Körlük – Jose Saramago

“Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar” Körlük, Portekizli yazar Jose Saramago’nun son yıllarda yazdığı en etkileyici kitap. Saramago; romana, arabasının içinde geçmesine izin verecek ya da geçmek için kendini haklı göreceği yeşil ışığı beklerken kör olan bir adamın duyduğu korku ve çaresizlikle başlar. Kitabında modern insan ve onun ürettiği liberal demokrasiye eleştirilerini dile getirir. Körlük o denli hızlı yayılır ki, yayılma hızı Etna? nın püskürmesiyle civarında ne kadar yerleşim varsa lavların altında kalmasına benzetilir. Saramago? nun da yarattığı, yada zaten olan, ama görmek için kafaların kumdan çıkarılması gerektiğine dair bir çürüyüşün öyküsüdür körlük. Arabasında kör olan adamın yardımına giden hırsız, ve bu iki adamı tedavi etmeye çalışan doktor hepsi kör olurlar. İktidar derhal çözümü bulur! Bu insanları eski bir akıl hastanesinekapatır. Bu noktada? Michel Foucault? un şu sözleri körler ülkesine dönen dünyamızı bu romanla bir kere daha açığa vurmaktadır. ?Hapishanenin tarihi, gözetim altında tutma ve cezalandırmanın tarihidir.? Tutsaklık günleri ertesi sabah duyulan anonsla başlar. Buyruklar kesindir! Kimse dışarıya çıkmaya çalışmayacaktır. Özgürlük istemi iktidarın en ağır olarak gördüğü ölüm cezasıyla sonlandırılacaktır. Günler geçer, körlük ülkede gitgide yayılır. İlk başlarda her şey kontrol altında gibi görünse de, sonradan hastalığın iktidarı da kemirmeye başlamasıyla kaos baş gösterir. Aslında durumun kendisi başlı başına bir açmazdır, ancak iktidara özgü sistem her şey kontrol altında demekle başlar, aslında her şeyin eskisi gibi olmayacağını bile bile.. Saramago? nun bu duruma dair neyin kaos, neyinse düzen olduğu sorusunu buluruz karşımızda. Gerçekten de düzen denilen olgu ve onun tezahürü demokrasi çıplak gerçeği görmemize ve krallara çıplak dememize ne kadar müsaade etmektedir? Hastane görünümlü bu yeni hapishanede sayı her geçen gün artar ve bireyler oto kontrolü yavaş yavaş terk ederler. Çeteler, ölümler, ve açlık sıradanlaşır; yani insanlar gitgide şaşkınlıklarını ve onurlarını kaybetmeye başlarlar. Bu noktada iletişim araçlarının baş döndürücü şekilde ilerlemesinin, insanların tepkilerinde nasıl bir uyuşmaya neden olduğu, ve gerçek denilen kavramın modern insanın zihninde nasıl bir çelişkiler yumağına dönerek kavramın özünün akıp gittiğine şahit oluruz. Öyle ki?. Akşam yemeğinde televizyonda insanların öldürülmesine bakarken diğer yandan şu tuzu uzatır mısın demeyenimiz yoktur. Oysa orta çağın karanlıklarından bahsederken es geçilmez kazıklı voyvoda. O da kurbanlarının işkence gördükleri sırada ziyafet çekmektedir kendine. Elbette hem kişilerin niyeti, hem de durumlar aynı değildir. Ancak olayın karşısında ortaya çıkan tepkisizlik son derece benzerlikler göstermesi bakımından manidardır. Zamanla doktor, karısı ve çevresindekilere karşı önceleri tavizler koparmakla işe başlayan, sonrasında ise insanları gözlerini kırpmadan öldüren bir çete ortaya çıkar.

Burada William Golding? in ?Sineklerin Tanrısı? adlı kitabının sonundaki bir analiz son derece ufuk açıcı olacaktır. W.Golding? e göre, insan iktidarı ve onun cismani temsilcisi olan yasaların onu denetlemediğine dair bir fikir edinirse, eskilerin deyişiyle aslına rücu eder ve özünde yer alan yıkıcı yanı ortaya çıkar. Doktor, karısı ve etrafındaki insanlar gitgide daha zor duruma düşerler. İşler o noktaya gelir dayanır ki doktorun karısı kendilerine baskı yapan çetenin başında bulunan adamın boynunu makasla parçalar. Saramago, ahlak, seçme özgürlüğü, ve insanın yapabileceklerinin sınırlarını cesurca sorgular bu kitapta. İnsan denilen varlığın ne tam iyi, ne de tam kötü gibi nitelemelerle anlaşılamayacağını anlatır bize, Portekizli büyük düşünür. Doktorun karısının ağzından duyarız, insan denilen varlığın hem ışığı doğuran, hem ışık söndüren, nevi şahsına münhasır var oluş kayrasını. ?Bir insan öldürdüm, bunu yapabileceğime hiç düşünmezdim.

Ama şimdi bir insan daha öldürüp öldüremeyeceğimi bilmiyorum!?Artık ülkede gören kimse kalmamıştır, kahramanlarımız düştükleri hapishaneden büyük bir yangın neticesinde kurtulurlar. Yavaş yavaş ilk şoku üzerlerinden atmaya çalışırken diğer yandan da hayatta kalmak için uğraş verirler. Doktorun karısının gözlerinin görmesi, ve olaylar karşısındaki sakin fakat manik hali, çağımızın olanı olduğu gibi kabullenmeyen,ve sorgulamayı bir hayat tarzı haline getirmiş bireylerin nasıl bir ruh hali içinde olabileceğine dair ip ucu verir.

Son bölümdeyse, doktorun evine ulaşılır ve eski kurallar anımsanmaya, ve yeniden bir düzen kurulmaya girişilir. Son sahne ise belleğimize çıkmamak üzere kazınır! Salgın bitmiş ve herkes tekrar görmeye başlamıştır. Doktorun karısı ise her an beklediği körlüğün artık kendisini bulduğuna inanır, ancak gördüğü herkes onu da görmektedir. Portekizli büyük yazın insanı Jose Saramago öyküden de anlaşılacağı üzere körlük bir metafor olarak ele alınmış, ve bakmakla görmek arasındaki o ince çizgi üstünde trapez ustaları gibi dilin imkanlarını yalın ve ustalıkla işlemiştir.

“Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz.

İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum.

Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında. Sonuç felaket, felakete kadar gider bu iş. Hiçbir iyileşme ümidi görmüyorum. Orada, burada bazı ilerlemeler kaydedilebilir. Ama hayata yeni bir anlam kazandırma konusunda hiçbir emare yok. Bir de öylesine zıtlıklar var ki, insanın gelecekten ümitli olası gelmiyor. Ben Türkiye?ye pazartesi günü geldim. Türkiye?de göreceğim şeyler hakkında aşağı yukarı bir fikrim vardı. Aradan 48 saat geçti, Türkiye?de olup biten hiçbir şeye anlam veremedim.”

Jose Saramagoİlk kitabını 25 yaşında yazan Saramago, bunu takip eden 26 yıl boyunca hiçbir şey yazmadı; “Söyleyeceğim bir şey yoktu,” diye açıklıyor sessiz dönemini. 1970’lerin sonunda, yani sözleri bir bir ortaya saçılmaya başladığında da kendini alamadı ve aralarında ‘Ressamın Elkitabı’ (1977), ‘Kısırdöngü’ (1978), ‘Umut Tarlaları’ (1980), ‘Baltasar ve Blimunda’ (1982), ‘Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl’ (1984), ‘Yitik Adanın Öyküsü’ (1986), ‘Bilinmeyen Adanın Öyküsü’ (1988) ‘Lizbon Kuşatması’nın Tarihi’ (1989), ‘İncil’deki İkinci İsa’ (1991), ‘Körlük’ (1995) ve ‘Bütün İsimler’in (1997) bulunduğu kitaplarını yazdı.

Jose Saramago ve “Körlük” 1922 Portekiz doğumlu Jose Saramago, orta halli bir ailede yetişmiş, öğrenimini gece okuluna giderek tamamlamış, ve politik görüşlerinden ödün vermeyen bir yazar. Portekiz hükümetinin kendisini susturma girişimleri nedeni ile ülkesini terkederek Kanarya Adaları’na yerleşmiş. Nobel’i kabul konuşmasında hükümetleri ve büyük firmaları insan hakları üzerine duyarsız kalmakla suçlayan Saramago, bu ödülü edebi bir başarı olarak değil, Portekiz dilinde yazan yazarların eserlerine gösterilecek ilgi nedeniyle önemsiyor. Saramago’nun ilk kitabını 1977 ‘de yayınladığını görüyoruz. 1982’de yazdığı “Baltasar and Blimunda” ile uluslararası üne kavuşurken, 1995 yılında, çarpıcı bir allegori taşıyan “Blindless”(Körlük) romanı büyük etki yaratmış. Türkiye’de basılan ilk Saramago kitabı, onun son romanı olan “Bütün İsimler”. Önümüzdeki yıl tamamlıyacağını söylediği “The Cavern” (Mağara) da, yine allegorik bir çalışma; modern bir Platon uyarlaması…

Romanın tanıtımına, tekniğine ve edebiyattaki öncüllerine geçmeden önce, keyifle okunan, ve Hitckok’un gerilimini aratmayan öyküsünden söz etmek istiyorum: Büyük bir kentte aniden başlayan bir körlük salgını, hastalananlar ve onlarla temas edenlerin karantinaya alınmasına neden oluyor. Bunun için seçilen mekan ise bir akıl hastahanesi. Böylelikle, Foucolt’un metinlerine, “normal” olmayanın tecrit edilip ötekileştirilmesine bir gönderme yapıyor Saramago.

