Odalar / Olivier Rolin ve Arkadaşları – Olivier Rolin

(Rooms) Odalar?ın serüveni, Jorge Semprun?ün Olivier Rolin?e ?yazar arkadaşlarından her biri bir otel odası öyküsü yazabilir? demesiyle başlamış. Odalar adını verdiği derleme, Rolin?in hepsi kendisi gibi yazar olan yirmi sekiz arkadaşından yazmalarını istediği öykülerden oluşuyor.

Çağdaş Fransız yazınının önemli kalemleri, kimi gerçekten bir gece geçirdikleri kimi ise kurguladıkları otel odalarını anlatıyor. Dünyanın farklı coğrafyalarından farklı insan manzaraları sunan odalar, her yazarın kendine özgü renkli dünyasının aynası aslında. Sayfalar arasında odadan odaya dolaşırken, kimi zaman kıtalar arası sıçramalar yaparak bir dünyadan öbürüne atlayarak gezinmek, kitabı okunması eğlenceli bir maceraya dönüştürüyor. Günümüz Fransız edebiyatının Türkçe?de belki hiç yayımlanma şansı bulamayacak parlak isimleriyle tanışma olanağı sunan bu tadımlık hikâyeler, bir solukta okunacak türden.

Serap Özgür’ün 04/09/2009 tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanan “Otel odası felsefedir” adlı yazısı
Olivier Rolin, Fransa 68?in goşist liderlerinden. Onun bu devrimci kimliğinin yansıması edebiyatta da güçlü bir kalemle karşılığını bulur. Kurgunun tüm olanaklarını zorlayan Rolin, metnin tüm araçlarını denemektedir. Her kitabında yeniyi yeniden dener. Yazarın Odalar kitabı, Sırça Otel?de Bir Oda romanının devamı gibidir. Sırça Otel?de 43 otel odasından insan manzaraları sunan yazar Odalar?da, yirmi sekiz çağdaş Fransız yazardan kendi otel odalarını anlatmalarını ister.
Yirmi sekiz yazarın kimi Rolin?in kendilerinden istedikleri ?otel odası? yazısına atıfla, kimi kaldıkları otelin bulunduğu şehri anlatarak, kimi kavramsal olarak ?oda? fikrinden yola çıkarak, kimi ise usta kalemlere taş çıkartır biçimde ?oda?nın betimlemesini yaparak başlar denemesine. Kendine ait bir odadan farklı olarak otel odaları aidiyetsizliğe işaret eder. Misafiri çok ama sahibi yoktur (ki mülkiyeti kastetmiyoruz). Yazar Rolin, Odalar denemesini ?yazarlar arasında oynanan bir oyun? olarak tanımlar. Şüphesiz bu kurmacanın yarattığı türden bir oyundur. Yirmi sekiz kalem, üslupları, dünya algılayışları ve konuları düzleminde farklılıklarını ilk cümlelerinden açık ederler; Sevgilimi beklediğim oda, Sevgilimin çağrısına geldiğim oda, Ölümü beklediğim oda, Kaçırıldığım oda, Sade bir oda, Sarıya boyanmış bir oda…
Rolin, yirmi sekiz yazarı bir araya getirip, onlardan aynı konuyu yazmalarını isteyerek okurlarına bir yapı-söküm?ün araçlarını göstermek ister. Buna Derrida?nın modern Penelope dediği kavramla ulaşır. Yirmi sekiz yazarımız tıpkı Penelope gibi ortak konulu metni örüp yeniden söker ve yeniden örmeye başlarlar. Sökme (ravel) hem sökmek hem de örmek (to unravel) eylemini ifade eder. Kitabı bütünlüklü bir metin olarak ele aldığınızda, sonsuza açılan oda numaraları (36 no?lu oda, 555 no?lu oda/Romandan) hem bir başlangıcı hem de sonu ifade eder. Her bir yazar kendi otel odasında kendi metnini örmektedir, fakat sadece kendi metnini örmekle de kalmaz aynı zamanda kendinden bir önceki ve bir sonraki metni de söker. Aynı sarı renge boyalı oda, kimine sevinç verirken kiminde mide bulantısı yaratır. Kiminin odası 2 metreyken kiminin ki 5-10 metredir. Yirmi sekiz otel odası, tek bir odanın yeniden yapılıp bozulduğu bir el oyuncağına döner; açılıp genişleyen, daralıp kapanan; yatak, komodin, yazı masası, küvet, pencere, kapı gibi nesnelerin aynı oda içerisinde farklı görünüm ve konumlarda yer alması. Okuyucu bu romanı eline aldığında, sadece farklı yirmi sekiz anlatı okuyacağını değil, bütünün eklektik yapısını meydana getiren parçaları olduğunu düşünmelidir.
Yazarlar içerisinden romanın söz konusu kurgusunu açık etmeye en yakını Michele Deguy?dur. Otel odalarını bir labirente benzeten Deguy, bir odadan bir başka odaya geçişimizi varoluş düzenimizle ilişkilendirir ve insanlık durumu olarak ?bir açmazdan ötekine geçiş? değerlendirmesiyle insanlık trajedisini anlatmaya çalışır ve ?Otel odası felsefidir? der. Rolin sizi Fransız edebiyatının günümüz yazarlarıyla tanışmanız için Otel Odası?na davet ediyor, bu randevuyu kaçırmayın.

