Öfke – Nejdet Evren

Bom Bahai/Bombay/Mumbai asıllı felsefeci Malik Solanka hayatı ?öfke? olarak tanımlamaktadır. Ona göre, ?Hayat öfkedir,.. Cinsel, ödipal, siyasi, büyülü, hayvanca öfke bizi en yüksek doruklarımıza çıkarır ve en bayağı derinliklerimize indirir. Yaratıcılık, esin, özgünlük, tutku gibi şiddet, acı, saf korkusuz yıkım, vurduğumuz ve yediğimiz, acısı asla geçmeyen darbeler de öfkeden kaynaklanır. (1) Filozofa göre bu öfke nedeniyledir ki; ?birbirimizi büyük mutlulukların doruklarına taşırız. Paramparça ederiz?(2)

Öfke, her türlü baskının ve itmenin, egemenlik altına alıp dışlamanın, böbürlenerek küçümsemenin, gerçek yüzü gizleyerek maskelenmenin kişiler üzerinde birikmesi sonucunda baskılayan, iten, iktidar kuran, dışlayan, küçümseyen ve maskelenen kişi ve olguya karşı ve bir zaman sonra kişinin dışa vurduğu, akıttığı, sağalttığı psikolojik bir tepkidir. İnsan denilen hayvanın kendisiyle büyüttüğü ve dizginlemeye çalıştığı canavarın pençelerini göstermesidir öfke. O, hem kendini ve hem de karşısındakini parçalayan bir duygu yoğunlaşmasının dışa vurumudur.

Malik Solanka, erk-egemenin kadınlar üzerinden yüklendiği öfkesini denetleyebilmek için metanın zirve yaptığı/putlaştırıldığı ve geleceğini tüketen ?sözde özgürlükler şehri- New York?a adeta kaçar. Öyle bir şehir ki; ?gelecek, herkesin şansını denediği ve kazanmayı beklediği bir kumarhane…? şehri (3) Aradığı ise, kendi sözleriyle ?rahat bırakılmak? (4) Hiçbir canlı nerede ve hangi zaman diliminde dünyaya gözlerini açacağını, nerede yaşamaya başlayacağını ve ne gibi olguların kendisini hazır beklediğini bilmediği, bilemeyeceği, kendi seçimi olmayan bir yer ve zaman diliminde doğar, solumaya başlar ve yaşam denilen sürece katılır. Nazım?ın dediği gibi; ?Hoşa geldin bebek/yaşama sırası sende?…Ve fakat bu sürece katılıp belirli bir olgunluğa ve yeterliliğe erişince yer ve zamanını ve yine mevcutlar arasında kısmen olsa da seçebilme şansını yakalayabilir. Malik Solanka her iki açıdan da şanssız görünmektedir.

İnsan biriktiren bir canlıdır. Bellek denilen olgu bu biriktirmenin sonucunda ortaya çıkmış ve Gordon Childe?ın dediği gibi ?kendini yaratan insan? birikimleriyle olgunlaşmıştır. ?Öfke? bir diğerinin mutluluğunu doruklara çıkarmaya yönelikse bir çocuk birikimsizliği gibi içten, saf ve duru olmalıdır. ?Öfke? paramparça etmeye yönelikse eğer, işte tam bu noktada birikimli bir olgunluk ile o canavarın pençelerini dışarı çıkarmasına engel olmak gerekir. Denetlenmesi zor/güç olan ?öfke? türü bu ikincisi olsa gerek. ?İnsan, deneyimlerinin yaralarını biriktiremeyecek kadar genç olduğunda, kimi zaman dünyasının acılarını kıldan bir gömlek gibi üzerine geçirmeyi tercih edebilir.? (5) Hayat ağacının yaprakları acılar, sevinçler, coşkular, hüzünler, gel-gitlerle bezelidir; son baharda yapraklı ağaçlar sarıdan kızıla tüm renkleri yansıtırlar. Baharın coşkun akan ırmakları buz gibidir; dip-diri ve önüne kattığını silip süpürür. Acılar insan tortusunda bahar coşkusunda önüne geçilemez bir ?öfke? kabarmasına neden olurken, son baharın dinginliği ile olgunluk evresini yaşar. Genç ?öfke?nin dizginlenemeyişi deneyimsizliklerden dolayı ve çoğu kez söz ve eylemin örtüşmesine engel olur. Kabuğun kırılması, tohumun patlaması için bu çelişkiye de gereksinim vardır; ne ki, ?Yine de sözler eyleme dönüşebilir. Doğru yerde, doğru zamanda söylenen sözler dağları yerinden oynatabilir, dünyayı değiştirebilir? (6) Doğru yer ve doğru zamanı keşfetmek sürekli gözlemeyi, yeri geldiğinde deneyerek yanılmayı, biriktirerek ön-görmeyi gerektirir. ?öfke? nin dışa vurumu bu nedenle ele-avuca geldiğinde sağlanabilmelidir. İşte o zaman yara kabuk bağlayacaktır.