Bundan sonrası ise tam bir kabus, gerçek bir dehşet ve gerilim öyküsü; güçsüz olanın yemeksiz ve yataksız kalışı, tiksindirici bir pislik, körler arasında başlayan çekişmeler, çeteşelen gurupların uyguladığı şiddet, kadınlara yönelik saldırılar, üçüncü dünya demokrasilerine özgü hükümet bildirileri, akıl hastahanesiyle dış dünyayı birleştiriyor. Kentte herkesin bu hastalığa yakalanmasıyla evlerine dönen körler, bu kez de her şeyin karmakarışık olduğu bir şehirde yaşamak için mücadele etmek zorunda kalıyor, yiyecek ve su probleminin yaşandığı kentte, bir yandan insanlar diğer yandan köpekler sürüler halinde dolaşıp, birbirlerini yeme fırsatını kolluyorlar.

Saramago’nun Dünyası Öyküyü yalnızca göründüğü gibi okumak bile huzursuz ediyor insanı, ama, çok katmanlı bir metin bu. Kurmacalığını apaçık sergilemekten, bu beyaz körlüğün hiç bir bilimsel açıklaması olamıyacağını ifade etmekten, hatta bazı karakterlerin ağzından olup bitenlerin simgesel olduğunu belirtmekten çekinmiyor yazar. Yani, gerçeküstü bir kurmaca olduğunun altını çiziyor, zaten okuyucuyu sarsan şey de, bu gerçeküstü dünyanın ne kadar gerçek olduğu düşüncesi. Hastalık başlayınca yapılan “hükümetimiz sorumluluğunun kesinlikle bilincindedir(…) hakkı ve görevi olarak gördüğü şeyi, yani halkı koruma görevini enerjik biçimde yerine getirmek zorunda olduğu için üzgündür, içinden geçtiğimiz kriz dönemi, vs., vs.” tarzında açıklamalar, her üçüncü dünya ülkesi askeri diktatörlüğüne uygulanabilir. Hastaların tecriti de, geçmişte cüzzamlılara, zencilere, yahudilere, komunistlere, kısaca “ötekilere” yapılanların, onları dışlayarak tahakküm kurmanın meteforuna dönüşüyor. Bu saçma dünyada, kişiye kendisini özneymiş gibi hissettiren isimlerin bir yanılsama olduğunu vurgular biçimde, öyküdeki hiç bir karakterin ismi yok. Yalnızca sıfatları ile tanıyoruz onları.

Marxist olduğunu söyleyen yazarın, romanı hayatın “büyük anlatısı” olarak gören geleneksel Sosyalist gerçekçi akımla ?uslup ve ele aldığı tema açısından- herhangi bir bağı yok. Onun tarzı için bir geçmiş ararsak Kafka’ya, bu roman özelinde belki de Camus’e dönmek gerekir. Aniden baslayan ve aniden geçen körlük salgını ile, Camus’nün “Veba”sı benzer bir allegoriyi taşır. Her iki salgın da faşizm belasını simgelemektedir. Yalnızlık, yolunu şaşırmışlık, arayış, saçma yaşamın doğallığı, kısaca, Kafka dünyasının ana temaları başta Camus olmak üzere pek çok yazar tarafından kullanılmıştı. Ancak, Kafka’nın asıl anlamı yazma tekniğindeydi. Anlattığı o akıl almaz öyküleri, en olmadık zamanda yaptığı ayrıntı aktarımlarlarıyla gerçeklikle bağlayan Kafka’nın ironisi, bir şatoyu, bir davayı ve böcekleşmiş bir bedeni, anlamlı metaforlara dönüştürür.

Saramago da bu zor anlatım tekniğini seçmiş. Her karakter, her eylem ve her ayrıntı göründüğünden farklı anlamlarla yüklü. Mesela, romanın tek görebilen kişisi bir kadın ve suskun aydınları simgeliyor. Yükleneceği sorumluluğu kaldıramıyacağını düşünerek sağlıklı olduğunu, görebildiğini uzun süre gizleyen kadın, sonunda silaha sarılmayı seçer ve hiç değilse yakınındakileri kurtarır. Bütün bu söylediklerim elbette kişisel yorumlarım, çünkü okuyucuya kesin bir şey göstermiyor, ima ediyor Saramago! Buradaki imacı yaklaşım, yaşamın başka sunumlarını sorguluyan daha yukarıdan bir sunum gibi işlerlik kazanmış. Böylesi bir yaklaşımda olabilecek bir aksama, öyküyü didaktik bir havaya sokup, gerçekleri deklare eden çıplak ideolojiye dönüşebilirdi. Yazar, esprili diliyle gelmiş işin üstesinden.. Yine Kafka tarzında, mekan tanımlarında gothic bir atmosfer yaratıyor Saramago.

Öykünün geçtiği mekan bir akıl hastahanesi. Yazar, görmeyenlerin çaresizliğini de işin içine katarak, koridorları dehlizlere, insan dışkıları ve cesetleri ile kaplı tiksindirici bir atmosfere, kısaca, bu mekanı bir cehenneme çevirmeyi ve görselleştirmeyi başarıyor. Bu karanlık mekanlarla kaplı dünya, gerçekliğin olumsuzlanmasının temsili olmuş, ve Saramago’nun, gerçeğin olumsuzluğu duygusunu uyandırarak sorguladığı şey, bu dünyanın ne kadar insana ait bir dünya olduğudur. “Neden kör olduk, sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. Gördüğü halde görmeyen körler” sözleri ile sona eriyor roman, başka mekanlarda ve başka zamanlardaki diğer gördüğü halde görmeyenleri, en çok da yaşadığımız coğrafyayı düşündürterek…

Süt denizinde kulaç atmak – Murat Özer
(09/09/2011, Radikal Kitap Eki)
1998?de aldığı Nobel Edebiyat Ödülü bir yana, José Saramago?yu Portekiz topraklarından çıkan en büyük yazar olarak tanımlamak yanlış olmaz sanırız. Komünizmle şekillenmiş politik bakışını ya da ateist söylemini eserlerine ustaca yansıtan yazar, alegorinin hasını önümüze getiren metinleriyle okuru nefes almadan düşünmeye iten bir edebiyat adamı. Romanlarının yanı sıra oyunlarıyla da tanınan Saramago, ilk romanını 1947?de yayımlamasına rağmen, yoğun olarak 1970?lerden 2000?lere kadar geçen dönemde üretmiş, önemli eserlerini de bu yıllarda kaleme almıştır. ?Körlük?, José Saramago?nun geç dönem romanlarından biri olmasıyla birlikte en önemli metinleri arasında kendine yer bulur. 1995?te yayımlanan roman, yazarın alegoriyle alışverişinin en çarpıcı uzantılarından biridir. Saramago?nun ?anarko-komünist? bakışını ilk elden okura aktaran ?Körlük?, bir yandan da apokaliptik atmosferiyle dikkat çeker. Karakterleri içine soktuğu ?durum?, insanlığın hem çöküşünü hem de yükselişini önümüze getirir. Bu ikilemse romanın temelini oluşturur. Hikâye, bir adamın trafik ışıklarında arabasındayken kör oluşuyla başlar. Bu ?nedensiz? körlük, kısa zamanda bir ?salgın?a dönüşür ve herkesin kör olacağı bir sonuca doğru ivmelenir. Kendilerini bir ?süt denizi?nde gibi hisseden körler, karanlığa gömülmezler, aksine sonsuz bir beyazlığın içine çekilirler. Otorite tarafından bir akıl hastanesine kapatılarak karantina altına alınırlar. Burada yaşananlarsa insanlığın kendisiyle imtihanı gibidir. İnsanın iyicil ve kötücül halleri amansız bir savaşa girer bu karantina sırasında; bir yandan pislik ve yozlaşmışlık hüküm sürerken, öte yandan da ?onurlu? yaşamın ipuçları kendini gösterir. Cinayet, tecavüz, fırsatçılık, nefret bir yanda yükselirken, diğer yanda da dayanışma, koruyup kollama, paylaşma, sevgi vardır. Ama her şey bir ?kargaşa? içinde gerçekleşir. İçeride de dışarıdaki gibi ?haksız? bir otorite kurulur, halkına istediğini istediği gibi, istediği kadar veren. Bu duruma başkaldırmaksa kaçınılmazdır. Nihayetinde ?son savaş?la otorite ortadan kaldırılır ve bireyin özgür iradesi devreye girer, birey hakkını kendisi koruyacaktır artık… ?Körlük?ün hikâye kurgusu içinde en dikkat çekici nokta, herkesin körleştiği bir atmosferde gözleri gören sadece bir kişinin olmasıdır. Hikâyede ?doktorun karısı? olarak tanımlanan bu karakter (ki hikâyedeki hiçbir karakterin adını bilmeyiz), bir ?kurtarıcı?, ?yol gösterici? olarak kendini hissettirir. İyicil özelliklerini kaybetmeyen bir gruba önderlik eden doktorun karısı, ?cehennem?i görmesi için ?sağlam? kalmıştır belli ki. Cehennemi görüp, buradan çıkış yolunu da o bulacaktır nihayetinde. İnsanın dibe vuruşunu görecek, buna rağmen ?insana olan inancı?nı kaybetmeyecek ve ?umut?a açılan kapının tokmağını çevirecektir… José Saramago, ?Körlük?le insanoğlunun ?görmeyi unutan? ruh halini deşifre eder bir bakıma. Zaten körleşmiş olan insanlık, bu salgınla içindekini görünür kılar, yozlaşan karakterini kolayca dışavurabileceği bir ortam yaratır. İçindeki ?ilkel? açığa çıkar böylece, tüketim toplumlarının her türlü deformasyonu kendini gösterir. İnsanın yeniden yükselişi için dibe vurmanın gerekliliğini haykırır Saramago bu metinle. Bunun için kör olmanın gerekmediğini, gördüğümüzü yorumlayabilmenin yeterli olacağını da…