Kitabın Birinci Bölümü
36 numaralı oda, Pagode Oteli, 4,
Longin Meydanı, Olonne

Sabahları geç kalkmak, mazeret olarak hareketli ya da geç saatlere kadar sürmüş bir gece geçirsem bi¬le, hiçbir zaman hoşuma gitmemiştir, kaldı ki dün gece gerçekten öyle gecelerdendi doğrusu! Crook?la birlikte Marquises Sokağı?ndaki barlarda sürtüp durmuştuk, ille gerekiyor muydu, oysa iş tamamdı ve Ruslar çekip gitmişlerdi bile, bilmiyorum, ama oldu işte bir kere, Crook Cenevre yıllarından kalma bir alışkanlıkla içtiği alkol miktarını desilitre olarak hesaplıyordu, ama on-on iki desilitre votkadan sonra, saymayı bırakmıştı, ülkelerine dönen sevgili ortaklarımızın şerefine Stoliçnaya içiyorduk, her şeye karşın bu içki başka bir şeylerle karıştırılmadan, sek içildiğinde (bence, ama bu tartışmaya açık bir konu) sabahları insanın ağzını kupkuru yapmıyor neyse ki: Sarhoşluğun bir uzantısı, coşkun bir hal kalıyor sadece sabaha, uyandığımda ben de öyle hissediyordum, diyeceğim hafif çakırkeyiftim ama her şekilde bu odaya nasıl geri döndüğümü kesinkes anımsamıyordum. Yataktan kalkıp saatime baktım, neredeyse on olmuştu, utanç verici bir şey benim için, doğru dürüst kapatılmamış perdelerin ara¬sındaki yarıktan güneş ışığı giriyor, komodinin üs¬tündeki duvarda titrek bir şerit oluşturuyordu. O an bana teatral gelen bir hareketle perdeleri açınca, gördüm, neyin içinde olduğumu gördüm ?Grişa?nın annesi Nasya, bir sonbahar sabahı, üstünkörü onarılmış küçük daçalarında neredeyse yanıma uzanıp, o da teatral biçimde, uyuduğun her oda gördüğün bir düştür, demişti?, kış ışığıyla yıkanıyordum, okyanustan gelip bütünüyle etrafa yayılan bir ışıktı bu, duş yapıyordum onun içinde, gözlerim kamaşıyordu, kent aşağıdaydı, toprağa serilip birbirine dolanmış ırmak kolları arasında kendinden geçmiş gibi görünüyordu, sonra o dik olmayan yamaçları ve az kalsın unutuyordum, önden gelen ışıkta hemen yakınımdaki pagodanın tepesi gibi birkaç sivri uç göze çarpıyordu: Başka bir yaşamda üstüne bir anı metni yazdığım Chantraie Pagodası?ydı bu sözünü ettiğim, evet, kentin ortasında, adanın ucunda, altta kalan bahçesiyle bir Çin çılgınlığı (dün geceden belli belirsiz bir görüntü geldi gözümün önüne, bambuların önünden geçip giden kaçak bir karaltı, kimdi o, ipek, boyalı tırnaklar anımsıyorum, porselenler ül¬¬¬¬kesi), onun yüzünden bu oteli seçmiştim, Crook?la ötekilerin bu otele yerleşmesini sakınımlı davranmak gerek diyerek engelleyip kendi başıma kurulmuştum odaya. Tam karşımdaydı, öteki yaşamımda asla onu böyle, üçüncü kattan (o dönemde, bu bir saray olmasa da, böyle bir otelde kalmak söz konusu bile değildi) görmemiştim ve bu durum çok keyiflendirdi beni, handiyse şarkı söyleyecektim, akıp giden zamanın hüznü (yirmi yıl sonra, kitaplardaki gibi) belki de ortalığa yayılan şu güneşin etkisiyle bengi dönüş duygusuna bıraktı yerini, küçücük bir tutam sonsuzluk nüfuz etti benliğime, böyle söylenmesi gerekir, bana kalırsa şu çıkıntılar olmasa zamana ilişkin bir tek akışının imgesi kalır elimizde, oysa hem o akış, hem de şu sivri uçlardır zaman, üstelik aynı an içinde, bir akım ve onun içinde birbirlerinden uzaklaşan adalar, iğneler, bizleri kurtaran ya da yanılsamalarla bizi oyalayan bir akupunktur, adalar tıpkı Sauve?un üstünde, Olonne?unkiler gibi.
