuhr bu durumu tarihsel incelernelerin olası sonucu olarak betirnlernişti. “Tarih en azından bir konuda” diyor Niebuhr, “net ve ayrıntılı olarak kavrandığında yararlıdır: insan soyumuzun en büyük ve en yüce tİnlerinin bile, gözlerinin onunla gördükleri ve herkesi onunla görmeye şiddetle, bilinçlerinin yoğunluğu olağanüstü büyük olduğu için şiddetle zorladıkları biçimi nasıl de tesadüfen benimsediğini bilmediklerini öğretİr. Bunu çok kesin olarak ve birçok örnekten bilmeyen ve kavramarnış olan, verili bir biçimde en üst tutkuyu gösteren güçlü bir tinin görünüşünün boyunduruğuna girer.” Böyle bir bakış açısına tarihüstü denilebilir, çünkü bu bakış açısına sahip birisi, böylelikle tüm olup bitenin bir koşulunu, eyleyen kişinin ruhundaki o körlüğü ve adaletsizliği idrak etmiş olacağı için, yaşamı daha fazla sürdürmeyi ve tarihin oluşumuna katılmayı cazip bulmayacaktır; oysa, her insanda, her yaşantıda, Yunanlar ya da Türkler arasında, birinci ya da on dokuzuncu yüzyılın bir saatinde nasıl ve niçin yaşanacağı sorusunun yanıtını kendine vermeyi öğrenmiş olsaydı, tarihi aşırı ciddiye alma hastalığından iyileşmiş olurdu. Tanıdıkianna geçen on ya da yirmi yılı bir kez daha yaşamak isteyip istemediklerini soran bir kimse, onlardan hangisinin söz konusu tarihüstü bakış açısı için önceden hazırlıklı olduğunu kolaylıkla anlayabilir: gerçi elbette hepsi de ‘hayır!’ yanıtını vereceklerdir ama bu ‘hayır!’ yanıtını farklı farklı gerekçelendirecektir. Belki bazıları, “ama önümüzdeki yirmi yıl daha iyi olacak” diye kendilerini avutarak gerekçelendirecektir yanıtlarını; bunlar David Hume’un alaycı bir dille söz ettiği kişilerdir:

“Ve yaşamın kalıntılarından bekle
Neşeli ilk günlerin getiremediğini”

Biz bunlara tarihsel insanlar diyeceğiz; geçmişe bakmak onları geleceğe doğru itiyor, yaşamla daha uzun bir süre boy ölçüşmek için yüreklendiriyor, adil olanın ileride geleceğine, mutluluğrm yakınlaştıkları dağların ardında yattığına ilişkin umutlarını artırıyor. Bu tarihsel insanlar yaşamın anlamının bir s ü r e c i n akışı içinde giderek daha çok gün ışığına çıkacağına inanırlar; geçmişe, şimdiye kadar gelen süreci inceleyip şimdiki zamanı anlamak ve geleceği daha şiddetle isterneyi öğrenmek için bakarlar yalnızca; tüm tarihlerine karşın nasıl da tarihdışı düşündüklerini ve eylediklerini bilemezler, tarihle uğraşmalarının salt bilginin değil, yaşamın hizmetinde olduğunu bilemezler.

Ancak, kendisine verilen ilk yanıtı duyduğumuz soru, başka türlü de yanıtlanabilir. Gerçi yine bir ‘hayır!’la, ama başka türlü gerekçelendirilmiş bir ‘hayır!’la. Kurtuluşu süreç içinde görmeyip, dünyanın her bir an içinde tamamlanmış ve sonuna ulaşmış olduğunu düşünen, tarihüstü insanın verdiği ‘hayır!’ yanıtıyla. Geçmiş on yılın öğretemeyip de, yeni bir on yılın öğretebileceği ne vardır ki?