Romanın ?monolog? havası yok
Saramago?nun her yerde ve hiçbir yerde geçen apokaliptik romanını sinemalaştırmanın zorluğuna göğüs germeye karar veren Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles, ?Körlük?ün beyazperde uyarlamasında kısmî bir başarının altına imzasını koyar. Sinemacı, yazarın metnindeki ?monolog? havasını filmine yansıtamaz, yansıtması da çok zordur. Bunun yerine, romanda yaşananları birer birer canlandırma yöntemini tercih eder. Kör olma durumunu da görsel kimi numaralarla seyirciye hissettirmeye çalışır, görüntüyü flulaştırır ya da ?yanlış? kamera açıları kullanır. Bunlar kısmen işe yarar, ancak genel toplamda filmi kurtaracak hamleler olamazlar. Meirelles?in filmi, Saramago?nun metninden sıyrılacak kurnazlıklara başvurmasa da, romandaki ?kirlilik?in alçak tonda yansıdığını görürüz burada. Saramago, körlerin yaşadığı durumu anlatırken, çevreyi öyle ince ayrıntılarla betimler ki, kendinizi pisliğin içinde hissedersiniz. Oysa filmde bu biraz yontulmuştur, hem çevresel faktörlerin hem de grafik şiddetin yumuşatıldığını görürüz. Haliyle etkiyi de sınırlar bu durum. ?Körlük?te şu durumun da etkisi büyüktür: Saramago?nun romanını okuduğunuzda bunun ?kanlı canlı? olarak karşınıza gelmesini istemezsiniz. Ne ülke ne kent ne de karakter isimleri vardır romanda, herhangi bir ?gerçeklik? üzerine oturmaz bu metin. Meirelles?in filminde bunların ?görünür? kılınması, bize de bir tür ?yabancılaşma? efekti olarak yansır, olmaması gerekenin olduğunu hissettirir. Kısacası, bu filmin çekilmemesi gerektiğini düşünürüz. Romanın ?monolog? havasının da bunda etkisi yadsınamaz ölçüdedir. Bu filmi, örneğin Derek Jarman?ın ?Mavi?sindeki (Blue) gibi, ?süt beyazı? bir ekranda bir ses aracılığıyla izleseydik (dinleseydik) daha etkili olurdu kuşkusuz. Ete kemiğe bürünebilecek bir hikâye değil bu çünkü. Her ne kadar benimseyip sevmesek de, Fernando Meirelles?in çabasına saygı duymak kaçınılmaz. Julianne Moore başta olmak üzere oyuncu kadrosunun çabasına da öyle. Giderek ?körleşen? insanoğlunun dibe doğru hızla yol alışına yedinci sanat aracılığıyla dikkat çekmesi de yabana atılır bir şey değil sonuçta. Sözün özü, körlüğe teslim olmamak gerek ve o körlüğü tetikleyen otoriteye… Not: ?Körlük?ün DVD?si raflarda.

“Kitap Zamanı” adlı yayının 17. sayısında MuhabirAli Pektaş’ın Jose Saramago ile yaptığı söyleşisi.
Bilgelik, dünyadaki gösteriden mutlu olabilmektir.

1998 Nobel Edebiyat Ödülü?nün sahibi, ünlü Portekizli romancı , geçtiğimiz günlerde İstanbul?daydı. Ülkemize gelen Saramago, bir haftalık ziyareti boyunca; kitaplarını imzaladı, bir söyleşide okurlarıyla buluştu, vakit buldukça İstanbul?u gezdi. İsveç Akademisi, eserlerinin hayal gücü, sevecenlik ve ironiyle dolu olduğunu ve bu sayede anlaşılması zor gerçekleri kavramamızı sağladığını belirterek Nobel Ödülü?ne değer görmüştü yazarı. Yaklaşık 15 kitabı Türkçeye çevrilen Saramago, ülkemizde tanınan bir isim. Son olarak ?Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş? adlı kitabı dilimizde yayımlanan Saramago ile bir yat gezisi sonrasında konuştuk. Usta romancı, dünyanın kötüye gidişinden Pessoa?ya, demokrasiden Avrupa Birliği?ne kadar birçok konuda sorularımızı cevapladı. Şimdi, okumanın bir azınlık işi olduğunu söyleyen bu sıra dışı yazara kulak veriyoruz:

Kendinizi 1979 yılından sonra yazarlığa adadığınızı söylemiştiniz. Bu çok önemli kararın altında yatan en önemli etken neydi? 1974?te büyük bir değişim yaşandı Portekiz?de. 1975?te de karşı devrim denebilecek bir hareket meydana geldi. Ben bu karşı devrimde işimi kaybettim. Siyasi hayatta yer aldığım için yeni tesis edilen güç odağı beni işimden etti, sokağa attı. O dönemde yazar olarak hayatımdaki en önemli kararı aldım. İş aramadım ve yazar olarak hangi noktaya kadar gidebileceğimi araştırdım. Birkaç yıl tercüme yaparak hayatıma devam ettim, bu arada da bir yazar olarak yolumu aradım. 1977 yılında ?Ressamın Elkitabı?nı yazdım. 1980 yılında köylüleri konu alan bir romanım yayımlandı. 1982 yılında 60 yaşındaydım, ?Baltasar ve Bilimunda? yayınlandı. O günden sonra yazarlık daha ağır basmaya başladı. Ben yeni dönem yazarların içinde bir ihtiyarım aslında. 25 yılda Nobel?i kazandım.

Nobel?i aldığınız yıl, 1998?de, ?Bütün İsimler? adlı romanınız Türkçeye çevrilmişti. Bu romanda bir tür ?psikolojik otopsi? yapıyordunuz ve bir ?iç sıkıntısı?nı içten içe duyuyordu okur… Bu iç sıkıntısı, iyi edebiyat için bir gereklilik midir? Otopsi yapmak için bir şeyin ölmüş olması gerekir. Orada nüfus işlerine bakan bir memurun hayatını anlatmıştım. Esasında benim bütün kahramanlarım mütevazı insanlardır. Sanki önlerinde ciddi bir gelecek yokmuş gibi, öyle gelmiş öyle gidecek insanlar. Tabii büyük bir gelecek beklemiyor onları; ama herkesin bir geleceği var. Romanda anlattığım, bir memurdu. O insanın başına hayal edemeyeceği şeyler gelir. Bir gün nüfus idaresinde kayıtlara bakarken ölmüş bir kadının kaydına rastlar ve onun kim olduğunu merak eder. ?Aman bana ne canım, kimse kim? diyeceğine araştırmaya başlar. Derken beklemediği şeylerle karşılaşır. Esasında bir aşk kitabıdır bu roman. Kahraman bilir ki o kadın ölmüştür. Bana göre işin içinde aşk olmasa kadınla o kadar ilgilenmezdi. Bu benim görüşüm; ama okurlar başka şeyler düşünebilir.