O şekilde, ışığa gömülmüş halde ne kadar durdum bilmiyorum ?aslında zaman değildi söz konusu olan, ölçülemez bir uzanımın içindeydim? bildiğim bir şey varsa o da çalan telefonun yüreğimi hoplattığı ve açmamaya karar verdiğimdi. Neyse ki fazla uzatmadan sustu, ama her şey başa dönmüştü. İçeri soğuk hava girsin diye pencereyi açtım, gerçekten de çok soğuktu hava, tahmin etmeliydim bunu, rıhtımların üstünde her yerde kırağı görülüyordu, ak bir esrime uzanıyordu ufka kadar. Arkamı döndüğümde, az çok İtalyan tarzı, iki kişilik geniş yatağın neredeyse hiç bozulmadığını gördüm ? insan yığılıp kaldığında yatağın hiç bozulmadığı olur, hafifçe yana itilmiş saman rengi yatak örtüsünde neredeyse düzenli buruşukluklar fark ediliyordu sadece, bunda, arkamda iz bırakmayışımda ve yataktan gizlice geçip gidişimde içimi rahatlatan bir şeyler var¬dı. Yatağın üstünde, maviye çalan bir kâğıtla kaplı du¬vardaki, altın rengi bir çubukla çerçevelenmiş bir gravürde Euclide Meydanı görülüyordu, bir Venedik campo?sunu andıran bir şeyler vardı bu meydanda, bir köşede çocuklar kaydıraktan kayıyorlar, gökyüzünden kuşlar geçiyordu, bu resmi daha önce görmüş olduğum hissine kapıldım, bana bir şeyler anımsatıyordu, elbette bu kentteki bir apartman dairesini, ama nerede, ne zaman, ne kadar düşünsem çıkaramıyordum. Komodinin üstünde, telefonun yanında, Anton Çehov?un Sahalin Adası duruyordu, yalnız başıma bir gece geçireceğimi düşündüğümden ve Kaptan Crook?la gezip tozacağımı hesaba katmadığımdan bu kitabı okumayı sürdürebileceğimi düşünüyordum, bir önceki gün trende okurken altını çizdiğim tümceyi bulmak amacıyla onu aldığımda, girişteki boş sayfasının koparıldığını fark ettim, ka¬fam karıştı ?neden koparmıştım ki onu? Tabii eğer koparan gerçekten bensem?, neyse, sayfa kenarındaki mavi bir çizgiyle işaretlenmiş tümcede şöyle deniyordu: ?Hepsi orada öylece kalakaldılar, ciddi bir havaları vardı ve sanki bu dünyada her şeyin, acının bile bir sonu olduğu düşüncesiyle içleri kararıyordu,? derken koparılan sayfayı anımsadım, Grişa için Şimelk?in er¬kek kardeşinin adresini yazmıştım onun üstüne, Londra?daki adresini, Prag?dakini değil, acelesi vardı ve adresi yazacak başka bir şey bulamamıştım, kitabın adını gördüğünde Grişa gülümsedi ve titreştire titreştire sözcüğü yineledi, ?Sahalin?, ister istemez, onun o harap olmuş beyninde bile, bu ad benden daha çok şey ifade ediyordu kendisine, her ne kadar ben katran ve kurutulmuş balık kokuları içinde, Ohotsk Denizi?nin kıyılarında, bir dalgakıranın üstünde yaşamlarının sona ermesini bekleyen o adamları yalnız hayal etmekle kalmayıp gözlerimle gördüm diyebilirsem de.
Neredeyse oda kadar geniş olan ve iki kanatlı, camları pahlı ayna bir Fransız penceresiyle odaya bağlanan tuvalete de yukarıdaki küçük bir pencereden ışık giriyordu, ama daha az, o pencerenin pervazına içinde kurutulmuş bir ortanca bulunan bir vazo yerleştirilmişti, solgun pembe renkli, üstünde bir sürü yeşil çizgi görünen bir ortancaydı bu. Bir otel odasındansa bir kır evindeki ev sahibesinin işi gibi görünüyordu, ansızın bu çiçeğin geldiği taşraya özgü tüm o yoğunluğu hissettim, tüm o evler ve ağaçlı yollar, koridorlarda koşan çocukların