Tarihüstü insanlar, öğretinin anlamının mutluluk mu, yoksa tevekkül mü, erdem mi, yoksa nedamet mi olduğu konusunda, kendi aralarında asla hemfikir olamamışlardır; ancak, geçmişe yönelik tüm farklı bakış tarzlarına karşın, şu cümlede tam bir oybirliği içindedirler: geçmiş ve şimdiki zaman bir ve aynı şeydir, yani tüm çeşitliliği içinde tipik olarak aynıdır ve ölümsüz tiplerin her zaman var olması olarak, değeri değişmeyen ve sonsuza dek aynı önemi taşıyan, devinimsiz bir yapıdır. Nasıl ki birbirinden farklı yüzlerce dil, insanların tipik olarak sabit gereksinimlerine karşılık düşüyorsa, bu gereksinimleri anlayan birisinin, tüm bu dillerden öğreneceği yeni bir şey olamazsa: tarihüstü bir düşünür de halkların ve bireylerin tüm tarihine içeriden vakıf olur, değişik hiyerogliflerin ilk anlamını kahince çözer ve hatta yavaş yavaş sürekli yeni baştan sökün edip gelen resimli yazının yolundan yorgun argın kenara çekilir: çünkü olup bitenin sonsuz taşkınında doygunluğa, aşırı doygunluğa ve hatta tiksintiye varmaması mümkün müdür? Belki de sonunda en pervasız olanı, Giacomo Leopardi’nin3 sözleriyle şöyle seslenecektir yüreğine:

Yaşayanlar arasında hiçbiri
Heyecanlara layık değil
Hiçbir iniltiyi hak etmiyor yeryüzü.
Varlığımız acı ve can sıkıntısıdır ve dünya
Pisliktir – başka bir şey değil.
Yüreğim, sakin ol.

Tarihüstü insanı tiksintisi ve bilgeliğiyle baş başa bırakalım: bugün daha çok kendimizin bilgelikten uzak oluşumuza yürekten sevineceğiz ve eylemciler ve ilerleyenler olarak, sürece büyük saygı duyanlar olarak güzel bir gün geçireceğiz. Tarihsel olana yönelik değerlendirmemiz, ilineksel bir önyargı olabilir; hiç olmazsa bu önyargılar içinde iledesek ve kıpırtısız kalmasak! Yalnızca özellikle bunu, ya şam amacıyla tarih yapmayı hep daha iyi öğrensek, o zaman tarihüstü kişilere, bizden daha fazla bilgelik sahibi olduklarını itiraf edebiliriz seve seve; onlardan daha çok yaşama sahip olduğumuzdan emin olabilirseler elbette: o zaman bizim bilgelikten uzak oluşumuzun her halükarda onların bilgeliğinden daha fazla geleceği olacaktır. Yaşam ile bilgelik arasındaki bu karşıtlığın anlamı hakkında hiçbir kuşku kalmasın diye, doğruluğu çok eskiden beri kanıtlanmış bir işlemden yararIanacağım ve kestirmeden birkaç sav öne süreceğim.

Saf ve tam olarak idrak edilmiş ve bir bilgi fenarneni halinde çözümlenmiş tarihsel bir fenomen, onu idrak etmiş kişi için ölüdür artık: çünkü o kişi söz konusu fenomenin kuruntusunu, adaletsizliğini, kör tutkusunu ve tüm fani karanlık ufkunu, aynı zamanda tam da bu ufkun içindeki tarihsel gücünü idrak etmiştir: Şimdi bu güç, o kişi için, bilen biri olarak, güçsüzleşmiştir: belki yaşayan biri olarak o kişi için henüz değil.

Saf bir bilim olarak düşünülen ve bağımsızlaşan tarih, insanlık için bir tür yaşamın sonu ve hesabın kapatılmasıdır. Tarih kültürü esasen yalnızca, güçlü bir yeni yaşam ırmağının, örneğin oluşmakta olan bir kültürün hizmetine girerse; yani kendi başına hüküm sürüp yönlendirirken değil, daha üstün bir gücün egemenliği ve yönlendirmesi altında, iyileştirİcİ ve gelecek vaat eden bir şey olabilir.

Tarih, yaşamın hizmetinde olduğu sürece tar.ihdışı bir gücün hizmetindedir ve bu yüzden, bu tabi oluşuyla, asla örneğin matematik gibi saf bir bilim olamaz ve olmamalıdır. Yaşamın, tarihin hizmetine ne dereceye kadar gereksinim duyduğu sorusu ise bir insanın, bir halkın, bir kültürün sağlığını ilgilendiren en önemli soru ve kaygılardan birisidir. Çünkü belirli bir tarih aşırılığı yaşamı parçalar ve yozlaştırır ve sonunda bu yozlaşma tarihin kendisine de yansır.

Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası
Yazar: Friedrich Wilhelm Nietzsche
Çevirmen: Mustafa Tüzel
Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here