Nobel?i aldıktan sonra yazı hayatınızda değilse bile özel hayatınızda bir şeyler değişti mi? Hayır özel hayatım değişmedi; ama kamuoyundaki duruşum değişti. Baksanıza, Orhan Pamuk?un kamuoyu önündeki hayatı değişmedi mi? Ama özel hayatı değişmedi. Ben Nobel?i almadan önce nasılsam şimdi de öyleyim. Ne bomboş bir insanım, ne çok kibirliyim ne de başkalarına üstünlük taslarım. Hiç böyle huylarım yoktur. İşimi yaparım. Yaptığım işi İsveç Kraliyet Akademisi Nobel?e değer buldu. Bu ödülden sonra çalışmaya devam ettim, bir şezlonga uzanıp yatmadım. Uzanıp da bir keyfini çıkarayım demedim. Neyi adalete daha yakın bulduysam hep onlara yakın durdum. Yani bir şey değişmedi.

Portekiz?de düzen karşıtı bir yazardınız. İspanya?da yaşadınız bu yüzden. Ama Nobel?i alınca Portekiz?de de yüceltildiniz. Ben Komünist Partisi?nin aktif bir üyesiyim. 1922?de doğdum. 1926?da Portekiz?de bir askeri hareket ortaya çıktı ve yavaş yavaş Portekiz?i faşizme doğru götürdü. 1974 yılının Nisan ayındaki bir devrim sonucunda Portekiz?de faşizm yıkıldı. Ben diktatörlük döneminde, diktatörlüğe karşı elimden geleni yapıyordum. Onlara karşı faaliyetlerde bulunmaya çalışıyordum. Evet, hakikaten o zaman düzene karşıydım. 1974?teki devrime ben de katıldım. 1974?ten sonra Portekiz?de demokratik bir yaşam başladı denebilir. 1991 yılında ?İncil?deki İkinci İsa? adında bir kitap yayınladım. Kitap yasaklanmadı, sorun o değildi; fakat AB?nin bir roman ödülüne Portekiz adına aday gösterilmesine izin verilmedi. Memleketimde demokrasi vardı; ama bu demokratik hükümet benim kitabımın aday gösterilmesine izin vermedi. Öne sürdükleri gerekçe şuydu: Kitap, Portekizli Katoliklerin hislerini incitebilir. Diktatörlük döneminde zaten birçok şeyin yasaklanmasına, birçok faaliyetin önüne geçilmesine alışmıştık. Ama demokrasinin içinde böyle bir şeyle karşılaşınca buna tahammül edemedim ve bu yüzden Kanarya Adaları?na göç ettim. Bir ayrıntının üzerinde durmak istiyorum: Ben vergilerimi Portekiz?de ödedim. Benim sorunum halkımla değildi, halkı idare eden hükümetle idi. Demokrasinin bazı yerlerdeki uygulanış tarzı hoşuma gitmez, hâlâ da gitmiyor. Nobel?in benim için siyasal bir anlamı yok. Dünyada bilinen en önemli edebiyat ödülüdür. Demek ki benim çalışmalarıma değer verilmiş. Öyle bir ödül ki bu artık bunu aldığınızda daha öte bir şey düşünmüyorsunuz. Ben Nobel ödülünden sonra başka hiçbir ödülü kabul etmemeye karar verdim. Başka ödülleri kabul etmenin bir anlamı yok.

Yapıtlarınızda ?suskunluk? kavramının özel bir yeri/anlamı var gibi. Bunu edebî bir tavır olarak mı görüyorsunuz? Bilgeliğin son noktası susmak mı? Eserlerimde bir suskunluk olabilir: ama bu bir kabulleniş ya da vazgeçişin suskunluğu değildir. Eserlerimde daha çok mücadele ve karşı çıkış vardır. Romanlarımdan birisinde köylü kesiminin mücadelesini ele aldım. Bilgeliğe gelince, ?Ricardo Reis?in Öldüğü Yıl?da ?Dünyadaki gösteriyle mutlu olabilmek bilgeliktir.? demiştim. Bunu ben daha önce okumuştum bir yerde. Daha sonra yayımladım. Ondan sonra Ricardo?nun öldüğünü yazdım. Bunun tersini kanıtlamaya çalıştım. Ama benim kendi kişisel hayatım, bir yazar olarak, bir siyasal mücadele ve direniş öyküsüdür.

Ateist olduğunuzu biliyoruz. Yaşlandıkça, Tanrı gerçeğiyle yüzleşmenin niteliği değişiyor mu? Yazmayı tanrıtanımaz bir yaşam içinde kurtuluş olarak mı görüyorsunuz, oyalanma olarak mı? Evet ateistim. Benim Tanrı algılayışım diye bir şey yok. Neden kurtulayım ki? Neyin kurtuluşu olarak göreyim ki? Ruhumu mu kastediyorsunuz? Benim ruhum yok ki. Nedir bu ruh dediğiniz? Ben neysem her şey kafamın içinde. Kafamızın içinde olanlar bizim dünyayı algılamamızı sağlıyor. Benim dünyayı ve kâinatı algılayışımın içinde Tanrı?ya yer yok.

Körlük adlı romanınızda aniden başlayan ve aniden geçen körlük salgını ile, Camus?nün ?Veba?sı benzer bir alegoriyi taşıyor. Her iki salgın da faşizm belasını simgeliyor. Yalnızlık, yolunu şaşırmışlık, arayış, saçma yaşamın doğallığı, kısaca, Kafka dünyasının ana temaları. Bu anlamda Camus ve Kafka?ya sizin yazarlarınız diyebilir miyiz? 20. yüzyılın en önemli yazarları bunlar. Kafka?yı kim beğenmeyebilir ki? Camus?yu kim beğenmez? Ama ben benzerlik görmüyorum. Belki Kafka ile ilgili bazı çağrışımlar olabilir. Dünyadaki toplumun içinde yaşadıkları hal ile ilgili sıkıntıları yazmışız. O açıdan benzeşebiliriz.

?Körlük? romanı gibi unutulmaz bir toplumsal hicvin yazarı olarak size şunu da soralım: Dünya nereye gidiyor? Körlük sürüyor mu? Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum. Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında. Sonuç felaket, felakete kadar gider bu iş. Hiçbir iyileşme ümidi görmüyorum. Orada, burada bazı ilerlemeler kaydedilebilir. Ama hayata yeni bir anlam kazandırma konusunda hiçbir emare yok. Bir de öylesine zıtlıklar var ki, insanın gelecekten ümitli olası gelmiyor. Ben Türkiye?ye pazartesi günü geldim. Türkiye?de göreceğim şeyler hakkında aşağı yukarı bir fikrim vardı. Aradan 48 saat geçti, Türkiye?de olup biten hiçbir şeye anlam veremedim. Türkiye?de birbiriyle anlaşamayan, aykırı yönde kürek çeken güç odaklarını anlayamadığımı söyleyebilirim. Bakalım seçimlerde ne olacak! Korkarım, seçimler durumu düzeltemeyecek, hatta tersine durumu daha da karmaşık kılabilir.

Büyük kalabalıklar halinde yaşayan insanların hiçbir ortak yönleri yokmuş gibi davrandıkları bir dünyayı anlatıyorsunuz hep? Sebebi nedir bu yabancılaşmanın? Gittikçe artıyor mu yalnızlığımız? Yalnızlık ve yabancılaşma artıyor. Biz ötekini tanıyabilseydik, kendimiz gibi tanıyabilseydik, yükümlülükleri de olan, hakları olan biri gibi görseydik, ben diğerine saygı duysaydım, o da beni saysaydı, herkes kendi inancını, düşüncesini sürdürebilseydi… O zaman anlaşabilirdik! Bu bireysel anlamda olabilir; ama büyük kitleler söz konusu olduğunda bunun olması zor. En önemli sebebi şu: Kitleleri yönetmek kolaydır, onları bir yöne sevk edebilirsiniz. O zaman o kitlenin içindeki bireylerin birçoğu da normalde bireysel olarak yapmayacağı şeyleri yapmaya koyulur. Neden ?öteki? benim düşmanım olsun ki? Neden bunu kabulleneyim? ?İnançsızlara ölüm? diyerek yaşayamayız ki! Şimdi bazıları, ?kâfirlere ölüm? diyor. Niye ölsün kâfirler? Hiçbir çocuk, bebek boynunda bir dini simge ile doğmaz. Mesela, hiç boynunda haçla doğan çocuk yoktur. Yeni doğmuş çocuklar özgürdür. Bir bebek doğar, henüz vicdanı ve benliği gelişmemiştir, işte en özgür olduğu an o andır. Büyüdüğü zaman çevresi onu başka bireylere benzetmeye başlar. Yahudi ise sinagoga, Hıristiyansa kiliseye, Müslümansa da camiye götürürler. Peki bunun anlamı nedir? Tanrının varlığına inanıyorsanız birliğine de inanmalısınız. Tanrı bir tanedir. Onun tanrısı bunun tanrısı diye bir şey yoktur. Tanrı varsa bence bir tanedir. Herkesin kafasında farklı Tanrı olduğunda, başka insanları ?öteki? ilan ediyoruz. Bu denli birbirine yabancılaşan insanların yaşadığı dünyada edebiyatın işlevi ne olacak? Yok yok, edebiyat dünyayı değiştirmez. Tersine, dünya edebiyatı değiştirir. Çok şükür ki böyle oluyor çünkü bu, edebiyatın canlı bir varlık olduğunu gösterir. Yazarların da diğer bütün insanlar gibi hayat hakkında farklı görüşleri vardır. Fark şudur: Yazarların bir yeteneği vardır ve bunu yazıya dönüştürürler. Okurlar da onlara katılırlar ya da katılmazlar. Ama dünyayı kurtaramayız!