sesleri, şampuan ve hanımeli kokuları, anılar içinde yarı saydam bir hal alan o saydamsız dünya, bırakıp gitmiştim onu… Ohotsk Denizi için bı¬rakıp gitmiştim diyelim, ya da onun kız kardeşi başka bir deniz için, başka bir toprak için, hayır geçmişe özlem duymayacaktım, en azından bunun için, şu kış sabahının hafifliği geri dönüşümü bir hac yolculuğu havasından çıkarsın istiyordum (aslında Crook?la gece çıkmayı da zaten bu yüzden kabul etmiştim, başka anıların canlanmasını göze almıştım, ama neyse ki Malicoco kapalıydı, Coursive?de de dekoru bütünüyle değiştirmişlerdi). Yüzüme çarptığım soğuk su iyi geldi, gözlerim kapalı halde geceden güne kalan şeyleri yutmaya çalıştım, Öteki aynadan bana bakıyordu, kendisine yakıştırdığı o hınzır ifadeyi ortadan kaldırdım ve benim zevkime göre biraz fazla uzun olan saçlarını taradım, her şey mütevazı biçimde yerli yerine oturacaktı ki telefonun sesi yeniden yankılandı. Ne yazık ki bir kez daha yanıt vermezlik edemezdim, Crook?un hiperaktif aklında ya da Grişa?nın hem ağır işleyen, hem de yontulmamış aklında herhangi bir varsayımın oluşmasına izin veremezdim. Açtım, arayan ikisi de değildi, otelin kapıcısıydı, buluşacağım kişinin geldiğini ve beni aşağıda beklediğini söyledi. Bu tür herhangi bir şeyi anımsamam olanaksızdı. Benimle dalga geçip geçmediğini öğrenmek için Crook?u aradım, gerçi bu pek de onun tarzı sayılmazdı, ne var ki zaten telesekreteri çıktı, o halde her şey olabilirdi, insan on desilitre devirdikten sonra ne yaptığını çok iyi bilmiyor, belki de gerçekten bir randevu vermiştim, bir anının anısı gibi bir şey canlandı kafamda, hayal meyal gecenin derinliklerine karışmış bir şey, ama gerisi gelmedi, pencereye gittim, gün biraz daha aydınlıktı ve şimdi aşağılarda, neredeyse dağılmış olan sisin üstünde fabrikaların dumanları yükseliyordu apaçık biçimde, Sauve?un üstünde güneş parıldıyordu, güneşin yeryüzüne yansıyan haliciydi sanki, insan kendini Japonya?da, Kore?de sanıyordu. Aşağıdan, genç bir kız bisikletle geçti ve köprünün girişinde göremediğim birine bir el işareti yaptı, hoşuma gitti bu, bambu koruluğunun tam önünde, 7. durakta, gazete okuyan bir adam başını bana doğru kaldırdı, bu ise hoşuma gitmedi, geri dönmeden önce yine de pagodanın tepesine çıkmam gerektiğini düşündüm, asma kattaki turnikeyi ve ondan çıkan kaynanazırıltısı sesini anımsadım. Bavulumu odada mı bırakacaktım, yoksa aşağı inerken yanıma mı alacaktım? Neden bilmem, bavulu bıraktım, ama komodinin üstündeki Çehov kitabını aldım, koşullar ne olursa olsun insanın yanında okuyacak bir şeyler bulunmalı diye düşün¬müşümdür her zaman. Kitabı ceketimin cebine koymadan önce, kurulmuş makine gibi sayfalarını karıştırdım ve sayfa kenarına çizdiğim bir çizgiyle işaretli öteki tümceye rastladım, metnin başındaydı bu tümce ve şöyle diyordu: ?Açık ve güneşli bir günde, denizden süt rengi, bembeyaz bir sis duvarının geldiğini gördüm; gökyüzünden yeryüzüne inen bir perdeydi adeta.? Gökyüzünden yeryüzüne inen bir perde: Öyle olacaktı kuşkusuz, ama ne zaman? Televizyonun küçük kırmızı gözünü, gelecekteki düşüşün noktalama işaretini kapatmak istedim, öyle de yaptım, tıpkı başucu lambasını ve tuvaletin ışığını da kapattığım gibi: Tüm ışıklar sönük,