Tarihsel bellek insan türünün var olduğu günden bu güne kadar tüm yaşanmışlıkların depolandığı, kuşaktan kuşağa genetik şifrelerle aktarıldığı eşsiz bir hazinedir. Bundan milyon yıl önce, daha homo-sapiens türleri evrimlerini gerçekleştirmeden önce, ormanlık alanlarda, yeşilin egemen olduğu tüm alanlarda insan-benzerleri özgürce dolaşmakta, toplamakta ve yaşamaktaydılar. Gerçi dinozorların, özellikle et-obur olanların korkutucu hışımlarından gizlenmek için mağaralarda saklandıkları da söylenmekte ise de Elias Canetti?nin tesbit ettiği gibi ?orman kitlesi? nin şemsiyesi altında ve özgürdüler. Özgürlüğün baskın karakteri/ırası milyonlarca yıldır insan türünün vaz-geçemediği bir değer olmuştur. Öyle ki, özgürlük çoğu kez yaşamaktan daha üstün tutulmuş ve köleliğin tüm türlerine karşı insan her yer ve zamanda özgürlük-öfkesi ile devinip durmuştur. Köleliğin ve tutsaklığın insan üzerinde yarattığı baskı o denli fazla olmalıdır ki, özgürlük ateşi de o denli öfkeli bir şekilde yanmış/yanmaktadır. ? Işık olduğu gibi gölge de var mayamızda, toz kadar ateş de var. Doğalcılık, görünür olanın felsefesi bizi zapt edemez, çünkü onun ötesindeyiz. İçten içe korktuğumuz da budur; sınırları aşan, kuralların aksini kanıtlayan, biçim değiştiren, ihlalci, istismarcı gölge-özümüz: makinedeki gerçek hayalet. Hayalet, kendimiz sandığımız şeylerin zincirlerinden öbür dünyada ya da ebediliği ihtimal dışı olan başka bir üç boyutlu gerçeklikte değil, burada, dünyada kurtuluverir. O zaman tutsaklığın öfkesiyle gazap içinde yükselip akli dünyayı yerle bir edebilir.? (7)

Bir zamanlar ?çok çok eski değil, ruhlar terbiye edilir, dinginleştirilir, olgunlaştırılırlardı. Sonralarda ve çok yakın zamanlardan beri bedenler terbiye edilmeye ve her şey sayısal çokluklara dönüştürülmeye başlandı. Zamanın zembereği boşalmış ve insana zaman kalmamıştı. Düalist dünya görüşü ruhu bedenden ayırırken yaşama isteğini canlı tutmayı hedeflemişti; Mısır?da ve çoğu arkaik toplumlarda ölülerin yanına eşyalarının gömülmesi bundandı. Evren, doğa, canlı, cansız bir bütündü oysa; ruh ve beden gibi….Beden ruhtan koparılınca değişim/kullanım değerinin yerini tüketim değeri almaya başladı. Tüketim sınır tanımıyordu; insan emeğini içine alarak başladı ve insana dair ne varsa tüketilir hale getirdi. ?tükettiğiniz kadar yaşamışsınız? söyleminin cazibesi tükenenleri de içine alıyordu. Açık kapı bırakmayan çember kapanmış ve çelişkisini içine hapsetmişti. Tutsaklığın yarattığı ?öfke? içten içe kaynarken, sayılarla eşitlenen yaşam modelleri ve salt tüketim anlayışı tiksinme duygusuna bağlı farklı bir ?öfke?nin habercisiydi. Tarihsel bellek bu tiksinme duygusunu içine almıyor ve öfkeleniyordu. Filozofun dediği gibi belki de ?öfke, hayatın ta kendisiydi? …Hayatı şekillendiren ve ?kendini yaratan insan? imgelerin peşinden koşarken, imgelerle dile getirdiği öfkesini yontma taşlar gibi biçimlendirip gelecek kuşaklara aktarmasını da bilmiştir. Öyle değil midir ki; ?- tıpkı kaliteli şaraplar gibi gelecek kuşaklar tarafından değerlendirilmeye ihtiyaç duyan- sanat, gelecek kuşakların var olmayacağı bilinirken nasıl yaratılacaktı? ?(8) İşte tam bu açmaz görünen noktada sanatçı, ölü topraktan canlıyı yaratmasını bilen ve umudunu yitirmeden taşları yontan kişiydi; onun tarihsel-öfkesi taşa şekil veriyor, heykeller canlanıyordu. Dogmalar yıkılmaya mahkumdur.