Portekiz?de bir kütüphane toplantısında yaptığınız konuşmada, ?Okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak. Herkesten okuma arzusunda olmasını istemeyeceğiz? dediniz. Okuma arzusunun teşvik edilmeye çalışılmasıyla ilgili ?bunun bir değeri olmadığı ve yararsız olduğu? görüşünüz insanları şaşırttı. Bu ifadenizin temelinde hangi düşünce var? Doğru değil mi azınlığın okuduğu? Ben olanı anlattım. Okurlar azınlıkta. Mesela Türkiye?de kitaplar kaç basar? Son kitabım iki bin basılmış. Türkiye?de yaklaşık 70 milyon insan var. İstanbul?da 17 milyon insan var. 17 milyon insan için bir kitap iki bin basılıyor. Şimdi kalkıp da kimse okumanın azınlık işi olmadığını söylemesin. Şimdi iki binlik baskıyı 20 bine, 2 milyona çıkarırsanız, ben bu olmaz demiyorum. Ben teşvik edilmesine karşı değilim, yoksa yaptığım işe karşı çıkmış olurum. Okumanın yaygınlaşması için milyonların harcanması gerekiyor. Ama böyle çalışmaların çoğundan bir sonuç elde edilemiyor. Sanırım sorun ilköğretimde. İşin orada son derece sıkı tutulması gerek. Çoğu insanlar üniversite sıralarında bile ciddi anlamda okuma yazma bilmiyor. Ama bu sorun üniversitenin sorunu değil. İlköğretimdeki eğitiminin kötü olması, insanın bütün geleceğini değiştirebilir.

İroni ve hayal neredeyse tüm eserlerinizde öne çıkan kavramlar. Bunun temelinde hayata bakışınız mı var? Tam kafamdan geliyor, kafamın içinden geliyor bütün bunlar; ironi ve hayallerim. Dünyaya bakıyorum, beynimle de yorumluyorum. Hayat tecrübem var, bir şeyler öğrendim bu hayattan. Gelecekle ilgili beklentilerim de kafamın içinde. Bununla resim de yapabilirsiniz, müzik de besteleyebilirsiniz, roman da yazabilirsiniz.

Gerçeküstü?ne karşı ?özel? bir merakınız olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır, gerçeküstü değil bu, ?Ricardo Reis?in Öldüğü Yıl? romanında örneğin. Ben buradaki karakteri gerçek bir insan olarak algılıyorum, var olan biri gibi. Ölü esasında, ama ben onu geri çağırıyorum. Geri döndüğünde içimizden biri oluyor. Ortada olmayan birileri gibi konuşturmuyorum. Fernando Pessoa var; yani öyle gerçeküstü hayaletler gibi değil, gerçek insanlar gibi ete kemiğe bürünüp konuşuyorlar. Türkçeye de çevrilen son kitabım ?Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş? son derece ironik bir kitaptır. İçinde mizah unsurları vardır. Ölüm ve yaşlılık üzerine yazılmış bir romandır. Başınıza gelecek en kötü şey ölümün yok olmasıdır.

Sizinle ilgili bilgi toplarken 5 ciltlik bir günlüğünüz olduğunu öğrendik. Henüz Türkçede yayımlanmadı günlüğünüz? Hâlâ günlük tutuyor musunuz? Günlüklerinizi bir ?edebiyat günlüğü? olarak mı kurguladınız yoksa kişisel hayatınızdan notlar şeklinde mi? 1993?ten 1997?ye kadar günlük tut-tum. Evet, bu günlükleri bir yazarın günlüğü olarak tuttum. Normal bir insanın özel şeylerini ve hislerini yazdığı günlükler değil bunlar.

Türk okur yazarı tarafından en iyi bilinen Portekizli şair Fernando Pessoa. Sizin de, Pessoa?ya ilişkin ?Ricardo Reis?in Öldüğü Yıl? adlı bir romanınız var. Bir Lizbonlu olarak dilinizin büyük ustası Pessoa ile nasıl bir bağ kurarsınız aranızda? Çok önemli bir şair. Ben onun çok iyi bir okuruyum. Ama onunla başka bir ilişkim daha var: Benim ilk tanıdığım Pessoa soyadlı şair Fernando Pessoa değildi Ricardo Reis?ti. Ben de gençtim o zamanlar, gerçekten Ricardo Reis diye bir şair var zannederdim. Okuduğum şiirlerin ona ait olduğunu düşünürdüm. Birkaç yıl sonra Ricardo Reis diye birinin olmadığını, bu şiirlerin Fernando Pessoa?ya ait olduğunu öğrendim. Fernando Pessoa?nın eserlerinden biri beni çok etkilemişti. O zaman 18-19 yaşlarındaydım. Şöyleydi: Bilge insan hayatın gösterisiyle mutlu olan insandır. Bambaşka fikirler vardı kafamda ve o zaman fark ettim ki gerçek bilgelik o gösteriyi izlemekten geçmiyordu. Aradan çok seneler geçti. Dünyanın gösterisini seyretmenin yeterli olmadığını ortaya koymak için ?Ricardo Reis?in Öldüğü Yıl? kitabını yazdım. Ben işte o zaman Ricardo Reis?e sormaya karar verdim. Gerçekten dünyanın gösterisini seyretmenin bilgelik olduğuna inanıyor musun? Eh, işte şimdi cevabını görüyorsunuz. Hadi buyurun bakalım dünyanın gösterisi! Bu ne çeşit bir bilgeliktir?

Correria Della Sera?daki yazınızda ?Orhan Pamuk gibi bir yazar, ölüm tehditleri nedeniyle Türkiye?yi terk etmeye zorlandıysa, ortada kaygı verici şeyler var. Asya?yı içimize mi sokacağız? Herkes Avrupa mıdır? Türkiye nasıl Avrupa olabilir?? demiştiniz. Hâlâ aynı fikirde misiniz? Evet, aynı fikirdeyim. Buna inanıyorum, hem de çok basit bir nedenle: Türkiye?nin Avrupa olması gerekmiyor ki! Türkiye?nin Avrupa olmaya hiç ihtiyacı yok. Türkiye büyük bir ülke. Her şey burada doğdu zaten, büyük bir medeniyetiniz, kültürünüz var. Avrupa ile harikulade ilişkileriniz olabilir. Ticari, kültürel olarak her türlü ilişkiyi tesis edebilirsiniz. AB?ye girmek size hiçbir şey kazandırmayacak ki! Buraya herkesin hoşuna gidecek şeyler söylemeye gelmedim. Söylediklerim bazılarının hoşuna gitmeyebilir: ama ben düşündüğüm şeyi dile getiriyorum.

Eylemlerde ön sırada Kitaplarında, hükümetlerin politikalarını ve insanların/halkların duyarsızlığını, iktidar karşısındaki tavırsızlığını ve iktidar odakları yaratma konusundaki heveslerini, zengin bir dil ve neredeyse erişilmez bir ironiyle eleştirdi Saramago. Aynı zamanda politik tavrıyla da dikkat çekti. 1969’da Komünist Parti’ye katıldı. Saramago, bugün de kritik noktalarda çıkıyor karşımıza: İsrail’de, Filistin sorununa karşı çözüm arayışında ya da Amerika’nın Irak’a saldırısının yıldönümü nedeniyle gerçekleştirilen protesto eylemlerinde. Hatta, Uluslararası Yazarlar Meclisi’nin girişimiyle Filistin sorununa karşı barış çağrısında bulunan yazarlar arasındayken, İsrail’deyken, Filistin’de yaşananların Auschwitz toplama kampını anımsattığını söyledi ve bunun üzerine hem İsrailliler hem kendi kitabının İsrail’deki çevirmeni Prof. Menahem Peri tarafından eleştirildi. Peri, kitaplarını bizzat İbraniceye çevirdiği ve tavrını/tarzını bildiği Saramago’nun bu ifadesi karşısında afallamış görünüyordu; zira “Onun, soykırımın ne olduğunu anlamaması beni şaşırttı,” demişti.