Kitabın Künyesi
Odalar / Olivier Rolin ve Arkadaşları
Olivier Rolin
Çeviren: Orçun Türkay
Can Yayınları
Basım Yılı: 2009
Sayfa sayısı : 216

Olivier Rolin ‘in Hayatı
Olivier Rolin, 17 Mayıs 1947?de Boulogne-Billancourt?da dünyaya geldi. Çocukluğu Senegal?de geçti. Felsefe ve edebiyat eğitimi gördü. Fransa?daki 1968 olayları sırasında, aşırı sol kanadın önderlerinden olan yazar, bir dönem gazetecilik ve editörlük yaptı. “Libération” ve “Le Nouvel Observateur” gibi gazetelerde, yazı ve röportajları yayınlanmaya devam eden yazar, Port-Sudan adlı eseriyle 1994?de Femina Ödülü?nü aldı. Çağdaş Fransız edebiyatının önde gelen, güçlü kalemlerinden biri olan yazar roman, gezi güncesi, deneme ve anlatı türlerinde eserler vermeye devam ediyor.

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Babalar ve Kızları / Rock’n Roll Öyküleri – Hikmet Temel Akarsu

1998-2000 yılları arasında art arda yayınladığı dört ciltlik seri romanı İstanbul Dörtlüsü (Kaybedenlerin Öyküsü, İngiliz, Küçük Şeytan ve Media) ile...

Kapat