Umutsuzluk duygusunu yaygınlaştırıp, emeği sömürülen insanın posasını çöpe atan tüketim anlayışı makineleşme ve sürüleşme ile ayakta durabilir. Baskı, acı, keder, sindirme, küçümseme, ihlal, tutsak etme şekillerinin tümü umutsuzluk ile birleşince insan öfkesi artar. Tüketim toplumlarındaki öfke-patlamalarının sayısal çokluğu bundan olsa gerek. ?Öfke umutsuzluktan doğmuştu?. (9) Kobranın pan-zehiri yine kendi dişlerinden sağaltılan öz-sıvıdan değil midir? Umutsuzluğun yarattığı ?öfke?nin pan-zehrini roman kahramanlarımızdan Neela keşfetmişti; Umut!…

?Öfke?sini sindirmeye çalışan etkisizler kitlesinin sığınakları vardı. Yaşayamadıklarını yaşatan, göremediklerini gösteren o meşhur görsel-medya…Solanka, ?Filmlerin izleyicilerini çocuklaştırdığını düşündü…belki de basitleştirilmiş bazı filmler, kolayca çocuklaşabilenleri çekiyordu. Belki de gündelik hayatın koşuşturmacası, aşırı yükü insanları hissizleştiriyor ve uyuşturuyor, onlar da hissetmenin nasıl bir şey olduğunu hatırlamak için filmlerin daha basit dünyasına kaçıyorlardı? (10)

?öfke?nin sevgi ve korkuya karşı vereceği tepki/reaksiyon her ne kadar Machiavelli?nin temel belirlemesine göre; ? -insanlar, sevdikleri birine zarar vermekten, korktukları birine zarar vermekten daha az çekinirler-? belirlemesi temelinde ?çünkü insanlar acınası yaratıklar olduklarından, kendi çıkarları söz konusu olduğunda, sevgiyi oluşturan yükümlülükler zincirini kırmaktan çekinmezler; oysa korkuyu cezalandırılma endişesi oluşturur ve bu endişe insanı alsa terk etmez? (11) diye korku duvarlarının aşılamaz olduğuna değinilmiş ise de; Neela o duvarları aşarak insan denilen canlının özgürlük tutkusuna gösterebileceği haklı ?öfke?sini görmüş ve yaşamıştır.

Öfke, kabuk bağlamayan bir yaradır!

Yazan: Nejdet Evren
1/5 Eylül 2010, Batı

(1) Öfke/Fury, Salman Rushdie, Can Yayınları, 1. Basım Nisan 2008, Begüm Kovulmaz Çevirisi, 339 sayfa, S:48
(2) Age, S:48
(3) Age, S:12
(4) Age, S:13
(5) Age, S:94
(6) Age, S:95
(7) Age, S:173
(8) Age, S:216
(9) Age, S:272
(10) Age, S:303/304
(11) Age, S:321

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Lotte Weimar’da – Thomas Mann

Lotte Weimar'da (Almanca: Lotte in Weimar), Thomas Mann (1875-1955) tarafından 1936 - 1939 yılları arasında yazılmış roman. Bu roman, modern...

Kapat