Eserleri Şiir Os poemas possiveis (1966) Provavelmente alegria (1970) O ano de 1993 (1975) Öykü Objecto quase (1978) / Kısırdöngü, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001) Roman Terra do Pecado (1947) Manual de Pintura e Caligrafia (1977) / Ressamın El Kitabı (Can Yayınları, 1999) Levantado do Chão (1980) / Umut Tarlaları (Can Yayınları, 2003) Memorial do Convento (1982) / Baltasar ve Blimunda, (Gendaş Kültür, 2000) O ano da morte de Ricardo Reis (1984) / Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl (Can Yayınları, 2003) A jangada de pedra (1986) / Yitik Adanın Öyküsü, (Merkez Kitaplar, 2006) História do cerco de Lisboa (1989) / Lizbon Kuşatmasının Tarihi, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004) O evangelho segundo Jesus Cristo (1991) / İsa’ya göre İncil, (Merkez Kitaplar, 2006) Ensaio sobre a cegueira (1995) / Körlük, (Can Yayınları, 1999) Todos os nomes (1997) / Bütün İsimler, (Gendaş Kültür, 1999) O conto da Ilha Desconhecida (1997) / Bilinmeyen Adanın Öyküsü, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001) A caverna (2000) / Mağara, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005) O homem duplicado (2002) Ensaio sobre a Lucidez (2004) As intermitências da morte (2005) / Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Merkez Kitaplar 2007

Denemeler Deste mundo e do outro (1971) A bagagem do viajante (1973) As opiniões que o DL teve (1974) Os apontamentos (1976) Viagem a Portugal (1981) Folhas políticas : 1976-1998 (1999) Discursos de Estocolmo (1999)

Günlük Cadernos de Lanzarote Vol. 1-5 (1994-1998, 5 cilt)

Oyun A noite (1979) Que farei com este livro? (1980) A segunda vida de Francisco de Assis (1987) In nomine Dei (1993) Don Giovanni ou O dissoluto absolvido (2005)

“Körlük” adlı romandan alıntı
“Bu sözlerle sarsılan ya da öfkesini daha fazla bastırmayı başaramayan erkeklerden biri birden ayağa fırladı, Başımıza açılan belanın sorumlusu bu herif, gözlerim görseydi onu şu anda öldürürdüm, diye kükredi, doktorun bulunduğunu sandığı yeri işaret ederek. İşaret ettiği yer konusunda fazla yanılmamıştı ama bu hareketi gülünç bir etki yarattı, çünkü suçlayan parmağını dramatik biçimde masum bir başucu masasına yöneltmişti.

Sakin olun, dedi doktor, bir salgın hastalık söz konusu olduğunda suçlu yoktur, herkes kurbandır, Yapmış olduğum gibi, iyiliksever görünmeye kalkmasaydım, onun evine gitmesine yardım etmemiş olsaydım, değerli gözlerimi şu anda yitirmemiş olacaktım, Kimsiniz siz, diye sordu doktor ama suçlayan adam yanıt vermedi, konuştuğuna pişman olmuş gibiydi. Bunun üzerine öteki erkeğin sesi işitildi, Beni evime götürdü, bu doğru, ama sonra, durumumdan yararlanarak arabamı çaldı, Yalan, ben hiçbir şey çalmadım, Evet efendim, çaldınız, Sizin külüstürü biri çaldıysa, o ben değilim, yaptığım iyiliğe karşılık, ödül olarak kör oldum, ayrıca tanıklar nerede, tanıklarınız var mı, Tartışma sizi hiçbir yere götürmez, dedi, doktorun karısı, araba orada dışarıda, oysa ikiniz de içerdesiniz, birbirinizle barışsanız iyi olur, burada birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu da unutmayın, Ben, burada onunla birlikte yaşamak istemeyecek birini tanıyorum, dedi birinci kör, siz ne isterseniz yapın ama ben gidip öteki koğuşa yerleşeceğim, bu herif gibi, bir körün arabasını çalabilecek tıynette bir serseriyle aynı yerde kalacak değilim, benim yüzümden kör olduğunu ileri sürüyor, iyi ki kör olmuş, bu kavanoz dipli dünyada biraz olsun adalet kaldığını gösterir bu.

Bavulunu kavradı ve tökezlememek için ayaklarını sürüyerek, boşta kalan eliyle boşluğu yoklayarak, iki yanında kötü yatakların dizili bulunduğu geçiş yoluna yöneldi, Koğuşlar nerede, diye ordu ama yanıtını işitemedi -zaten yanıt veren de olmadı-, çünkü birden, üzerine tekme tokat birinin yüklendiğini fark etti, başına gelen kötülüklerden onu sorumlu tutan ve öç almak için tehditlerini uygulamaya geçiren oto hırsızının saldırısına uğramıştı. Alt alta, üst üste, karyolaların bacaklarına çarparak dar aralığa yuvarlandılar, bu arada yeniden korkuya kapılan şaşı çocuk ağlayarak annesini istemeye başlamıştı. Doktorun karısı kavgayı tek başına ayıramayacağını bildiğinden, kocasının koluna yapışarak öfkeli kavgacıların boğaz boğaza debelendikleri aralığa götürdü. Kocasının ellerini yönlendirdi, kendisi de en yakındaki körle ilgilendi, kavgayı büyük güçlükle ayırabildiler. Akılsızca davranıyorsunuz, diye azarladı doktor ikisini de, burada kaldığımız süreyi cehenneme çevirmek istiyorsanız kavga etmeyi sürdürün, doğru yoldasınız, burada kendi başımıza bırakıldığımızı da anımsayın yalnız, dışarıdan hiçbir yardım gelmeyecek, söylenenleri duydunuz, Arabamı çaldı benim, diye homurdandı birinci kör, öteki körden aldığı darbeler yüzünden pestili çıkmış, iflahı kesilmiş durumda, Bırakın dalaşmayı, şu anda bunun ne yararı var, dedi doktorun karısı, arabanız çalındığı anda zaten onu bir daha kullanamayacak durumdaydınız, Evet, doğru, ama benim arabamdı o ve bu hırsız onu bilmediğim bir yere götürdü, Arabanız büyük bir olasılıkla bu adamın kör olduğu yerde duruyor, dedi doktor, Akıllı bir insansınız, doktor, orada öylece duruyor, dedi hırsız. Birinci kör, kendisini tutan ellerden kurtulmak ister gibi bir hareket yaptı, ama fazla zorlamadan, aşağılanmasının öcünü almakla arabasının geri gelmeyeceğini, geri gelse bile, yitirdiği gözlerini ona yeniden kazandırmayacağını anlamıştı sanki. Öte yandan hırsız tehditlerini sürdürüyordu, Buradan elini kolunu sallayarak çıkabileceğini sanıyorsan fena halde yanılıyorsun, Arabanı çaldım, tamam, arabanı çalan benim, oysa sen benim gözlerimi çaldın, söyle bakalım, hangimiz daha rezil, sen mi, ben mi, Kesin şunu, diye karşı çıktı doktor, burada hepimiz körüz, bunun için yakınıp durmadığımız gibi, kimseyi de suçlamıyoruz, Başkalarının derdi beni hiç ilgilendirmez, dedi hırsız, aşağılayıcı bir ses tonuyla, Başka koğuşa gitmek istiyorsanız, dedi doktor birinci köre, karım size yardımcı olabilir, yön bulma duygusu benimkinden daha güçlü, Fikir değiştirdim, burada kalıyorum. Hırsız, onunla alay etti, Yalnız başınıza kalmaktan korkuyorsunuz, hepsi bu, canavarlara yem olmaktan ödünüz patlıyor, Yeter artık, diye bağırdı, sabrı tükenen doktor, Yavaş ol doktor amca, diye homurdandı hırsız, burada hepimizin eşit olduğumuzu unutma, bana buyruk veremezsin, Buyruk verdiğim yok, bu adamı rahat bırakmanızı istiyorum yalnızca, Tamam, tamam, ama benimle dalaşmak için bahane aramayın, öfkem burnumdadır, tepem atınca da adamı katır gibi teperim, herkes gibi ben de uslu çocuk olabilirdim ama bağışlamasız bir adamım ben. Hırsız, hırçın el kol hareketleriyle biraz önce üzerinde oturduğu yatağı aradı, bavulunu yatağın altına itti, sonra seslendi, Ben yatıyorum, ses tonuna bakılacak olursa, Arkanızı dönün, soyunuyorum, demek istemişti sanki. Koyu renk gözlüklü genç kız şehla çocuğa, Senin de yatman gerekiyor artık, dedi, sen şu tarafta yatacaksın, gece bir şey istersen bana seslen, Çişimi yapmak istiyorum, dedi çocuk. Onu duyan herkeste birden ve ivedi olarak işeme isteği uyandı ve aynı şeyi onun sözleriyle ya da daha başka sözlerle düşündüler, Bir de o işi nasıl yapabileceğimizi bilebilsek, birinci kör, lazımlık olup olmadığına bakmak için eliyle yatağın altını yokladı, bu arada içinden, İnşallah yoktur, diyordu, çünkü ötekilerin önünde çişini yapmaya utanacaktı, onu göremezlerdi elbette, ne var ki çiş essi duyulur, gizlemeye pek olanak yoktur, erkekler, onlar en azından, kadınlara oranla farklı bir yöntem kullanabilirler, bu bakımdan daha şanslı sayılırlar. Hırsız, yatağının üstüne oturmuş söyleniyordu, Allah kahretsin, bu barakada insan nereye işeyebilir ki, Sözlerinize dikkat edin, yanımızda bir çocuk var, diye itiraz etti, koyu renk gözlüklü genç kız, Tamam nonoşum ama bir yer bulman gerekiyor, yoksa çocuk donuna yapacak.

Doktorun karısı, tuvaletleri bulmaya çalışacağım, dedi, şu taraftan burnuma bir koku geliyor gibi, Ben de sizinle geliyorum dedi, koyu renk gözlüklü genç kız, küçük çocuğu elinden tutarak, Oraya hep birlikte gitsek iyi olacak, dedi doktor, böylelikle, gerek duyduğumuzda hangi yolu izleyeceğimizi öğrenmiş oluruz, Kafanın içini okuyorum senin, diye düşündü oto hırsızı, ne var ki yüksek sesle, Ne zaman çişim gelse, sevgili karının beni işemeye götürmesini istemiyorsun, demeye cesaret edemedi. Bu düşünce, içerdiği gizli anlam yüzünden kamışının hafifçe sertleşmesine neden oldu, buysa onu şaşırttı, oysa kör oldu diye cinsel isteğin azalması ya da yok olması gerekmiyordu, Tamam, dedi sonunda, her şeyimi yitirmiş değilim, ölülerin ve yaralıların arasında paçayı kurtarmış biri çıkar nasıl olsa karşıma ve ötekilerin konuştuklarına kulaklarını tıkayarak, kendini düş dünyasına bıraktı. Ne var ki düş kurmasına fırsat tanımadılar, doktor, Arka arkaya durup kuyruk oluşturacağız, karım önden yürüyecek, herkes elini önündekini omzuna koyacak, böylelikle birbirimizi kaybetmeyeceğiz, diyordu. Birinci kör, ben bu herifle gitmem, dedi, arabasını çalan adamı kastediyordu kuşkusuz.

Birbirlerini bulmaya da, kaçmaya da çalışsalar daracık geçiş yerinde zorlukla hareket ediyorlardı, üstelik, doktorun karısı da gözleri görmüyormuş gibi hareket etmek zorundaydı. Sonunda sıra oluşturuldu, doktorun karısının arkasında şehla çocuğu elinden tutan koyu renk gözlüklü genç kız vardı, onun arkasında, ayağında iç donu, üzerinde bir triko ile hırsız, sonra doktor ve kuyruğun sonunda, şimdilik saldırılma tehlikesi içinde bulunmayan birinci kör. Kendilerine kılavuzluk eden kişiye güvenmiyormuş gibi, boştaki elleriyle havayı yoklayarak, geçtikleri yerlerde duvar, kapı kasası gibi destek alabilecekleri katı cisimler arayarak çok yavaş ilerliyorlardı. Koyu renk gözlüklü genç kızın arkasından giden hırsız, ondan gelen güzel kokuyla ve biraz önce kamışının kalkmasının anısıyla uyarıldığından olacak, ellerini daha yararlı biçimde kullanmaya karar vererek bir eliyle kızın saçlarının altından ensesini okşarken, öteki eliyle, peşrev yapmaya hiç gerek görmeden göğsünü kavrayıverdi. Genç kız bu küstahça davranıştan kurtulmak için silkindi ama adam ona sıkıca sarılmıştı. Bunun üzerine, ayağını çifte atar gibi şiddetle arkaya salladı. Ayakkabısının çivi gibi ince topuğu, hırsızın yumuşak ve çıplak baldırına saplandı, adam şaşkınlık ve acıyla bağırdı. Doktorun karısı arkasına bakarak, Ne oluyor, diye sordu, Sendeledim, diye yanıt verdi koyu renk gözlüklü genç kız, arkamdakinin canını yakmış olmalıyım. Bir yandan inlerken, öte yandan sövüp sayan ve yediği tekmenin yaptığı hasarı anlamaya çalışan hırsızın parmaklarının arasından kanlar akıyordu. Yaralandım, bu nonoş ayaklarını koyacağı yeri göremiyor, Ya siz, siz de ellerinizi nereye koyacağınızı bilmiyorsunuz, diye sertçe yanıt verdi genç kız. Doktorun karısı, ne olup bittiğini anladı, önce gülümsedi ama açılan yaranın pek de hafif bir yara olmadığını hemen fark etti, zavallı şeytanın bacağından aşağı kan süzülüyordu, oysa yanlarında ne oksijenli su, ne cıvalı krom, ne pansuman, ne bandaj, ne de mikrop öldürücü toz vardı, bunların hiçbiri yoktu. Sıra bozulmuştu, doktor soruyordu, Nerenizden yaralandınız, Şuradan, Şuradan nereden, Bacağımdan, görmüyor musunuz, nonoşun topuğu bacağımı deldi, Sendeledim, benim suçum değil, diye yineledi genç kız, ama hemen ardından, öfkeye kapılarak patladı, Bu salak beni elledi, beni ne zannediyor.

Doktorun karısı araya girdi, Şu anda yarayı temizleyip bantlamak gerekiyor, Peki, su nerede var, diye sordu hırsız, Mutfakta var, mutfakta su var ama oraya hepimizin gitmesi gerekmiyor, kocamla ben bu beyi oraya götüreceğiz, ötekiler bizi burada bekleyecek, fazla gecikmeyiz, Benim çişim geldi, dedi çocuk, Tut biraz, hemen geri geleceğiz. Doktorun karısı, sağa, sonra sola dönmesi, sonra da dik açı oluşturan uzun bir koridoru geçmesi gerektiğini biliyordu, mutfak en dipteydi. Birkaç dakika sonra, şaşırmış gibi yaparak durdu, geri döndü, sonra bağırdı, Ah, tamam, anımsıyorum, sonra dosdoğru mutfağa gittiler, daha fazla vakit yitirmemek gerekiyordu, yaradan çok kan akıyordu.

Başlangıçta, su çok kirli aktı, berraklaşması için beklemeleri gerekti. Ilık bir suydu, boruların içinde kokuşmuş gibiydi, bacağına su değince yaralı adam rahatlayarak iç geçirdi. Yaranın görünüşü iyi değildi, Şimdi bacağını nasıl bandajlayacağız, diye sordu doktorun karısı. Bir masanın altında, yer silmek için kullanıldığı anlaşılan pis bezler vardı ama onları bandaj yapmak için kullanmak büyük tedbirsizlik olurdu, Görünüşe göre, burada hiçbir şey yok, dedi kadın, arıyormuş gibi yaparak, Ama bu durumda kalamam doktor, kanın akması kesilmedi, yalvarırım size, yardım edin bana, biraz önce kötü davrandığım için beni bağışlayın, diye sızlanıyordu hırsız. Şu anda size yardım etmekteyiz, dedi doktor, sonra Sırtınızdaki trikoyu çıkarın, başka çaremiz yok. Yaralı adam homurdanarak trikonun kendisi için gerekli olduğunu söyledi ama çıkardı.

Doktorun karısı trikoyu hemen rulo haline getirerek adamın bacağına sıkı sıkı sardı, kollarını eteğiyle birleştirerek kaba bir düğüm atmayı başardı. Bunlar, bir körün kolayca başaracağı hareketler değildi ama kör taklidi yapmayı sürdürerek daha fazla zaman yitirmek istemedi, gelirken yolunu kaybetmiş gibi yapmakla rolünü fazlasıyla oynamıştı. Hırsız, durumu biraz anormal buldu, doğru mantık yürütülecek olursa, göz doktoru bile olsa bandajı onun yapması gerekirdi ama tedavi edilmesinin getirdiği avunma duygusu, içinde uyanan kuşkuları bastırdı, bunlar aklından gelip geçen belli belirsiz kuşkulardı zaten. Ötekilerin bulunduğu yere geri döndüler, hırsız topallayarak yürüyordu, doktorun karısı şehla çocukcağızın çişini tutamayıp donunu ıslattığını hemen gördü. Bunu birinci kör de, koyu renk gözlüklü genç kız da fark etmemişti. Çocuğun ayaklarının dibine bir çiş tabakası yayılmıştı, pantolonunun apış arasından hâlâ çiş damlıyordu. Doktorun karısı, hiçbir şey olmamış gibi, Haydi, gidip şu tuvaletleri bulalım, dedi. Körler, birbirlerini bulmak için kollarını kaldırarak hareket ettirmeye başladı ama koyu renk gözlüklü genç kız kendisini elleyen o küstah adamın önünde yürümeyeceğini baştan söylediğinden, bu yoklama harekâtına katılmadı, sonunda hırsız ile birinci kör yer değiştirdi, doktor da aralarına girdi ve kuyruk oluşturuldu.

Hırsız, daha görünür biçimde topallıyor, ayağını sürüyordu. Kuyruk içinde hareket etmek ona rahatsızlık veriyor, yarası da o kadar şiddetle ağrıyordu ki, sanki kalbi yer değiştirmiş, yaranın tam ortasına yerleşmişti. Koyu renk gözlüklü genç kız, çocuğu yeniden elinden tutmuştu ama çocuk yediği halt anlaşılmasın diye olabildiğince açıktan yürüyordu, doktor, Burası sidik kokuyor, diye homurdandığında, karısı onun bu izlenimini onaylamanın doğru olacağını düşündü, Evet, doğru, bir koku var. Kokunun tuvaletten geldiğini söyleyemezdi, çünkü tuvaletten henüz çok uzaktaydılar ve kör gibi hareket etmesi gerektiğinden, kokunun çocuğun ıslak pantolonundan geldiğini de söyleyemezdi.

Tuvalete vardıklarında, kadın erkek hepsi ilk rahatlaması gereken kişinin çocuk olduğunda birleşti ama sonunda erkekler ivedilik ve yaş durumuna aldırış etmeksizin pisuvarlara hep birlikte yöneldi, böyle bir yerde pisuvarların kolektif olması kaçınılmazdı, hatta kabinler de öyleydi. Kadınlar kapının önünde kaldı, onların kendilerini daha kolay tuttukları söylenir ama her şeyin de bir sınırı vardır, doktorun karısı bir süre sonra, Belki başka bir tuvalet daha vardır, dedi, koyu renk gözlüklü genç kız, Ben bekleyebilirim, dedi, Ben de, diye karşılık verdi öteki kadın ve bir sessizlik oldu, sonra konuşmaya başladılar, Nasıl kör oldunuz, Herkes gibi, birdenbire görmez oldum, Evinizde miydiniz, Hayır, Öyleyse, kocamın muayenehanesinden çıktıktan sonra başınıza geldi bu iş, Öyle gibi, Nasıl yani, Yani hemen oradan çıktıktan sonra olmadı, Bir acı duydunuz mu, Hayır, acı duymadım, gözlerimi açtığımda kör olmuştum, Bana öyle olmadı, Nasıl, öyle olmadı, Benim gözlerim kapalı değildi, kocam cankurtarana bindiğinde kör oldum ben, Şanslıymış, Kim, Kocanız, böylelikle birlikte olabileceksiniz, Evet, bu konuda da şans bana yardım etti, Kuşku yok öyle, Ya siz, siz evli misiniz, Hayır, evli değilim ve bundan böyle kimsenin de benimle evleneceğini sanmıyorum, Ama bu körlük salgını o kadar anormal, bilimin tüm verilerine o kadar aykırı ki çok uzun sürmesi söz konusu olamaz, Ya yaşamımızın geri kalan bölümünü kör olarak yaşamaya mahkûm olmuşsak, Biz mi, Yani herkes, Bu korkunç olurdu, körlerin oluşturduğu bir dünya, Bunu düşünmek bile istemiyorum.

Tuvaletten önce küçük çocuk çıktı, aslında içeri girmese de olurdu, Pantolonunu dizlerine indirmiş, çoraplarını da çıkarmıştı, Geldim, dedi ve koyu renk gözlüklü genç kızın eli hemen sesin geldiği yere yöneldi, ilk denemede amacına ulaşamadı, ikincisinde de, ancak üçüncü denemede çocuğun duraksayan elini bulabildi. Biraz sonra, doktor kapıda belirdi, ardından birinci kör geldi, birinci kör, Neredesiniz, dedi, doktorun karısı, kocasının kolunu tutmuştu bile, öteki koluna da koyu renk gözlüklü genç kız dokundu ve kavradı. Birinci kör, birkaç saniye boyunca, asılacak kimse bulamadı, sonra biri elini omzuna koydu. Hepimiz burada mıyız, diye sordu doktorun karısı, Bacağı yaralı adam hâlâ içerde, büyüğünü de yapması gerekiyordu, diye yanıt verdi kocası. Bunun üzerine, koyu renk gözlüklü genç kız, Belki başka bir tuvalet daha vardır, sıkıştırmaya başladı, özür dilerim, dedi, Arayalım, dedi doktorun karısı ve el ele tutuşarak uzaklaştılar. On dakika sonra geri geldiler, tuvaleti olan bir muayene odası keşfetmişlerdi. Hırsız, tuvaletten çıkmış, soğuktan ve ağrıyan bacağından yakınıyordu. Gelişlerinde olduğu gibi yeniden kuyruk oluşturdular, bu kez daha kolay ve hiçbir kazaya uğramadan yatakhaneye döndüler.

Doktorun karısı, ustalıkla fakat hiç sezdirmeden her birinin kendi yatağını bulmasına yardım etti. Daha yatakhanenin dışında herkese, yerini bulmanın en kolay yolunun yatakları saymak olduğunu anımsatmıştı. Bizimkiler sağda en sonda, on dokuzuncu ile yirminci dedi, yatakların arasındaki açıklığa ilk dalan hırsız oldu. Neredeyse çıplaktı, soğuktan titriyordu, ağrıyan bacağını dinlendirmek istiyordu, buysa ona öncelik tanımak için yeterliydi. Yatakları teker teker, altında bıraktığı bavulunu bulmak için yoklayarak geçti, bavulunu bulunca da bağırdı, Burası, ve ekledi, on dört, Hangi taraf, diye sordu doktorun karısı, Sol taraf, diye yanıt verdi e bunu daha önceden bilmesi gerektiğini düşündüğünden biraz şaşırdı. Sonra sıra birinci köre geldi. Yatağının hırsızla aynı tarafta, onunkinden iki yatak sonra olduğunu biliyordu. Artık ondan korkmuyordu, yakınmalarına ve iç çekmelerine bakılacak olursa, taş gibi olmuş bacağıyla yerinden kıpırdayacak hali kalmamıştı, yatağına vardığında, On altı, sol, diye bildirdi ve üstündekileri çıkarmadan yattı.

Bunun üzerine, koyu renk gözlüklü genç kız, Bizim o beylerin sırasında karşı tarafa yerleşmemize yardımcı olun, orada rahat ederiz, dedi. Dördü birlikte ilerleyip kısa sürede yerleştiler. Birkaç dakika sonra, şehla çocuk, Karnım aç, dedi, koyu renk gözlüklü genç kız mırıldandı, Yarın yemek yiyeceğiz, şimdi uyu. Sonra, küçük bavulunu açarak, eczaneden satın aldığı küçük şişeyi aradı. Gözlüklerini çıkardı, başını arkaya attı, gözlerini iri iri açtı ve bir eliyle öteki elini yönlendirerek gözlerine birkaç damla göz damlası damlattı. Damlaların hepsi gözüne isabet etmedi ama böylesine özenli bir bakımla gözündeki yangı kısa sürede iyileşecekti.” Çeviren; Aykut Derman, Can Yayınları, 5. Basım, 2002, Sf. 41-55

Kitabın Künyesi
Körlük
Orjinal isim: Ensaio Sobre a Cegueira
Jose Saramago
Can Yayınları / Çağdaş Dünya Yazarları Dizisi
Mizanpaj : Gelengül Çakır
Grafiker : Erkal Yavi
Düzeltmen : Fulya Tükel
Çeviri : Aykut Derman
İstanbul, 2009,
4. Basım
290 sayfa

Tanıtım Yazısı
Körlük, 1998 yılı ‘Nobel Edebiyat Ödülü’ sahibi Portekizli yazar Jose Saramago’nun son yıllarda yazdığı en etkileyici kitap. Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşir. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlaki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Portekiz’in yaşayan en önemli yazarı olan Jose Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır. Çağdaş dünya edebiyatının bu ünlü adının öteki yapıtlarını da yakında Can Yayınları arasında bulacaksınız.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Uçurum İnsanları – Jack London

Uçurum İnsanları yazıldığında takvimler 1902'yi gösteriyordu. Jack London, son eserini yazmak için araştırma yapıyordu. Eski kıyafetler giyip kendine tam anlamıyla...

Kapat